31 Aralık 2010

31 Aralık 2010

Geçen sene sonu ne yazdığıma baktım ne kadar sakin, beklentisiz, sade ve enn içimdekileri yazmışım. Şimdi şöyle bir gözümün önünden koca bir seneyi geçirsem, birden ne kadar kısalıyor ve ne çabuk günler aylar sıralanıveriyor gözümün önüne geliyorlar. Sanki dün gibiydi derler ya aynen öyle oluyor, ne çabuk oldu bitti, nasıl geçti, neler yaşandı, kim geldi gitti, neydi ne oldu falan filan geçti işte, bitti işte. Ya koca bir sene ya kısa kısa günler deyin, hayat yaşanıyor ve çabucak geçiyor. Çok şükür bana ve aileme zarar ziyan verecek şeyler, kendi adıma veya ailem adına üzüleceğim şeyler olmadı. Sadece çok sevdiğim bir arkadaşımı kaybettim o da bütün kimyamın, bazı fikirlerimin, görüşlerimin değişmesine sebep oldu. Bir arkadaşımın bebeği oldu, tazecik pembe bir bebek sevdik, bir arkadaşım boşandı, yeğenim askere gitti, ben beni benden alan ve halen de devam ettiğim "ebru sanatı" ile tanıştım, yazın güzel tatiller yapıp denize kavuştum, kitaplar okudum, filmler izledim, konserler dinledim, üç arkadaşım kızlarını evlendirdiler. Düşündüm düşündüm halen de düşünüyorum. Kendimle didişmeyi, hayatla çekişmeyi, insanlarla debelenmeyi bıraktım, hayatı dinliyorum kendimi akışa koyuvermeye çalışıyorum. İş bulamadım belki artık bulamıyacağımı kabullenmeye çalışıyorum, az parayla gecinmeyi öğrendim, öğreniyorum, tatmin hissini yaşayıp çula çaputa harcamamayı öğrendim, mala paraya gereğinden fazla anlam yüklersen hepsi senden kaçar olduğunu öğrendim. Arkadaşlık, dostluk, eski tanışıklık veya çok yeni tanışıklık arasındaki farkı, iyi gün - kara gün dostluğunu öğrendim. İç huzurum arttı, sufizm ve tasavvuf konularının tam bana göre, gönlüme göre olduğunu öğrendim, üzerinde daha çok çalışıp, okuyup bin fırın ekmek yemem gerektiğini öğrendim, evim ve arabam olduğu için ne kadar çok insandan daha şanslı olduğumu öğrendim. İyi bir insan olduğumu, kendime güvendiğimi, daha da güzel günlerin geleceğini biliyorum, hiç bir şeyden korkmayarak bu günlerimi aratmaması için hergün dua ettiğimi biliyorum. Daha da iyileri, güzelleri, enn bereket ve bollukları, neşe ve sağlıkları, mutluluk ve şansları hepinize diliyorum.
                     ''Her gün bir yerden göçmek ne iyi
                      Her gün bir yere konmak ne güzel
                      Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş
                      Dünle beraber gitti cancağzım
                      Ne kadar söz varsa düne ait
                      Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.''
                                                                      Mevlana

30 Aralık 2010

Fazıl Say ve Borusan Filarmoni Ork.

Bir sene aradan sonra tekrar Borusan Filarmoni'nin konserine gittim. Eksik olmasın bir arkadaşım seyahati sebebiyle gidemiyeceği konserin biletini bana verdi. Bir zamanlar Lütfi Kırdar salonunda her ay tekrarlanan nefis konserlere aboneydim hiçbirini kaçırmazdım. Hey gidi günler !!  Bu sene 3 günlük Fazıl Say festivali yapılmış gazetelerden takip ediyordum, ben sonuncusuna denk geldim. Önce Gershwin'den "Rhapsody in Blue" yu çaldı Fazıl Say. Eğer Gershwin dinleseydi şapka çıkarırdı, bu güzelim eseri emprovizelerle süsleyerek daha da güzelleştirdi. Çok beğenildi, çok alkışlandı. Zaten orkestra çok kuvvetli kaç senedir orada çalanları yetiştiren Gürer Aykal geçen sezon misyonunu tamamlayıp şefliği Sascha Goetzel'e devretmişti. Şimdi zaman zaman misafir şef olarak programda yerini alıyor. Tüm sazlar her notanın hakkını vererek çalıyorlar ve kusursuzluğa erişiyorlar bence. Müzik bilgim sınırlı, teknik bilgim hiç yok ama yıllardır kulağım gelişti sanırım. İkinci eser F.Say'ın bestesi "İstanbul Senfonisi" idi. Bir eser bu kadar mı ismi ile uyumlu olur. Gerçekten bize notalarla İstanbul'u anlattı, ilk notalarda duyduğumuz deniz dalgaları seslerinden sonra vapur düdüğüne, tren seslerinden şehir karmaşasına, camilerden eğlencesine her köşesini tasvir etmiş sanki.  Ney, kanun, bendir, kudüm sazlarının da orkestraya eşliği ile harika bir senfonik eser dinledik, mest olduk. Nostalji, Tarikat, Sultanahmet Camii, Hoş Giyimli genç kızlar Adalar vapurunda, Haydarpaşa Gar'ından Anadolu'ya gidenler üzerine, Alem gecesi, Final isimli 7 tepeli Istanbul'a 7 bölümlük bir senfoni yazdığını anlatan Fazıl Say konser sonunda belki 15 dakika ayakta alkışlandı. Ben çok etkilendim gözümden yaşlar geldi. Sahnede nerede duracağını, elini nereye koyacağını, bize nasıl teşekkür edeceğini bilemeyen Say, G.Aykal'ın yardımı ile geldi gitti, geldi gitti. 4. bölümü tekrar çaldılar ve bizler bravo sesleri ile ortalığı inlettik. Bir insan ancak onun gibi dahi bir sanatçı olursa, bilgisi ile duyarlılığını, kabiliyeti ile dehasını birleştirerek böyle şeyler yapar. Diğer günlerde de başka bir eseri "Nirvana Yanıyor" çalınmış henüz onu dinlemedim ama bu senfonisi gerçekten bu şehir için yapılmış en iyi, en uygun, en şahane bir eser. Dilerim yeni yılda memleketimizdeki bütün Devlet Senfoni Orkestraları  bu eseri programlarına alırlar ve çalarlar, herkes dinler, haberdar olur ve zevkine varırlar. Senelerdir her konser üzerine giydiği siyah kadife ceketi (sanki başka bir kıyafet alamazmış gibi) piyano çalarken yaptığı tuhaf sayılabilecek hareketler, notaları ağızınla mırıldanarak söylemesi, sivri çıkışları, spastik gibi davranışları ve herşey bir yana Fazıl Say gerçekten büyük bir sanatçı ve saygı duymalı önünde eğilmeliyiz. Ah arkadaşım ne iyi yaptın da biletini bana verdin, tekrar teşekkürler. Bana yeni yıl hediyesi oldu bu konser.

Filmler

Yine epey ara vermişim buraya, halbuki hergün yazacak birşey buluyordum dur toptan yazarım diyordum ve günler geçiyordu. Önce son gördüğüm filmlerden söz etmek isterim. Belki geç kaldım ama olsun içimi dökeyim. "Av Mevsimi" ne kadar güzel, ölçülü, sıkmayan hatta eğlendiren, merak ettiren, çekimleri, planları, konumları, kullanılan yerler, renk, ışık açısından ne güzel bir film. Oyuncular harika döktürüyorlar, herkes yazdı, tiyatro kökenlisi var, zaten film oyuncusu var, bir de aslında pek hazzetmediğim hele gösterisine para verip gitmeyeceğim, daha önceki filmlerinin hiçbirisini izlemediğim, tv de görünce yarım kulak dinleyip yarım göz baktığım Cem Yılmaz var. Ve bu adam filmi götürüyor, her hali, her duruşu ayrı bir hikaye, rol yapmıyor, sanki o anda gerçekten yaşıyor gibiydi. Okuduğum kadarıyla yönetmenden diğer oyuncu arkadaşlarına kadar, film eleştirmenlerinden ben gibi halktan insanlara kadar herkes hayran kalmış ve takdir etmiş. Ben bile bayıldım ona, hele haydee şarkısını söylemeye başladığı sahne, şarkıyı söyleyişi ( bu arada o sahne bence, sahne sahne ödül verme gibi bir uygulama olsa bütün ödülleri toplardı) çok çok hoşuma gitti, epey duygulandırdı. Hala görmeyenler illa gitsin görsün, filmi yaşasın. Film bitince salonda koltukta şöyle bir kala kalsın. Bir de galiba hala oynuyor "Turist" filmi var, A. Jolie ve J.Depp , hani hoş ve boş filmler vardır ya işte onun gibi birşey. Ama A.Jolie'nin güzelliği, kıyafetleri, takıları, Paris ve Venedik manzaraları, J.Depp'in muzır bakışları çok güzel, çok iç açıcı, vaktiniz varsa gidin seyredin, hoş vakit geçirin, film bitince salondan suratınızda gülümseme ile ayrılın.

23 Kasım 2010

YE, DUA ET, SEV

Her zaman önce kitabı okuyup sonra filmine gitmeyi tercih ederim. Filmi önce gördüysem kitabı okuyamam sanki. Mesela  Umberto Eco'nun "Gülün Adı" önce okudum ama sonra film de tatmin etmisti beni, çok boşluk kalmamıştı. Thomas Hardy'den "Tess" roman çok etkilemişti mesela resmen okurken sarsılmıştım, sonra filmde Nastasia Kinski oynamıştı, çok net hatırlamıyorum ama sanki roman kadar sarsmamıştı  beni. Sonra Isabel Allende'nin "Ruhlar Evi" kitabından önce filmini görmüştüm, M.Streep, G.Close, A.Banderas ve J.Irons gibi ustalarla çevrilmiş ve hepsinin döktürdüğü muhteşem bir filmdi bence ama sonra kitabı okuyamadım. Yani herşeyi görünce hayal edemiyorsunuz. Bildiğiniz satırları, dialogları okuyamıyorsun sanki. Şimdi bu kitap için de aynı şey oldu yine önce kitabı okudum, hayal ettim, birçok konularda (İtalya'ya gitme orası ile ilgili hisler ve yorumlar, sonra Hindistan'a gitme ve orası ile ilgili hisler ve yorumlar) benim de başıma geldiği için belki de çok keyifle okudum, yani sular seller gibi okunacak ve sonunda yüzünde hoş bir tebessüm kalacak bir kitapdı, eğlenceli, hafif, oyalayıcı. Ama film hayal kırıklığına uğrattı beni. Acaba DVD den izledim diye mi, bozuk muydu, kesik miydi anlamadım, hiçbir bağlantı yapmadan hoop diye İtalya hoop diye Hindistan, Bali falan hiçbirşey anlamadım. Neyse kitap beni doyurduğu için tatlı J.Roberts ile karizmatik J.Bardem'i izlemek ayrıca bir hoşluktu. Kitapdaki bazı cümlelerin de altını çize çize okudum; 
"Bazen aşk için dengeyi kaybetmek, dengeli bir hayatın bir parçasıdır".
"Bali inancına göre çocuk anne karnındayken, dört kardeşi de orada onunladır; plasentada, su kesesinde, göbek kordonunda ve doğmamış bebeğin cildini koruyan sarı, yapışkan sıvıda bulunurlar. Bu dört kardeş, bir insanın hayatta güvende ve mutlu hissetmesi için gerek duyduğu dört erdemin yerine geçer. Akıl, arkadaşlık, güç ve şiirsellik. Öldüğünüz zaman bu dört kardeş ruhunuzu toplayıp sizi cennete götürür."
"Evlilik iki insanı birbirine bağlayan bir ameliyat, boşanma da iyileşmeleri uzun zaman alan kol ya da bacağın kesilmesi durumudur. Evli olduğun süre ne kadar uzun olursa ya da kesik ne kadar şiddetli hissedilirse, iyileşmek de o kadar zaman alır."
"Kader de bir ilişkidir - ilahi güç ve kişisel çaba arasında bir oyundur. Yarısının kontrolü senin elindeyse, diğer yarısınınki değildir ve hareketlerin bu sonucu dengeler. Hayatlarımızı tıpkı iki bacağını da ayrı ayrı iki atın üzerine atan sirk oyuncuları gibi geçiriyoruz - bir ayak "kader" denilen atın üzerinde, diğer ayak da "özgür irade" denilen atın üzerindedir. Hergün sorman gereken, "Hangi at hangisidir?". Hangi at kontrolümde olmadığı için endişelenmeli ve hangi atı dikkatimi toplayarak kontrol altına almalıyım?."
"Zihnin dinlenme mekanı kalptir. Zihnin bütün gün yaptığı tek şey zilleri çalmak, gürültü çıkarmak ve tartışmalara neden olmaktır ve onun tek arzuladığı sukunettir. Zihnin huzuru bulacağı tek yer ise kalbin sessizliğidir. Senin gitmen gereken yer işte tam orası kalbin."
İşte kitap okumanın ayrıcalığı, böyle ince ince noktalar, satırlar, cümleler bir yerlerine dokunuyor etkiliyor, aklında kalıyor insanın.

Deniz Kabuklarından Pano

Pendik Marina

                                                                                                      Marinturk Istanbul Cityport adıyla hizmete başlayan Pendik'deki Marina pek güzel bir yer olmuş. Darty, Mudo gibi mağazalar, Çiçek Izgara'dan tut, Mado'ya kadar bir çok restoran, kafe ve Migros var. Epey geniş bir alanda konuşlanmış, çok güzel yatlar, tekneler var. Zemin katta teknelerle ilgili birçok dükkanlar yer alıyor, iç dekorasyondan dış malzemelere kadar binbir türlü şey satılıyor. Ama içlerinden bir tanesi çok zevkli şeyler koymuş. Dekomarin isimli mağazadaki eşyalara bayıldım. http://www.dekomarin.com/ sitesinden girip bakabilirsiniz. Yukarıda görülen dünyanın çeşitli denizlerinden toplanan kabuklardan (renkleri orjinalmiş, boya değil) yapılmış pano 90 TL idi. Bir orta boy + bir küçük tepsi takımı (plastik) 120 TL idi. Fiyatlar hayli tuzlu geldi bana ama milyonluk tekne alanlar için sorun olmaz sanırım. Masa örtüleri, peçeteler, havlu, çarşaf takımlar falan hepsi çok şıktılar.
Bu marina benim için harika bir yer, bazı sabahlar gazetelerimi alıp gidip orada bir kafede oturmak ve orta şekerli kahvem eşliğinde gazeteleri okuyup denizi seyretmek çok keyifli, size de tavsiye ederim.

Vatoz balıkları, Öpüşen Balıklar ve Penguen

Penguenler çok küçüklerdi ve o ortamda nasıl duruyorlardı çok şaştım. Benim bildiğim onlar soğuk ister, buz ister, özel bir bölüm lazım sanki. Ama o ılık havada pek de soğuk olmayan bir su kenarında duruyorlardı, badi badi yürüyüşleri çok şeker. Vatozlar çok alem hayvanlar yelpaze gibi kuma yakın dalgalanıyorlar, benekli sırtları da pek şık. Başka birçok çeşit balıklar da görülmeye değerdi.


Mandarin Ördekleri

Akvaryum güzeldi, vatoz balıkları, öpüşen balıklar, köpek balığı çok enteresandı. Ama bütün bahçedeki hayvanlar içinde en hoşuma gideni, en güzel görüneni, en keyifle seyredileni ve renklerinin bu kadar güzel oluşu insana bibloymuş hissi veren Mandarin ördekleriydi. Kalemle çizilmiş gibi renkler şekiller sanki elle yapılmış gibi, renklerin uyumu güzelliği ilk defa gördüm ve çok sevdim. Ufak tefek tombiş ördekler bildiğimiz ördeklerden çok farklı. Bu ismi daha önce İtalya'da  harika ama çok pahalı çantaların "Mandarina Duck" markası olarak duymuştum. Nerden nereye meğerse böyle gerçekten bu isimli ördekler varmış.

Flamingolar

Darıca Hayvanat Bahçesi

Bayramda bir arkadaşımın kızını götürme bahanesiyle biz büyükler de hayvanat bahçesini gezmeye gittik. Belki çocukken Ankara'da hayal meyal hatırlıyorum Atatürk Orman Çiftliğindeki Hayvanat Bahçesini gezmiştim, ondan sonra hiç görmemişim. Çok meraklısı da değilim ama sevdiğim hayvanları da en azından yakından görmek hoşuma gider diye düşünüyordum. Gerçekten öyle oldu. Aslında bütün olarak bakarsak biraz hayal kırıklığına uğradım. Ben daha büyük ve geniş bir arazi üzerine yayılmış, daha yeşillikler arasında, tabiat ananın kucağında hayvanlar göreceğimi sanmıştım. Yani yine onları bizden ayrı tutan tel örgüler falan olacak tamam ama hani büyük bir arazi üzerinde onlar serbest dolaşıyorlar gibi hayal etmiştim. Çoğu daracık alanlarda kafeslerde duruyorlar, 2-3 metrekarelik yerlerde dönüp dolaşıyorlar. Kimisi darlıktan, kimisi sinirden, kimisi gürültü ve kalabalıktan bunalmaktan dolayı diye sanıyorum. Bitki örtüsü, tünekler, kafesler, yapay göller çok bakımsız, pis, yani olması gerektiği gibi değildi. Yine de bu çevrede hatta marmara bölgesinin tek hayvanat bahçesi olduğu için şükredelim. Aslanlarla başladık ama buranın aslanları pek bakımsız yeleleri tiftik gibi olmuş, öyle pek kocaman heybetli de değillerdi, sadece bir tanesinin yakından fotografını çekebildim kocaman bir yüzü var insanı ürkütüyor. O National Geographic kanalında gördüğümüz azmanlar kimbilir nasıllar. Ama kaplan çok güzeldi, hem kocaman, hem renkleri, duruşu falan çok etkileyiciydi, aslanlardan daha büyüktü, yerinden pek kıpırdamadığı için uzaktan çekebildim. Zaten tel örgüler var hep kafes arkasından bakıyorsun hayvanlara. Ayılar pek neşeliydi, herkes elindeki yiyeceklerden (atmayın yazmasına rağmen) birşeyler atıyordu bunlar da tutup yiyorlardı. Çok asil duruşlu vaşak, siyah puma, panter, leopar, kendi küçük kuyruğu büyük tilki ve daha bir sürü kedigillerden hayvanlar gördük. Koyun, lama, zebra, pony atlar ve benzerleri çok ilgimi çekmedi ama varlar yani. Kuş çeşitleri çok bol, kargadan pelikana, baykuştan papağana, muhabbet kuşlarından atmacaya, turna kuşlarından tavus kuşuna kadar herbirşey vardı. En çok bayıldıklarım flamingolar, turuncu, pembe ve beyaz flamingo çeşitleri vardı, o kadar güzel görünüyorlarki, yeşillikler arasında su havuzları içinde harika bir manzara oluyordu. Çok enteresan hayvanlar boyunlarını ve kafalarını sırtlarına tüyler arasına gömüyorlar ve saatlerce tek ayak üzerinde hareketsiz duruyorlar, estetik olarak inanılmazlar. Bir de siyah kuğu çok güzeldi. Maymunlar, baboonlar, şempanzeler, timsahlar, kaz, ördek çeşitleri, penguen (çok küçüktü şaştım kaldım, nerde filmdeki imparator penguenler), yılanlar  falan filan. Yine de vaktiniz olunca gidin görün derim. Hele çocuklarınıza illa bir defa ziyaret ettirin. Çok eğleneceklerdir.

10 Kasım 2010

10 Kasım 2010

Büyük insan, aydınlanmış ruh, ilerici, herşeyi çok önceden bilen, gören deha bir kişilik 72 yıl önce bugün aramızdan ayrılmış. Ne çok isterdim onun yaşadığı yıllarda yaşamak, onu görmek, dinlemek, seyretmek, onunla aynı dönemde olmak, yaşayarak tanımak, sesini duymak. Düşünsenize haberlerde tv ye çıkıp konuşacak veya bir açık oturumda olacak ve ona sorular soracaklar, planlarını anlatacak biz dinleyeceğiz seyredeceğiz ne çok isterdim. Olmasaymış ne olurdu, biz şimdi neredeydik, bu ülke nasıl olurdu, bizler kim olurduk hiç bilemiyeceğiz. Ama bildiğimiz bu cennet vatanımızın topraklarında oturuyoruz, yaşıyoruz, özgürüz, alnımız ak yürüyoruz. İnşallah bunlara leke sürmek isteyenlerin elleri ayaklarına dolaşır kötü emellerine ulaşamazlar. Onun bizlere bıraktıklarını korumayı, gözetmeyi, gelecek nesillere aktarmayı, ilkeleri doğrultusunda hareket etmeyi değil unutmak, aklımızdan çıkarmak veya ihmal etmek, her gün onu saygıyla, minnetle, sevgiyle anmamak, teşekkür etmemek çok büyük nankörlük aslında. Heran saygı duruşunda bulunup binlerce kere teşekkür etsek bile az gelir. Bir avuç kalsak da bunları koruyacağız Atam ve hiç vazgeçmeyeceğiz. 

9 Kasım 2010

Bir Poğaça Öyküsü


Emekli ve ev hanımı olduğumdan beri daha önce yapamadığım, vakit bulamadığım, isteyip de beceremediğim, duyduğum yediğim halde bir türlü el atıp ben de yaptım diyemediğim yemek çeşitlerini (mesela pazı dolması) deneyip yapmak, resmini çekip buraya koymak çok hoşuma gidiyor, adeta bir başarı hikayesi sayıyorum kendi kendime. İşte bugün de peynirli poğaça yapmayı denedim ilk defa olarak. Hani çocukluğumdan beri kek, mozaik pasta, rulo pasta gibi şeyleri yapmışlığım vardı ama böyle hamur yoğurarak poğaça yapmayı denememişim nedense. Kendi kendime not vermeyim dedim ama öz eleştiri de yapmam lazım. Bir kere daha, önceden de kek yaparken deneyip hüsrana uğradığım, bir arkadaşımın da ısrarla olmuyor demesine rağmen yine kepekli un ile normal unu karıştırarak kullandım ve istediğim gibi kabarmadı. Kepekli un kabarmıyor, istediğin kadar kabartma tozu koy işe yaramıyor. Ama un, yoğurt, yumurta filan gibi karışımları elle mıncıklamak, kulak memesi kıvamında oluncaya kadar un katıp yoğurmak pek zevkli, hoşuma gitti valla. Keşke normal un kullansaydım da daha çok kabarsaydı. İçine peynir, dereotu, maydanoz karışımı bol kepçe kullanıldı. Bugüne kadar hep yaptığım börekleri yağlayarak sıraladığım tepsiyi fırın kağıdı yayarak kullanmak akıllıcaydı bana göre, sonradan tepsinin temizliği kolay oluyor. Toplam olarak 45 dk sürdü, iki tepsi olduğu için alt üst ettim, 160 derecede piştiler. Bence güzel olmuşlardı, kıtır kıtır kıvamı yerinde ne sert ne yumuşak, ağızda dağılıyor şeklinde falan.  Bir arkadaşa oturmaya giderken götüreceğim yarın bakalım  ne yorumlar gelecek. İlk deneme için elime sağlık, afiyet olsun.

29 Ekim 2010

29 Ekim 1923

Bugünlerde belki her zamankinden daha çok Cumhuriyet Bayramını kutlamaya, sahip olduğumuz özgürlüklerin, verilmiş imkanların, kullanabildiğimiz haklarımızın nasıl elde edildiğini hatırlamaya ve bunun için Yüce İnsan Atatürk'ü anmaya ve teşekkür etmeye ihtiyacımız ve mecburiyetimiz var diye düşünüyorum. Bugünlerde sanırım eski filmlerinden birisi yeni bulunmuş ve tv de örnekler gösteriliyor, bir konuşmasından alıntılar veriyorlar. Meğerse sesi ne kadar kendine yakışan, ne kadar etkileyici bir tondaymış. Teknik imkanlar geliştikçe eskiye ait şeyler çok daha sağlıklı bir şekilde günümüze sunuluyor ve gerçeğe uygun oluyor. Yıllarca bazı kendini bilmezler sesinin tonu ile alay ettiler, dillerine dolayıp bundan bile bir pislik atma vesilesi umdular. Ama onun değerini bilenler buna hiç takılmadılar, yaptıklarıyla, bize kazandırdıklarıyla değerlendirip işin aslına baktılar. Umarım o kendini bilmezler şimdi gerçekleri duyunca bozum olup otururlar ve seslerini keserler. Bakalım başka ne bulacaklar pislik atmak için. Cumhuriyet Bayramımızın 87. yıldönümü kutlu olsun. Teşekkürler Büyük Atatürk.

27 Ekim 2010

Günlük misafirlerim

Yazın başından beri mutfağıma her sabah gelen bir misafirim var. Malum sıcaktı, balkon kapısı açık duruyoruz, ya balkonda oturuyorum ya da sıcaktan gölgeye kaçıyorum. Halâ bu mevsimde bile, eğer hava biraz iyi gibiyse, rüzgar yok ama güneş varsa ben yine kapıyı açıyorum havalandırma, hava alma, oksijen soluma adına, balkonu silme, çiçeklere su verme adına, etrafı seyretme adına, her ne şekil ve şart ise ne zaman kapı veya pencere açılıyorsa bu Arı, arzı endam ediyor. Ama her sabah geldi yaa, her sabah dolandı durdu, tek başına ve eminim aynı Arı, balkonda mutfakta bir içeri bir dışarı geziniyor, sokacak diye dertleniyorum.  ilk günler gazete havlu ne varsa sallıyorum, seni öldürmeyeceğim ama git başımdan diye kovalıyordum. Birkaç ay sonra pes ettim başladım onunla konuşmaya hoşgeldin, nereden geliyorsun, niye geliyorsun, ne istiyorsun, bak beni sokarsan çok kızarım, tamam hadi gez dolaş sonra git ama demeye başladım, yine olmadı bu sefer evdeki reçel çeşitlerini ona sunmaya başladım ve sonunda da ellerimle yaptığım şeftali reçeli kavanozu başında fotografını çektim. Hani bir işaret koyma imkanım olsa kanadına iz yapar bakalım seneye de gelecekmi diye meraklanacaktım. Bir dili olsaydı da konuşsaydı veya ben onun dilinden keşke anlasaydım ne derdi acaba. Bu sıralar hava serin ve yağışlı pek uğramıyor, zaten balkon kapısı da açık oturmuyoruz artık. Sevgili Arı arkadaşım nerelerde acaba.
Geçen gün de yine kuvvetli bir yağış sonrası yine nereden geldiğini bilemediğim sümüklüböcek duvarda arzı endam etti. Ne ileri ne geri, yapıştırılmış gibi iki gün aynı noktada durdu, 3. gün yok olmuştu nasıl gitti nereye gitti bilemedim. Onu da alıp düz duvar üzerine koyacaktım ama hadi ellemeyim kendi başına takılsın demiştim. Acaba bu güzelim sakız sardunyalarımın içinden mi çıkmıştı. Bu arada maşallah onlar da pek güzel açıyorlar ama güneş lazım, yoksa solmaya başlıyacaklar.
İşte balkonda böyle ziyaretçilerim var, tabi uçan kargaları, balkon kenarına konan güvercin, kumru veya saka kuşlarını saymıyorum artık, onlar diğerleri kadar samimi değiller, öyle içeriye girmiyorlar pek.

Gökkuşağı

Alkım, ebemkuşağı, alaimsema, gökkuşağı...
Hepsi aynı anlama geliyor, ama en çok gökkuşağı kullanılıyor galiba. Ben küçükken alaimsema kelimesini öğrenmiştim ve çok hoşuma giderdi söylemesi. Alkım'ı da şimdi öğrendim, hiç bilmiyordum. Yağmurdan sonra güneş açınca, havada bu renkli kuşak oluşunca ben çok şaşırır nasıl oluyor böyle birşey diye hayretler içinde kalırdım. Sonradan fiziksel kimyasal ne gibi oluşumlardan sonra meydana geldiğini öğrensem de, okullarda okutulup kafamıza girsede ben yine de (halâ hem de) bunun sihirli birşey olduğunu, her ne kadar meteorolojik bir olay olmasına rağmen neden her yağmurdan her güneş açmasından sonra çıkmadığı için, kırk yılda bir çıktığı zaman gerçekten çok önemli, çok olağanüstü, sihirli ve gizemli birşey olduğunu düşünüyorum ve deli gibi seviniyorum. Buna herkesin rastlamadığını, herkesin görmediğini, onu farketmenin (veya onun sana gözükmesinin) özel birşey olduğunu düşünürüm, yani öyle zannediyorum. Geçen sene köprünün üstünde görünmüştü, bütün Istanbul görmüştü herkes fotografçı kesilmişti, hem de iki tane birden çıkmıştı, tam köprünün üzerinde oluşmuştu, o sırada ben de arabayla köprünün üstünden, gökkuşağının altından geçiyordum, ne yapacağımı şaşırmış, çocuklar gibi sevinçten zıplamıştım arabada. Bu sene yine gözüktü bana, evde iş yapıyordum, yağmur yağdı bir hayli, sonra güneş açtı, balkona çıktım ortalığa bakmaya, balkonu sileceğim falan, bir kafayı kaldırdım bu güzelim gökkuşağı karşımda uzanıyor ve pırıl pırıl bir güneş, arada bir bulutlara girip çıkıyor ama belki 10 dakika alaimsemayı seyrettim, fotografını çektim, yine çok sevindim, yine sihirli birşey oldu dedim kendi kendime. Acaba başkaları da görüyormu bunu diye konuşa konuşa etrafa bakındım, kaç kişi daha gördü acaba, kaç kişiye daha göründü acaba.....  

Tefekkür

""""Tefekkür derin düşünme, nesnelerin algısından soyutlanıp bilincin kendini kendisine nesne yapabilme edimi. Kendinin ben olarak farkındalığına erişip varlığın birlik ve bütünlüğü ile bağ kurmak. Yani öğretilmemiş, öğrenilmemiş, ama yaşanmış, yani nefiste deneyimlenmiş özsel bilginin eylemi....
Öncelikle nesnenin bilinç üzerindeki etkisi kısılmalı. Sokağın gürültüsünden, hatta müzikten, giderek günün kulakta uğuldayan vızıltısından kurtulmak gerekir. Kuş öter, sinek konar, araba fren yapar.... Bırakmazlar ki düşünebilsin, kendiyle buluşabilsin insan. Yine de akıl günün etkileşiminden kendisini koparıp içinde bulunulan âna yaklaşmalıdır. Etrafındakilerin dırdırlarına kulak vermeyerek içteki karanlığa yüzünü dönmeli ve dıştan gelen etkilere karşı umursamaz olmalıdır.
     Karnı çok aç olmamalı mütefekkirin, aksi takdirde uzaklaşılmaya çalışılan bedenin algısı kendini daha fazla hissettirir. Soyutlanmaya ve ihtiyaçsızlığa ulaşmaya çalışılırken, her tür yemeğin kokusunu algılar beyin. Tam tersi de insan üzerinde aynı güce sahiptir. Dolu bir mide ruha ağırlık vereceğinden, düşünme ve hakikati arama isteği çeşitli bahanelerle bilinçten uzaklaştırılır. Tatlı bir rehavet çöker ve yanıldığında vicdan azabı olarak kendini gösteren uykuya teslim olur insna. Buna şeytanın fısıldaması diyenler de vardır. Tuvalet ihtiyaçlarının da görülmesi ve masanın başına bu nevi ihtiyaçlardan temizlenmiş olarak geçilmesi gerekir. Aksi takdirde, tefekkür doğanın çağrısına yenik düşer ve insan kendisini klozet başında bir eli yanağında düşündüğünü unutmamaya çalışarak bulur. Ve tuvaletten sonra devam edilmeye çalışılan tefekkür, uyandıktan sonra tekrar aynı rüyaya devam etmeyi istemek kadar beyhûdedir.
     Çok parası olmamalı tefekküre soyunan insanın. Varsıllık sahip olunanları getirir bilince sürekli. Konut vergisi, apt toplantısı, aidatlar, motordan gelen garip ses zihnine takılır ve zenginliğin zahmeti olarak durur müteferrikin önünde. Zenginlik sahte bir sahiplik hissi verir, sanki gerçekten sahipmiş ve ebediyen ayrılmayacakmış gibi gelir insana. Ne yazık ki fakirlik de benzer şekilde dikkatin kaybolmasına neden olur. Yarın için çekilen kaygılar, yerine getirilememiş sözler, fantaziye dönen umutlar, içinden çıkılamayan hesaplar.
Yine de tefekkür için en öenmli şart sağlıklı olmaktır. En ufak bir uzuvda meydana gelebilecek bir arıza vücudun tamamını uyaracağından, bedenden çıkıp düşünce okyanusuna dalmak mümkün değildir. Sağlık, sıhhat tam ve kâmil olmalıdır. Sağlam kafanın sağlam bir vücuda gereksinim duyduğu savı buradan ileri gelir. Psişik etkileri anmaya gerek dahi yoktur. Zira psişik etkilerin tefekküre olan olumsuz etkisi, bedenin etkisinin on katıdır. Vesvese ve tasalar külliyen bir kenara itilmelidir.
       Ayrıca hava şartları da çok önemlidir. Soğruk bir hava sürekli olarak titreyen ve ısınmak için iradeye yalvaran zavallı bedeni avucuna alır. Sıcak ise en korkunç düşmanıdır tefekkürün. Önce terletir, sonra ağır bir uyku başlar. Tefekkür için ilkbaharvari bir iklim şarttır. Dağınıklık ve düzensizlik, alarmı çalan saat gibidir. Tefekküre dalma çabası içindeki insanın dikkatini kendi üzerine çekmeye çalışan kötü niyetli ifritler gibidir dağınık masanın üzerindeki her bir şey. En önemlisi yarının planının önceden yapılması zorunluluğudur, ihtiyaçlar giderilmeli, notlar alınmalı ve eksiksiz bir yarın hazırlanmalıdır. Aksi halde "yarın" veya diğer adıyla "sorumluluk hissiyatı içindeki bilinmeyen sonra" ya hazırlık boğazını sıkar insanın....
       Ya da...
      Aşk olmalı insanda, merak ettiğine çekilmeli samimi duygularıyla. O zaman sağlık sorunları, gürültülü, yarın sorumlulukları, varsıllıklar, yoksulluklar, midenin açlığı tokluğu, sıcak, soğuk... hiç bir şey engel olamaz düşünmeye. Zira düşünce kendi müridine sonsuz eli açıklık içindedir, yeter ki insan düşünmenin zevkli dünyasını istesin. Düşünce yoluyla kendinden zevk almayı dilesin. Düşünme eylemi ile hiçbir yere varılamayacağına iman etmiş düşüncesizlerin isimleri, tefekküre nelerin engel olduğu bölümünde anılmalıdır.
      Doğrusu, derin düşünme aydınlanmayı sağlamayabilir, Tanrıyı da buldurmayabilir, ayrıca tefekkür birçok beklenti karşısında beyhude bir çabaya da dönüşebilir, ama ne olmadığını bilmenin ve dolayısıyle neyin önünde olduğunun farkındalığı ve bu idrak karşısında edinilecek fikir ancak mütefekkirin zevkindedir. Tefekkür geçmiş ile bağlarını koparmış ve yarın ile hepten ilgisiz olarak şimdi ve buradadır.
Yazık ki tefekküre dalmak tasarrufunda değildir insanın, yoksa kim ister yoksunluklar dünyasına dönmeyi....""""

Bu da sözünü ettiğim vakfın "Düşün-ü-yorum" dergisinde yazan sevgili İzzet Erş'in yazısından kısaltarak aktardığım ve çok beğendiğim bir makale.

20 Ekim 2010

Özümüz Kökümüz

Bu yazı, haftada birgün devam ettiğim bir vakfın sohbetlerinde tanıdığımız bir güzel insana (Mustafa Alagöz'e) ait. Vakfın aylık yayınlanan dergisindeki yazısını çok beğendiğim için buraya almak istedim. http://www.anadoluaydinlanma.org/.

""Yaşam iradesi denen birşey var. Herhangi bir canlı kendi canlılığını devam ettirebilmek için en azından organlarını bu yolda kullanmak zorunda kalıyor. Bir böceğin, bir kuşun bile doğal davranış olanaklarını kısıtladığınızda nasıl çırpındığını görebilirsiniz. Ters dönmüş bir tosbağa ya da sırtüstü düşmüş bir hamamböceğinin ayakları üzerine dikilmek için telaşına bir bakın...
Davranışları ve yaşam alanı bir başkası tarafından sınırlandığında ne denli korkuya kapılıyorlar, geriliyorlar ve bir çıkış yolu bulmak için can havliyle çabalıyorlar. Elbette bunlar içgüdüsel bir dürtü sonucu ortaya çıkıyor ve organizmalarında saklı yaşam güçlerini kendi varlıklarını devam ettirmek için kullanmak istiyorlar. Tek dürtü ve tek amaç beslenmek, üremek ve neslin sürekliliğini sağlamak.
İnsan bundan ibaret değil, bedensel varlığının ötesinde bir varlık olduğu için salt bedeni arzularının doyurulması ile yetinemiyor. Daha somut söylemek gerekirse, beslenmek ve üremekten ibaret bir yaşam süreci insana yetmiyor. Bu gerçeği her an kendi iç dünyamızda sık sık değişen hallerden izleyebiliriz.
Kendimizi sadece madde boyutuyla yaşatmanın ötesine geçme arayışının içinde buluruz her zaman. Yakından baktığımızda insanı tüm etkinliklerin temelinde tinsel bir özlemin gizli - açık, belli - belirsiz olarak bulunduğunu görebiliriz. Ancak insan kendi yapıp etmeleri üzerinden kendi kendini izleyebilirse, etkinliklerinin varoluşsal özüne uygun olup olmadığını görebilir. Bireysel girişimlerimiz olur, toplumsal etkinliklere katılırız, amaçlı düzenli organizasyonlar içinde bulunuruz...
Bu süreçte üç halin olduğunu düşünüyorum; birincisi, sadece başka insanların bulunduğu ortamlarda bulunmak, yalnızlığın baskısından kurtulmak, başka insanlarla hangi düzeyde olursa olsun dokanakta bulunmak için. İkincisi, kendini ortaya koymak, kendini ifade etmek, böylece başkasının gündemine girmek, başkası tarafından değerli bulunmak, bir anlamı olduğunu yaşamak için. Üçüncüsü ise, kendi tefekkürü sonucu arayışa düşmek, anlam sorgulamasına boğulmak, deyim yerinde ise bir derde düşüp derman arayışına yönelmek.
İlk ikisi yaşanmadan üçüncüsüne gelmek çok zor görünüyor. Birinci ve ikinci aşamayı tüketen insan kaçınılmaz olarak üçüncü aşamaya gelir. Manevi, başka bir deyişle insanı güzellik burada ortaya çıkıyor. Hiçbirşey beklemeden, hiç kimse seni zorlamamışken, herhangi bir görev duygusu ile değil, bir şey elde etmek için değil, sadece ve sadece içten gelen bir itkiyle tinsel dertler edinebilmek ne hoş bir duygu.
İnsan sonsuz bir dünyaya açılıyor. Hiç kimseyi yargılamadan, onda bunda kusur bulmadan, kendini birilerine beğendirme telaşına düşmeden hayata dalmak........""
İşte ben de son bir senedir kuvvetli bir şekilde böyle hissedip, böyle olup, bu arayışlar içine girdiğimden bu yazı ayrıca bir hoş geldi bana ve demek istediklerimi kısacık söyleyebildi. Teşekkürler.

14 Ekim 2010

Mayra Andrade

Bu güzel, zeytin gözlü nefis dudaklı ve sesi çok güzel kız, 1985 de Küba'da doğmuş ama ergenlik yaşlarına kadar Cape Verde'de yaşamış. Daha sonra Senegal, Angola, Almanya ve Fransa'da yaşamış. Küçük yaşlarından beri şarkı söylüyormuş, şarkıcı olmak için doğmuş. En son çıkardığı CD de üç şarkı da kendi bestesi. Ustası Cesaria Evora'nın mirasçısı diyorlarmış. Aynı kökenden geliyorlar. İlk albümü "Navega", daha çok fransızca parçalar söylemiş, sonra Brezilyalı müzisyenlerle çalışıyor, portekizce söylediği ikinci albümü "Storia Storia" onu ve müziğini daha iyi anlatıyormuş. Çok hoş bir sesi var, yumuşaçık, sıcacık, kendisi de nefis bir hanım.  
Şimdi bu güzel hanım Türkiye'ye geliyor, İş Sanatta konser verecek. İşSanat böyle harika sesleri nasıl buluyor buralara getiriyor bilmiyorum ama çok kutluyorum. Programda tesadüfen görünce ilgilendim ve kimdir bu diye bakıp araştırdım. Reklamı da yapılmıyor, herkes duymadan zaten küçük olan salondaki biletler tükenmeden alıp giderim inşallah diye umuyorum. Olmazsa CD sini alırım, evde , arabada doya doya dinlerim, ama kendisini de görmek fena olmaz hani.  Sitesine girin inceleyin, şarkılarını dinleyin, videolarını izleyin, fotograflarına bakın, birçok önemli müzisyenle çalışmış, şarkı söylemiş, etkilenmiş. Bence çok genç ve geleceği parlak, belki biz burada yeni tanışacağız, kendisi zaten oldukça meşhurdur ama yine de yolu açık olsun, daha uzun yıllar onu dinlemek ve izlemek zevk olacak sanırım.

Şili'deki Madenciler

Bu madenciler kurtuluyor ya, ben de tv başında ağlıyorum, sanki içlerinde kardeşim, akrabam falan var. Haberin ilk çıktığı günden beri merak içindeydim. Bizim memleketimizdeki kazaları da tv lerden gazetelerden görüp okuyoruz ya, kaç kişi canverdi, gün sayıldı ulaşılamadı kurtulamadılar ya, heryer öyle sanıyordum. Bunlar da kalacaklar, kurtulamıyacaklar diye ilk günden üzülmüştüm. Sonra bir proje geliştirdiler, şöyle yapacağız, bu kadar günde böyle yapacağız dediler, hakikaten de dediklerinden de erken bitirdiler ve adamları kurtardılar işte. Mucize gibi sabahtan akşama kadar onları seyrettim, her çıkanla yeniden ağladım, ne oluyorsa bana anlamadım. Ama bu senenin en önemli olayı hatta 2010 mucizesi diye tarihe geçtiler bence. Ne olur bizimde memleketimizde bir kaza olursa bunlar gibi olsun, önce üzülelim sonra sevinelim, herkesi kurtaralım lütfen biz de onlar kadar insana değer verelim, önemsiyelim. İnsan olmak çok önemli birşey. Çıkanlardan birisi ne güzel şeyler söyledi. Insan yanındayken sevginin önemini bilmiyor, ona sevdiğini söylemenin ne kadar güzel birşey olduğunu farketmiyor dedi veya buna benzer birşey. Herkesin ve herşeyin hakkını vaktinde verelim iş işten geçtikten sonra değil.

Sonbahar

Yaz bitti, ne çabuk geçti yine o güzelim, acaip sıcak, bunalım rutubetli günler. Şimdi düşünüyorum da hiç bitmeyecek sandığım ve ben sıcaktan nasıl ölünürmüş işte şimdi öyle olacak diye düşündüğüm günler ve geceler bitti. O zamanlar, kış gelecek ve bu ev nasıl soğuyacak, boşver sıcak iyidir diye diye kendimi rahatlatmaya, rutubet olmasa sıcağı çok severim diye düşünmeye çalışıyordum. O zor geçirdiğim günler ne çabuk bitti. Deniz, güneş, tatil, seyahat derken son bir Bodrum turu yaparım diyordum olmadı. Arkadaş çocukları düğünü vardı, o da geçsin, bu da bitsin, ucuz uçak bulayım derken soğuklar bastırdı, bir de dediler, son bilmem ne kadar yılın enn feci kışı olacak, oturduk  kaldık  yerimizde. Şimdi o ani soğuklar sanki geçti de normal bir sonbahar yaşıyoruz. Bu sefer de çok yağmur var. Ama yine de sokaklardaki renkten renge dönüşen yapraklar, kelleşmeye başlayan ağaçlar, artık balkon kapısının bütün gün açık kalmaması, balkondaki çiçeklerden sararıp solanlar, (bir tek sakız sardunyam güneş gördükçe çoşmuştu, maşallah hala iyi gidiyor) üzerime giydiğim t-shirt, hırka, pantalon gibi şeylerin gittikçe kat kat artması ve bazen yünlülere dönüşmesi, ince askılı bluzlardan eteklere, açık sandaletlerden mayolara kadar yaza ait ne varsa herşeyin derlenip toplanması ve naftalin kokulu kışlıkların çıkıp havalanması ile iyice kendime gelip yazın bittiğini kabul etmem lazım. Oysa hala pastırma sıcakları olacak diye bekliyorum ama kimbilir belki bir ara olur. Zaten önce Ağustos sonu arkadaşımı kaybetmemle kimyam bozuldu, ondan sonra daha da iyice düzelemedik ben ve benim gibi onun yakınları, arkadaşları, kendi aramızda bile konuşamıyoruz hala, bugün 45 gün olmuş. Nasıl sanki çoook olmuş gibi bir his bile geldi üzerimize, ne çabuk, ne kadar normal olarak....
Ne kadar hüzünlü de olsa, ne kadar yemyeşil yapraklar sararıp, kızarıp, kahverengiye dönüşseler de, ne kadar güneş yüzünü göstermekte cimrileşse de, ne kadar üzerime kalın kazaklar giysemde, ne kadar sıcaklık kemiklerimi ısıtmasa da, hayat yine yeni bir başlangıç sunuyor, gün dönümü oluyor, başka bir dönem başlıyor artık. Birçok canlı kış uykusuna yatıyor, kendini dinlenmeye, sakinliğe çekiyor, toprak uyumaya başlıyacak, herşey ve herkes daha yavaş hareket edecek. Ben yine her sabah çiğerlerime temiz havayı çekmek üzere nefes talimleri ile yürüyeceğim, sporumu yapacağım, bu sefer evde de plates yapmaya başladım bir de plates topu aldım.
Ayva, nar çıkıyor, mandalina çıktı bile ama ekşi, sonra sebzeler, herşey sonbahar havasına uygun olarak pazarlara yayılacak. Depresyon mevsimi diyorlar, geçen senenin aksine ben bu sonbaharı ve kışı gayet neşeli karşılayacağım, depresyona girmeyeceğim, aksine dingin, sakin, olgun, hazmetmiş, durmuş oturmuş bir hal var üzerimde. Yani içimdeki his böyle, çok daha sağlam, gerçekten tam manası ile dinginlik hissediyorum, ağır çekim gibi hayat, sanki önümde ağır çekim ilerliyor, insanlar, olaylar, sözler, günler, geceler herşey böyle sonbahar yaprakları gibi renklerle dönüşüyorlar. Ben bir camın arkasından bakar gibiyim, resimdeki renkler önümden geçit yapıyor sanki, ağır ağır ilerliyen bir filmi izliyor gibiyim. Sakin, uslu, sessiz, pastel heryer ve herşey. Hoşgeldin sonbahar, hayatımızın yeni dönemi, yeni başlangıçları, yeni döngüleri hoşgeldiniz...

30 Ağustos 2010

Bir Arkadaşımı kaybettim

Onunla 80'li yılların başlarında tanışmıştık. Vakkorama'da spor hocasıydı, Türkiye'de ilk aerobik derslerini veriyordu, hatta televizyonda da program yapmıştı. Genç, güzel, incecik, esnek bir vücut, hareketleri nasıl rahatça yapıyordu, boyu posu, saçları, gözleri, neşesi, canlılığı beni çok etkilemişti. Derslere herkesten daha sonra başladığım için bütün hareketleri yapamıyordum, benimle özel olarak ilgilendi ve daha az sayıda yaparak sakatlanmamı sonra diğerlerine yetişeceğimi söylemişti. Birkaç sene devam ettim sonra bıraktım. Sonra o da başka yerlere geçti izini kaybetmiştim. Aradan geçti on yıl, tesadüfen bir arkadaşımın anlatması ile şöyle bir bakayım neymiş diye uğradığım yoga merkezinde tekrar karşılaştık. Benim oniki sene kaldığım ve onun öğrencisi olduğum yoga'nın bütün ritüellerini, spritüelliğini, felsefesini, bilgisini ondan öğrendim, aydınlanmamı ondan almıştım. Beni spor günlerinden hatırlamadı ama yeniden arkadaş olduk, yol birlikteliği yaptık. Bizim liderimiz oldu, Gurumuz ile aramızda elçi oldu. Yoga ile ilgili yaptığımız seyahatlerde İtalya'da beraber olduk, sıkıntılı, mutlu, zor, kolay, uzak, yakın bir sürü zamanları, yolları, yerleri, anları, yemekleri, neşeyi, sevinci, günleri, geceleri paylaştık. Onun anlattıklarını can kulağı ile dinledim, spritüel olarak o kadar ince, hassas, derin bir insandı ki. İnandığı, hissettiği, bildiği, öğrendiği herşeyi aktarmak, herkese öğretmek, onları da uyandırmak, aydınlatmak isterdi. Bir müddet başka memleketlerde yaşadı uzak kaldık, hasret kaldık ona, sonra yeniden geldi. Başka öğretilere girdi, yine sevgi ile, korkusuzca, sadece inanarak, herkesi severek, yardım ederek ve bu yaşamı baştan aşağı sorgulayarak, dünyaya gelişimizin bir sebebi olduğunu, hepimizin bir misyonu olduğunu bunu keşfettiğimiz an bu yolda yürüyeceğimizi ve bu amaç uğruna herşeyi yapabileceğimizi bize bizzat yaşayarak gösterdi. O çatı altında da tekrar birbuçuk sene beraber olduk, yine ondan çok şey öğrendim. İnsanlarla hemen iletişim kurar, hemen konuşmaya, anlatmaya başlar, kolayca ikna eder, içinden taşan bilgileri hemen size geçirmek isterdi.
Küçüklüğünde senelerce bale yapmış, sahneye yakışan, dolduran birisiydi, öyle güzel saçları, öyle güzel gözleri vardı ki, bedeni her zaman ince, uzun boylu, gayet havalıydı. Eşi ve tek çocuğu olan oğlu da pilot, sekiz ay önce de bir torunu olmuştu. Yine kendisi gibi güzel, cana yakın ve fedakar bir kızkardeşi var.
Bu güzel arkadaşım geçtiğimiz Kasım ayında kötü hastalığa yakalandığını öğreniyor, akçiğerde başlıyor kemiklere geçiyor ve son sürat ilerliyor. O kadar kabullenmiş, o kadar hastalığı ile barış yapmış bir insandı ki, muhakkak bunu yenecek ve bu savaştan galip ayrılacak diyorduk. Saçları döküldü peruk takmadı, kabak kafasıyla bile ne güzel olunduğunu gösterdi, tedavilerini, özel beslenmesini ihmal etmedi, inancı ile, bütün azmi ile dik durdu, bizi teselli etti, bizi hastalığına, sonraları da gideceğine alıştırdı. Son günleri acı içindeydi, ağrıları artmıştı, hastalığın sıçramadığı yer kalmadı ve nihayet bu sabah onu kaybettik.
Bu kadar genç yaşında, güzel, bu kadar canlı cıvıl cıvıl bir insan, bunca bilgi, ruhaniyet, iyilik dolu bir insan nasıl olur, neden diye isyan ettiriyor, nasıl gider diyorum. Herkese olurdu ama ona olmazdı sanki.
Tabi derin düşündüğümüz zaman onun görevini tamamlayıp sadece dünya değiştirdiğini, şimdi belki başka görevler için başka dünyalara gittiğini düşünerek teselli buluyoruz. Ben onu çok sevmiştim, adeta bir bağımlılığım vardı, belki başka zamanlarda abla kardeştik, belki anne kız, benden sadece 2 yaş büyüktü, muhakkak birbirimiz ile bir bağımız vardı. Şimdi onu çok özleyeceğim, çok üzülüyorum, kabullenemiyorum, çok ağladım ama huzura kavuştuğu için sevinmeliyim, yolu ışıklarla dolsun, ışık olup aksın, benim güzel arkadaşım.

4 Ağustos 2010

Denizin halleri


Bu dalgalı yeşil turkuaz deniz, rüzgar yön değiştirince durdu, rengi bile değişti. Poyraz esince dalgalı, lodos esince durgun oluyor orada. Tam buraların aksine. Bütün rüzgar ve deniz bilgilerim alt üst oldu. Bir de dalgalıyken sıcak olan deniz durgunlaşınca soğuk oldu. Pek enteresan.
Ama oraları geç keşfettiğime, bu güne kadar neden birkaç defa gitmiş olmadığıma dertlendim. Denizi çok seven benim gibi birisi için çok önceleri görmeliydim. Yine de çok şükür diyelim, hiç göremeyebilirdim hala.
Marmaris, Ayvalık, Kaş, Bodrum, Çeşme, denize doyamadığım yerler.

BUİKA

Bu kadını iki sene önce keşfetmiştim. "Nina de fuego" isimli albümünü dinlediğimde kim bu yaa, bu nasıl bir ses ve ne şahane şarkılar demiştim. Hatta geçen sene İşsanat'ta konsere gelmiş kaçırmışım. Bu sene tekrar festival kapsamında geleceğini duyunca nasıl heveslenmiştim. Ama yine olmadı. Burada konser vereceği zaman ben Çeşmedeydim, sonra Çeşme'ye de geldi, kalede konser verdi, ben orada olduğum halde gidemedim, bilet bulamadık, falan filan. Şimdi duydum ki yine geliyor ve Suada'da konser verecek, ama çok pahalı biletler nasıl gideyim ben şimdi ona, haksızlık bu yaaaaaa..... 
İyiki CD leri var, onları alıp günde on defa falan dinlemek, hele arabada dinlemek nasıl da bir keyiftir, anlayan anlar. Bir röportajında aşağıdaki sözleri söylemiş;
"Bir sanatçının sadece güzel ve hoş şeyler değil, acılarını da şarkılara yansıtması gerekir"  .
Dergilerden alıntı yapacağım bu hanımı anlatmak için ; 
"""""İspanyol sanatçı  Afrika’ya uzanan etnik kimliğini zenginleştiren İspanyol kültürünün de etkisiyle caz, funk, flamenko, gypsy rumba, Afro-Küba ritimleri, copla ve yeni soul’u incelikli ve derin bir şekilde bir araya getiriyor. "Nina de Fuego" albümü ile kariyerinin en dokunaklı ve keskin işine imza atan şarkıcı, yazdığı sözlerin içeriği ve güzelliğiyle olağanüstü vokalinin yanı sıra iyi bir şarkı yazarı olduğunu da kanıtladı. İspanya’nın Grammy’si olan Premio de la Música ödülü sahibi Buika’nın New York konseri The New York Times eleştirmeni Jon Pareless tarafından “Mucizeden başka bir şey değil” şeklinde tanımlanmıştı. Gitar, piyano, bas ve çello gibi birçok enstrümanları da çalabiliyor. Müziğin ticari yanından çok performansıyla ilgilenen Buika için sahne, kendisi ve izleyiciyle derin bir bağ kurabildiği bir mekân olduğu için önem taşıyor ve tam da bu yüzden performanslarını izleyen herkes yalnızca büyüleniyor."""""

Bence son albümü “El Ultimo Trago" da da çok güzel şarkılar var, hele ilk parça "Soledad" ama önceki albümdeki bu şarkı damardan geliyor bana, ingilizce çeviri sözleri de ne güzelmiş. Ama ispanyolca kelimelerle sanırım sözleri daha etkili oluyor şarkıda. Ben de buraya koyuyorum.

(No Habra Nadie En El Mundo)

There Won't Be Anyone in the World
Since water is free
Lives free between springs,
Jasmines have cried  and I don't understand how,
In your eyes girl, there is only desert.
The afternoon was beautiful, when between the olive trees no one,
No one saw how I loved you, How I love you.
Today the olive trees sleep and I don't sleep.
There will be no one in this world who can cure
The wound that your pride left,
I don't understand how you hurt me
with all the love that you gave me
When you would come back, I thought about singing you old stanzas, those that spoke of love and suffering, when you come back girl, I"ll eat you with kisses.
And we'll fly high to where clouds go slowly.
My mouth will go slowly over your body, so slowly that it's certain time will stop.
There will be no one in this world who can cure, The wound that your pride left,
I don't understand how you hurt me with all the love that you gave me.

Alın bu CD leri, döne döne dinleyin.  Konserine gidebilenler de şanslı olduklarını hatırlasınlar.

Çeşme Marina

Bu Çeşme'nin Marinasını ve Kalesini de yazmadan geçemiyeceğim. Kaleyi gezemedim ama dışarıdan gördüğüm kadarı ile, altındaki, tiyatrolar ve sergiler ile, etrafındaki çınaraltı kahvesi ile pek güzel bir yerdi. Çeşmenin sahili de pek hoş, kordon boyu gibi yürüyorsun, gezi tekneleri, balık restoranları, dondurmacı, tatlıcı, meydanı ve dükkanların sıralandığı sokağı ile bayağı kalabalık bir yer. Sahili havadar, esintili ama sokak içi bunalım. Meşhur Rumeli dondurmacısından sakızlı, karadutlu dondurma yedik. 
Sonra Marina yeni yapılmış, çok şık, çok güzel bir yer, her marinada olduğu gibi şık şık kafeler, restoranlar var, nefis tekneler var, ufak köprülerle, geçitlerle yollar birbirine bağlanıyor, marka butikler, dükkanlar, çok gezilesi bir yer. Yeni açıldığı için herkes orada. Çeşmeye yakışır oldu, çok şey katacak diyorlar.
Çeşmenin çevre yolları da çok güzel olmuş, bağlantılar, levhalar, giriş çıkışlar düzenli. Aynı şekilde İzmir'e gelen yollara da bayıldım, İzmir'in etrafını dolaşıyor, otoban üzerinde neredeyse her semte giriş var. Bir de Manisa'dan İzmir'e gelirken Akhisar ve devamı yollarını da beğendim. Manisa ne kadar yüksek bir yermiş. Gelecek seyahate kadar... 
  

Alaçatı


Bu Alaçatı'yı son yıllarda basında, tv de ne çok gördük, okuduk, duyduk, her yaz, Alaçatı mı, Bodrum mu gibi çekişmeler, yok sörf yapanlar, meşhurlar, yeni açılan restoranlar, yok kapış kapış alınıp restore edilmis butik otele dönüşmüş binaları, eski taş evleri ile içimiz dışımız Alaçatı olmuştu. Ben de merakiye olarak illa göreceğim. Bir haftalık Boyalık koyundaki arkadaş evinden 4 günlüğüne Alaçatı'daki başka arkadaş evine transfer oldum. Eksik olmasınlar gitmediğim görmediğim ne kaldıysa oraları planladılar hemen. Gerçekten yaşanılan alan olarak çok güzel bir yer, meşhur çamlık yolu, iki tarafındaki muhteşem evler çok güzel. Habire o yoldan gitmek istedim. Şimdi o yolun kenarlarında bayağı genişce kaldırımlar yapmışlar ve üzerinde peysaj mimarlarının oluşturduğu ağaçlık, çiçeklik yerler yapıyorlar, çocuklara oyun ve basket sahası, yürüyüş yapanlara dinlenme bankları koyarak gerçekten çok güzel bir yol ve kaldırımlar hazırlıyorlar. Neden o yolun fotografını çekmediğime hayıflanıyorum şimdi. Sonra Alaçatı pazarı ne kadar şahane bir pazar, güzelim kıyafetler satılıyor, bizim salı pazarı veya Etiler pazarında o kadar güzellerini bulamazsınız. Fiyatlar da yöreye rağmen uçuk kaçık değil. Bir kere şık şeyler var, öyle ihraç fazlası toplama mallar gibi değil. Sonra sebzeler, meyvalar, baharatçılar bildiğimiz pazar işte. Sıcakta ve kalabalıkta hareket etmek için epey sabırlı olmak lazım. Burada arada sırada bulduğumuz bir demet deniz börülceleri orada battal boyda, çok da lezzetli. Akşamüstü eski köy denilen bölgeye akmaya başladık. Benim derdim evlerin fotolarını çekmek.  Önceden gece gelip piyasa yapmıştık, daracık sokaklar üzerine masalarını koymuş restoranlar, kafeler, mallarını sergiliyen dükkanlar, seyyar tezgahlar derken insanlara geçecek yer kalmıyor ama yine de akın akın bir insan kalabalığı ya aşağıya doğru ya da yukarıya doğru gidip geliyor. Bu resimde gördüğünüz sokaklar, bina önleri ana baba günü oluyor. Onun için akşam olmadan ortalık hafif serinleyince bir gidip dolaştık. Eski değirmen civarı çok bakımsız, nedense onu da restore edip etrafına güzel kafeler yapmamışlar. Belediye el atmadığı gibi kimse de gönüllü çıkmamış bu güne kadar. Manzarası olan hoş bir yer. Hemen dibinde artık çok az kalmış olan ve korumaya alınan sakız ağaçları var, resmen sakızlar akıyor üzerinden. Aynı ağaçları sokakdaki bazı restoranların arka bahçelerinde de görmüştüm, kesmeyip hoş dekorasyon yapmışlar, hele bir tanesi gövdesini sarmalamış sakızlar oturanların üzerine akmasın diye. Sokak üzerindeki yerlerin bazılarının ön cepheleri de çok güzel ama içeri girip arkaya geçince orada karsınıza bambaşka yerler çıkıyor, arka avlular, bahçeler, balkonlar, binanın arka tarafı ön taraftan daha keyifli, daha sakin ve şık. Tabi orada oturan arkadaşların söylediğine göre birkaç sene evveline kadar bu binalar bu kadar bakımlı değildi, kimisinin yerinde marangoz vardı,
kimisinin yerinde bakkal, lastikçi falan... Son yıllardaki eğilim ve rağbet hepsinin milyon liralara el değiştirmesine ve o zaman akıl edip de almayanların şimdi dövünmesine sebep olmuş. Alaçatı'nın deniz tarafına gidemedik, sörf yapılan denizini göremedim, bir dahaki sefere inşallah. Ama o taş evlerin bazıları o kadar güzel ki, eski pancurları ile, orijinal kapıları ile, pencereleri, avluları, cumbaları ile aslına uygun yenilenmiş harika olmuşlar. Çoğu ev sahipleri evin etrafındaki bahçelerini de bakımlı ve çiçek ağaç ile güzelleştirerek evladiyelik işler başarmışlar. Araba plakaları çoğu İstanbul veya Ankaralı, İzmirli'nin zaten evi çoktan vardır. Şimdi biz buradakilerin yeni merakı, inşallah batırmayız oraları. Restoranlar acaip şık, mumlar, çiçekler, gazetede okuduğum kadarıyla menüleri, gelenleri, gidenleri ve de fiyatları ile seyirlik. Çok şirin ufak dükkanlar var, zeytinyağı, havlu, peştemal satıyor, veya harika elbiseler satan butikler, veya spor kıyafetler  v.b. ler.
İmren pastaneleri adım başı, kaç tane vardı sayamadım, oranın en eski pastanesiymiş, şimdi restoranı da var, sokak içindeki dükkan eski bina pek şeker, yukarı meydandaki yeri ise çok havadar ve güzel mi güzel genç kızlar garsonluk yapıyor. Her gece burada yürüsen, oturup birşey yiyip içsen bıkmazsın. Gece sabahlara kadar devam ediyor, çoluk çocuk, genç, yaşlı herkes sokaklarda. Sıcak bir yandan, mehtaplı geceler bir yandan, tatil bir yandan akıııp gidiyor.
Sonra bir de Dalyan denilen koy var, ben biraz Ağva'ya benzettim, böyle deniz içeri girmiş nehir gibi oluyor, nefis yatların durduğu küçük bir marinası ve pek şık balık restoranları var. Sessiz sakin bir yer, millet sadece balık yemeye geliyor oraya, herbiri ayrı hoşlukta sahil boyunca masalar, yine geride çok güzel evler var. Dolmuşla kolay gidilen bir yer. Bizim gittiğimizde henüz karanlık olmamıştı, bir yandan da mehtap yeni çıkıyordu. Fotograf çok başarılı değil ama manzara nefisti.
Sonracıma bir gece de Ayayorgi'ye aktık. Burası da nefis bir koy, keşke gündüz de gidebilseydim. Babylone, Marakeş,  Paparazzi    gibi klüplerin olduğu gündüz plaj, gece klüp disko, olan yerler. Milletin gündüz müzik eşliğinde denize girdiği, bazen kıvırttığı, hergün o şurada görüldü, bu orada bilmem napıyordu diye okuduğumuz beach lerle dolu yerler. Paparazzi'ye gitmiştik. Buradaki Reina gibi biryer, kocaman bir alan, deniz kıyısında masalar, set set yukarı çıktıkça ağaç altı yerler, açıklık, ferahlık, set üstünde bir bar ve nefis manzara, mehtap da vardı o gece. Ama yaş ortalaması 15-30 arası, çalınan çoğu parçaları tanımıyoruz diye konuştuk. Ve bendeniz nihayet buzlu bir jagermeister içtim, denizi ve mehtabı içime çektim, boyum uzadı. Bu tatil çok dolu dolu geçti, binlerce kere şükürler olsun, emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler. Daha ne fotolar var...... 

Ildırı

Çeşme'nin bir başka koyu da Şifne. Deniz kenarında Termal otel var, sıcak su havuzları, önce sıcak su sonra deniz. Ama havuz o kadar fazla sıcak ki ben 2-3 dk durabildim, su sıcak, hava sıcak fena oluyor insan. Güzel bir yer, ağrıları, sızıları olanlar için nefis bir tatil yöresi.
Sonra Ildırı denilen o güzelim koy. Sanki başka memlekete gelmiş gibisin. Yine bir sürü sitelerin, güzelim evlerin arasından geçip geliyorsun, araba lazım, biraz uzakta. Ama sonra bir ufak koya geliyorsun, tekneler duruyor, ördekler yüzüyor ve meşhur balık lokantaları. Hele bir tanesi iyice meşhurmuş, gitmeden önce Güngür Uras'ın yazısını okumuştum pek methetmişti. Ali Baba'nın yeri. Ildırı zaten gün batımı muhteşem oluyor diye rağbetteymiş, sonra da balık ziyafeti pek güzel oldu.
Benim arkadaşımın ailesinin senelerce gidip geldikleri bir yermiş, hatıralar canlandı. Ama günün ışıklarının ve havanın renginin değişimini an be an izlemek çok güzeldi. Akşam karanlığı olmadan önce kızıllık mora dönüşüyor, sonra parliament mavisi ve karanlık başlıyor. Bu sefer ışıklar yanıyor sahilde, evlerde, yollarda çok güzel bir manzara vardı.
Bu arada Çeşme'de mutlaka yenmesi gereken şeyler sakızlı kurabiyeler, sakızlı dondurma, sakız tatlısı, sakız reçeli de alın dönerken. Herşeyde sakız var illa. Ben severim zaten, dondurmasına doyamadım. Sonra karadut ve balbadem dondurması, midye dolması (ufak midyelerden yapıyorlar, bir oturuşta 20-30 tane yersin valla) ve illa kumru. Özel bir ekmekten (nohutluymuş galiba) yapılıyor, sandviçin şekli kumru şeklinde, içinde peynir, sucuk kızartılmış şekilde, masaya gelirken nefis bir salatalık turşusu ve feci acı biber turşusu ile birlikte geliyor, en az iki tane yersin, çok lezzetliydi, çok güzeldi valla. Ha bir de pidecisi var, incecik lezzetli pideler, şimdi olsa da yesek....

Çeşme

Bu sene ikinci tatil daveti Çeşme'de annesinin yazlığı olan bir arkadaşımdan geldi. Sağolsun kendisi, kızı, annesi, ben bir hafta beraber olduk. Altınyunus yanında Boyalık denilen koyda çok güzel bahçeleri olan, ağaçlar, çiçekler, çimler içinde güzel bir sitede ev. Sitenin havuzu da var ama deniz varken hiç bakmam, iş olsun diye 1-2 defa uğradık. Deniz ne kadar güzel bu Çeşme'de. Yeşil, turkuaz, mavi, lacivert şeklinde sıralanıyor. Dalgası da rüzgarı da meşhur tabi. Allahtan esiyor yoksa 37 derecede durulmazdı. Ama ben sakin düz denizlere alışkın, rüzgarı da pek sevmeyen birisi olarak ilk günler dayak yemiş gibi oluyordum, denizde şöyle kulaçlar atarak yüzmek mümkün değil, dışarısı da esiyor, şöyle gazete kitap okumak keyifli değil. Neyse sonra alıştım ve dalgalarla oynadım, ne hoş, ne keyifli, suya bata çıka mücadele. "Altınyunus" eski görkemi, şaşası olmasa da marinasındaki tekneler azalsa da, içindeki birçok dükkan kapanmış olsa da 80 li yılların en popüler yerlerinden biriydi ve o kadar geniş bir arazide koskoca bir tesis olarak pek havalıydı. Şimdi hemen ilerisindeki yeni açılan sosyetik "7800" oteli pek popüler, çok değişik bir mimarisi var, her katta teraslar ağaçlar, uzaktan bütün bina tahta kaplı gibi duruyor, şık bir plajı var, Istanbul'un meşhurları dolduruyormuş. http://www.7800cesme.com/  Ama ondan önce "Rooms" diye eski adı "Denizkızı" olan bir otel var, çok gösterişli bir bina değil ama çatısı enteresan çadırın tepesi gibi konik biçimde. Oda+kahvaltı olarak çalışan, etrafında fazla gürültü ve kalabalık olmayan, çok sade ve şık odaları, bahçesi ve terası, restoranı ve plajı olan tam kafa dinlemelik harika bir otel. Hemen yazdım defterime, bir gün yolum düşer inşallah.
Çeşme ne kadar çok alternatifi olan bir yermiş, tabi araban varsa çok daha iyisin, yoksa ya yürüyeceksin, ya da dolmuş kullanacaksın. Çünkü kaç tane başka başka koyları var, denize girmek için, balık yemek için, gece klüpleri için v.s. herbiri ayrı güzel, herbiri ayrı rüzgarlar alıyor, kimisi sakin, kimisi dalgali, kimi taşlı, kimi kum, seç seç al.
Paşalimanı koyuna gittik, ne kadar güzel bir yer, hem çimler üzerinde masalar var, hem kumda şezlonglar. Set set denize iniyorsun, uzun taş iskele üzerinde veya ağaçlar altında konuşlanabiliyorsun. Ufak bir bar ve nefis patates kızartmaları, dondurma, içeçek daha daha neleri var. Tabi oraya ancak araba ile gidersin. Yolda harika evlerin, sitelerin arasından geçtik.
Sonra Ilıca bölgesi, hayran oldum, tam benim sevdiğim tek katlı ya önden arkaya uzayan ya da enlemesine geniş evler, geniş bahçeler, palmiye ağaçlarının birkaç çeşidi, karabiber ağaçları, çimler, japon gülleri, zakkumlar, güller, yaseminler ve daha bir sürü güzelim çiçeklerle dolu bahçeler, evler ve aralarındaki sokaklar. Ilıca harika bir yer, orada yaşamak çok isterdim. İzmir'in zenginlerinin illa burada yazlığı varmış, başka hiçbir yere gitmezlermiş, haklılar. Ilıca'nın halk plajı da kocaman ve denizin görünüşü muhteşem. Sahil boyunca oteller, evler ve nefis manzara. "Sheraton" otel de pek muhteşem duruyor o sahilde. Ayrıca "Nars" diye bir otel var. 18.yy dan kalma Tosun paşa'nın yalısıymış, restore etmişler, özel bahçesi, özel plajı ile butik otel olmuş, sonra internette odaları da inceledim, inşallah sayısal bana çıkarsa bir sefer de orada kalırım, çok şık, harika bir yer. http://www.nars.com/  Ayrıca Alaçatı'da da aynı otelden var.  

13 Temmuz 2010

Büyükada

Bir arkadaşımızın doğum gününü kutlamaya Büyükada'ya gittik. Orada yerleşmiş oturan başka arkadaşların organizasyonu ile "Bahçede sinek" adlı bir yere gittik. Maden tarafında set üstünde nefis bir bahçe içinde en fazla 12 kişiye yemek verebilen şirin, özenli servisi, nefis yemekleri, harika müzikleri olan bir yer. Sabah kahvaltıları da pek rağbet görüyormuş. Dünyadan kopup başka bir gezegendeymişsin gibi bir his veriyorlar insana, davranışları, ilgileri, titizlikleri ile, çaldıkları dikkatle seçilmiş caz, soul, blues parçaları ile. Yemekler de çok lezizdi, ama fiyatlar açısından bayağı tuzlu bir yer peşinen söylemeliyim.
Bostancı'dan akşam üzeri motorla keyifle gittik, bu arada adaya artık, vapur ve deniz otobüsünden başka motorlar da çalışıyor. Denizi seyrettik, taze ceviz yedik. Sonra fayton sefası ile tepeye doğru çıktık. Zakkumlar, begonviller salkım saçak evlerin bahçelerinden, yollardan taşıyordu. Önce bahçe kısmında oturduk, Dostlarla sohbet, havadan sudan, müzikten, yemekten, çiçek böcekten,  felsefeye kadar kelimeler gitti geldi aramızda. Aramızda bir felsefe hocası ve tasavvuf uzmanı da olunca doyamadık tabi. Sonra yemeğe geçtik ve doğum günü çocuğu adına sözler, kadehler, cümleler sıralandı, akıp gitti. Çok hoş bir ortam oldu, herkes onunla ilgili cümleler kurdu. Yemeğin lezzeti kadehleri saydıramadı bazılarımıza. Sonra pasta, kahve, çay derken d.günü çocuğu, bu sevgi ve muhabbet çemberi sarmalanışıyla mest oldu. Tabi gece uzayınca vapurlar, motorlar bitti. Hep beraber yollara düştük, adanın havasını, çiçekleri, ağaçları koklayarak ( arada faytonların kötü kokuları olsa da) , güzelim evlere bakarak, eski yapıların bazılarının nefis restorasyonlarını görerek iskeleye kadar yürüdük. İdo'nun deniz taksisi bizi bekliyordu, gecenin yarılarını çoktan geçerken, deniz otobüsünün ufağı 12 kişiye kadar kapasitesi olan bu nefis deniz taksiye kurulup 20 dk da, kendimizi Onasiss'in yatında gidiyor gibi hissederek Bostancı'ya vardık.
Ada'da oturmak eskiden zorluktu, yetersizlikti, bazen eziyetti, bazen hatta korkulu rüya oluyordu. Şimdi bir ayrıcalık olmuş, özellik olmuş, güzellik olmuş. Temiz havası, keyfi, olanakları, gittikçe gelişen imkanlar (belki de gelişmese daha iyi), belediye hizmetleri, meydanları, evleri, parkları, yolları ile sıkıntısız yaşanacak yer bir olmuş. Artık sadece yazlıkçılar veya gayri müslimler değil, daha çok senin benim gibi insanlar özellikle orada ev almaya, kiralamaya, orada yaşamaya başlamışlar, özellikle tercih ediyorlar.
Uzun seneler olmuştu gitmeyeli, daha sık gitmeliyim, daha fazla o güzel keyifleri yaşamalıyız, herşey çok çabuk geçip gidiyor, adanın mimozaları gibi. 

Şeytan Sofrası

Bundan evvelki gidişimde de çıkmamıştım şeytan sofrasına. Taa en eskilerde belki 80 li yıllardan kalma şeyler vardı aklımda. Bir akşam üzeri güneşi batırmak için çıktık. Artık o kadar ticarileşmiş ki, herkes illa oraya gidelim güneşi batıralım, resim çekelim sonra köyümüze dönelim olmuş. Kendi özel araban yoksa, taksiye de kıyamadıysan, dolmuş ile çıkıyorsun ama şoför seni sıkı sıkı tenbihliyor, güneş batar batmaz hemen gelin diye. Ben de mecbur arkadaşıma ve şoföre uydum. Nefis bir manzara, nefis bir güneşin batış anı, havadaki ve denizdeki renkler, böyle bir güzellik, çoluk çocuk, anlayan anlamayan, ilk defa gelen onuncu defa gelen, köylüsü şehirlisi ile adeta içine edilmiş gibi oldu, bütün zevkini, ihtişamını gölgeledi. Bir kere tamam herkes resim çekmek istiyor ama bir de çenelerini tutsalar, çocuklar bağırıyor, kızlar erkeklere makina veya cep telefonu ayarlaması için buyuruyor, erkekler grupla gelenler bira içip daha da bağırarak konuşuyorlar, çocukları kayaların üzerine çıkmış anneler feryatta, veya daha cesaretli olanlar güneşin batışına bakmaktansa en uc kayanın üzerinde nasıl daha afilli poz veririm diye telaş içinde. Neye uğradığımı şaşırdım, arkadaşım sen nerede yaşıyorsun, Mars'tan mı geldin dedi bana, yani bunlar olağan, her yerde varlar anlamında. Halbuki o an bir meditasyon yapar gibi sessiz, huşu içinde kalarak, o güzelliği adeta içine sindirir gibi, gözüne, kalbine, kafana doldurarak seyretmek, istersen dua etmek, istersen resim çekmek ama kimsenin konsantrasyonunu bozmadan o güzelliği yaşamaktır benim için.Çünkü o kadar çabucak oluyorki, hemen denizde kaybolup gidiyor sen resim çekene veya olayı doyasıya seyredene kadar, bare sessizce izle. 
Belki birçok yerde daha da güzel güneş batışı manzaraları yaşanıyordur ama oraya gelmişsin madem tadını çıkar dimi, çene yapma, ortalıkta koşuşturma. Yine de etraf ile ilgimi keserek bu güzel fotoları çekmişim. Battıktan sonra öyle kalıp renklerin yayılmasını izleyemeden hadi dolmuş kalkıyor diye koşturmaktan dayak yemiş gibi oldum, neydi şimdi bu, biz ne yaptık burada oldum. Şoför de zaten nerede kaldınız diye bakıyordu, bütün dolmuştakiler çoktan yerlerini almışlar. Aslında orayı da bir güzelleştirmişler, kafeler, şemsiyeler, çiçekler falan hoş bir alan olmuş. İnşallah bir dahaki sefere arabam ile kendi başıma çıkmak kısmet olur.

Cunda

Nerede kalmıştık ? Bir gün karadan bir gün motorla Cunda'ya gittik. Pazarına rastladık, ne kadar neşeli, cıvıl cıvıl bir pazar, her zaman olduğu gibi adetim üzere her tezgahtan birşey tattım, bazılarından aldım, bazıları ile helalleştik. Nefis domatesler, bal gibi kavun, elleri arasında ufalayınca mis gibi kokan kekik, ve karadut aldım. Buranın karadutu başka birşey, tabağa koyduğum gibi soluğu deniz kenarındaki çay bahçesinde aldım ve üzerine sakızlı dondurma koydurup bata çıka yedim, harikaydı.Bunu başka yerde yapamazsınız işte, hem yöre halkı yani pazarcılar, hem dondurmacılar çok olağan görüyorlar, gel de büyük şehir pazarlarında yap bunu. Sonra bir akşam denizin dibindeki bir lokantada nefis mezeler ile bir kadeh beyaz şarap içtim, ilk defa kalamar şiş yedim (hiç sevmediğim kokoreçe benzettiler) ama güzeldi, şişe geçmiş baharatlı, sulu sıcak hoştu. Kabak çiçeği dolması yemiştim ama bu sefer bir de kabak çiçeği böreğini tattım, sıcak ot dedikleri bir şey geldi, toprak kapta pişirilmiş yoğurtlu nefis birşey. İşte bunları da sadece Ege'de buluyoruz.
Bir gün Cunda'nın tepesinde restore edilen eski değirmen ve kütüphaneye dönüştürülen kiliseyi ve önündeki güzel kafeyi gezdik, bahçesi, duvarları, yolları çok güzel olmuştu. Darısı diğer restore edilmeyi bekleyen kiliselere. Cunda'nın birçok daracık sokaklarındaki eski Rum evlerini büyük şehirlerde yaşayan parası çok kişiler almış restore ettiriyordu, o güzelim evler eski halleri korunarak yenileniyor, uçuk renklerde cumbalı görüntüleri ile harika bir semt oluşturuyorlar. Evvelden yapılan ve kimisi ufak otel, pansiyon veya özel mülk olarak kullanılan binalar da pek güzeldi.  Ayvalıkta yıllardır olan Güler tatlıcısında lor tatlısı, sakızlı kurabiye ve bu sene tattığım havuçlu kek çok güzeldi. Ayrıca çarşının içindeki Gediz mandıradan alacağınız taze lor'un üzerine vişne reçeli koyup yemek bir ömre bedel. Cunda da yemekten sonra bunu tatlı niyetine getirdiler. Bir akşam da Sarımsaklı meydanında belki bir milyon kişinin katıldığı Volkan Konak konserine denk geldik, aman allah herkes bir ağızdan şarkılar, mehtap bir yandan ne geceydi.

7 Temmuz 2010

Ayvalık 23 - 30 Haziran arası

En son 2006 Ağustos ayında gitmiştim. Eski Ayvalık'ın dar sokakları arasında bir pansiyonda kalmıştım. Kendi başıma, Cunda, Sarımsaklı, gündüz, gece, demeden dolaşmış epey bir tadını çıkarmıştım. Ne çok resimler çekip, yine buralarda yazmıştım. O zaman içime iyice düşmüştü Ayvalık sevgisi, kokusu, dokusu, denizi, sakızlı dondurması, sakızlı kurabiyesi, loru, papalinası, karadut'u, çarsısı, pazarı, zeytinyağı, Cunda, Çamlık bölgesi v.s. Sanki bir akrabama gider gibi, zaten hep tanıyıp bildiğin ama pek sık görüşemediğin bir akrabayı ziyaret eder gibi, hani çocukken oralarda oturmuşsun da uzun zaman bir daha gidememişsin ama her gidişte tekrar her şeyi ve her yeri hemen hatırlayıp tanıyıvermişsin gibi geliyor bana burası. Sanki ben burada oturdum ve bir parçam hep zaten orada gibi hissediyorum. Eski Rum evlerini görünce, o evlerin cumbaları, merdivenleri, kapıları, şimdilerde az kalmış kapı üstü vitrayları, dar sokaklar, parke taşı döşemeler, begonvil, hatmi, zakkum çiçekleri, zeytin, karabiber, iğde, palmiye ağaçları öyle tanıdık, öyle yakın, öyle sıcak geliyor ki bana, bu nasıl bir histir, nereden gelir, neyin nesidir hala çözemiyorum, ama ben Ege'yi ve Ege denizini çok seviyorum bunu tekrar anladım. Deniz o kadar ılık, tertemiz ve berraktı ki, insanı okşar gibi, yüzerken sarıp sarmalar gibi geliyordu, şaştım kaldım bu mevsimde bu kadar ılık bir Ayvalık denizi olsun. Sarımsaklı tarafında bir arkadaşın evinde kaldım, ilk 3-4 gün hava bulutlu, yağmurlu, rüzgarlı derken sonradan açtı ve ortalık ısındı. O günlerde karşımızdaki Midilli'de şimşekler çakıp yağmurlar inerken bu yakada acaip bir manzara oluyordu, denizin rengi başka muhteşem renklere dönüşüyordu. Devamı var....
 

8 Haziran 2010

Santralistanbul ve Friends


Benim eski tüfek arkadaşlardan 68 kuşağı olup "Eskici Bandosu" adında bir orkestra kuran ve çeşitli yerlerde amatörce çalarak güzelim eski şarkıları bize dinleten, dans ettiren, eğlendiren grup bir müddettir eskisi gibi bir araya gelemiyordu. Her bir üye kendi başına birşeyler yapıyormuş. Solo gitar çalan benim arkadaşım da yeni bir topluluk ile yeniden çalmaya başladı. Hatta birkaç grup ile beraber çalıyor, biz pazar akşamı "Friends" adını verdikleri grubu dinlemeye Santralistanbul'un içindeki "Tamirhane"  ye gittik. Önce Santralistanbul'u bugüne kadar görmediğim için üzüldüm geç oldu ama iyi oldu diye düşündüm. Yemyeşil kocaman bir alana yayılmış, gerçekten eskiden elektrik santralı olan binaların hala durduğu, bazılarının orjinal halleri korunup ufak tefek iyileştirmelerle restoran, cafe haline çevrildiği, yürüyüş yapaılabilen, açık havada oturulan, ağaçlıklı harika biryermiş. Bitişiğinde de Bilgi Üniversitesinin olduğu kocaman bir alan. Bu bahçenin içinde bir ufak binayı (gerçekten evvelden tamirhaneymiş) "Tamirhane" adıyla şirin bir bar+kafe+restoran şeklinde düzenlemişler. Belki 3 metreden fazla yüksek tavanlı, tavana kadar pencereli, tepesinden borular, kablolar geçen, duvarları boyasız, tepeden istasyon tipi kocaman lambaların sallandığı, akustik olarak iyi değil ama içindeki insanları kavrayış olarak sıcak, güzel genişce bir barı olan, yemekleri güzel, bazı masalar ve değişik sandalyelerin yanısıra, rahat ev tipi kanepe koltuklarla döşenmiş değişik bir yer. Akşamüstü gittiğimizde güzel sesli, uzun boylu güzel bir genç kız yine kendi gibi gençlerden meydana gelen ufak bir grup eşliğinde caz parçaları söylüyordu. Sonra bizimkiler çıktı. Grup kalabalık, belki dört tane gitar, saksafon, klavye, davul sahneye sığmadılar bile. Yaş ortalaması beş eksi, beş artı 60 civarı. Hepsi enstrümanını güzel çalıyor, sesleri de fena değil ama akustik yok, biraz gürültü gibi oldu, biraz çok bağırıyorlar gibi oldu, bazen davul çok öne çıktı, bazen solistten başka hiçbir şey duymadık. Eski parçalar, biraz rock&roll, biraz latin, biraz Beatles çaldılar. Bayağı bir takipçileri varmış, yaşdaş arkadaşlar, çiftler, pist hiç boş kalmadı, gençler de vardı, güzel figürler seyrettik, yaş almış ama ruhu hep genç kalmışlar döndü durdu ortalıkta. 2 saat kadar çaldılar, hava yağışlı olmasaydı bahçede çalacaklardı, belki daha güzel olacaktı, bir dahaki sefere dedik. Garsonlar tamirci kılığında giyinmişlerdi, çayları çok güzel, ne var bunun içinde dedik karanfil dediler ama sanki nane de vardı, evde denemek istiyorum, çok beğendik.
Ama ne derseniz deyin, grup elemanları arasında çok sıcaklık göremedim, bizim "Eskici Bandosu" daha samimiydi sanki, ilişkiler daha sıcaktı.Belki de ilk dinlediğim için bana öyle geliyordu, çünkü onları birçok defalar dinledim, yorumlarda bulundum, her bir üye ile tanışıklık konuşmuşluk vardı. Zaten o gruptan solist Cevat abim de misafir sanatçı olarak çıkıp birkaç parça söyledi, sesini özlemişiz iyi geldi.  Bunları ilk dinliyorum, herşey güzel ama elemanları daha çok tanımam lazım, içimin ısınması için. Amatörce çaldıkları parçaları bir araya getiren bir CD yapacaklarmış, belki birkaç defa onu arabada dinlemem lazım, sonra iletişim kurabileyim. Ama genel hava olarak bir pazar akşamını bize keyifle yaşattılar, müzik, dans, sohbet hepsi bir aradaydı. Onca yağmur ve sele rağmen çok kişi gelmişti. Ben de taaa nerelerden gidip tekrar döndüm, hele dönüş yolum tam maceraydı, seller sular altında adrenalin tavan yaptı.

1 Haziran 2010

Ortanca ve Sardunya

Bu sene ilk defa balkonda ortanca yetiştiriyorum. Geçen sene fide olarak almıştım, mevsim yetişmedi sadece birkaç yaprak çıkardı, sonra kış geldi, balkonda üşüdü, dondu, zar zor dayandı. Baharla beraber saksı değiştirdim, gelişti serpildi, yapraklar kocaman oldu ama çiçek vermeyecek herhalde diye bakarken ufak tefek tomurcuk gibi açık yeşil şeyler çıktı, beyazlar gibi oldu, bu arada da habire büyüyorlar, şimdi pembeleşmeye başladılar ve gerçek bir ortancaya benzedi. Ne kadar seviniyorum, acaba bir tane daha açarmı diye bakıyorum.
Kırmızı sardunyam da geçen seneden, bol bol açmıştı, kışın da ölmedi, sadece yaprak kaldı ama dayandı, soğuğa, rüzgara diretti. Baharla birlikte şenlendi, şimdi bir çoşkuyla açıyor ki saksı dar geliyor. Yanındaki pembe arkadaşını bu sene Tuzla'dan aldım, sadece yapraklar vardı, satıcı kız ne renk açacak bilmiyoruz dedi, peki dedim şansıma ne çıkarsa. Böyle güzel birşeyler çıktı, şahane dimi. Bunlar herhalde ithal sardunyalar bizimkilere benzemiyor, yaprakları da çiçekleri de değişik, ama bunları seyretmesi ömre bedel.
Ayrıca bir de ateş çiçeklerim ve begonyalarım var, onlar biraz daha serpilsinler burada yerlerini alacaklar. Her sene balkonda çiçek diye ne yapacağımı şaşırıyorum. Kıştan kalma hercai menekşeler hala canlı ve heyecanlı duruyorlar ama az kaldı ömürleri bence. Ondan önceki çuhalar artık çöpe karıştılar. Bu sene pembe domates yapamadım. Tohumlar fideye dönüşmedi ben de vazgeçtim. Kilolarca toprak taşı, gübre, sıcak, rüzgar, su ayarlaması yap, böcek mi geldi, çiçeklendi mi, meyvaya dönüştümü derken helak oluyorsun. Seneye inşallah.