27 Aralık 2006

2006 dan 2007 ye doğru

Bu yıl da bitiyor, birkaç gün sonra yeni bir yıla gireceğiz, yeni bir yaşa gireceğiz, yeni olaylar, yeni havalar, yeni insanlar, yeni şeyler olacak hayatımızda. Belki de eskiden olan şeyler tekrar olacak veya bildiğimiz şeyler yeniden başka şekilde olacak ve bize yeniymiş gibi gelecek.
Hep böyle olmuyormu zaten, tarih tekerrürden ibarettir.
Yılın son günleri bir telaş, bir koşuşturma, bir hazırlık, bir merak, birşeyleri bekler gibi haller. Sonra yılbaşı, aybaşı falan filan, yeni yıl geldi, ilk günler bir sevinç, bir iyimserlik, bu yıl şöyle olsun, bu yıl böyle olsun dilekleri, bir beklenti. Yeni kararlar almak, bir başka bakış açısı geliştirmek, yapmak istediklerim listesi falan filan.
Ben geçen senenin günlüğüme baktım, ne güzel şeyler dilemişim, sene güzel başlamış, ehh çok şükür güzel de bitiyor, sağlığım yerinde ya, iş sorunu var ama o da olacak inşallah.
Yeni yılda ilk yaptığım yemek, ilk gittiğim film, ilk aldığım hediye, ilk dışarıda yediğim yer gibi şeyler yazmışım, sonra ipin ucu kopmuş orada kalmış.
Ayy her sene başında oturup yeni bir ajanda alıcam, telefon numaralarını ve adresleri temize çekicem, sonra önemli gün ve olayları küçük notlar halinde yazıcam, bu da beni 5 sene falan götürür, sonra yine bir yenileme yaparım, yoksa artık herşeyi unutuyorum, lüzumlu şeyleri de kaybediyorum, ne olur bu sefer yapayım diye dualar ediyorum, söz veriyorum, yeni ajandalar alıyorum ama olmuyor işte, niyese şu işi bir tamamına erdiremedim, hep yarıda kaldı.
Ama bu sene yapıcam, hala evde oturuyorum ve iş bulamadım ya, ben de vakitten çok ne var, otur yaz işte dimi. Yapıcam inşallah, buraya da yazıcam yine.
Bu sene için de ilk dileğim sağlık ve huzur, sonra şans ve yeni bir iş bulmak, sonra da yarım kalmış işlerimi tamamlayabilmek.
İlk defa yeni yıla yazlık biryerde gireceğim kısmetse, bu mevsimde gitmeyi aklımdan geçirmediğim bir yere gideceğim, yeni insanlarla, yeni bir yerde, yeni yıla gireceğiz, inşallah bana uğur getirir.
Herkese mutlu huzurlu yeni bir yıl, neşeli, keyifli iyi bir bayram dilerim.

26 Aralık 2006

İKİ KADIN

Bir gün iki kadın biraraya gelirler, şöyle şehir dışına çıkarlar, spor kıyafetler içinde ayaklarında rahat ayakkabılar yürürler. Hava serindir biraz ama güneş ara sıra çıkar girer buluta. Açık havada, oksijen almaya bakarlar, ağaçlar, toprak, evler, kuşlar, gökyüzü, güneş, kediler, köpekler onları görür, selamlaşırlar gizlice aralarında, kimse anlamaz.
Akşam olur, giyinip süs püs yaparlar, deniz kenarında bir balık lokantasına giderler, hafta arası bir akşam olduğu için, hem de o akşam maç olduğu için pek tenhadır ortalık. Sanki koca salonu onlara ayırmışlar, sonra 2-3 masa daha dolar ama bayağı uzaklarındadır oturdukları yere.
Yani kimse duymaz onların konuştuklarını.
Salonun bir köşesinde şömine yanıyordur, içeride hep odun kokusu vardır zaten. İkisi de ayrı ayrı zamanlarda, başka arkadaşlarınla oraya gelmişlerdir, yemeğe, kahvaltıya, kahveye v.s.
Ama o akşam ilk defa ikisi bi başlarına oraya gelmişler.
Masaya otururlar, domatesli roka salatası, karides salatası, kalamar söylerler, kızarmış ekmek gelir, birisi rakı, diğeri kırmızı şarap içer.
Birbirlerini ilkokul 1. sınıfdan beri tanıyorlardır, arada 5-10 sene ayrılık olmuş, başka şehirlere, başka memleketlere gitmişlerdir, başka başka okullarda okumuşlar, başka hayatlar yaşamışlardır ama yıllar sonra yine aniden sokakda karşılaşmışlar ve şıp diye birbirlerini tanımışlar, tekrar dostluğa devam etmişlerdir.
Yemekle birlikte sohbet de başlar, hem yer hem konuşurlar, sonra Kalkan söylerler, ahçı nefis bir kayık tabağın içinde derya kuzusu tava kalkan dilimlerini ortaya getirir, yeme de yanında yat misali, onları da yerler afiyetle.
Çocukluktan, evlilikten, eski kocalardan, çocuklardan, kayınvalideden, hayattan, yeni kocadan, işden, işsizlikden, paradan puldan, arkadaşlardan, dostlardan, gelecekden, geçmişden, aptallıklardan, üzüntülerden, sevinçlerden, çektiklerinden, sevgiliden, anne babadan, kardeşlerden, velhasıl herşeyden konuşurlar. Ağlarlar bazen, bazen de çok gülerler, o günlere giderler, bugünlere gelirler, neydi nasıldı, ne yaptıydık, ne yapamadıydık derler, çook çok konuşurlar. Hafifden sarhoş olurlar, resim çektirirler kadeh tokuştururken, bir hatıra diye saklayacakları karelere biraz kederli, biraz hoş, biraz da yeni umutlarla bakarlar.
Sonra yemek, sohbet, içki biter, kalkar arabaya atlar evlerine dönerler.
Dolu dolu bir gün ve gece olmuştur, kimbilir bir daha ne zaman ve nerede tekrarı olacaktır....

PAPATYA


Birgün yolunuz Demirciköye düşerse muhakkak Papatya'ya uğrayın, Arzu hanıma benden selam söyleyin. O ufacık ama sıcacık, çok sevimli ve samimi kafesinde oturup, elleriyle yaptığı yemeklerden, kurabiyelerden yiyin, nefis çaylarından veya kahvelerinden için. Kapıdaki, yüzünüze melüm melün bakan köpekleri sevin, koltuğun minderine kıvrılıp yatan kediyi okşayın. Kendisi birçok kişi gibi Istanbulda yoğun çalışırken sıkılıyor, bıkıyor, yoruluyor, çocukları olduktan sonra veya onlar artık bir yaşa geldikten sonra buralardan kaçıp oralara yerleşmişler.Eskiden bakkal olan bu ufacık yeri alıp bambaşka bir hale dönüştürmüş, mahallenin ve o çevrenin şirin kafesi yapmış.
Kışın içeride toplam 2-3 masası, bir kanepesi var, ama yazın herhalde kapı önünde de birkaç masa oluyor. Nasıl renkli, cici aksesuarlarla süslemiş, içeri girer girmez, böyle sizi kucaklayan bir atmosfer yaratmış, tertemiz adeta evinizde gibi oluyorsunuz. Menüde ince parmak kalınlığında dolmalar, evde açma mantı, çiğ börek, köfteler ve kurabiyeler var, hepsi de pek leziz.
İsteyen çevre sitelerdeki davetlere zengin büfeler de hazırlıyor, evlere servis yapıyor, sabah işe giderken uğrayanlara nefis kahvaltılar çıkarıyor veya kurabiyelerini paketleyip veriyor.
Belli ki zevkle, isteyerek, neşeyle çalışıyor, öyle çook çok paralar kazanmıyormuş ama masraflarını çıkartıyormuş, yaptığı şey onu tatmin ediyor.
Komşuları pek seviyor onu, illa geçerken uğrayıp bir kahve içip bir sohbet ediyorlar, birşey içmeniz gerekmez oturmaya gelin diyor. Hiç demezsiniz 2 çocuk annesi diye, nasıl genç, nasıl hoş bir hanım, ben pek memnun oldum tanıdığıma, siz de tanıyın.
Demirciköy, Kilyos yolu No:24/A, Tel: 204 09 38.

11 Aralık 2006

MUTFAK


Bugün Migrosa gittim, herzamanki gibi alış-verişimi yaptım, reyonların önünde dikildim ööölee seyrettim, elimdeki listeye baktım, liste dışı şeyler de aldım, herzamanki gibi, eve geldim yerleştiriyorum her zamanki gibi. Ben de titizlik cinsi varya, öyle herşey hoop diye dolaba konmaz, meyvalar yıkanır kurulanır, sebzeler pişirilme zamanlarına göre özel paketlenir, etler-tavuklar porsiyonluk ayrılır buzluğa konur, sütler, meyva suları son tüketim tarihlerine göre içilme sırasına konur falan filan, her zamanki gibi. Şimdi ne çok vaktin var diyeceksiniz, valla vaktim kısıtlı da olsa, bol da olsa bu işleri hep böyle yaparım.
Ama bugün herşey tezgahın üzerindeyken bir ışık çaktı kafamda, önce kırmızı narları, sarı ayvaları, yeşil elmaları, turuncu portakal, mandalinaları görünce şairler aklıma geldi, sonra ressamlar. Boşuna mı bu güzel meyvaları, sebzeleri şiirlerine, resimlerine konu etmişler. Güzel memleketimde ne güzel bir sonbahar yaşıyoruz, ne çok meyva var, ne güzel renkler var, o narların rengi, biçimi, yanında yemyeşil elmalar, sapsarı ayvalar, mandalina portakal, hatta taza hurma bile aldım, yemesi pek zevkli gelmez ama senede bir tane yemek faydadır. Sonra o güzelim maydanozlar, karnıbahar, kereviz, havuç, domatesler, ayy hepsi bir tablo gibi göründü gözüme.
Sonra tezgahın üzerinde bunlardan bir yerleştirme yapıp resimlerini çekmek geldi içimden. Yazılarıma kendi resimlerimi koymak gittikçe daha cazip gelmeye başladı, şu dijital fotograf makinalarının gözünü seveyim, anında şip şak. Şu güzelliklere bakın, yerleştirmeler pek amatörce ama maksat renkleri ve meyva, sebzeleri bir araya getirmek.
Sonra işi azıttım pişmiş yemeklerimi de işin içine katarak renkleri çoğalttım.
(Soldan sağa) havuç-dereotu karışımı salata, zeytinyağı+limon yatağında brüksel lahanası, taze marjoram+taze kişniş üstünde cherry domates salatası.
Bu arada bu marjoram'ı seneler önce kızkardeşimin Isviçre'den getirdiği bir vücud şampuanında keşfetmiştim. Allahım o ne güzel bir kokuydu, etiketinde okuduğum maggiaorana'nın ne demek olduğunu bilemeyip (o zamanlar daha italyanca da döktüremiyordum) ne türkçesini ne ingilizcesini bulamamış, herhalde sadece onlarda yetişen bir bitki, tühh keşke bir tane daha olsa diye düşünmüştüm, Yves Rocher marka şişeyi yıllarca saklamıştım.
Çook sonra bu bitkiyi keşfettim, türkçe adı mercanköşkü idi. Buralarda daha çok toz halinde bulunduğunu öğrendim. Ama bugün migrosda Chimera (www.chiremagourmet.com) şirketinin ufak plastik kutularda sunduğu taze mercanköşkü ve taze kişniş yapraklarını bulunca ne çok sevindim, sanki altın bulmuştum.
Ne işe yaradıklarını www.ekoses.com sitesinden okuyun, ben salata gibi yaptım ama çorbalara, salatalara, yemeklere çok güzel lezzet katar, patates salatasına pek yakışır. Hem de migrene iyi geliyormuş daha ne yapayım. Kişniş'e gelince o da maydanoza benzer hali ile ama bambaşka tadı ile bir başka faydalı bir bitkiymiş, kurusu balla karıştırılıp afrodizyak niyetine falan filan.
Alın deneyin, yiyin, koklayın, çok güzel bitkiler, sebzeler, meyvalar var güzel yurdumda, allaha çok şükür bu nimetler için dimi ?? Afiyet olsun...

8 Aralık 2006

GÜNLER


Ööölee geçiyor günler işte, bazen boş geliyor bana, bazen dolu dolu. Bazen boşu boşuna diyorum, bazen ohh çok iyi diyorum. İniş çıkışlar, gel gitler işte....
Bitişik apartmanı yıktılar, kepçeler, kamyonlar gelip gidiyor, şimdi de devasa bir matkap kayaları deliyor (altımız hep kayalık, sağlam zemindeyiz yani) aman ne gürültü, ne toz duman, ne pislik. Yarım metrelik balkonumun içine ettiler. Bir de evdeki eşyaların sarsılması, sanki deprem oluyor hissi, çok gıcık. Biraz sonra yan duvarları dikecekler, demir kafesler içindeki bloklar içine çimento - harç akıtma makinası gelecek, gecenin bilmem kaçında. Trafik yüzünden gündüz giremiyorlar ya buralara bunlar, gece oluyor bu işler, diğer bitişikteki apartman yıkılıp yapılırken ne çektik oradan biliyoruz.
Seneye de bizim apartmanı alır yıkar bu Keten İnşaat, bütün Nişantaşının içine ettiği gibi. Tamam çok güzel binalar, şık, estetik inşaatlar yapıyorlar kabul edelim ama tarihi doku diye bir şey kalmıyor, sanki o eski güzelim apartmanlar hiç yaşamadı, hiç varolmadı, kaç senelik yapılar bir bir gidiyor, birdenbire bu modern tasarımlı apartmanlar bitti bu semtte.
Şöyle 20 yaşında buradan çıkıp gitmiş, (okumaya, çalışmaya, evlenmeye, v.s neyse) birisi 20 sene sonra dönüp çocukluğumun geçtiği ev diye arayıp bakmaya kalksa hiçbirşey bulamıyacak.
Ben 18 senedir burada oturuyorum, ben bile tanıyamıyorum bazı yerleri, o kadar çok değişti ki.
Çok şikayetciyim bu Keten İnşaat'tan, arkasında kim var merak ediyorum (Sarıgül mü dediniz ?).
Bir de her geçen gün feci şekilde kalabalıklaşması, trafiğin artık her saat içinden çıkılamaz bir hal alması anlatılır gibi değil, arabayı park etmek için dolanıp durmalar, gecenin bilmem kaçında evin önünde yer açılırsa koşa koşa gidip arabayı getirmeler, çekilir gibi değil. Arabamın kapısını kanırtıp teybimi çaldıklarından beri paranoyak oldum, her çıt sesinde benim arabayla uğraşıyorlar sanıyorum. Siz asıl City Mall inşaatı bitip de açılıca seyredin manzarayı, teşvikiye caddesi üzerindeki dev ! inşaat bitince nasıl olacak görecekmiyim acaba ?? Iyice suyu çıktı buraların valla.
Gitmek mi zor, kalmak mı zor, sen gel bunu bir de bana sor...

24 Kasım 2006

Benim Bilgisayarım


Ayy söylemeyi unuttum, ve de göstermezsem çatlarım. Telekom nihayet Vestel masaüstü bilgisayarımı getirdi, adsl yi bağladılar, hepsi yarım saat sürdü, ben birdenbire dünya ile yeniden bağlantıya gectim.
Şimdi maillerimi evden kahvemi yudumlayarak yazıyorum, okuyorum, blog da döktürüyorum. Ne fena alışmışız buna, yokken kendimi bi fena hissediyordum, sanki dünyanın öbür ucundayım ve kimse beni duymuyor sanıyordum.
Aslında başına bir oturunca da kalkmak bilmiyorsun, o da ayrı konu ama, şimdilik yeni heves geçer bunlar, alışırım diyorum.
Şimdilik bu şekilde hala derlenip toplanacak şeyler olan odanın baş köşesine yerleşti, sonra daha bir sağını solunu düzelteceğim inşallah. Kolay gele.....

ORTAKÖY


Şimdi ben çalışmıyorum evde oturuyorum ya, (inşallah çok uzamaz) hergün ne yapsam acaba diye kafa patlatıyorum, hatta bir gün önceden planlıyorum. Ama bazen o planlar hiç tutmuyor, o zaman da akışına bırakıyorum olayları kendime stress etmeden.
Dün aynen böyle oldu, sabah spora gittim, hava misler gibi, yeniden bahar geldi sanki, öğlen de eve dönünce bütün planlar çöpe ben deniz kenarına gideceğim dedim. Bazı arkadaşlara mailde anlattığım gibi paranoyak bir taksiciye rastlayıp Ortaköy'e attım kendimi.
Hava güneşli ama ara sıra güneş buluta giriyor, yani bulut bize gölge yapıyor ama ışıkları denize düşüyor, böyle şıkır şıkır. Ortalık yaza nazaran sakin, öyle çoluk çocuk hep bir ağızdan bağıranlar, koşturanlar yok, daha çok emekliler toplanmış, banklarda oturup ya az az sohbet edip çok çok denize bakıyorlar, ya da yalnız olanlar öööle denizi seyrediyorlar. Meydandaki kahvelerin önündeki garsonlar (çığırtkan demek daha doğru) müşteriyi kendi kahvelerine oturtacak diye bar bar bağırıyorlar, neredeyse kapalıçarşı işi kolundan tutup buraya gel diye çekecekler. Ben bir tanesine oturdum, kahvemi söyledim, gazetelerimi açtım önüme ama konsantre olmak ne mümkün, bunların bağırtısı bitmiyor, bir de birbirlerine bağırıyorlar, sen benim müşterimi aldın, ayıp valla, görürsün gününü gibi laflar şeklinde. Hadi dedim, la havle dedim, uymayım şimdi onlara dedim, gömdüm başımı gazeteye, zaten bir tane kahve içip iki saat oturan kadını rahatsız etmeseler olmayacak. Başladılar çay içermisiniz diye habire sormaya, ben de simitçiyi bekliyorum gelsin simit alınca bir çay içerim diye savsakladım.

Şöyle bir etrafı seyrettim, yazın ne kadar farklıydı burası, şimdi hafif grimsi bir hava, güneş buluttan çıktıkça heryer renkli pırıl pırıl oluyor, sonra yine puslu gibi, karşı sahiller de hafif soluk renkte, deniz çok güzel, yani ne kadar çok seviyorum şu denizi içmek geliyor içimden. Kocaman gemiler geçiyor, vapurlar geçiyor, bir de şu yine çığırtkanlı gezi motorları, bilmem kaç liraya, bilmem kaç saatte boğaz turu, gelmek isteyenler bilmem nereye toplaşın gibilerden, hemde mikrofonla bağırıyorlar.
Ayy ne çok lüzumsuz gürültü var (lüzumlu gürültü olur mu? ) şöyle bırakın bir sakin sakin denizin sesini dinleyim, kocaman gemiler geçince dalgaların sahilde patlamasını duyayım sadece, veya vapur düdüğü veya kuşlar olsun az biraz.
Ama yine de o dinginlik, o hafif üşüten ama bu mevsime göre ılık hava, ortalıktaki boşluk, sakin sakin oturanlar, yürüyenler, böyle kaçamak bir gün yaşamak güzeldi.
Sonra kenardaki banklara oturup resim çektim. Dönerken en baştaki balık restoranının yanından caddeye çıkarken tam karşınıza gelen binanın cephesini Turkcell böyle kaplamış, hem reklam, hem de tertemiz bir apartman gibi görüntü, altında Yapı Kredi şb var hani. Camlarda cellocanlar var, ne güzel bir düşünce, bakakaldım.
Böyle kaçamak günleri daha fazla yapmak istiyorum, mesela bu mevsimde adalar da ne güzel olur, şöyle sıkı sıkı giyiniyorsun, spor ayakkabılar ayağında, vapurda sahlep içerek Burgaz adaya gidiyorsun, sahide yürü, pastanede sütlü kahve iç, taze börekler al, belki midye tava yersin, yollardaki sakinlik, telaşsızlık, boşluk belki biraz hüzün verir ama kendini daha çok adayla başbaşa kalmış hissedersin.
Deniz, dalgalar, martılar, vapur düdüğü, köpükler ve sen sadece.

18 Kasım 2006

GEL - GİT ' ler 30.10.2006

Insanın duyguları o kadar çok değişiyor ki bazen kendi bile şaşıyor. Biraz önce şöyle hissediyor düşünüyordum, şimdi böyleyim gibi. Yani ruh halimiz mi diyelim acaba, böyle bir kırılgan hassas, bir ellesen çatlayacak durumu, ama sonra daha sağlam, daha dik duruşlu, daha kuvvetli bir hal, yani iniş çıkışlar.
Bu çok yorucu aslında, yani bu git gel'ler, ama iyiki de oluyor sonunda dengeyi buluyorsun. Bunlar olmasa daha çok batacaksın, belki de hiç çıkamıyacaksın. Moral dediğimiz şey de bence bu ruh hali. Moralim bozuk bugün diyoruz mesela, yani ruh halim inişde, karalar bağlamaktayım, ne desen fayda etmez, belki güneş açarsa ben de düzelirim. Sonra bugün moralim iyi diyoruz, yani ruh halim çıkıyor yukarılara, gel-git'ler bitmiş, deniz karaya varmış, güneş açmış, kafamda büyüttüklerim küçülmüş, ben de teslim olmuşum, herşeyi olduğu gibi kabullenmişim falan yani.... Size de oluyor mu ???

HAVA KARARIYOR 03.11.2006

Günler iyice kısaldı ve karardı. Sabah kalkıp kahvaltı ve gazete okuma faslından sonra spora gidip eve geldikten sonra neler yapacağımı planlayıp işe koyulunca bir bakıyorum gün bitmekte. Ne çabuk kararıyor ortalık, hele bir de hava yağmurlu ise akşam oldu sanki hissi başlıyor, bende bir telaş, istediklerimi yapamadım, gün boşa geçti gibi hisler oluyor.
Neyse yine de şükür, az da olsa keyif yapıyorum, yapmak istediğim evdeki ıvır zıvır işlere dalıyorum. Nasıl olsa yetişecek bir yerim ve zamanla sınırlı yetiştirecek şeylerim yok artık. Tamamen bana kalmış zamanları harcıyorum. Bu aslında büyük bir lüks, farkındayım. Çalışan arkadaşlar benim için de bir saat fazla uyu diyorlar veya şunları, bunları benim için de yap diyorlar. En güzel tarafı istediğim müzikleri koyup, kahvemi de yapıp bunları yazmak veya sıkıldım deyip oturmak, bir film takıp seyretmek.
Film deyince aklıma "Dönüş" filmi geldi, Almodovar'ın son filmi, güzel film, anlatışı, filmin akışı, kadın tipleri, hele Penelope Cruz ne hoş kız, saçı, duruşu, dekoltesi iyice vurgulanmış. Sanki yarı fantastik bir film gibi, sonunda hepsi kafayı yedi diyorsun, salondan çıkarken hoş bir tad bırakıyor. Kadınların türlü çeşidini böyle incelikli bir anlatımla sergilemek de bu adama mahsus sanki.
Bir de 1980 darbesini çok detaya girmeden anlatan ama gayet vurucu noktalara değinerek anlatan, Sibel Kekilli'nin ödül aldığı, ne kadar duru bir ifade ile oynadığı dönem filmi "Eve Dönüş" filmini görün derim. O günleri yaşayanlar daha iyi takdir eder ama işkence sahnelerine dayanabilirseniz seyredin ve bu işten yağdan kıl çeker gibi sıyrılarak şimdi adeta saygın bir isim gibi kenarda oturup ahkam kesen birilerinin !! bu memleketin insanlarına neler yaptıklarını seyredin. Hele o yılları yaşamamış gençler illa görsün ve bizlere neleri unutturduklarını bir daha hatırlasınlar. Filmin sonunda verilen rakkamları toplayın kaç kişi eder bir daha düşünün.
Herşey o kadar basit değildi....

15 Kasım 2006

YENİDEN, YENİ BAŞTAN

15 Kasım 2006
Merhabalar,
Çok şükür kavuşturana, nasıl özlemişim ben buraları, yazmayı, okumayı. Ne kadar çok olmuş buralara girmeyeli, içim bir tuhaf oldu.
İşten ayrildiğimdan beri ara sira internet cafelere girip maillerime bakıyorum veya en acil internet işlerimi yapabiliyordum, banka işleri v.s.
Arada evde içimden gelen duygulara göre de ufak ufak yazılar yazıyorum ama onları blog'a yerleştiremiyordum ve eve PC bağlantısı için Telekomcuların gelmesini dört gözle bekliyordum.
Malum ekim başından beri kampanya yaptılar ona müracaat etmiştim, 20 gün oldu hala gelecekler de PC getirecekler ve adsl bağlantısı yapacaklar. Ne olur lütfen hadi gelin artık...

Bugün bir arkadaşın ofisindeyim, bana otur yaz, çiz, oku ne istersen yap dedi, ben de burada döktürüyorum işte. Ne hoş bir duygu, nasıl ben kaç günlerdir yazamadım ne fenaydı yaaa...
Evde yazdıklarımı sonra buraya yapıştıracağım inşallah.
Şeker bayramından beri evde oturuyorum, ne başka bir iş aradım, ne ilanlara baktım. Sadece bazı arkadaşlarımın haber verdiği 1-2 firmaya gidip görüştüm. Anladığım kadarıyla çok ümitsiz vak'a değilim, niteliklerim sayesinde başka iş bulmam çok zor değil, yeterki şartlarımız karşılıklı birbirimizi tatmin etsin. Son 6 yıldır evden çıkıp yürüyerek 15 dk sonra ofisde olmaya alıştığım için şimdi uzak diyarlara gitmek, araba, otobüs, dolmuş, vapur veya servis aracı kullanmak bana kabus gibi görünüyor. Ama Allah muhtaç etmesin insan herşeye alışıyor, mecburiyetten kabul ediyor, bakalım bana ne çıkacak.
Hele şöyle bir kafamı toplayım, biraz dinleneyim, evdeki işleri hızaya sokayım elbet ben de tekrar çalışmaya başlıyacağım.

Sabah 8.30 gibi kalkıyorum, bir koca bardak suyumu içiyorum, sonra bir elma yerken gazetemi okuyorum, sonra kahvaltı yapıyorum, 11.00 gibi spora gidiyorum, 2 saat kendimi paraladıktan sonra eve donup birşeyler yiyorum. Eğer dışarıda yapacak işim yoksa evdeki bilumum birikmiş ıvır zıvır işlere bakıyorum. Kütüphaneyi baştan aşağı indirip kitapları ayıklamak, bazılarını arkadaşlara, bazılarını okullara göndermek, birikmiş gazete küpürlerini konularına göre tasnif etmek (seyahat var, sağlıklı beslenme var, beğendiğim makaleler var), diğer rafları yerleştirmek, hep sonra bakarım diye bir kenara koyduğum şeyleri elden geçirmek, resimleri bir araya toplamak, albümlere yerleştirmek (daha yapılacak). Bilumum çekmecelerdeki lüzumsuz şeyleri temizleyip herşeyi yerli yerine koymak. Birikmiş dergileri okumak, hemen verilecekleri ayırmak.
Taa geçen kıştan kalma örgüleri bir araya getirmek ve mevsime göre örülecekleri öne almak. (bir yazlık bir kışlık 2 tane lacivert hırka bekliyor, bir bej rengi kışlık kazak bekliyor, hepsinin 1-2 parçası bitmiş öyle kalmış). Sonra da devamlı alınıp sıraya konulmuş ama bir türlü firsat bulunup okunamamış kitapları okumaya başlamak (belki 10 tane yeni kitap bekliyor, hem okuyamıyorum, hem de almaktan vazgeçemiyorum).
Tabi bütün bu işler yapılırken de evdeki bilumum CD leri duruma göre ya bangır bangır yada hafif mood da çalmak, dinlemek. Valla çok hoş oluyor hepsi, böyle bir ferahlama, hafifleme hissi, çok işler başarmışsın duygusu, torba torba çöpleri kapıya koyma zevki, evde yer yer boşluklar olma görüntüsü bambaşka bir şeymiş, tavsiye ederim.
Ama eğer dışarıda yapılacak işiniz varsa eğer, daha bir tanesini yapana kadar akşam oluyor. Mesela banka işleri, hep internet üzerinden yapıyordum ya şimdi şubeye gitmeye muhtaç oldum, ayy sıra nosu al, bekle bekle, ne kadar ağırlar, ne cinsler, iki satır birşey yapacaklar akşam oluyor sen de deliriyorsun. Mesela Yapı Kredi Bankası, Koçbank ile birleşti ya, bütün işleri eline yüzüne bulaştırdı, ne hesaba girebiliyor, ne internetten ulaşabiliniyor, ne yeni şifre kabul ediyor, beşyüz kere git gel, deli ettiler beni.
Sonra T.Vakıflar Bankası, ayy Allahın unuttuğu bütün tipler bu şubede toplanmış, nasıl seçmeceler ama görmek lazım. Onlar da banka kartımı 20 günde değiştirdiler valla, 2 kere gidip gelmece.
Neyse işte bu tip şeylerle oyalanıyorum, ara sıra internet cafeye giriyorum maillerime bakıyorum, 2 satır yazıyorum. Ama oralar da bir acaip, ya yanıbaşına püf püf sigara içen biri düşüyor, burada içilmez yasak diyorsun, ne yapayım ben duramam içerim sen git diyor. Ya da 3 çocuk yan yana oturuyorlar, oyun oynuyorlar, gürültü patırdı, hatta birbirlerinin başında bekleyiğ dişarıdan müdahele ile ahkam kesmeler. Ne konsantrasyon kalıyor, ne okuduğunu anlama. Oralarda blog yazılırmı allah aşkına.
Hadi şimdilik bu kadar, yine buluşmak üzere...

9 Ekim 2006

BITIYOR

Buradaki 6 yıllık iş hayatım bitiyor. Altı yılda 5 patron değiştirdim, üçü Italyandı, 2 si Türk, kendimden çok şey kattım, onlardan az şey aldım, ama en sonuncusu en arkadan vuran çıktı.
En neşeli, en keyifli çalışan, en güler yüzlü, en yakışıklısı en kan kırmızı çıktı, yüzüme güldü, arkamdan iş çevirdi. Ben ne diyeyim artık bunlara, allahından bulsun, yaptıklarım burnundan gelsin. Benim için zor günler başlayacak, bayrama kadar pılımı pırtımı toplayıp gidiyorum, altı yılda ne çok yayılmışım, ne çok şey birikmiş odamda, at at bitmiyor, çantalara koyup taşıyorum bitmiyor. Aklim çok yerinde olmadığı için şimdilik götür evde ayıklarsın diyorum, belki sonra lazım olur diyorum, bunu da şuraya yazarsın diyorum, o da lazim olur diyorum, habire taşıyorum. Evde PC, laptop falan da yok, böyle sudan çıkmış balık gibi olacağım, sanki dünya ile bağlantım kopacak, bir köşede unutulacağım gibi panikliyorum. Nasıl mailleşeceğim arkadaşlarla, nasıl blog yazacağım veya başka bloglar okuyacağım, nasıl her sabah ilk işim PC yi açıp gelen maillere bakmak, bağlantıda olduğumu hissetmek, dünyadan, uzaktakilerden haberdar olmak gibi bir duyguyu yaşayacağım. Ne alışkanlıktır bu, nasıl bir bağımlılıktır bu, nasıl hayatımın elektronikleşmesidir bu, şimdi teller kopacak ben karanlıkta kalacağım hissi.
Umarım geçer, atlatırım, bir arkadaşım laptop verdi, bayağı eskice ama idare edeceğim, modem alıp adsl bağlantısı yapmalıyım, sonra kendime iyi birşey almalıyım. Yeniden doğmalıyım. Birikmiş kitaplarımı okumalıyım, üzerimdeki stresi, üzüntüyü, kırıklığı atmalıyım, CV mi heryere göndermeliyim, yine gazetelerin IK eklerinin içine düşmeliyim, habire CV faxlayacak arkadaşlar aramalıyım, veya postaya vermeliyim, artık herkes mail kullanıyor, postanın da modası geçti. Burada resimler eşliğinde gezip yazıp yazilar yazmalıyım, içimi dökmeliyim, yoksa ben ne yaparım.
Biraz kafamı dinledikten sonra yeniden çalışma hayatına dönmeliyim, inşallah bir iş bulurum ve para kazanırım yeniden dimi ????
Mevsimin de en hüzünlüsüne denk geldi, ben zaten havalar böyle oluyor diye otomatikman depresyona girerim, şimi duble olacak. Burada ne çok şeyler yaşadım, ne çok arkadaşım vardı, ne çok konu vardı, hergün bir heyecan vardı, şimdi ne kadar sakin olacak hayat.
Vardır bir sebebi, vardır alacağım bir ders, vardır beni bekleyen bir kapı, yeniden açılacak beyaz bir sayfa dimi ???
Üzülüyorum, pek üzülüyorum...
Mutfak penceresi önündeki kumru yine yattı kuluçkaya, kaç yumurta var altında göremiyorum ama yeni torunlar çıkacak, bare ben onlara bakayım. Önceki torun büyüdü, uçtu gitti bile.
Şimdilik hoşçakalın.

20 Eylül 2006

Can Sıkıntısı


Ne kadar zamandır yazamamışım tek satır bile.
Bu da bendeki kusur, habire devrik cümle yapıyorum, sebebi neyse bulamadım, herhalde diyorum, patronla italyanca bazen ingilizce konuşuyoruz, beynim o lisanların cümle yapısı şeklinde çalışıyor, türkçeye çevirince çuvallıyor, hoş görün işte, farkettikçe düzeltiyorum.

En son yazdığım kısa seyahatten sonra ortalık güllük gülistanlık gidiyorduk, ne oldu herşey tersine döndü anlamadım. Önce havalar soğudu, sonra yaz bitti sendrumu başladı, halbuki şimdi çok güzel gidiyor havalar, tam eylül havası, gündüz rahatsız etmeyen bir sıcak, güneşli gökyüzü, akşamları serince, rutubet yok, ara sıra hafif yağmur iyi bile geliyor, hırkalar, montlar giyiyoruz, akşamları dşarıdaysak şallara falan sarınıyoruz, öyle birşeyler işte. Sonra ofisde işler sapa sarmaya başladı, durduk yerde benim huzurumu bozmaya çalışıyorlar, hem de desteği dayanağı olmayan hikayelerle, hem de profesyonelce bakıyoruz havalarında gayet amatörce çabalar, beni işimden veya posizyonumdan ayırmaya çalışmalar, geleceğini garanti altına almaya çalışıyoruz ayaklarında ama kovulursun tehditleri ile. Neyse inşallah yoluna girecek, benim son derece sabırlı, sakin ve kendime güvenli olmam lazim. Sinirlerim tel tel oluyor ama sıkı dur diyorum.
Şu iş dünyası çok acımasız, çok haksız, çok yıpratıcı.
Keşke şartlar el verse de gönlümden geçenleri yapabilsem ve resmi çalışma ortamlarına veda edip kalbimin git dediği yola gidebilsem. Bize de bir gün kader güler, güler inşallah.....

Torunum kumru büyüdü, çirkin tüyleri, suratı düzeldi, uçmayı öğrendi, ama bir kat yukarı balkona kadar uçuyor, daha öyle gökyüzünde serbestçe dolaşamıyor, annesi de yanında geziyor, pencerenin kenarına koyduğum bulgur ve arpa şehriyelerini bitiriyorlar, su kabını aşağı düşürdüler, başka bir kap bulamadım, su ihtiyaçlarını karşılayamıyorum. Ama pencere kenarı pisliklerinden çok fena oldu, bu haftaki temizlikte oralardan artık taşınmalarını isteyeceğim. Kuluçka, doğum, büyüme, gelişme diye sabır ettik, yardım ettik ama pencere pencerelikten çıktı. (Resimlerini bir dahaki sefere koyabileceğim, evde unutmuşum)

Bazen hiç dikkatinizi çekmeyen bir çiçek bir anda önünüze çıkıyor ve meğer ne kadar güzelmiş diyorsunuz. Bu günlerde Topağacından Ihlamura doğru inen yollarda kaldırım çalışmaları yapılıyor (yine birileri zengin oluyor) bu sefer daha estetik, daha şık kaldırımlar yapıyorlar, üzerlerindeki ağaçların köklerinin etrafını da çerceveler içine alıp, ağaç diplerine mevsim çiçekleri ekiyorlar, pek güzel oluyor.
Onlardan birinde rastladığım akşam sefalarının bu rengine bayıldım. Yeşil ile bu koyu pembenin yanyana bu kadar güzel durması, aslında kıyafet olarak düşünsem katiyen yanyana gelmeyecek iki rengin bu kadar uyumu çok hoşuma gidiyor. Gündüz olunca büzüşüp kapanan, akşam olunca açılan ne enteresan bir çiçek dimi şu akşam sefaları (ismi bile şiir gibi).

7 Eylül 2006

KUMRU TORUN




Daha önce bahsettiğim penceremin önünde kuluçkaya yatan kumrudan bir tane torun geldi, aslinda 2 yumurta vardı, döne döne onların üzerine yatıyordu ama ne oldu da bir tane çıktı, diğerine ne oldu hiç bilemedim, eğer diğerini kaptılarsa veya hastalandi öldü ise pek üzülürüm.
Bu da ne çirkin şey dimi, inşallah büyüdükçe yüzüne bakılır olur. Çok enteresan birşey bunları pencerenin önünde yaşamak. Allah analı, babalı büyütsün. (bu kuşlar için denmezdi dimi ??)......

4 Eylül 2006

Küçükkuyu



Homeros'un Ilyada destanında Zeus derki ; Egenin mavisi ile, Ida'nın yeşili arasında öyle bir yer vardır ki, orada keskin kekik kokuları içinde lezzetli zeytin çeşitleri ile yaptığım kahvaltının tadını hiçbir yerde bulamadım. İşte orası Gargara ' dır.
Hep yazarım, burayı yazarım, herkes bıktı ben bıkmadım. Burası ufak bir sahil köyü idi şimdi kasabası olmaya doğru gidiyor. Çanakkale'den aşağıya doğru bırakıyorsunuz kendinizi, önce Ezine, sonra Ayvacık geliyor, sonra Assos'a dönme Edremit'e gider gibi yaparken küçükkuyuya geliyorsun. O dağlardan kıvrıla kıvrıla inerken bir manzara çıkar önüne, yemyeşil çamların, zeytin ağaçlarının üzerinden uçar sahile konarsın sanki, ufak bir limanı, sahili, denizi, ne güzel görünür tepeden.
Burada yılların yıpratamadığı bir küçük motel vardır, ben hep ona giderim, belki 20 senedir aynı yere. Idatur Motel, bahçe içinde 2 katlı evler, bahçe ağaç, çiçek böcek dolu, hemen önünde kumsal ve lacivert, bazen mavi, bazen yeşil deniz, öööleee uzanır gider taaa Midilli'ye kadar.

30 Ağustosun arkasındaki 2 günü de alınca 5 gün tatil oldu, attım kendimi oraya, ilk gün şiir gibi bir deniz, pırıl pırıl güneş, allahım ben neredeyim burası neresi ben kimim oldum. Kitabım, meyvalarım, deniz, güneş ve ben.
Yüzüyorum, yanıyorum, uyuyorum, okuyorum, yiyorum, yüzüyorum, böyle gidiyoruz, ama ertesi gün deniz bulandı, hava bulutlandı, hadi geçer açar dedik hafifledi bitti. Ama ertesi gün bir rüzgar bir kıyamet, deniz altüst, hava bulutlu, ha açtı, ha açacak, kenarda ya sabır yatıyorum, kitaba verdim kendimi, denizden pek hayır yok. Datça ve Bodrumdaki arkadaşlarla konuşuyorum oralarda da pek parlak değil. Meğer Istanbul nasıl soğumuş, yağmurlar inmiş, sanki kiş geldi olmuş. Haaa dedik bunların buraya yansıması böyle işte. Neyse az gün kalacağız yaa dert yaptık işte. Son iki gün açıldı düzeldi, yine şiir gibi oldu deniz, nasılda sıcak, yüz yüz doyamıyorsun.
Bodrumdaki arkadaşlar da geldiler, beraber takıldık, limanda sardalya balıklarımızı yedik (bu sene ilk ve son yedim) yürüyüş yaptık, pazar günü de evlerimize döndük. Böylece seneye kadar deniz mevsimini kapatmış olduk sanırım.

Aslinda esas şimdi herkes ortalıktan çekilince, çoluk çocuk evlerine dönmüş, deniz ve plajlar ayların yorgunluğunu üzerlerinden atmak için öyle sakin, öyle sıcak, öyle dingin olmuşken, oralarda olmak vardı, en tatlı incirleri, üzümleri yemek, enn ısınmış denizlerde yüzmek ve güneşin okşar gibi ısıttığı sahillerde yayılmak vardı. Bence Eylül çok güzel bir ay, hem bunaltmayan ama ısıtan bir güneş, hem nefis durulmuş ılık bir deniz, hem de iyice olgunlaşmış şeftaliler, üzümler, incirler, yeme de yanında yat.....

29 Ağustos 2006

MARTILAR




Ayvalıkda tekne gezileri yapılıyor, bir sürü küçük büyük adalar var, onların etrafında dolaşıyorsun, çok güzel koylarda mola veriyorlar yüzüyorsun, enn büyük ada Cunda'ya uğruyorsun falan filan.
Ama ne tekneler görmeniz lazim, 2 katlı, 3 katlı falan, tıka basa da doluyorlar, yemekli, canlı müzik de var, resmen Tarabya tavernalarının piyanist şantözleri oraya taşınmışlar. Bu teknelerde sabahın 10.30 dan, akşamın 18.00 e kadar dambada dumbada, tıs bam tıs bam çalıyorlar, avaz avaz konuşuyorlar, sözüm ona milleti gaza getirecek, dansa kaldıracak, allah ne verdiyse sonuna kadar bangırdıyorlar. Ayol gazinoya mı geldik, yoksa denizde, tatildemiyiz, ne oluyor yaaa... Yurdum halkı ne meraklı her fırsatta ve her ortamda göbek atmaya, yani maksat şenlik olsun, deniz, tabiat, güneş, etraf falan değil.

Bunlardan olmasın istemem diyorsanız, bir parça düzgünü Bambi adlı tekne, daha küçük, çok adam almıyor, ya fransızca parçalar çalıyor, ya da hafif müzik, öyle bangırdamadan. Sabah çıkıyorsunuz usul usul yol alıyor, nerede bangırdayan tekne var, ondan olabilecek enn uzağa demir atıyor, veya hangi tekne o koydan çıkıyor, bu sonra giriyor falan. Öğlende nefis tava papalina balıkları yapıyorlar (Ayvalıkda çıkan hamsi benzeri, tadı başka lezzetli bir balık), yanında bol salata, hiç bitmiyor, patlayana kadar servis var, sonra karpuz, akşam üstü molasında da çikolatalı ev keki+çay servisi pek hoş oluyor.

Yani denize girmek yüzmek derdimiz, güzel deniz havası almak, etrafı seyretmek, martılarla süzülmek, güneşlenmek, bu arada da balık yiyip karnımızı doyurmak varken, öyle avaz avaz müzikler, eğlence olsun derken kafa şişirmek, hayatında hiç oynamamışcasına, bir daha da hayatında katiyen müzikli bir yer görmeyecekmişcesine, o tipine, vücuduna bakmadan salkım saçak hoppada hoppada ne oluyor sizce. Hele o müzik yaptığını zanneden çalgıcı takımına ne demeli, hele de DJ denilen tiplerin konuşmalarına, çaldıkları müziklere ne demeli, akıllara ziyan valla.

Yemekden sonra tabaklarda kalanları denize atıyorsun, havada martılar kapıyor, nasıl teknenin yanına üşüşüyorlar, birbirlerinden balık kapmaca yapıyorlar, o kadarki yaklaşıp elimizden alıyorlardı, denizin üzerinde de balıklar ekmeklere geliyordu, çok güzel bir manzara vardı....

DENİZ ANALARI




Ayvalıkda deniz çok güzeldi, masmavi, soğukluk sıcaklık bakımından orta karar, yani nefis, yüz yüzebildiğin kadar, açılıyorsun açılıyorsun böyle suyla kucaklaşıyorsun çok güzel bir his, ben bayılıyorum.
Amaaaa, bu sene deniz anaları basmış ortalığı, eskiden bildiğimiz deniz anaları yassı şeffaf beyaz yuvarlak yaratıklardı, herhalde daha korkusuzduk veya çocukluk işte elimize alırdık oynardık, analiz ederdik.
Şimdikiler kafam kadar vücudları olan, kolları bacakları benim yarı kolum kadar uzunlukta, çok güzel lacivert, mavi, beyaz renklerde başka türlü birşeyler. Görünüşleri çok güzel ama gazetede çıkan haberleri de okuyunca insan bayağı irkiliyor, dokunacak, birşey olacak diye, bazı günler de nedense birçokları toplaşıp geliyorlardi sahile kadar neredeyse, yüz yüzebilirsen.
Ama yurdum halkı bir müteşebbislik örneği vererek sahile yakın gelen deniz analarını kucaklıyorlar, kuma getirip çukur açıp içine gömüyorlar, yüzerken çoluk çocuğa değmesin zarar vermesin diye. Halbuki biraz yakınlarından yüzerken zaten onlar kaçıyorlar, sana ne zarar eder, uzaktan yüz veya oralarda yüzme dimi ??
Yok ama kendinden başka canlıya zarar vermeme, hayvanlara da iyi davranma, onların da bir canı olduğu konusunda hiç eğitim almamış halkımız ve bilhassa cahil annelerimiz kendileri böyle yapıyor çocuklarına örnek oluyorlar. O çocukların deniz anasını kuma gömme çabalarını görmeniz lazimdi. Bunlar sarımsaklı plajında oldu, 1-2 defa bu anneleri gırtlaklama noktasına geldim, dilimde tüy bitti anlatmaktan ama kalın kafalara hiçbirşey girmiyor.
Tekne gezisinde yakalayabildiklerimin resmini çekmiştim, hele gözlükle seyretmek ne hoştu...
Söylenenlere göre denizler kirlendikçe bunlar çoğalıyormuş, ne fena yakında girip yüzebileceğimiz deniz kalmayacak.

KUMRU



Bu hafta sonu onbeş gün olacak takipdeyim. Mutfak penceremin dibinde bir kumru çerden çöpten yuva yapmış sonra da yumurtalarının üstüne yatmış bekliyor. Temizlikçi yardımcım son dakka keşfetmiş az daha çarpıp aşağı gönderiyormuştu onları. O günden beri özel ilgi gösteriyorum, ekmek kabuğu koydum yemedi, su koyuyorum içiyor, sonra bulgur, arpa şehriye koy dediler koyuyorum 2 günde yutuyor hepsini, ama yumurtaların üzerindeki pozisyonlarını görmeniz lazim, hergün bir şekil oluyor. Yiyecekleri elimle koyarken nasıl bir koruma içgüdüsü ile kabarıyor, şişiniyor, biraz daha yaklaşacaksam eğer üzerime atılmaya hazır bakıyor, cin gibi gözleri var. Merakla bekliyorum torunlarımı, kaç günde çıkar bunlar acaba ??

24 Ağustos 2006

Beliz Pansiyon



Ayvalikda Beliz pansiyonda (solda) kaldım. Eski Ayvalik bölgesinde sokak arasında eski, Rumlardan kalma 3 katlı bir bina, dedesi Midillili Beliz hanım bu binayı güzelleştirmiş, pansiyon olarak işletiyor, bahçesine de yeni bir bina yaptırmış, 3 oda da oraya eklemiş, internet üzerinden tanışıp evlendiği kocası Hollandalı bey de gelmiş buraya yerleşmiş, beraber şen şakrak götürüyorlar işi. www.chezbeliz.web.tr
Sanki kendi evinizdeymiş gibi rahat ediyorsunuz, terasda sedirler, bahçede ağaçlar altında masalar, sular akıyor, kahvaltıda neler neler, ortalıkda dolaşan kediler(ben çok sevmem) bir de uysal, akıllı bir köpek (çok severim) size deniz kenarına inerken eşlik ediyor, belli bir yere kadar götürüyor sonra geri dönüyor, akşam geldiğinizde karşılıyor, kokluyor, illa size dokunarak, sırtını dayayarak oturuyor, sonra kendi kafasına göre takılıyor.
Arada rum muzikleri, klasik müzikten örnekler veya caz çalıyorlar, akşamüstü denizden dönünce bir yorgunluk kahvesi içiyorsun veya gece dönüşte bir dilim karpuz ikram ediyorlar. Sular bol bol akıyor, sivrisinek yok, etrafda hep eski sıra sıra yanyana evler, daracık, parke taşı döşeli sokaklar, cumbalı, demir parmaklıklı, nefis tahta işçiliği sergilenen kapıları olan evler, taş evler var. Başka bir dünyada yaşıyor gibi oluyorsun.

Benim de anneannemin evi böyleydi, porselenden kapı tokmakları vardı, tahta içten merdivenli, cumbalı, tahta kepenkli pencereleri, üst tarafı vitray altı tahta oymalı kapısı vardı, Ankara'dan yaz tatiline gelince o evde geçerdi günlerimiz. Öğleden sonra kapıdan giren güneş ışıklarının huzmelerini seyretmek oyun gibiydi. Etrafdaki diğer akrabaların evleri de benzer bazıları içten merdivenliydi, gıcır gıcır merdivenler, akşamlari yukarı çıkıp inmek çocuk aklımızla bize ürkütücü gelirdi, ayrıca da annemden gizli birşeyler şeyler yapmamıza izin vermezdi.
Her akşam pansiyonun etrafındaki evlerin önlerine çıkan yaşlı teyzelerle konuştum, kimisi Midilliden, kimisi Giritten gelmişler, veya değişim sonucu seneler önce gelmiş olan atalarından kalan evlerde şimdi yaşıyorlar, gücü yeten restore ettirmiş, içini dışını yenilemiş, kimisi yurt dışından gelenlere satmış, çoğu evleri büyük şehirlerden gelenler alıyor, yeniliyor ya kendi oturuyor ya da yabancılara satıyorlarmış. Nefis taş evler var, bahçeleri var, nasıl zevkli yapmışlar bakmaya, gezmeye doyamadım. Sağdaki resimde tipik bir eski evin yenilenmiş ve zeytin pansiyon olarak kullanıldığını görüyorsunuz. Sahibi ile tanıştım, Bostancıda oturan bir hanım, birkaç sene önce toplamış pılı pırtıyı gelmiş buraya, ne güzel bir yer yapmış pansiyonculuk yapıyor, turistler bayılıyormuş, bir dahaki sefere orada kalacağım. www.zeytinpansiyon.com.tr Devam edeceğim....

AYVADA



Ayy ne çok ara verdim dimi, ne fenayım...
Ayvalık'a tatile gittim, bir çok resimler çektim, buraya gelip döktüreceğim, resimleri koyacağım ama vakit olmuyor, hergün bişey çıktı. Neyse şimdi başlıyorum...

Ayvada resimde gördüğünüz büyüklükte bir midye, yani midyenin babası diyeceğim nerdeyse, istiridye gibi içi açılıyor limon sıkılıp yeniyor, pek güzelmiş, tadamadım, bunları gördüğümde papalinalarımı yemiş küp gibi olmuştum. Ayvalık'ın ismi buradan gelirmiş, bildiğimiz ayva ağacı ile alakası yokmuş. Bu ayvadayı çıkarmayı da herkes bilmiyor, sahilde gezerken rastladığım bey hem çıkardıklarını sergiliyor, satıyordu hemde ben sordukça anlatmaya başladı. Sadece kendisinin bildiği yere dalmaya gidiyor, bunlardan topluyor, anlayana bilene (büyük lokantalara) bunları satıyor, bazilarını kendine ayırıyor afiyetle yiyor, kabuklarını da satıyordu. Denizde ne güzel şeyler var, burada tezgahta hepsini görünce ne kadar hoşuma gitti, bir yandan da yazık mı oluyor hiç ellemesek de denizin dibinde kalsalardi mi diye düşünüyorum işte öyle birşey.....

24 Temmuz 2006

Kanlıca




Cumartesi arabaya atladım, arkadaşlarımı aldım doğru Kanlıca. Yollar kalabalık değil, deniz kenarından kıyı kıyı gidiyorsun, yalılar, bahçeler, çengelköyde salatalıklar, kuleli, anadolu hisarı, ne güzeldi.
Ne zamandır gitmemişiz hepimiz, sahile oturduk, yoğurtlarimiz geldi, pudra şekeri koyduk yedik. (Aman kırk çeşidi çıkmış, ballı, reçelli, pekmezli, v.s.) Sonra simitler aldık, çaylar içildi, bu arada da show tv de oynayan bir dizi çekiliyormuş, film seyreder gibi oturduğumuz yerden onları seyrettik, kameraman, söylenecek lafları bağıra çağıra okuyan bir kız, oyuncuların makyajcısı, ışıkçı, yönetmen ne çok insan vardı ortada, aynı sahneyi beş defa çektiler, kamera her seferinden başka yerden alıyor, sonra ayakta çekim, önce prova sonra konuşmalı çekimler. Çok zevkli iş yaa, ben de sinema manyağı olarak film çekimlerine, yönetmen yardımcısı olma işlerine çok meraklanıyorum ya, öylee seyrettim.
Bu piyasada çalışmak şöylee esaslı bir film çekiminde bulunmayı ne çok isterim.
Kanlıca meydanı pek değişmiş, masalar ortaya doğru çoğalmış, denizin dibine banklar koymuşlar en güzel manzara oradan ama servis yok. Simitçi, mısırcı, ortaköy meydanı gibi incik boncukçu, hint işi elbiseler, şallar satanlar oralarda da tezgahlara serilmişler. Iskele binasını yeniliyorlar, boya yapıyorlardı, bitince çok güzel olacak, lacivert beyaz boyalı bina, vapurlar yanaşıyor, motorlar geliyor. Şu boğazın kıyıları pek güzel, oralarda oturmak çok hoş birşey yaaa.
Ben burada duvarlar arasında bunalıyorummmmmm, havasız kalıyorum sanki.
Pazar günü çok çalıştım, sabahtan kalkar kalmaz kahvaltı, gazeteler derken hafif keyiften sonra çamaşırlar yıkandı, balkondaki çiçekler temizlendi, böceklenmiş olana ev yapımı ilaç püskürtüldü, pembe domateslerime sırıklar diktim fidelerin dallarını sırıklara bağladım, bütün çiçeklerime yıkama sulama işleri (bakınız resimlerdeki sardunyalar arkadaşımın balkonunda, benimkiler niye böyle olmuyor çatlayacağım yaaa) yaptım. Bu arada yeni aldığım kasetleri dinliyorum. Cenk Eren dinlediniz mi acaba, çok güzel Sezen Aksu besteleri var, birkaç defa arka arkaya dinlemek lazim, yazik adam ortalıkda dolaşmıyor, bu şarkılar duyulmuyor, dinleyin seversiniz. Funda Arar'ı hep beğenirdim zaten, şimdiki şarkısı "Benim için üzülme" bayılıyorum.
"Bundan sonra adını 40 yılda bir anarım,
Sende kaybettiğimi, başkasında ararım,
Benim için üzülme..."
Hem sözler, hem müzik çok güzel, diğer şarkıları da dinleniyor. Nil Karaibrahim şarkıları da herzamanki gibi hem dinliyorsun, hem düşünüyorsun, bu lafları nasıl bir araya getirip böyle yazabiliyor bu kız. Bence Türkiyedeki en güzel şarkıcı, gözler, dudaklar, hertarafı harika maşallah.
Sonra buzdolabı temizlendi, meyvalar, sebzeler yıkandı, yemekler hazırlandı, sonra ütü yaptım, sonra duş yaptım ve gecenin bir saati ojelerimi sürüp helak vaziyette yattım. Çok çalıştım çookkk, allahtan bugün patron yok ofisde dinleniyorum. Ne dolu dolu hafta sonuydu yaa.

21 Temmuz 2006

Aya Irini

Geçen akşam Aya Irini de Cecilia Bartoli'yi dinledik. Italyan mezzo soprano hanım kızımız pek havalıydı, uzun kıvırcık bir çook saçları var omuzlarına dökülüyor, şöyle yakası bağrı açık siyah bir tuvalet giymiş, boynuna koluna da taşlı şıkırtılı takılar takmış, spot ışıkları üzerine tutulunca nasıl parlıyorlardı. Sesi pek güzelmiş, seçtiği şarkılar da tam oranın atmosferine uydu, nasıl bir huşu içinde dinledik, en yavaşlarından en heyecanlı olanlara kadar şarkıları çok güzel seçilmişti. Kimsenin çıtı çıkmadı, (arada iki densiz cep tel kapatmayı unutmasaydı, daha iyi olacaktı) bazı şarkılarda adeta nefeslerimizi bile tuttuk. Kendisi de hem tiyatrovari hareketleri, hem sıcakkanlılığı, sempatikliği ile gönlümüzü aldı, hem de sesi ve şarkılarıyla kulaklarımızı, ruhumuzu yıkadı, çok alkışlandı, iki defa bis yaptı, ayy nasıl güzel bir akşam oldu, darısı başınıza....
Geçen hafta sonu da orta okuldan beri arkadaş olduğumuz 3 kız buluştuk. Bir tanesi ile Ankara ilk okuldan arkadaşız, ama üçümüz orta birinci sınıfta buluştuk. Lisede ayrı bölümleri sectik, ilk okuldan tanığım arkadaşım önce Istanbul'a sonra Almanya'ya taşındı, epey bir müddet koptuk. Diğeri ile liseyi bitirince şehir değiştirme yüzünden koptuk, üniversiteden sonra evlendi Amerika'ya gitti. Yıllar sonra izimizi bulduk ve aralıklı da olsa yazıştık, konuştuk. Almanyadaki Istanbul'a döndü, evlenmiş, boşanmış bir oğlu var, Amerikadaki evlenmişti, bir kızı var, bende ikisinden de yok. Almanyadaki burada Demirciköy yakınlarında ev almış arkadaşı ile orada yaşıyor, Amerikadaki kocayı ekmiş kızıyla Yalova'ya yazlığa gelmiş, pazar günü bana geldiler, hep beraber Demirciköye gittik, biz üç genç kızdık, simdi olduk genç kadınlar, boyumuzdan uzun çocuklar, ama hala kendimizi lise yıllarındaki gibi hissediyoruz ve yine nerede kalmıştık diye devam ettik. Saçlarımızda beyazlar (biz boyuyoruz, Amerikadaki onu da yapmıyor, tembel) ama yaşımıza göre ne kadar iyiyiz diye avunup durduk, yiyip içtik, güldük, konuştuk, birbirimize bakakaldık. Heyy gidi günler heyyyy....

Siz hiç pembe domates gördünüzmü, yediniz mi, domates kırmızı olur diyeceksiniz ama pembesi de var. Gazetede sitesini görüp, tesadüfen tanıştığım sevgili Avniye hanımdan aldığım fideleri, resimde gördüğünüz gibi peynir tenekelerine ektim, her sabah kalkinca ilk işim balkonda onlari sevmek, konuşmak, arada bir çapalamak, yapraklarını koklamak ve ne kadar büyüdüler diye bakmak. Inşallah uzayacaklar, sarı çiçekler açaçaklar sonra da önce yeşil, sonra pembeleşen domatesler oluşacak. Valla çook uzun ve zor bir yol gibi görünse de, sonunda başarılı olamasam da, yani domatesleri görüp yiyecek kıvama getiremesem de, şimdi yaptığım çabalar, onlarla konuşmak, merakla beklemek, toprak, teneke, fideleri sarmak için çubuklar aramak, siteye girip diğer üyelerin neler yaptıklarını okumak, yeni bilgiler keşfetmek, yeni dünyalara açılmak okkaddar güzelki, insana kendini iyi hissettiriyor. Bütün bunlar nişantaşında bir apartman dairesinin arka balkonunda oluyor. Hele bir bahçem falan olsaydı artık kim tutardı beni bilemem...

Siteyi tekrar yazıyorum girin okuyun bilgilenin ; www.pembedomates.blogspot.com

Pembe Domates


Siz hiç pembe domates gördünüzmü, yediniz mi, domates kırmızı olur diyeceksiniz ama pembesi de var. Gazetede sitesini görüp, tesadüfen tanıştığım sevgili Avniye hanımdan aldığım fideleri, resimde gördüğünüz gibi peynir tenekelerine ektim, her sabah kalkinca ilk işim balkonda onlari sevmek, konuşmak, arada bir çapalamak, yapraklarını koklamak ve ne kadar büyüdüler diye bakmak. Inşallah uzayacaklar, sarı çiçekler açaçaklar sonra da önce yeşil, sonra pembeleşen domatesler oluşacak. Valla çook uzun ve zor bir yol gibi görünse de, sonunda başarılı olamasam da, yani domatesleri görüp yiyecek kıvama getiremesem de, şimdi yaptığım çabalar, onlarla konuşmak, merakla beklemek, toprak, teneke, fideleri sarmak için çubuklar aramak, siteye girip diğer üyelerin neler yaptıklarını okumak, yeni bilgiler keşfetmek, yeni dünyalara açılmak okkaddar güzelki, insana kendini iyi hissettiriyor. Bütün bunlar nişantaşında bir apartman dairesinin arka balkonunda oluyor. Hele bir bahçem falan olsaydı artık kim tutardı beni bilemem...

Siteyi tekrar yazıyorum girin okuyun bilgilenin ; www.pembedomates.blogspot.com

14 Temmuz 2006

12 Temmuz 2006

KAŞ YAPARKEN GÖZ.....


Ahh blogcuuum seni nasıl özledim, kaç gün oldu iki satır yazamadım. Kaş'a gittim döndüm, anlatmam lazim, resimleri göstermem lazim ama buraları toplamaktan vakit bulamıyorum.
Gitmeden önce yazdıklarıma baktım da, gerçekten çok yüzdüm, buruşuk parmaklarımın resmini çekmeyi unuttum, kitap okudum Inci Aral'dan "Taş ve Ten" çok tavsiye ederim. Nermin Bezmen'den "Sır" hala bitmedi fena değil, biraz masalımsı havada olsa da, şimdi elimde Tuna Kiremitçi'nin " A.Ş.K neyin kisaltması" kitabı var, parça parça yazılar, henüz bitmedi, içlerinden bir tanesini pek beğendim yakında buraya koyacağım. Onun ilk kitabını okuyorum, millet kaç tanesini çoktan devirdi, ben anca yetişiyorum, neyse hiç yoktan iyidir.
Kaş çok değişmiş, kaç sene olmuştu gideli unuttum, bir sürü yeni binalar, oteller, yollar açılmış, meydanlar, dükkanlar, cafeler, lokantalar dolmuş. Turistler çoğunluk alman veya kuzey avrupa ülkeleri veya ingilizler, ama bu sene beklenenden daha az oldukları için esnaf pek mutsuz. Kupa bittikten sonra gelirler inşallah diyorlar. Kaldığım pansiyon, Küçük Çakıl denilen bölgede ufak basit bir yer, sahipleri pek tembel, hiçbir iyileştirici, geliştirici şeyler yapmamışlar, halbuki yer olarak pek avantajlılar, anne,baba, çocukların işlettiği bir mekan. Bütün binalar dağlara doğru dayamışlar sırtlarını, aralardan fışkıran begonviller, zakkumlar, yaseminler, nefis manzaralı, önünden yol geçiyor, sonra kayaların üstünde plajlar.
Burada durun işte çok fena bu sistem, dipdibe şezlonglar, şemsiyeler, çoluk çocuk herkes bir arada, ne kitap okuma, ne kafa dinleme, ne itiş kakış olmadan denize girme mümkün değil.
Ben de iki gün oralara takildiktan sonra Limanağızı denilen yeri keşfettim karşı kıyıda bir ufak koy, (aşağıda en sol res.) çakıl taşlı yine ama sahilden giriyorsun, hergün tekne ile oraya gitmeye başladım, nasıl sakin güzel bir yer, sessiz, ufak bir restoran var, gün boyu yayıl, kitap oku, uyu, denize gir, müzik yok, kalabalık yok, ferah yüz yüzebildiğin kadar, akşam yine tekne almaya geliyor. Bir gün Kekova tekne gezisine katıldım, üç ağızlardan başlıyor, akvaryum koyu, korsan koyu, kekova (en sağ), simena (ortada) ayy nasıl güzel koylar, deniz lacivert veya turkuaz rengi, pırıl pırıl, berrak, nefis, gözlük ve şnorkel aldım, ilk defa deniz altında balıkları seyrettim, bambaşka bir dünya orası, bir de dalsam neler görecektim kimbilir. Simena nefis bir yer, harika taş evler var, ufacık bir köy ama sahildeki ufak restoranlar kırmızı sardunya cenneti, sokaklar daracık ve dik, ama tırmanıp çıkınca, çay bahçesinde manzara eşliğinde bir kahve içmek harikaydı, bu kadar ücra bir köşe, deniz yolundan başka neredeyse hiç yolu olmayan bir yer, oradaki insanlar, çiçekler, deniz, ahh ahhh....