25 Aralık 2011

ŞİİR

Benim yine şiirim geldi. Bir başka arkadaşın sayfasında okuduğum iki şiiri çok beğendim. Bir tanesinin yazarını bilmiyorum, ama burada onun izni ile yazmak istiyorum. Kayda geçsin derdindeyim. Dönüp dönüp okumalı, kaybolmamalı ve bugün böyle hissettim ve yazdım dememdir açıkçası.
ORHAN VELİ KANIK
Beni güzel hatırla
Farzet ki bir rüzgardım esip geçtim hayatından
Ya da bir yağmur, sel oldum sokağında
Sonra toprak çekti suyu kaybolup gittim
Belki de bir rüyaydım senin için... ...
Uyandın ve ben bittim
Beni güzel hatırla
Çünkü sevdim seni ben her şeyini
Gülüşümü gözlerimi sonra sesimi bıraktım
Ne arasan bir sevdanın içinde
Fazlasıyla bıraktım ardımda
Beni güzel hatırla
Çünkü sevdim seni ben her şeyini..

Ne güzel yazmış şair dimi, bunu hissetmek, şaire bu duyguları yaşatmak, kimbilir kimdi???
Bu ikincisi daha da damardan, hayat felsefesi gibi pek hoş geldi bana;

BİR GÜZELLİK YAP KENDİNE
Sadece sahip olduklaını düşün!! Olamadıkların üzülsün senin olamadıklarına..
Keşkeleri hiç düşünme!! Mutlu ol seçimlerinle! Bırak keşkeler üzülsün senin seçimlerine..
Her yeni günün senin günün ilan et ve şımart kendini olabildiğince !.. Bırak dünler üzülsün seçilmediğine....
Kalbinde daha da büyüt sevgisini sevdiklerinin! Bırak sevmediklerin üzülsün kalbinde yerleri yok diye!...
BIRAK HAYATINA EŞLİK ETMEK İSTEYENLER GELSİN SENİNLE..... YOLUN BİTİMİNE GELMELERİ ŞART DEĞİL.....
HERKESİN GİDEBİLECEĞİ BİR YOL VARDIR, SEN YETER Kİ YANINDA YER ALMAYI BİL, 

NE SEN KİMSE İÇİN MECBURİ İSTİKAMETTESİN  NE DE BİR BAŞKASI SENİN İÇİN....
SENİNLE GELMEK İSTEYENLERİ YANINA AL.... BELKİ BERABER DAHA ÇOK ŞEY KATABİLİRSİNİZ HAYATA.....
YANINDAKİ SENİ MUTLU ETTİĞİ SÜRECE KALSIN HAYATINDA.... 

ZORLAMA KENDİNİ HAYAT HAKETTİĞİ GİBİ YAŞANDIĞINDA GÜZEL.

Aynen böyle olmalı insan, aynen böyle yaşamalı, düşünmeli, yapmalı, vakit kaybetmemeli, boşa çaba harcamamalı, zaman çok kıymetli, çok çabuk akıp gidiyor. Bazı insanlar seni eteğinden çekip aşağıya doğru sürüklüyorlar, halbuki sen yerden yükselmeye başlamışsındır bile.Belki sen bunun farkında değilsin, her eteğine yapışana bakıyorsun. Belki senin eteğine yapışan farkında değil, istemeden de olsa seni aşağı çekiyor. Onun için daha dikkatli, daha farkında olarak, daha hassas, daha ince, rafine, daha şeffaf olarak bak, sen de öyle ol, öyle olanlara bak diyorum... kendime yani.... 
İnşallah yeni yılda daha da farkında olarak her şeyin her zaman bağlantıda olduğunu unutmadan, her şeye kalbinden bakarak, ennn içten, özünden, derinden hissederek bakmak. Ve böyle insanlarla yanyana gelmek, yanyana durmak, konuşmak, tanışmak dileğimdir. 

23 Aralık 2011

Hastane

Hastane hayatı çok enteresan. Ben ilk böyle bir deneyimi 2002 yılında yaşadım. O zaman özel sağlık sigortası var, Amerikan Hastanesinde bel fıtığı ameliyatı oldum. Tek kişilik oda, ne bakım, ne itina, ne servis ve ne fatura. Sonra 2004 de sinüzit ameliyatı oldum, İst. Cerrahi Hastanesinde, yine özel sağlık sigortası var, tek kişilik oda itinalı bakım, özel alaka, pek güzel. Son ameliyat Marmara Üniversitesi Hastanesinde, artık emekliyiz, özel sağlık sigortası yok, yine de yeni açılmış, gayet güzel bir hastane (öyle olmasa Başbakan gitmezdi dimi???). İki kişilik odalar, içinde tuvaleti duşu var. Temiz, düzenli, çok şükür bütün doktorlarımdan Allah razı olsun, beni iyileştirdiler, sıkıntı, ağrı ve zorluklardan kurtardılar. Kimisi uzun sürdü, kimisi çabucak oldu ama sonunda hepsinden iyileştim ve hala da iyileşiyorum. İnsan onların elinde öyle savunmasız, öyle çaresiz kalıyor ki ne derlerse emir telakki ediyorsun, yapalım tamam yapalım, keselim, biçelim, alalım, bakalım, MR çekelim, aç dur, su bile içme, kan alıcaz, iğne yapıcaz, şimdi uyu, şimdi uyan. Bütün dengem alt üst oldu, neredeyse 2 hafta aç gezdim, öncesi aç git, sonrası hafif ye, ertesi hafta komplikasyon oldu yine gel, aç dur falan filan. Neyse çok şükür şimdi bunları yazabiliyorum. Narkoz aldım, bir de bunun stressi....
Asıl söylemek istediğim, iki hafta üst üste 2 şer gün yattığım için yanımdaki yatağa 3 ayrı hasta geldi gitti. Ben onları gözlüyorum, hepsi de barsak ameliyatı geçirmişlerdi, bir tane şöyle safra kesesi kardeşliği yaşayacağım bir hasta gelmedi yanıma. Hastalar can derdinde, ağrısı var, yemek yiyemiyor, ilaç alıyor falan. Ama refakatçiler çok alem. Birisi sessiz sedasız bir kız, annesi yatıyor ona bakıyor, doktora ne birşey sorabiliyor ne konuşuyor, asistanlar ne derse hee diyor. Ben ona viziteye gelen doktorları dinliyorum sonra tekrar anlatıyorum. İkinci hastanın sülalesi geniş, yine kızı yanında ama kızkardeşi, gelini, görümcesi, abisi, damadı geliyor da geliyor, hepsi de yüksek sesle konuşup bir de sen kalıcan ben kalıcam kavgası yapıyorlar. Son hasta ise yine annesine bakan bir kadın refakatçi ama bunun yaşı var biraz pek genç kız değil. Hastanın yatağının yanındaki dolabı adeta ev mutfağına döndürmüştü. Zannedersiniz ki bir yıllığına geldiler ve bu zaman zarfında refakatçi de hasta da açlıktan kırılmamak için erzak depoladılar. Çay, meyva suyu, meyva, kek, elektirikli kahve makinası, su ısıtıcısı, tabak, bardak, havlu, el bezi, kağıt havlu, ıslak mendil, kolonya, yastık (sanki hastanede yastık yok) bidonlarla su ve daha neler. Aklım çıktı dolabı görünce, birşey değil mikrop barındıracak şeyler. Mucize oldu benden önce çıkardılar, 3 bavulla taşıdı eşyaları. 
Hemşireler bir başka alem, kimisi ne tatlı, ne sevecen içini açıyor, şefkatle yaklaşıyor, kimisi ne cadı, robot gibi, bir azarlama havasında, rap rap rap. Gündüz bir telaş, bir sürü işlem, doktor ziyareti veya asistanları uğruyor, ziyaretçiler var, tamam anladık, erkenden yemek geliyor, sonra bırakın da uyuyalım dimi. Yok, saat başı ateş ölçmeye, tansiyon ölçmeye gelmeler, tam dalacaksın rap kolunda bir alet. Gece uyuyamadığın için sabaha karşı dalıyorsun azıcık, sabahın köründe zıp bir hemşire kanını emiyor, pardon alıyor.Aç iken tahlile gidecek. 
Onların da işi zor ama çooook çok başka bir iş şu tıp dünyasında çalışmak. Çok zor şeyler yapıyorlar, hele asistanlar saatlerce nöbet, kırk hasta, 80 hasta yakını ile baş etmek, laf anlatmak, sonra da hocalarla beraber vizitlerde tekmil vermek. Hocalar da ayrı bir dünya, her ayrı vakanın ayrı değerlendirilmesi, gözden kaçırmamak, vereceği talimatları iyi tanımlamak, atlamamak, takip etmek. Gülen yüzlerle dolaşmak. Sonra hasta bakıcılar var, temizlikçiler var, güvenlikçiler var, ziyaretçiler var.
Benim analizci ve gözlemci bakışlarım ile seyrettiğim hasta olarak yatan günlerim ve ondan öncesi hazırlık için gidip gelmelerimle  gördüklerim, yaşadıklarım roman olur valla, ama çok şükür daha uzun bir müddet Allah muhtaç etmesin. Bütün doktorlarımızın elleri öpülür. 

TAŞLAR

Yandaki fotoğraflarda görüldüğü gibi  deniz kenarındaki taşları çok severim. Hele dalgaların, suyun  sahile doğru gelip sonra tekrar geri çekilirken taşların çıkardığı birbirleriyle çarpışma,  kıpırdanma, oynaşma seslerine  bayılırım. Her yaz plajlardan taş toplarım, minik renkli, çok düzgün şekilli veya şeffaf gibi, veya hiç ummadığın renklerde taşlar. Bir müddet saklarım öyle yapıcam, böyle yapıcam şuraya koyucam, burada saklıyacam derim bir hal olur giderler, ertesi yaz yine toplarım. Zümrüt, Yakut, Turkuaz gibi kıymetli taşlara ayrıca bayılırım, kim zümrüt taşlı bir yüzük, yakut bir küpe beğenmez. Yine fotoğraflarda görüldüğü gibi yarı kıymetli veya doğal taşlarla, ara sıra yaptığım gibi incik boncuk dizmesine de  bayılıyorum. Tam konsantre olunca ne güzel kombinasyonlar meydana geliyor, hangi taşın yanına hangi rengi koyayım, neyin arasına neyi koyarsam daha iyi durur gibi insanı nasıl sürüklüyor nasıl oyalıyor ve arkadaşlara hediye edecek kolye, bilezik gibi şeyler çıkıyor. 
Bahçedeki taşları da seviyorum. Hani yol yaparlar, dekoratif şekillerde döşerler , çiçek ekilecek kısımları ayırmak için yaparlar, ne hoş durur. Beyaz çakıl taşları vardır, bazı arajman çiçeklerin vazolarını süsler, bazen saksıların üzerine koyarım hoş görünür. Sonra taş evleri çok severim. Hele yarısı taş, yarısı ahşap evlere bayılırım. Çok şık taş evler var hep hayalimde bir gün belki öyle evim olur. Fethiye yakınlarındaki kaya köyü ilk gördüğümde dilim tutulmuştu. Mübadele ile terk edilmiş eski Rum evlerinin hep taş evler olduğunu görünce gözlerimden yaş gelmişti. Hem onların hüzünlü hikayesi, hem de güzelim taş evlerin terkedilmiş, bomboş, ıssız bir halde durmaları yüzünden. Sonra Asos'da, Ayvalık'da daha bir sürü yerde ne zaman taş ev görsem içim gider. 
Amaaa safra kesesinde taş hiç hoş değilmiş. Sana verdiği ağrı, sırta vuran sancılar, mide bulantısı bir yana, ya kanala giderse, ya kanalı tıkarsa, ya sarılık yaparsa, ya öyle, ya böyle diye ihtimalleri daha çok fena. Yaz aylarında çektiğim sıkıntılar bu yüzdenmiş, Ekim ayında tesadüfen bir check-up sırasında ultrasonda gözüktü safra kesesinde taşlar inci gibi dizilmişler. Bana kalsa boşver dursunlar diyecektim ama bir gün bir sancı, bir kusma ile bana dünyanın kaç bucak olduğunu gösterince tamam ameliyata gidiyoruz dedim.
Bir telaş, bir korku, zaten tatlı olan canımın yıllar içinde daha da tatlılaştığını, resmen çocuk gibi korktuğumu, zaman zaman tir tir titrediğimi farkettim. Nasıl olacak, nerede olacak, yanımda kim olacak faslından sonra karnıma dört delik ile girip aldılar. Bunca yıl sonra safra kesesi ile vedalaştım, şimdi onsuz ne yaparım diye bakıyorum. Arkasından mideye de bir bakalım kontrol olsun dediler, endoskopi yaptılar. Bunu yapan doktorları kuytuda kıstırıp dövmek istiyorum, uyutucaz dediler ama doz az geldi herhalde,  her şeyi duydum, ben ki ağızına diş fırçasını sokamayan biri olarak ne çektiğimi tahmin edin. Neyse iyi ki bakmışız, midede polipler oluşmuş. Bu senenin stresinden Allah bilir birkaç ayda oluşturmuşumdur. Şimdi patolojiden sonuç bekliyoruz. İyi çıkacaklar, veya değil. Ya öyle kalsın diyeceğiz, ya da ben yine iyice uyutulacağımdan emin olunca endoskopi ile onları alın bitsin diyeceğim. Velhasıl belden aşağı bölgem pek hassas, pek hırpalandı, nekahat devresinde. Bu arada iyice zayıfladım, iyi oldu da, imkan olsaydı da araya bir de estetik sıkıştırıp şöyle karnımı gerdirip, yağları liposakşınlasaydık ne iyi olurdu hazır narkoz almışız. Kader, olmadı işte, ben sabahları yine yürüyorum, koşuyorum, form tutuyorum. Bu saatten sonra bare olanı koruyalım, daha iyisini getiremiyoruz. Aman dikkat edin, ama teşhis konduysa laparoskopi yöntemiyle ameliyat pek kolay 2 günde ayağa kalkıp evine gidiyorsun. Yeter ki kaçak taş falan filan olmasın, sonradan uğraştırmasın....

22 Aralık 2011

Cesaria Evora

Afrika'nın kuzey batısında Cape Verde isimli bir adada dünyaya gelmiş, babasının yanında sokaklarda şarkı söylermiş. Bir gün bir menajer keşfediyor, Paris'e gidiyor meşhur oluyor, fakirlikten kurtuluyor, Gramy kazanıyor, köyündeki eski evin yerine apartman yaptırıyor, başka bir şehirde veya evde yaşamak istemiyor, ana dili Creole'den başka lisanda şarkı söylemiyor. İçkiyi sigarayı bırakamıyor ve 70 yaşında bizlere veda ediyor. 
Benim gözümde sanki içine kapanık, acılarını dışa vurmayan, mutlu olduğunu da çok belli etmek istemeyen, çok fazla neşelenmeye gerek yok, hayat her daim hüzünlüdür, ona göre sakin olun, dengeyi yitirmeyin, anın tadını çıkarın, ne çok fazla varlığa sevinin, ne de çok fazla yokluğa yerinin der gibi bir kadındı. Istanbul'a geldiği zamanlarda iki konserine gidip sahnede onu seyreden, dinleyen, bir konser çıkışında kulise gidip "Sao Vicente di Longe" albümünü bütün orkestra üyelerine de imzalatan birisi olarak bu teşhisi koymak ne kadar doğru bilmiyorum ama içimde uyandırdığı hisler bunlar. Tonton, sahnede seyirci ile çok diyalog kurup konuşmayan, çıplak ayakla sahneye çıktığı için hep halı serili sahnede konser veren, kilolu, ağır yürüyen ama gülümseyince içtenlikle gülen, şahane bir sesi olan kadındı. Pek severdim, şarkıları, sesi ruhuma ilaç gibi gelir. Ne zaman dinlesem bıkmam, döner döner yine dinlerim, yolda, arabada, evde, her zaman her yerde. Her ana uyumlu yumuşacık içinizi yıkayan bir ses. Geç keşfedilip bizlere geç ulaştığı için belki doyamadık, 70 yaş pek erken değil ama çok da değil, keşke kendisine daha iyi bakmış olsaydı, keşke hastalanmayıp bizi bırakmasaydı. Belki yine gelirdi buralara. Belki sadece yeni bir albüm yapardı, biz de onu dinlemeye doyamazdık. Şimdi eski albümlerini döne döne dinleyeceğiz, hele bir Besame Mucho söylemesi var, çok güzel çok çok. Işıklar içinde olsun, rahat uyusun.

20 Kasım 2011

Yine Şiir

Şiir okumak insana iyi gelir demiştim ya, işte bir şiir okudum, etkilendim buraya almak istedim. Takip ettiğim Vakıf Grubunun bir üyesi var, Sevgili Sedat Sarıbudak, toplantılarımızdan birinde bu şiiri ilk okuduğunda  ıhh olmuştum, kaldım öylece, nasıl bunu yazmış nasıl gelmiş bu cümleler demiştim. Sonra bir daha okudum, geçen gün yine Vakfın dergisinde yine çıktı karşıma, üstelik isminin de Dilek olduğunu orada öğrendim, şimdi buraya yazmadan olurmu ?? Ustanın diline, eline, gönlüne sağlıklar.
                Dilek

Ko, ey sevgili kapının eşiği olayım
Bas üstüme ki, yerle yeksan olayım
Gayri bildim: Hikmetindendir himmetin
Ne buyuyursan ona razı olayım
İster odun gör, ateşlere at beni
İster adama say, ateşinle ısınayım
Usta sensin, yont ki kirimi bir şekil alayım
Dilinden dökülene yetişen kadehlere say beni
Vaktidir de. Göster kapıyı çıkayım ben benden ki
Bakıp göreyim olmuş muyum ham mıyım
Kadir kıymet bileyim, süreyim izini ustaların
Nasipse bir iz de kendimden bırakayım
Sonra unutayım gitsin aynayı, yüzü, izi
Ben çıplak O çıplak, Hakk ile yeksan olayım.

Bebek Difenbahya

Bu sevgili difenbahya çiçeğim 6-7 senelik, başka bir saksıdan bir dal alarak yetiştirmiştim. Eski iş yerimde ofisimde duruyordu sağolsun şirket bahçıvanı da özenle bakıyordu. Ayrılırken aldım eve getirdim, büyüdü saksısını değiştirdim, iyice büyüdü. Şimdiki evimi çok sevdi ışığı, yeri, sulanması, benim onunla konuşmam, şarkı dinletmem, yapraklarını silmem derken ağaç gibi oldu tavana yaklaştı. Alttan eskiyen yapraklar da gidiyor üstten yenileri çıkıyor, ne olacak bunun hali, tavana değince ne yapacağım diye düşünüyordum. Acaba kessem küçültsem, çıkanları tekrar daldırıp 2-3 tane ayrı saksılar oluştursam mı derken bu yeni çıkan yaprakları gördüm. Biri ana gövdeden yandan verdi, diğeri kökten ayrı bir yaprak olarak başka bir dal olacak şekilde çıkıyor. Nasıl şaşırdım nasıl sevindim, bebeklerim benim çıkıverdiler ansızın. Ne kadar bereketli bir çiçek, nasıl büyüyüp gelişiyor ve çoğalıyor maşallah hayretler içindeyim. Bu fotolar eskidi yenisini çekmem lazım nasıl çoğaldı yapraklar görmelisiniz. Benim onca sevgime ilgime böyle karşılık verir benim çiçeklerim. Hele bir begonya var, bir arkadaşımın evinden resmen bir yaprak çalarak gelip toprağa saplamıştım. Tuttu ve ne güzel büyüdü. Hayatımda ilk defa bir yaprak çaldım, geldim evde toprağa batırdım ve tuttu, şimdi harika bir saksı oldu. Şu işi bir de sardunya çalma ve tutturma şeklinde becerebilsem ne harika olacak. Bayıldığım çok güzel açmış sardunyalardan çalacak yer bulamıyorum, diyelim ki ince bir dal veya yaprak aşırdım gelip daldırıyorum tutmuyor olmuyor işte. Her sene gelecek sefere deyip duruyorum. Ama yine de bu seneki sardunyalarım da maşallah çok güzel açtılar, somon renkli olanı hala balkonda açmaya devam ediyor. Soğuklar olmasa üşümeseler güneş olsa nasıl serpileceğini şaşırıyor. Çiçek hayat demek, emeğine, sevgine, ilgine karşılık demek. Gözüne, gönlüne, eline sağlık demek.

17 Kasım 2011

ŞİİR

Hava soğuk ve kasvetli, tv ye baksan her haber iç karartıcı, üzücü, gazete okusan yine aynı için çöküyor. Bütün olan bitenler, söylenenler, Devlet adamı dediğimiz kişiler, yapılan/yapılmayan/yapılamayan uygulamalar, sonuçlar, bugün geldiğimiz noktalar, son birkaç yıldır devam eden ama bugün daha da vahim hale gelmiş bir sürü şey. Hangisini okuyayım, hangisini düşüneyim, hangisine esef edeyim, hangisine ağlayım, acıyim veya vah vah diyeyim. Artık aklım almıyor, haksızlıklar içimi acıtıyor, çaresizlikler isyan ettiriyor, umursamazlık öyle boyutlara geldi ki en can alıcı noktalar, en önemli konular, en üzerinde durulması gereken şeyler, çoook normal, her an olurmuş, ne olacak canım geçer işte, yaptık oldu havası içinde geçiştiriliyor. Özensiz, duyarsız, düşüncesiz, müthiş bir pişkinlikle ve kayıtsızlıkla akıp gidiyor. Okusam, seyretsem, dinlesem bir türlü görmezden, duymazdan gelsem, yapmasam bir başla türlü. Bir de sana mı kaldı, sen mi düzelteceksin bakış açısı.... Ne diyeyim...
Böyle zamanlarda okumaya veriyorum kendimi, kitaplara gömülüp hiç başka bir yere bakmamak üzere. Su iç, yemek ye, oku, uyu kalk oku, başka birşey yapma hep oku. O dünyanın içine gir, ne okuyorsan, roman, hikaye neyse onun dünyasında yaşa. Hiç olmazsa bir müddet kendini korumaya al, başka bir ortamda nefes al, gözünün önünden başka şeyler geçsin, aklında başka şeyler canlansın. Galiba en güzeli şiir okumak, hayata şair yoluyla bakmak, o nasıl bir duygudur, nasıl bir hissediş, nasıl bir ilham gelmedir ki yazıya dökülür, akar gider. İnsanın içini açacak en güzel şey bence şiir. Keşke herkes okusa, hele Meclistekiler baştan sona hepsi, o duyguyu, hissi alsalar, o yumuşamayı, o sakinliği, çoşkuyu, sevgiyi, derinliği, durup kalakalmayı yaşasalar. Belki daha iyi olur hayat, hadi gülümse mevsimler değişir Akdeniz olur diyor ya, onun gibi.
    
      "Tüyden hafif olurum böyle sabahlar
       Karşı damda bir güneş parçası,
       İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar,
       Bağıra çağıra düşerim yollara,
       Döner döner durur başım havalarda"   Orhan Veli.

****
""Hayat
  Yarım somunun varmı, bir de ufak evin ?
   Kimsenin kulu kölesi değil misin?
   Kimsenin sırtından geçindiğin de yok ya,
   Keyfine bak, en hoş dünyası olan sensin.""    Ömer Hayyam.

****
"""İnsan yemeden içmeden edemez,
   Bunlar için gayret sarfetmene birşey denemez,
   Ama ondan ötesi olmuş olmamış,
   Onurundan fedakarlık etmeye değmez.
   Dedim artık bilgiden bir noksanım yok,
   Şu dünyanın sırrına erdim az çok,
   Derken aklım geldi birden başıma
   Bir de baktım ömür geçmiş, hiçbirşey bildiğim yok.
   Gençlik bir kitaptır okuduk bitti,
   Canım bahar çoktan geçti, Kış şimdi,
   Hani sevincim o cıvıl cıvıl kuş?
   Nasıl geldi, ne zaman uçtu gitti? """ Ömer Hayyam.

Bu şiirleri eskiden de paylaşmışım, tekrar okuyunca yine pek sevdim, bundan sonra arada bir şiir takılıcam ben, belki iyileşirim.


16 Kasım 2011

Gün Doğarken

Kasım ayının ilk günü sabah erken kalkmam gerekti, yazdan beri bu kadar erken uyanmamıştım. Havanın o gün açık olacağı sabah güneşin doğuşundan belliydi. Ortalığı nasıl bir kızıllık kaplıyor, daha güneş görülmemesine rağmen bulutlar nasıl bir renke boyanıyor görmek lazımdı. Sanki gökyüzünün görünmeyen bir yerinden bir kova şarap rengi sıvı boşaltılıyor ve göğe, bulutların arasına, altına üstüne yavaşça yayılıyorlar. Gittikçe kızarıyor, yoğunlaşıyor ve acaip bir şey oluyor, sanki yoğun bir hazırlık, bir çalışma ve kısa sürelerle her an değişim, bir anı yakalayana kadar başka bir an geliyor, tam şimdi muhteşem oldu derken başka bir hale dönüyor, çabucak oluyor. Bana gökyüzü doğum sancısı çekiyor  hissi verdi. Sonra güneş göründü, doğum oldu, kızıllık kayboldu, beyazımsı, pembemsi bulutlar, mavi gökyüzü daha çok ışığa dönüştü, sararan bir gökyüzü oldu. Çok enteresan bir olay güneşin doğuşunu seyretmek. Düşünün ki bu benim balkondan gördüklerim, ya Nemrut'da olsaydım, ya Kapadokya'da veya daha da muhteşem neredeyse. İnşallah bir gün de oradan yazarım. Bir sabah erken kalkın siz de deneyimleyin.

Balık Zamanı

Çok şükür balık zamanı ve fırsat buldukça balık yemeğe çalışıyorum. Her ne kadar bu foto geçen aya ait olsa da ara sıra masamda balık, roka, şarap üçlüsü keyif veriyordu. Bu sıralar biraz perhiz durumları var, ne kızartma balık ne de alkol gündemde değil, inşallah kısa zamanda kavuşacağız. Henüz lüfer ile hasret gideremedik, zaten malum seninki kaç cm tartışması var, tezgahlarda görürseniz ihbar edin meselesi var. Ben balıkçılarda bol bol çinekop görüyorum ve konuşabildiklerime niye avladınız bunları, bıraksanız da lüfer olsalar deyince dövecek gibi baktıkları için artık konuşmuyorum. En azından almıyorum yemiyorum kendi çapımda onların düşüncesizliklerine, cahilliklerine katkı sağlamıyorum. Ama kaç kişiyiz, kaç kişi bu duyarlılıkta, kaç kişi uyguluyor, sonuç ne oluyor ? İnşallah toplum bilinci gelişir ve uygulamaya döner ve seneye artık bu konu konuşulmaz. Şimdi ben yine palamutlarla kendimi avutayım. Hem büyüdüler, hem yağlandılar, takoz kestirip elektrikli ızgarada nefaset oluyorlar. Tavsiye ederim. 

20 Ekim 2011

Kızılcık Şurubu

Ne çok olmuş yine buraya elim değmeden geçmiş günler. Ne oldu, neler yaptım, niye yazamadım ben de bilemedim. Yaz aylarıydı, sıcaktı, havuzdu, gidip gelmek derken Ekim olmuş da bitiyor bile. Şimdi Eylül ayından kalma bir etkinlik paylaşayım. Evde kızılcık şurubu yapmak. Valla ekşi olduğu için pek sevdiğim bir meyva değildir ama kızkardeşim severdi, halâ da severmi acaba? Halen çok iyi hatırlıyorum babam ile bir gün pazara gitmişiz demek ki, tezgahta görünce kardeşin sever kızılcık alalım demişti. Ne hoşuma gitmişti, babamın kızkardeşimin sevdiği bir meyvayı hatırlayıp onu sevindirmek için alalım demesi. Amma yer etmiş bende unutmuyorum. Ben de pazarda görünce alayım şundan bakalım dedim. Ya öyle yerim ya komposto yaparım ya da suyunu sıkarım. Biraz yedim çok ekşi değil ama ağzını büzüyor insanın garip bir tad, sıcakta şurup yapıp soğuk içmek daha iyi fikir dedim. Birkaç gün beklediler, daha bir yumuşadılar sonra bir güzel onları sıkarsın, kevgirden geçirip süzersin, sonra biraz kaynatırsın, içine biraz bal atarsın (şeker kullanmıyoruz) ve iyice karıştırırsın. Soğuyunca yine bir ince süzgeçten geçirip buzdolabına atarsın. Soğuk soğuk pek güzel oldu. Ama en şahanesi rengi, nasıl güzel bir renk bu böyle insanın içini açıyor. Keşke şeffaf bir sürahiye koyup fotografını çekseydim, benimkiler renkli cam tam yansıtmamış sanki. Bir de çok faydalı bir meyva, idrar yolu enfeksiyonuna, ateş düşürmeye, ishale iyi geliyor, antioksidan, flavanoidler var, ayrıca da uyku sorunları olanlar için melatonin ihtiva ediyormuş. Bence halâ bulursanız alın ve suyunu sıkıp için, çok faydalı ve şahane renkli bir şey. Afiyet olsun.

24 Ağustos 2011

Teknede Düğün

Kınasını yaptığımız arkadaşlarımızın bu sefer düğünlerini de yaptık. Yine fedakar abla, yeğen, arkadaş üçlüsünün süslediği tekne de gelin gibiydi. Mor-beyaz tüllerle, kelebekler, fiyonklar, çiçekler, fenerler, mumlar derken pek şık olmuştu. Kabataştan misafirleri alan tekne denize açıldı, sohbet, kaynaşma, selamlaşma derken iki köprü arasına geldik. İki kıta arası, denizin ortası havanın kızılımsı renkleri, gün batımının en şahane saatleri, limonata gibi bir hava varken, gelin ve damat gayet şenlikli bir yürüyüş ile nikah masasına geçti sonra da şahitler. Bizler etrafta neşe içinde nikah kıyıldı, ilk dans yapıldı. Sonra bütün arkadaşların dansa eşlik etmesi, tebrikler derken aşağı salona yemeğe geçtik. Şık masalarımızda nikah şekerlerini gördük hemen, güzel kutular içindeki zeytinyağlı sabunlar tülden keselere konmuş içlerine de Mevlana'dan, İbni Arabi'den sözler, kısa şiirler yazılmıştı. Herşey neşe içinde, zevkle, iştahla sürdü gitti. Sonra yine yukarı çıkıp gecenin ilerleyen saatlerine kadar güzel müzikler eşliğinde dans ettik, gelin ile damadı oynattık, resimler çektik. Onların mutluluğu, çoşkusu, sevgisi, aşkları bizlere de bulaştı, harika bir gece oldu. Salonda, havuz başında, otelde, veya herhangi bir yerde bir sürü düğüne katılmışızdır, ama bu teknede düğün çok güzel oluyormuş, hele hava böyle şahane olunca. Tek mahsuru bazılarımızı tekne tuttu, dalga olunca veya beklerken, yoksa yol alırken iyi. O Istanbul'un kıyıları, ışıkları, manzara ne kadar güzelmiş, içindeyken göremiyor insan, böyle azıcık dışarıdan bakmak lazım ara sıra, misafir gibi, uzaktan, başka gözle, harika.....

22 Ağustos 2011

Gül Böreği

Bugünkü dersimiz gül börek yapmak. Ben iki türlü yaparım ya bütün olarak tepsi böreği veya sigara böreğinden daha irice sararım. Bir arkadaştan bu şekli gördüm böreğini yedim ve çok beğendim, evde denemek istedim. Yufka almaya gittiğim yer yufkayı 5 lik paket halinde sattığı için, ayıracağım yufkalar sonra kullanılamıyacağı için, daha azını alacak yer olmadığı için ben zorunlu olarak beş yufka alıp eve geldim ve habire börek sardım. Peynirli, kıymalı, patatesli börek çeşitlerimiz mevcuttur. Allahtan bir kısmını pişmiş veya pişmemiş olarak buzlukta saklıyorum, bir kısmını komşuya verdim, bir kısmını da yiyeceğim. Hele tepsiden ziyade bu yuvarlak payrexde pişirmek çok daha kolay ve temiz oldu. Fırın tepsilerini sevmiyorum, yağladığım halde yapışıyor, cam her zaman daha kolay temizleniyor. Böyle kıvırtarak şekil vermesi de pek hoşuma gitti.  Şimdi sırada patlıcanlı, kabaklı, mevsimi gelince pırasalı börekler yapmak var. Afiyet olsun.

2. Kına Gecesi Maceram

Bir arkadaşımızı daha evlendirdik. Geç oldu güç olmadı dedik. Eh bu kadar bekledik madem öyle her türlü ritüelini de yapalım keyfini çıkaralım dedik. Daha doğrusu gelin hanım böyle istedi. Ablası, arkadaşları, yeğeni her birimiz seferber olduk. Şile yolunda harika bir bahçe içinde kocaman evi olan bir arkadaşı evini açtı, herkes bir yemek yaptı, en çoğunu da ablası yapmış, içkiler, çalgılar, çengiler, kıyafetler, ziller, kınalar tam tekmil hazırdı. Hepimize mor tülden duvaklar hazırlamış abla, onları taktık, çimenlere yayıldık, yemekler, sohbetler derken oyunlara başladık. Gelin hanıma kırmızı duvak taktık, etrafında döne döne "yüksek yüksek tepelere" türküsünü söyledik, gelini de bir güzel ağlattık. Hem onun avucuna hem bizim avucumuza kınaları koyduk, sonra bu kadar ağlamak, tören, gelenek yeter dedik, harika müzikler yapan başka bir arkadaş sayesinde çimenler üzerinde hoplayıp zıpladık. Ne gülmek, ne çoşku, ne danslar, oyun havaları, masa üstüne çıkmalar, belimize bağladığımız zilli eşarplar, bütün kızlar toplandık iyice dağıttık yani. Pek güzel geçti. Alşama erkekler bastı ortalığı, yemek, içki, müzik devam ederken bu sefer düğün provası danslar, giriş çıkış müzikleri denemesi eşliğinde ve müthiş bir neşe içinde saatler aktı gitti. Allahtan etrafta yerleşim alanı yok, gecenin geç saatlerine kadar kahkahalarımız, müzik sesi, çoşkumuz bölgeye yayıldı. Her an jandarma gelecek diye bekledik valla. Darısı başımıza diye diye dağıldık. Hatıra olarak bu küçük kına paketlerini hazırlamışlar, ne zarif, ne güzel bir düşünceydi.

9 Ağustos 2011

Vişne

Her sene bu vakitler vişne çıkınca beni bir vişne merakı sarıyor, bir iştah oluyor, nerdeyse bir oturuşta bir kilo vişne yiyeceğim geliyor. Son 4-5 senedir böyle, eskiden pek sevmezdim, meyvasını yiyeceğime komposto veya reçel yapmaya yarar bir meyva olarak bakardım. Ama şimdi tabak tabak yiyeceğim geliyor. Bunun içinde ne var bende eksik birşey var ki canım bu kadar çok istiyor dedim. Şimdi size vişne bilgileri ;
Anayurdu Anadolu ve Balkanlar, boyları 5 ila 7m uzayabiliyor, 4 yaşındayken meyva vermeye başlıyorlar ve 40-50 yıl yaşıyorlar. İlkbaharda en erken açan vişne çiçekleri beyaz oluyor, temmuz ortalarında meyvalar olgunlaşıyor. En meşhuru Kütahya dolaylarındaki vişneler. Vişneyi meyva, meyva suyu, reçel, marmelat, komposto olarak tüketiyor, likör, içki, pasta, kek, tatlı yapımında faydalanıyoruz, kurutulmuşu da epey rağbet görüyor. Vişnede A, C, E vitaminleri ve Potasyum, Kalsiyum, Sodyum ve Fosfor gibi mineraller bulunuyormuş. Ayrıca antioksidan özelliği var, kas ağrılarını hafifletiyor, kalp damar sorunlarına karşı koruyucu, iltihap giderici özelliği var, hafıza gelişimi için faydalıymış. Bende birçok şey eksik herhalde ki canım çok istiyor ve bayılarak yiyorum. Pazarcıların söylediğine göre bu sene Meysu firması yurttaki bütün vişneleri toplamış (zaten de az yetişmişmiş) onun için piyasada vişne çok az ve çok pahalı. Kilosu 5-6 TL ve bu hafta artık bulamıyacağım galiba. Dolayısıyle iki defa bulup aldım, meyva olarak yedim, suyunu sıktım içtim, komposto yaptım. Eğer bulursam yine alıp son bir defa irilerini yerim, küçüklerini de reçel yaparım. Halbuki her sene likör yapmayı aklımdan geçiririm, bakalım ne zamana kısmet olacak vişne likörü yapmak ve ikram etmek. Çok severim bulunca çok çok içmek isterim ama ev yapımı olanından. Afiyet olsun.

Ormanda yürüyüş

Malum bunaltan sıcaklar yüzünden sabah sporu ve yürüyüşü akşam saatlerine kaydırdık. Burada oturmanın bir başka güzel yanı da ormana yakın oluşu. Havanın temizliği, ağaçlar, kuş sesleri, böcek zırıltıları, çam kokuları derken gerçekten hem sabah erken saatlerde hem de akşam güneş batarken bu yollarda yürüyüş pek keyifli oluyor. O ne kokular, sesler ve bazen hiç kimsenin olmadığı dakikalarda da sanki doğa ile Yaradan ile başbaşa kalma halleri yaşıyorum. Bütün ormanı tavaf edemiyorum ama üçte birlik yolu gidip geliyorum. Esintili havalarda burası harika oluyor, sanki rüzgar girmiyor, kuytu gibi, çok nemli havalarda serinlik, sanki esintili bir ortam sunuyor. Hele geçenlerde olduğu gibi fotograf makinam yanımdaysa yolun sonunda ışık görününce yakala dedim. Ağaçların arasından güneşin batışı, dallar arasından süzülen ışık huzmeleri, tam tespit edemedim ama harika bir görüntü vardı. Bunun üzerinde daha çok çalışacağım. Oksijen alıp, hareketlerimi yapıp dönünce duş aldıktan sonra sanki gün yeni başlıyor gibi bir enerji, dinç olma hali ile akşam uyku gelmiyor, cin gibi oluyorum. Şu sıcaklar hafiflerse sabah erkenden davranmak çok daha zevkli olacak eminim.

28 Temmuz 2011

Yemek yapma zevki

Belki çoğu kadın yemek yapmaktan benim kadar zevk almaz, daha doğrusu yemek yapmaktan çok, yaptıktan sonra onları birilerine yedirmek çok hoşuma gidiyor. Elde malzeme olunca hiç üşenmem, hiç de dertlenmem, adını koyduktan sonra kısa sürede birşeyler meydana gelir, yani elim çabuk galiba. Bir de severek yapınca zevkli oluyor valla. Bu sıcakta üşenmedim, sabahtan öğlene kadar bitirip evin daha serin bir yerine kaçayım dedim. Önce kabak, biber, domates karışık etli dolma, sonra evde kalan iki tane patlıcanı ne yapacağımı bilemeyip son dakka patlıcanlı börek, sonra bu senenin ilk taze barbunya fasulyesi zeytinyağlı diye tasarlayıp işe koyuldum. Buralarda sıcaklık 36 derece diyorlar, bugün estiriyor iki üç cam açınca hava akımı biraz ferahlatıyor, ama dün ve evvelsi gün hiç esmedi, bunalım oldu her taraf. Bir de bununla beraber mutfaktaki ısıyı düşününce herhalde 40 derece filandı kendi kendime şaştım. Ama güzel oldular resimlemeden edemedim. Şimdi kime kısmet olacak de yiyecekler bakalım. Önümüzdeki günlerde zeytinyağı biber ve patlıcan dolması yapmayı planlıyorum. Yine resimlerim herhalde. Bu sefer barbunyanın resmini unutmuşum idare edin. Afiyet olsun.

25 Temmuz 2011

Büyükada

Aslında yaz mevsiminde adaya gitmek hiç akıl işi değil ama hani akşamüstü, ne deniz zamanı ne yemek zamanı, gidenler gitmiştir, dönmelerine de daha vakit var, biz de aradan sıvışır gideriz diye düşünmüştüm. Ne gezer, bütün Istanbul halkı, bütün turistler, bütün Araplar, velhasıl herkes oraya gitmiş ve hala gidiyorlardı. Sıcaktan burnumuzu çıkaramadığımız pazar günü (hem de pazar !)vapurda serinleriz sandım. Akşam 18.00 vapuru pardon motoru ile (Bostancı-Adalar arası vapuru kaldırmışlar niyese, sadece Karaköy veya Kabataş arası vapur var, diğerleri vapur bozuntusu motorlar var) gittik. Aman Allah adaya ayak basmakla havada yürümek arası bir gürüh arasına karıştık. Her kafadan bir ses çıkıyor, her cins ve boydan insanlar, pislik, kargaşa, gürültü, ada değil panayır meydanı. San Pasifico katolik kilisesinde bir konser izleyeceğiz, onun yerini ve saatini keşfedip tekrar iskele binasına döndük ve üst kata çıkıp deniz ve Ist manzarası ile oturup sohbet edelim dedik. Allahtan hava esiyordu (hatta bazen çok esti) dondurmalar güzeldi, sohbet iyiydi. Sonra Kiliseye gittik, kilisenin papazı org çaldı, Leyla Pekin hanım aryalar söyledi. İçerisi serince gibiydi kapıya yakın oturup biraz havalandık. Küçük şirin bir kilise, bahçesi yeşillik ağaçlık, huzurlu bir yer. Mum yakmayı, dilek dilemeyi unuttuk, bir dahaki sefere dedik. Konseri bitirmeden kalktık yine motora yetişip Bostancı'ya döndük. Dönüş havası daha iyiydi, iskelenin ışıkları böyle görünüyordu. Bir daha sonbahar olmadan gitmeyiz, gidemeyiz dedik. Ada batacaktı valla, bu kadar insanı taşımazki yani, ne oluyor, başka gidecek yer kalmadı mı, bedava birşey mi satıyorlar sanki. Bazı güzellikler bozuk para gibi harcanıyor, yazık. Ben de ada diye kudurmuştum aldım boyumun ölçüsünü.

Amy Winehouse

Aşağıdaki siteye girince bu güzel kızın ilk zamanlarda yaptığı video klipi göreceksiniz. Eski model takma saçı olmadan, göz makyajı kuyruklarının abartılı uzamadığı, güzelim gözlerinin ve harika bir vücudunun olduğunu göreceksiniz. Sonradan nerelere geldiğini ise çok merak edenler Belgrad konseri videosundan izlerler ama ben bakamıyorum. Bir insanın bu kadar yıpranması bu kadar kendini bırakması, ne hale geldiğini görmek gerçekten içler açısı. Aslında bu yetenek, bu güzelim ses, bu harika vücut ölçüleri ile kendine iyi baksaydı dünyayı siler geçerdi. Zaten toplam 2 (veya 3) albüm ile bir sürü Grammy ödülleri toplaması bunu göstermiyor mu ? Televizyondan haberi duyunca içim cız etti, sanki akrabam, arkadaşım o kadar etkilendim, çok üzüldüm.  Önce genç bir insanı kaybetme, sonra böyle bir yeteneği kaybetme, sonra böyle bir sesten mahrum kalma adına pek dertlendim. Tipi, saçları, kıyafetleri, aldırmaz duruşu, arıza halleri, kimseyi sallamaması, tedaviye kısa kısa girip çıkması, hiç günümüz insanı olmaması, şöhreti umursamaması, herşeyi ile orjinal olması onu efsane yapan şeylerdi zaten. İnsanın isyan edeceği geliyor, neden ailesinin, arkadaşlarının, etrafındaki insanların ona daha fazla sahip çıkıp zorla da olsa, döverek de olsa onu iyileştirmek için çabalamadığına, bir hastaneye kapatıp tedavi sürecinde ona yardımcı olup bunu atlatmasına yardım etmediğine isyan edesim geliyor. Sadece para makinası olarak görmek, oradan oraya sürüklemek, battığını gördükçe onu yalnız bırakmak neden. Sanırdım ki ailesi boşanmış, veya çok fakir veya aileden gelme uyuşturucu vs işler içinde olan bir ortamda büyümüş bir kız. Şimdi tv de gördüğüm kadarıyla annesi de babası da gayet düzgün insanlar, şimdi pek üzülüyorlar ama acaba yeterince kızlarını dinleyip anladılar mı, onu kolladılar mı, ona zaman ayırdılar mı, ona ince ince derinden hassas bir gözle baktılar mı? Arkadaşları, menajerleri, orkestra elemanları, organizatörler, yiyip içtiği insanlar, sevgilileri, acaba anlamak için çaba sarfettiler mi ?
Onu ilk "Back to Black" şarkısı ile duydum, radyoda çalıyordu, bu nasıl bir ses, bu nasıl bir şarkı dedim, sonra "Rehab" şarkısını dinledim, hemen CD sini aldım, arabada, evde belki 20 defa üst üste dinlemiştim, hala arabada çalıyorum. Çok yazık oldu. Ama insanın kendi kendisini bırakması gerçekleşince etrafı ne yapsın değil mi? Kendi kendisini bırakmış, artık dayanamıyorum noktasına gelmiş olmalı, yapacak birşey yok.

21 Temmuz 2011

Lifeport Tatil Köyü

Bu sıcaklarda tatile gidemedim diye dertlenmeye, denize giremedim diye bozulmaya başlamışken, geçen seneden beri keşfedemediğim bu yeri keşfetmeye soyundum. Bu yakınlarda böyle bir tesisin olabileceğini düşünememiştim. Duyduklarımın güzel şeyler olmasına rağmen güvenememiştim. Hem tesis hem gelenler açısından şüpheyle yaklaşmıştım. Ama bunalım sıcaklardan offf deyince çıktım yola. Ha bir de şehir fırsatının indirimli kuponu olunca elimde keşfedelim bakalım dedim.
Daha girişinden tavlıyor sizi, binası, otoparkı, lobisi, hoş karşılanma, kapalı spor salonu, kapalı havuz, soyunma kabinleri derken açık havaya çıkıyorsunuz. Kocaman bir arazi üzerine yayılmış tahta kulübeler, çimenlerin ortasında havuz, şemsiyeler, minderler, küçük loca tipi üstü kapalı alanlar, çay bahçesi ve dahası. Çimenlere yayıldım, şemsiyeyi açtım, şezlonglar minderli, temiz, rahatsız etmeyen aksine ferahlık veren bir rüzgar, güneş çayır çayır derken neredeyse 16.00 kadar gölgede kalıp gazetelerimi, kitabımı okudum kahvemi içtim. Sadece fiyatlar biraz pahalı, bir kahve 6 TL, tost 8 TL, daha insaflı olabilirlerdi, yemek yemeye kalksam ne ödeyecektim acaba. Ama bunu da tesisin kalitesine uygunluk adına böyle tutuyor olabilirler. Gelen insanlar nezih, çocuklu aileler, bekar gençler, 3-5 kişi bir arada iş adamı tipinde erkekler, çocuklu anneler vardı etrafta. Kapalı havuzun üstünde de yaz okulu öğrencileri cıvıldıyordu. Allahtan bizim açık havuza bulaşmadılar, hocaları eşliğinde epey şamata ettiler.  
Dışarıya yayılan çok güzel müzikler, (latin ve caz) eşliğinde huzurlu bir gün geçirdim, yüzdüm, güneşlendim, okudum ve akşam 20.00 e kadar keyif yaptım. Bungalovlar çok şirin, kalmalı olarak da gelinir valla. Ayrıca uzaktan gördüğüm harika bir terası var yemekler orada yeniliyormuş, sadece akşam yemeği için de gelinebilir. Sitesine girip inceleyebilirsiniz. Buralarda bu tesisi kurmak, işletmek, müşteri çekmek valla bravo, iyi akıl etmişler dedim. Şehirde yaşayanlar için harika bir gözden ırak, kafa dinleme yeri, deneyin derim.

14 Temmuz 2011

Demirhindi bitkisi, yaprakları, ağacı, satışa sunuluş şekli.

Demirhindi

Bu sıralar demirhindi şurubuna merak saldım. Geçenlerde bir dergide okuyunca çok eskiden '80 li yıllarda Karaköy'deki işime giderken yaz aylarında Baylan pastanesinden sabah sabah demirhindi şurubu içip serinleyip, hem de çok faydalıymış diye konuşa konuşa işe gittiğimizi hatırladım. Şimdi yine karşıma çıkınca evde yapmanın yollarını aradım. Adaçayı, Melisa gibi otlardan yapılıyor sanmıştım. Baharatçılarda ot aradım, meğerse meyvaları, çiçekleri kalıp gibi sıkıştırılmış,  bir pakette satılan yapışkan katı birşey.
Afrika kökenli olup bütün tropikal ülkelerde, özellikle Hindistan ve Mısır’da yetiştirilen, 20-25 metre boylarında olan ağaç türüymüş. Benim aldığım da Hindistan'dan ithaldi. Demirhindi çiçekleri dalların ucunda sarı ya da kırmızımsı salkımlar halinde bulunan düğme gibi çekirdekleri olan, yumuşak ve ekşi bir meyva. Bu ağacın yaprakları yem olarak kullanıldığı gibi meyvaları da kaynatılarak içiliyormuş. Ayrıca meyvaları reçel yapımında, Afrika ve Uzakdoğu ülkelerinde yemeklerde yaygın bir şekilde kullanılıyormuş. Faydaları da az buz değil, bağırsak faaliyetlerini düzenliyor, sindirim bozukluğuna iyi geliyor, ferahlatıcı etkiye sahip, baharat olarak da kullanılıyormuş. Kan yapıcı özelliği de var. Osmanlı mutfağında epey kullanılırmış. Ben o pastanedeki gibi şerbet yapamadım ama fena değildi, fayda faydadır diyorum. Şerbet denince içine bayağı bir şeker koymak lazım, ben de şeker yemem, şekersiz yaptım aman ne kadar ekşi bilseniz, içine karanfil, çubuk tarçın, taze zencefil koyuyorsun. Bu sefer bal koyup yapacağım belki şerbete benzer.

Ortanca

Balkondaki ortancam büyüdü, gelişti, rengi ruhu yerine geldi. Sırf yeşil yaprak halinde almıştım, ne renk olacak bilmiyordum, sonra beyaz açmaya başladılar, sonra pembeye döndüler, hem de böyle irileştiler. Sardunyalarla kardeş kardeş oturuyorlar. Biraz suyu aksasa boyunlarını büküyorlar, zaten sıcak hepimizi büküyor bu günlerde. Onları bırakıp gidince pek üzülüyorum, ya akşamdan ya sabahtan su vermek lazım. Bakalım ne zamana kadar gidecekler. Geçen sene aldığım çok daha güzel bir tondaki pembe idi, kış boyunca da yaprakları dayandı ama bahara girerken öldüler. İnşallah bunu saklayabilirim.

Kelebek

Bu sene misafirim kelebek. Geçen sene arı idi. Böyle güzel, böyle renkli, desenli, şahane birşey. Allahım nasıl yaratır böyle birşeyi diye bakakaldım, seyrettim durdum. Bütün gün dolaştı, mutfağın içine girdi, dışarı çıktı, çiçekleri gezdi. Kadife çiçeğinin üstüne kondu, upuzun burun anteni ile çiçeği deldi deldi içine çekti. Önceleri biraz fazla sakindi, birşey oldu uçamıyor sandım, mutfak tezgahı üzerinden alıp çiçeğin üstüne koydum, sonra hareketlendi uçtu, kondu kalktı. Şimdilerde ara ara yine geliyor, pır pır çiçeklerin üzerinde veya balkonda bir tur atıp yine gidiyor. Renkleri şahane, böyle desenli olunca panter kelebek diyorum.

23 Haziran 2011

Ortanca

Benim balkonuma ortanca daha sadece yeşil yaprakları varken gelmişti. Aldığım seradaki amca ne renk açacağını bilmiyordu. Ben de gözüm gibi bakıyorum. Yapraklar büyüdü, çiçeklerin tomurcukları belirdi, yeşilden beyaza dönüştüler, gittikçe büyüyorlar ve hafifçe pembeleşmeye başladılar. Galiba pembe pembe açacaklar ama bakalım tamamen büyümeleri, tam rengini alması biraz daha zaman alacak. Ama ne kadar güzel gözüküyorlar, kaç tane top top çiçekler, komşusu sardunyaya baka baka serpiliyor. Yarı gölge, yarı güneş, suyu hiç ihmale gelmez, aksatırsam boynunu büken suyu görünce dikilen güzelim çiçeklerim benim.

Özledim

Denizi özledim, şöyle önce serin, sonra ılık, sonra sıcak gelecek, sessiz sakin veya az dalgalı, berrak, temiz, şırıl şırıl, yüzerken sarhoş olduğum, kendimi kollarına atınca mest olduğum, derinlere gidip etrafı seyrettiğim, kokusunu, tadını içime çektiğim, çok sevmekten içsem de içime alsam dediğim, sabah erkenden kalkıp yüzdüğüm veya akşam herkes gittikten sonra saat 20.00 gibi kimseler yokken yüzmeyi sevdiğim o denizi özledim. Bu sene yaz geldi mi, gelecek mi, geldi de geçiyor mu bilemedim, ben hala buradayım ayağım suya değmedi. Karpuz kabuğu düşmedi henüz ondan herhalde.  
Gerçek bir Çanakkale domatesini özledim, kokusu, tadı, suyu, rengi gerçekten domates olan. Kesince kokusu duyulan, yiyince iştah açan, yanında beyaz peynir, üzerinde az zeytinyağı olan domatesi özledim. Nerede o domatesler, ne zaman çoğalacak ve içi beyaz olmayan domatesleri bulacağız ne zaman ?
Karpuzu özledim, kıpkırmızı, dışı koyu yeşil, ince kabuklu, çocukluğumdaki gibi büyük siyah çekirdekli, keserken kendiliğinden çatırdayıp yarılan, suyu akan, dilim dilim kesip yerken bütün suratımın içine girdiği, sonra çekirdeklerini kurutup yediğimiz, sofraya gelince kokusu duyulan, soğusun diye buzdolabında bekletilen yiyince ferahlık veren gerçek karpuzu özledim. Niye yok oldu bizim karpuzlar, tatsız ithaller sardı ortalığı daha nisan ayında karpuz vardı sergilerde.
Açıkhava sinemalarını özledim. Şöyle mahallece gidilen veya gençlerin anne babadan izin alarak arkadaşlarla gittiği, o grup içinde beğenilen birisi olduğu için tesadüfen onunla yanyana oturabilme ihtimalini düşünmeyi özledim. Elimizde çekirdek, sırtımızda ince bir hırka, perdede bir Türk filmi. Ara verilince açacağı şişelere sürterek çırt çırt ses çıkararak gazoz satıcılarını, perdede filmi seyrederken sahnenin üstünden çıkan dolunaya da bakmaktan geri duramadığımız dönüşte hafifçe serinleyen yaz akşamlarını özledim.
Ay ben yaşlanıyorum galiba, ama bütün bunları gerçekten çok özlüyorum, hepsinin anısı hala gözlerimin önünde, tadı dilimde, bazılarını hala yapabilirim, bazılarını artık arasak da yok, ama içimden gelen bu özlem çok elle tutulur bu sıralar, çok lazım, çok istiyorum, çok özledim. Hayırlısı olsun inşallah.

Diziler

Hayatımız dizi oldu. Hem şöyle kafa yıkamak, hem daha ciddi meselelere fazla kafa yormamak, hem yapılanlara baş kaldırmamak üzere hafifçe uyutulmak, hem bazen klasik Türk romanlarını hatırlatmak, hem yabancı dizilerden esinlenerek bizde yaparız diye göstermek, hem de akşamları sohbeti engelleyip, herkesi hipnotize ederek ekrana bağlamak adına yapılan bir sürü film. Eskiden ne yapardık merak ediyorum, hiç müzik programı yok, neyse açık oturum veya yarışma kanalları da var ama topumuz dizi olduk.
Allah için bazıları çok güzel, çok yaratıcı, hatta ilklere örnek olacak kadar detaylı düşünülmüş, bazıları da yok artık dedirtecek kadar sıradan, sudan, birbirine benzer, hep dayatmacı, hep klişe, hep aynı hep aynı.
Benim emekli olduktan sonra bu dizilere vaktim ve merakım arttı, yani iki senedir. Eskiden toplasam 1-2 tanesine bakarken şimdi 3-4 olmuş. Bu sıralar da hepsinin ya sezon finali, ya da hepten finalini izliyoruz.
Beni etkileyen diziler şöyleydi;  "Fatmagül'ün Suçu Ne" gayet dramatik, çok iyi oyuncularla çekilen, hepsinin rolünün hakkını fazla fazla verdiği, dekor, kostüm, mekan ve kurgu olarak da çok başarılı bulduğum bir diziydi. Bazen seyrederken iyice kendimi kaptırıp gidiyordum, sanki gerçekten olmuş gibi tepkiler veriyordum. Öyle bir yerde sezon finali yaptılar ki bu kadar olur, kalakaldık.
"Hanımın Çiftliği" zaten önceden de seyrettiğimiz, ama benim bir türlü daha sonra olacakları hatırlayamadığım ve her seferinde şu romana baksam ne oluyordu diye bir sonraki haftayı bekleyemediğim bir dönem dizisi. Tabi birebir romana sadık kalınmayıp uyarlama yapıldı ama merak işte. Dekor, kostüm, lehçe, oyunculuk, devir, arabasından eve kadar bir sürü detayların çok güzel tasarlanmış ve uygulanmış olması, oyuncuların rollerini sanki elbise giymiş gibi benimsiyerek, sindirerek oynamaları, olaylar, kişi karakterleri, hırsların insanı nereye götürdüğüne dair birçok ders, her karakterin apayrı bir dünyası ve bir bütün içinde bize bunu yansıtmaları hepsi çok güzeldi. Çok etkileyiciydi, nasıl bir drama sergilendi, nereden nereye diye çok düşündürdü. Güllü'yü oynayan Özgü Namal döktürdü, hepsi şahaneydi ama Ramazan ile Halide benim favorilerim oldu. Bir karakter bu kadar mı güzel yansıtılır. Ayrıca Serap ve Halide'nin bütün elbiseleri beni aldı götürdü, zaten o yıllara bayılırım. Final çok güzel olmuştu, harika bağladılar, yazara ve romana selam ile.
Gelelim "Ezel" e, iki yıldır hop oturup hop kalktık, ilk günden beri çok değişik, çok etkileyici, çok merak ettiğim, müziği, karakterleri, metni, çekimi, kurgusu, hikayesi, 2 dönemli çekimler, tipler, kıyafetler falan filan acaip bir diziydi. Her pazartesi herşey iptal, telefonlar kapalı ben tv başındaydım. Bir ara tansiyon düştü ama sonra toparlandı ve benim için beklenmeyen bir final oldu. "Lost" dizisi bitince de böyle olmuştum, anlamadım, doymadım, bu mudur dedim, böyle mi olmalı dedim ve öyle kaldım. Son sahneyi anlayan varsa bana anlatsın lütfen. Yine de jenerikten tut müziğe kadar esaslıydı hani. Kenan da bonus valla.
Haftaya da "Aşk ve Ceza" bitecek, sen sağ ben selamet. Sohbete, film seyretmeye, kitap okumaya, balkonda oturmaya veya erkenden uyumaya selam olsun.

13 Haziran 2011

Seçimler ve Biz

İlk başlarda bu kadar çok kendimi vermemiştim, aylardır açık oturumları takip ediyorum, liderlerin il il gezi programlarına bakıyorum, gazetede köşeleri okuyordum. Ama tarih yaklaştıkça, RTE hiddetini arttırdıkça, KK programlarını açıkladıkça, ortalıkta türlü çeşit garip olaylar olmaya başladıkça, yabancı dergiler bile işin içine girmeye kalkıştıkça epey heyecan sardı beni. Artık yeter bu kadar senedir gördük, yaşadık, anladık, okuduk ama tamam demiştim. Bıktırma insanı, sen de dinlen, hiddetini yatıştır, bu bir nöbet değişimidir, bırak biraz da başkaları programlarını uygulasın, ortalıkta ciddi meseleler var, doğu başka, batı başka, içerisi başka dışarısı başka. Dünyada neler oluyor biz nelerle uğraşıyoruz hadi ama artık yeter diyordum. Gerçekten yasakların bittiği saatten 2-3 saat sonrası tv yi açıp bakayım dedim. Daha çok sayım yapılmış, daha çok durumlar meydana çıkmış, belli olmuş olsun dedim. Keşke açmasaymışım, sonra beni aldı bir mutsuzluk, sanki dünya yıkıldı ben de altında kaldım. Ne kadar çok umut etmişim. Ne kadar çok olabilir hallerine girmişim. Ben daha da birşey anlıyorsam nağmertim. Biz nerede yaşıyoruz, biz kimlerden oluşuyoruz, burası neresi, biz kimiz, bu insanlar kimler, ben neredeyim anladıysam arap olayım. Ne ekonomik şartlar, ne yöresel şartlar, ne memleket meselesi, ne ulusalcılık, ne dünya meseleleri, ne doğu - batı, ne emekliler, ne öğrenciler, ne kadınlar ne erkekler, ne düşmanlar, ne dostlar, ne gelecek, ne gidenler, ne kayıplarımız, ne kazanacaklarımız. Hiçbirisini anlamadım, anlayamıyacağım. Bu insanlar ne yapıyorlar, yaşayacağız ve göreceğiz herhalde. Neler oluyor bize, anlayan varsa bana da anlatsın. Hayırlısı olsun inşallah, herşeyin bir sebebi vardır. 12 Haziran 2011,  not edelim bunu tarihi bir yere, sonra döner bakarız.

9 Haziran 2011

Sezen Aksu

Yine bir Sezen Aksu CD si çıktı. Politik olarak ne söylerse söylesin senelerce şarkıları beni mest etti. Her konuya dokundurmaları, hislerimize tercüman olması, içimizden geçenleri en uygun kelimelerle tarif etmesi, sahnede kendinle ve herşeyle dalga geçmesi, başka bir dünyadan gelmiş gibi hali, filozofça halleri, yaratıcılığı, söz ve besteleri, başka türlü hissedip, başka türlü gösterebilmesi önünde hep saygıyla eğilirim. Hemen CD yi aldım, belki günde on defa dinliyorum. İlk şarkıya hemen vuruldum. Müziği, sözleri pek güzel, yumuşaçık, çok güzel anlatıyor sitemlerini, ... kırlangıç da mı küs bana..... İkinci şarkı daha da dokunaklı, bana pek dokundu;

   Çok zamandan beri eski dostlar birbirini aramaz oldu
   Aramıza hayat girdi yıllar bize yaramaz oldu
   Ağlarım ağlarım geceler boyunca
   Anılar dalga dalga sahilime vurunca
   Bir selam gelince, selâ verilince ağlarım "Arkadaş" şarkısını duyunca....

Diğer parçalar da müzik ve sözler çok güzel, herbiri ayrı bir ders sanki, dinliyorsun, düşünüyorsun, sonra yine dinliyorsun, keyfe varıyorsun. Herkese tavsiye ederim, bakarsınız bu yaz onunla güzel geçer.

6 Haziran 2011

Filmler

Sinemalara aylar önce gelen ama benim DVD de ancak seyrettiğim iki film var. Nasıl becerdiysem ikisini de üst üste aynı akşam seyrettim. Oturduğum yere mıhlandım. Birincisi "Never let me go"  "Asla gitmeme izin verme" diye çevrilmiş. Keira Knightley ile beraber 3 kişi üzerine kurulmuş bir film. Ama ben daha çok Andrew Garfield ve Carey Mulligan'a bayıldım. Hele C.Mulligan'ın ifadesi, rolü, oyun gücü harikaydı. Epey ağır, sakin bir film. İleride organ bağışında kullanılmak üzere klonlanmış kişilerin yetiştirildiği bir okulda çocukluktan ölene kadar (arada ayrılık olsa da) beraber olan üç kişi. Kıskançlık, Aşk, Bağlılık, Sevgi, Entrika var ama en çok içinizi ısıtan ve gözyaşlarına dönüşen yıllar boyu süren sevgi. Böyle bir sevgi karşısında pes eden birisi. Çekimler, çevre, renkler çok güzeldi. Hele o muhteşem deniz kenarı olan yer. Film insanı koltuğa yapıştırıyor, seyredilir.
Bu yetmedi, üstüne ikinci filmi de nasıl seçmişim yani pes dedim kendime. Hani aynı akşam üst üste seyredilecek filmler değilmiş. Danimarka-İsveç ortak yapımı bir film, hem de bu sene Yabancı Film Oscar'ını kazanmış, orijinal adı "İntikam = Haevnen" bizdeki çevirisi
"Daha iyi bir dünyada" olan film. Kadın yönetmen Susanne Bier yönetiyor ve adlarını okumakta zorlandığım Danimarkalı veya İsveçli sanatçılar oynuyor. Aile dramı, eşini kaybeden babanın oğlu ile ilişkisi ve eşi ile arası açık 2 oğlu olan bir doktorum Afrika Mülteci kampındaki işi ve ailesi arasında gel gitler. Bu iki ailenin oğullarının arkadaşlığı ve olanlar. Nefis bir film, ilk başta sanki belgesel bir film seyrediyorsun gibi oluyorsun.Sonra esas meselenin içine giriyorsun ama tam anlamıyorsun, olaylar geliştikçe çözüyorsun. Baba tipleri, aile draması, çocuklar, olaylar, ebeveyn durumları. Çocuk aklı, bakışı, duruşu ile ona örnek olacak anne baba figürü. Aman Allah hepsi birden alıp götürüyor seni. Seyretmeniz lazım., boşuna Oscar almamış. Hele iki oğlanın oyunculuklarına da şapka çıkarılır, harikaydı.

5 Haziran 2011

Roland Garros


Müthiş bir final seyrettik. Evvelki gün Federer - Djokoviç maçı da enfesti. Böyle çekişmeli, heyecan dolu ve gümbür gümbür bir maç ancak Federer'e yakışır. Az daha Djokoviç alacaktı ama Federercim bırakmaz. Ama bugünkü Nadal-Federer çekişmesi tam finale yakışır oldu. Bu ikisi eşleşince bir başka oluyor, geçen sene de seyretmiştim, ya buradaydı, ya da Wimbledon'da Nadal kazanınca Federer ağlamış, konuşamaz olmuştu. Bugünkü maç da Nadal baskındı ama Federer de hiç bırakmadı. Şansı yaver gitmedi. Çok hoşuma gidiyor bu Federer ne asil, ne yakışıklı, ne kadar cool bir adam. Böyle maçlarda soğukkanlı olmak artı birşey ama adam her daim soğukkanlı. Çok yakışıyor kortlara, şortu, t-shirt ü, saç bandı hepsi ayrı bir hoştu. Duruşu, oyun tarzı (benim gibi tenisin kurallarını çok iyi bilmeyen birisi için bile) acaip taktik savaşı yapan çaktırmadan strateji uygulayan bir adam. Başkası ile oynarsa illa onu tutarım, kazanınca da sanki ben yenmişim gibi sevinirim. Ama Nadal ile oynarken favorim Nadal. Her ne kadar Federer kadar yakışıklı olmasa da, halk çocuğu gibi, hatta çirkin bile denilecek tipte, saçları ıslanınca iyice beter olan, ama solak oynayan, bacakları, kolları acaip kuvvetli bir çocuk. Final maçındaki t-shirt, şort, bileklikler, saç bandı falan ikisi de harikaydılar. Korttaki renk uyumları, şıklık, zerafet bir başkaydı. Ne acaip bir maç oldu, nefes nefese, kaç saat sürdü, sırılsıklam oldular, Federer t-shirt bile değişti, Nadal su içinde kaldı. Onları seyredince hiç tenis dersi almadığıma, tenis oynamasını bilmediğime esef ediyorum, niye bizim memleketimizde tenis pahalı bir spor çok kızıyorum. Ne kadar zevkli ve zarif bir oyun, ne kadar da heyecanlı. Darısı başımıza, inşallah bir gün bizden de buralarda oynayacak bir tenisçi çıkar, benim de ömrüm yeter seyrederim. 

31 Mayıs 2011

Balkon Güzelleri, Pencere sefası

 
Bu sene hava bir türlü ne yapacağına karar veremediği için benim de balkondakileri arz etmem bu zamana kadar uzadı. Halbuki çoktan begonyalar, hercai menekşeler, çuha çiçekleri boy boy ekmiştim, sonra onları sardunyalarla veya başka mevsimliklerle değiştirme vakti gelmişti. Ama öyle olmadı sadece pencere önünde uzun zaman güzelim çuhaları seyrettim. Balkondaki eski sardunyalar açmadı, hele iki tane ithal sardunya geçen sene nefis pembe renklerde açmış sonra çiçekler bitip sadece çalı gibi yeşil yapraklara dönüşmüştü. Bu artık bu sene çiçek açmaz bare yeşillik olarak bahçede dursun deyip, kapıcıya onu bahçeye ektirmiştim. Meğer yeteri kadar güneş göremediği için açmamıştı veya bilmiyorum zamanı anca geldi, bahçede yine o güzelim pembeleri açmış görünce ehh dedim biraz daha sabretseydim keşke. Şimdi geri alıp tekrar saksıya koy balkona getir olmaz. Ben de güneş ve suyu görünce çoşan geçen seneden kalma kırmızı sakız sardunyalarımın yanına somon rengi yenilerini ve yine başka çeşit kırmızıları aldım. Yine geçen sene çok güzel açan ortancam kurudu, belki su verirsem belki güneş görürse canlanır diye bekledim ama olmayınca onunla da vedalaşıp yeni bir saksı ortancayı da alıp sardunyalara komşu getirdim. Acaba ne renk açacak satıcı da bilmiyor, süpriz bekleyeceğim. Pencere önüne de kadifeleri ektim, yine balkonum ve pencerem şenlendi. Bu renkler beni mest ediyor. Köşede de sadece yeşil sarmaşık gibi yapraklar açıp habire uzayan saksıdaki yaprakların ucunda şimdi beyaz çiçekler açmaya başladı. Şu güneş de artık bu sis, pus, buluttan kurtulsa çok şahane olacak ortalık. Balkona kahve içmeye beklerim, çay veya içki de var. Eh yiyecek birşeyler de buluruz artık. 

Sergi

Ekim 2010 da başlayan Ebru kursumuz bu ay sonu itibariyle bitti. Geçen seneden sonra epey yeni şeyler öğrendim. Bazen evde de kendi başıma çalışıyorum zaten. Ayrıca bu işte usta bir arkadaşımın atölyesine  ara sıra gidip görüşler paylaşıyordum, yeni bilgiler ediniyordum. Bana ne kadar çok zevk verdiğini, beni nasıl mest ettiğini, başka dünyalara sürüklediğini burada hep paylaşmıştım. En son numaram sümbül yapmak, yanda görüldüğü üzere tam olarak kusursuz değilse de fena değil hani. Bir de nihayet düzgün bir karanfil yapmak kısmet oldu. Sağ alttaki de neftli bir çalışma. Sonunda bugün yıl sonu sergimiz açıldı, Belediye Başkanı ve Kaymakam beyin teşrifleri ile yöremizin ileri gelenleri, parti temsilcileri, bilumum falan kişiler katıldılar, konuşma yaptılar, kurdele kesildi, alkışlandılar. Benim de midye kabuğu dediğim taraklı bir çalışmam yer aldı sergide (altta duran kırmızılı). Bakalım seneye kim öle kim kala, tekrar gidermiyim göreceğiz. Ama sümbül yapmak çok zevkli, bunun üzerinde çalışmalıyım.

Benim vefakar makinam

1980 senesi Mayıs veya Haziran ayında almış olduğum Arçelik 1600 otomatik çamaşır makinam 31 yıl sonra yeter artık dedi. O yıllarda makina alanlar belki bir defa belki de iki defa daha yenisini almış eskiyi atmışlardır. Benim bu zayıf ince uzun çamaşır makinam üstten açılır kapağı ile diğerleri gibi 5 kg çamaşırı bugünlere kadar pek güzel yıkadı. Adaşı diğer geniş modellere kıyasla her evimdeki banyoya kolaylıkla sığdı, hatta başka şeylere de yer bıraktı. Yürümesi, sallanması olmayan sadece son zamanlarda fazla gürültü yapmaya başlayan makinamla vedalaşmaya hiç hazır değildim. Önce perdelerimi uyduruktan sıktı sıkmadı, neler oluyor perde programı herhalde onun için böyle yapıyor dedim. Sonra normal renkli çamaşırlarımı yıkarken dermanı kesildi, vınlayıp durdu bir türlü yıkamaya geçemedi, sıkmayı hiç yapamadı, su almayı ve boşaltmayı hala iyi yapıyordu ama ne fayda. Çamaşırlar hem kirli, hem ıslak kaldı içinde. Elle sıktım, çıkarttım öyle deterjanlı ve tam yıkanmamış şekilde kuruttum onları, tekrar yıkanacaklar ama ne zaman, çürümesinler. Bunun nesi var diye servis çağırdım ama servis elemanı bile makinanın yaşından küçük, hiç görmemiş bu modeli sadece duymuş veya resimlerini görmüş. Evirdi, çevirdi, açtı baktı, motor kalkmıyor dedi. Yani motoru yandı diye anladım. Tamiri mümkün ama garantisi yok artık, belki 3 ay daha gider belki 6 ay daha, motor sarılacak, kömürler değişecek, belki amortisörlere birşeyler oldu onlarla beraber astarı yüzünden pahalıya gelecek, siz bununla vedalaşın artık dediler. İyi dedim. Apar topar yeni makina bakmaya gittim. Hayatımda ilk defa herkeste olan önden kapaklı, çamaşır yıkanırken seyredilen, normal geniş modellerden bir italyan markası makinayı keseme en uygun fiyatla ve de taksitle aldım, bir günde eve geldi, arkasından servis geldi, bağlandı, yarıda kalan çamaşırlar tekrar yıkandı. Banyom pek şık oldu. Gelen servis elemanından birisi bekarmış, bu makinayı yaptırıp kullanırmış, hadi abla hediye et şunu bana deyince al hayrını gör diye anında 31 yıllık makinamı gönderdim. İnşallah onun da işini görür. Aslında Arçelik Fb sına yazacaktım, resmini gönderecektim, belki müzeleri varsa oraya koymak isterlerdi diye düşünmüştüm.

24 Mayıs 2011

FENERBAHÇE ŞAMPİYON


Doğduğumdan beri ailece tuttuğumuz takım, renkleri güzel, semti güzel, başkanımız güzel, oyuncularımız değişiyor ama hepsi güzel insanlar. Bizlere bu mutluluğu yaşattıkları zaman uçup çoşuyoruz. Bir türlü Bağdat Caddesi kutlamalarında bulunamıyorum, denk gelmiyor ama tv den seyrederken gözlerim doluyor bazen. Hele son kutlamalarda Başkanın bile gözleri yaşardı, sesi kısıldı ya daha ne diyeyim, böyle takım, böyle taraftar, böyle yöneticiler. Aykut hocanın gülmeyen yüzü sonunda güldü ya, oyuncularla bir kaynaşması bir havaya atılması vardı ya hepsi seyre değerdi. Memlekette ne olursa olsun, insanlar nelerle uğraşırsa uğraşsın, herşeye rağmen iki saat da olsa tüm dünyadan kopuyoruz, kendimizi bir çoşkuya bırakıyoruz ya işte sonunda herşeye değer. Bu arada son maçın son 1,5 dakikasında da tansiyonum bir çıktı bir indi. Kutlu olsun, inşallah devamlı ve giderek artan başarıları paylaşırız yine.

18 Mayıs 2011

19 Mayıs 1972 Gençlik ve Spor Bayramı

Ankara'da 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramında okulumuzu temsilen gençler olarak stadyumda bu kıyafetlerle geçit töreninde bulunduktan sonra bütün okullar alana yayılıp gösterilerimizi yapmıştık. Sonra da tribünlere çıkıp bizden sonrakileri seyretmiştik. Daha sonra yine bu kıyafetlerle evimize dönmüştük.
Bayramımız kutlu olsun.

Bahar gelmiş neyleyim...

Valla Nisan başlarındaki güzelim havalarla bahar geldi zannetmiştik açılıp saçılmıştık. Sonra bir mide sancısı, arkasından bel tutulması ile bütün Nisanı evde geçirdim. Havalar da kışı aratmadı, güneş çıktı mı baharlar açtı mı, yok yine soğuk, kalorifer yakalım diye diye Nisan bitti Mayısı yarıladık, neyseki bir hafta güneşi, gördük, balkon açıldı, sardunyalarım saçıldı, artık kışlıkları kaldırıp yazlıkları çıkardım ve sabahları yürüyüş yaparken parkta gördüğüm çiçek böcek içimi açıyor. Şimdi sıra balkondaki sardunyalara yeni arkadaşlar almak. Ama yine soğudu hava, yine yağmur varmış. Yeterrrr diye bağıracağım. Neyse geçen yazı hatırlayarak teselli buluyorum, ne fena kavrulduk, bu sene öyle olmayacağız kabul edelim. Güneşi görünce açılıp saçılalım, olmayınca da yine de buna da şükür diyelim. Benim parkdaki lalelerin rengini nasıl anlatsam acaba yeşil çimenlerin arasında, yeşil yaprakların arasından dimdik yükselen mor mu, morumsu pembe mi, koyu leylak rengimi, bordoya mı çalıyor diye tarifler uyduracağım bu güzelim renkteki laleler beni mest etti. Yeşil ile yanyana bu kadar mı güzel durur. Diğerleri de yakındaki seradaki bahçıvan amcadan öğrendiğim kadarıyla japon elmasının bahar çiçekleriymiş. Ne kadar güzeller katmerli gül gibi açıyorlar ve yeşil yapraklar arasında bebek pembesi renginde. Leylakları, erguvanları, mor salkımları da sevgiyle saygıyla selamlıyorum. Tabiat bu ayda bu kadar mı güzel ve renkli olur, boğazda, yollarda, bahçelerde, trenle geçerken nereye bakacağımı şaşırıyorum. Bu güzellikler için teşekkürler.

28 Nisan 2011

AÇILDI ÇOK ŞÜKÜR

Nihayet açıldı, yasak kalktı, ben de girebiliyorum, görüyorum ve yazıyorum. Birçok kişi DNS ayarlarını değiştirerek çoktan girdi ama benim gibi teknik özürlü birisi için bunu yapayım derken diğerini bozma korkusu yüzünden ha bugün ha yarın yaparım diyene kadar düzeldi işte. Bundan sonra biriktirediklerimi dökerim kelimelere artık. Hoşgeldim.

Cirque Du Soleil

Bu yazıyı bloguma giremeden göremeden yazıyorum. Aylardır yasaklandı, yasak kalktı ha şimdi açılacak ha yarın diyerek bekleyip içimde kalan yazıları döktürmek üzere yola çıktım. Çünkü blogger.com da kumanda paneline girip yeni kayıt için pencere açılıyor ama eskileri göremiyorum, blogu görüntülemek isteyince yasak diyor. Ne cinslikse bakalım bu da düzelir inşallah.    Aylar oldu bu gösteriyi izleyip hayran kalmıştım ve hemen yazmak istemiştim, tam da yasaklamaya denk geldi. Fotodan da göreceğiniz üzere en çok direklerle yaptıkları ve trapez gösterilerine bayılmıştım. Daha önceki gösterilerini DVD den seyretmiş biri olarak tiplerin yaş ve boy olarak ne kadar küçük oldukları dikkatimi çekti. Ama o hareketleri yapmak için de öyle olmak icabediyor valla. Ne hareketler, oyunlar, kıyafetler, renkler, ne kadar neşeli ve ustalık isteyen şeyler. Hayran oldum, ayran ayran seyrettim. Keşke her sene yeni bir gösteri ile gelseler. Fiyatlar biraz daha ucuz olsa ve çoluk çocuk herkes seyretse.

28 Ocak 2011

Müzik ve Sinema

Bu sıralar Aşkın Nur Yengi şarkıları dinlemek bana çok iyi geliyor, ne güzel besteler ve ne güzel bir ses. Pek özlemişiz, ne kadar çok olmuş onu dinlemeyeli. Yine hepsi güzel şarkılar, sadece 1-2 şarkıyı dinleyip kenara koyacağınız değil, her zaman severek dinleyeceğiniz ve çabucak eskimeyecek, dinledikçe güzelleşecek parçalar var. Benim favorim "Öpeyim Geçsin" ve "Ayrı Gayrı". Çok tavsiye ediyorum, alın evde, arabada dinleyin. İçiniz bir güzel olsun, ısınsın, aşık olun.

İki güzel insan bir araya gelip film çevirmişler. Çok beklentiyle gitmişim biraz şaşırdım ama sonradan düşününce epey etkileyici bir film olduğuna karar verdim. İnsanın aşık olunca nasıl değiştiği, kararlarının, davranışlarının, düşüncelerinin ve yaptıklarının ne kadar farklılaştığını anlatan, ilk bakışta hoş ve boş gibi duran ama ince ince bakarsan pek etkileyici sahnelerin olduğu bir film. Anne Hathaway ile Jake Gyllenhaal'ın oynuyorlar. Bence bu filmde çok şekerler, ikisinin de geleceğin parlak, olgunlaştıkça daha da güzelleşecek ve iyi oyuncular olacaklar. İkisini de pek beğenirdim zaten. Bence görün bu filmi.

Frida Kahlo Sergisi

Yeni senenin ilk sanat olayı benim çok sevdiğim bir sanatçının sergisine gitmek oldu. Pera Müzesinde "Frida Kahlo"sergisi var. Çok seneler önce hayatını okuduğum sonra sinema filmini gördüğüm ve kişiliğine, duruşuna, azmine, hırsına, sevmesine ve onca acıya rağmen hayatı bir yerde boşvererek yaşamasına hayran olduğum Kahlo'nun tabloları, kendi portre fotografları, kocası Diego Rivera'nın eserleri sergileniyor. Daha fazla olacağını hayal etmiştim, 40 yapıt gelmiş, bence görülmeli. Ama o müzede beni asıl şaşırtan "Çarlık Rusya'sından Sahneler" sergisi oldu. Bu sergiden haberim yoktu gitmişken onu da gezdik. Resimden çok anlamam, hele Rus ressamlarını hiç bilmem ama gördüğüm en etkileyici tablolar oradaydı. "Yaroşenko" "Repin" "Şişkin" "Makovsky" isimli Rus ressamların eserleri birer harika. Hele Yaroşenko'nun eserleri  biraz daha fazla bakarsanız adeta canlanıp konuşacaklar. Benim ilk okuduğum romanlar Rus romanlarıydı ve çok etkilenirdim, hem anlatılan atmosfer, soğuk ve kar, hem de aşk, sefillik veya Çarlık bir arada anlatılırdı ve hayalimde canlandırırken adeta orada olurdum. Bu tablolarda da gördüğüm sahneler aynı etkiyi yaptı, sanki resme girip orada oluyorsunuz. Ne kadar güzel ince detaylar, tiplerin her birinin farklı yüzleri, giysileri, ortam, tabiat ve portreler harikaydılar. Bu iki sergi de muhakkak görülmeli, Marta kadar devam edecek, haberiniz ola. Bu da en beğendiğim Frida Kahlo portre fotografı.

18 Ocak 2011

Temple Grandin

Pazar akşamı NTV de bu film oynadı ve daha sonra Otizm ile ilgili konuşmalar, destek programı falan devam etti. Otizmi ilk "Yağmur Adam" filmi ile öğrenmiştim. Dustin Hoffman ile Tom Cruise oynamışlardı. Otistik insanların zeka düzeyleri, bakış açıları, görüş tarzları ve düşünce yapıları bizlerden çok farklıymış, algılamaları çok değişikmiş falan filan bir sürü şey konuşulmuştu ve Türkiye ilk defa galiba otizm nedir öğrenmişti. Hatta bu filmden sonra çocuklarını anormal sayan anne babalar, teşhisi bir türlü konmamış tuhaf şeyler yapan çocuklarını artık adı konmuş bu durum ile başa çıkma yollarını öğrenip tedavi yolunda büyük adımlar atmışlardı. O günden beri bazen dergi sayfalarında, bazen reklamlarda bu konuda destek beklediklerini belirten derneklerin ilanlarını görürdüm ama açıkcası pek ilgilenmemiştim. Sonradan Mine Narin hanımın kurucu başkanı olduğu Tohum Otizm Vakfının bu konudaki çalışmalarını yurt çapında ilerletip çok faydalı işler yaptığını öğrenmiştim. Pazar akşamı bu seyrettiğim film, gerçek hayattan alınmaydı. Hem aslında otistik olduğu halde hayatta başardığı şeyler açısından gerçek bayan Grandin'e, hem de bu rolü başarıyla oynayan aktrist Claire Danes'e hayran oldum. Bu ne azim, bu ne gayret, bu ne başarı, bu ne zeka, kafa çalışması, beceriklilik ve daha bir sürü şey. Ama ufacık bir şefkat, sarılma, sıcaklık, sevgi sözcüğü olmayan, bunları yapamayan bir hayat yaşamak, çok enteresandı.  NTV getirmişti ekranlara bu filmi, tekrar oynatsalar bir kere daha seyredilir herkese seyretmelerini öneririm. Her an etrafımızda otistik bir çocuk ile karşılaşabiliriz, duyarlı olalım onlara yardım edelim, minimum ne yapabiliriz öğrenelim. Bir gün bir yakınımızın da otistik bir bebeği olabilir, eğitilebiliyorlar, dünyanın sonu değil.

11 Ocak 2011

Takı Atölyem

Benim mutfak çok bereketli bir yer, bütün hayatım orada geçiyor sanki. Bir başka atölye çalışmam da takı yapmak. Bundan 5-6 sene önce ilk yapmaya başlamıştım, o zamanlar bana yakın oturan bir arkadaşım yol göstermişti, nasıl yapılır, ne yapılır öğretmişti. Nereden incik boncuk alınır, hangi tür ipler kullanılır ve ne gibi tasarımlar yapılır o benim ufkumu açtı, sonra nerelerden ucuza alınır öğrendim ve kendime bir kaç tane, bazı arkadaşlara hediye diye birkaç tane birşeyler yapmıştım. Çalışırken insan kıyafetlerine daha bir özen gösteriyor ve her türlü takı, aksesuar kullanıyor. Sonra herhalde bıktım veya kaç tane daha yapacaksın ne zaman takacaksın hisleri ile bu işe ara verdim. Taşınma, ortam değişiklikleri falan filan derken evin bir köşesine tıkıştırdığım alet edevat ve boncuklarımı yeni yıla girmeden on gün önce tekrar gün ışığına çıkardım. Birdenbire bende el emeği göz nuru hisleri kabardı. Ayy pek özlemişim tekrar bir hevesle sarıldım onlara. Bir anda inanılmaz parçalar çıktı ve kendi kendime pek beğendim. Sonra bir anda onları gören arkadaşım iş yerindekilere göstermek üzere götürdü. Yeni yıl üstü belki hediye olarak alırlar diye düşündüm. Ve oldu da hepsi satıldı, bunlar o kadar spontane olduki şimdi düşününce kendime inanamıyorum ve o verdiğim 7-8 parçanın resimlerini çekmediğime esef ediyorum. Çünkü aç kalmış da bunları yaparak doyacakmışım gibi bir telaşla ve gayretle o kadar çabucak yaptımki ve elden çıkartmam, arkadaşımın iş yerinde göstermesi karşılığında 3-5 kuruş gelmesi mücize gibi oldu. Şimdi yine büyük bir hevesle yapmaya devam ediyorum, elimdeki malzeme tükeniyor alışverişe çıkmam lazım. Bu iş de yine bana terapi gibi geliyor, boncukları, ara süsleri, şekilleri tasarlamak, neyle ne yanyana olursa güzel durur gibi bakmalar, koymalar, değiştirmeler, dizmeler saatlerce sürüyor ve beni benden alıyor. İçim rahatlıyor, kafam daha çok çalışıyor, gözüm açılıyor, ortaya çıkan şekle bakınca da böyle bir hoşluk bir mutluluk geliyor. İnşallah bunu da kazanca dönüştürebilsem bana ne iyi gelecek. Aslında o kadar çok bu işi yapan varki, dağlar taşlar takı doldu, takıcı doldu ama olsun insanın eli çalışmalı, yaratıcılığını bir yere aktarmalı. Güzel bir his bu, verdiği doyum hissi hoş.