22 Nisan 2010

Ebru Minyatür karışık

Bunlar da en son numaralarım. Sol ilk sıradakiler taraklı ebru örnekleri onun altındakiler hatip ebru çalışması.  
Sonra da sergi açılacak, fuara katılacağız diyen hocamızın yol göstermesi ile yaptığımız ebru desenlerini kullanarak bir minyatür resmi koplayamaya çalıştım. Gayet acemice önce deseni kartona çizip sonra kesip yapıştırma işi ile bir çeşit kolaj yaparak bu köylü kızımızı yaptım. (sağ ilk resim) 
İşin orjinali (sağdaki 2.resim) o kadar güzelki onu da ayrıca çerceveletip asacağım. Ama benim gibi ince işlere çok eli yatkın olmayan birisi için  büyük başarı örneği. Kontür çizgileri daha zarif olabilirdi ama bu ilk, sonrası daha iyi olacak inşallah.
Bu güzel ebru çalışmasını değerli ebru sanatçısı Alparslan Babaoğlu yapmış. Bu sanatçı aynı zamanda ebru ile hat ve minyatür sanatlarını birleştiren çalışmaları da yaratmış. Araştırdıkça, okudukça neler çıkıyor, insanlar neler yaratıyorlar, neler yapmışlar ağzım açık kalıyor. Gönülünü bu işe koyanlar için harika bir alan, harika bir yaratıcılık imkanı.

Ebrular çoğalıyor

Bugünlerde ebru ile yatıp ebru ile kalkıyorum, rüyamda bile ebru desen ve renkleri görüyorum. Kurs ilerledikçe bizim de öğrendiklerimiz ve marifetlerimiz artıyor, içimizdeki yaratıcılık melekeleri dışarı vuruyor. Hani çok temiz düzgün işler çıkardığımızı söyleyemem, çünkü bir teknenin başında 7-8 kadın sırayla birşeyler yapmaya çalışıyor, vakit kısıtlı, herkesin titizliği, düzeni, eli, bir değil. Böylece benim gibi detaycı, titiz, düzen meraklısı birisi için hayli zor saatler geçiyor, sabırlı ve sakin olmayı tekrar öğreniyorum, kendi sıram gelince  birşeyler yapmaya çalışıyorum. Ama bu beni hiç kesmiyor, illa eve gelince tekrar devam etmek istiyorum. İnşallah maddi durumları ayarlayıp en kısa zamanda kendime bir takım almalıyım ve bu işi kendi başıma sessizce, huzur içinde yavaş yavaş yaparak devam ettirmeliyim. Ne kadar sevdiğimi, orada yaparken nasıl hissettiğimi, meydana gelen gayet acemice işleri seyrederken nasıl bir huşu içinde olduğumu anlatamam. Meğer ben bu işi çoktandır arıyormuşum, şimdi buluştuk, bırakmaya hiç niyetim yok. Düz çizgiyi bile doğru düzgün çizemeyen, eline fırçayı en son orta okulda almış, renklerden sadece belli başlı olanları bilen ben şimdi neler öğreniyorum ve ben bununla var oluyorum hissi duyuyorum. Neden şimdiye kadar yapmadım diye dövünesim geliyor. Bu yaştan sonra sanat açılımı yapıyorum. Daha bu yaptıklarımız battal, şal desen, bülbül yuvası, gelgit dedikleri ebru çeşitleri. Yani aşama aşama fırça kullanmayı, suya boya atmayı ve sonra biz denilen tığ gibi bir aletle şekil vermeyi öğrendik. Sonra sırasıyla düz satıh üzerine desenler yapmayı öğrendik, en son da inşallah çiçek yapmayı öğreneceğiz. Neler yaratacağımı hayal bile edemiyorum. Ama bu hisler, büyük bir hevesle kursa gitmek, orada çalışmak, sonra da yaptıklarımı seyretmek beni benden alıp götürüyor. Çok iyi geliyor bana, çok şükür yine, yeniden bir kere daha, her zaman binlerce kere....

12 Nisan 2010

Lale, Erguvan Zamanı

Şimdi lale zamanı ya, Istanbul'un herbir köşesi lalelerle dolandı ya, hepsi de ne kadar güzel renk ve şekillerde bahçeleri, parkları, refüjleri, kaldırımları süslüyorlar ya, bizim buralar kusur kalırmı !
Gerçekten buradaki Belediyenin Park ve Bahçeler Müdürlüğü iyi çalışıyor. Sitelerin arasındaki boş bir alanı hemen küçük bir koruya çevirdiler, sıra sıra çeşitli ağaçlar dikildi, hem gölgelik yapacaklar, hem de binalar arasında yeşillik, ferahlık, oksijen kaynağı. İnşallah güzide halkımız yıkıcı değil yapıcı olur, altında piknik yapacağız diye genç fidanları bozmazlar. Çok güzel şeftali ağaçları, limon çamı, servi ve akasya diktiler. (sağdakiler şeftali ağacı baharları). Sonra küçük çocuk bahçesi veya spor aletlerinin durduğu parklarımızı da lalelerle donattılar, harika görünüyorlar. Tesadüf eseri bahar açmış ağaçları seyrediyor, bu ne ağacı, diğeri ne ağacı diye bakarken erguvan ağaçlarının olduğunu ve açmış olduklarını farkettim. Hem buralarda varolacaklarını hiç ummuyordum, hem de açmaları için henüz erken sanıyordum, ne güzellik, ne renkler, seyretmeye doyamıyorum. Istanbul'un boğaz tepelerine gideceğime burada yanıbaşımda buldum onları. Daha da serpilecekler, yerlere dökülüp ortalığı pembeye boyayacaklar.

Karakol

Mutlukent mutlukent olalı böyle mutlu olmadı. Çok klişe bir cümle oldu ama gerçekten eylem olarak böyle. Resimlerden de göreceğiniz üzere, eskiden Sağlık Ocağı olup artık kullanılmayan bu bina neredeyse altı aydır hummalı bir hazırlıkla karakola dönüştürüldü. Hele son bir haftadır, (meğerse cumartesi günü açılış yapılacağından) gece gündüz çalışmaya başlamışlardı. Belki elli tane işçi, binanın içi dışı yenilendi, herşey çatıdan bahçeye yeni baştan kuruldu. Sonra kale duvarı gibi etrafına duvar yapıldı, bahçeye taş döşendi, silindir geldi, kum, çakıl, toprak döküldü yol yapıldı. Sonra cumartesi sabahtan itibaren ağaçlar, çiçekler dikildi, velhasıl nasıl hızlı bir hazırlanma görmek lazımdı. Büyükşehir belediyesinin slogan sözü yazılı levhalar da ortalıkta "Çalışınca oluyor". Böylece öğleni buldular. Bir sürü kamyon, minibüs, otobüs gelip gidiyor, tribün kurdular, kırmızı halılar döşendi, konuşma kürsüsü, tenteler yapıldı, sandalyeler dizildi. İlkokul çocuklarından oluşan folklör takımı geldi, hatta bando! bile geldi. Kırmızı sırmalı elbiseleri ve kendilerinden büyük sazları ile.
Sonra bilumum makam arabaları ile (çoğunluğu son model Mercedesler) vali, kaymakam, büyük şehir belediye başkanı ve  çevre ilçelerin belediye başkanları, ilçe emniyet müdürleri, organize sanayi bölgelerinin başkanları, çeşitli fabrikaların müdürleri, askeri komutanlar ve halkımız yerlerini aldılar. Bando İstiklal Marşını çaldı açılış başladı. Vali, Belediye Bşk ve Emniyet Müdürü konuşma yaptılar, çocuklar kolbastı oynadı, kurdele kesildi, resmen karakol açılmış oldu. Sonra yan tarafta bir çırpıda hazırlanan kokteyl masaları üzerindeki ikramlara geçildi. Bütün bunlar o kadar çabucak ve düzenle, gerçekten seri şekilde hazırlanan bir program dahilinde olup bitti ki balkondan onları izlerken şaştım kaldım.  Allahtan hava güzel, polislerin dağıttığı şapkaları kafalarına takan yerli halkımız huşu içinde belki kırk yılda bir ayağımıza gelen devlet erkanını izleyip, açılışı kutladı ve tabak tabak ikramları evlerine taşıdılar. Allah için şimdi söylemem gerekirse karakol çok iyi oldu, hem görünüş hem emniyet bakımından sağ olsunlar.
Ama, madem bu devletin, belediyenin, bu kadar parası var, bu kadar hızlı çalışanı var, aleti edevatı var, bu kadar zevki ve estetiği bilen elemanları var, neden bu güne kadar buraya bir sosyal tesis yapmazlar,  etrafı güzelleştirecek ve halkın ortaya çıkıp gezeceği, oturacağı, vakit geçireceği, kahveler, restoranlar, kütüphane, belki sinema veya küçük bir etkinlik salonu olan bir tesis yapmamışlar hiç anlamadım, anlamıyorum. Başka türlü buraya ruh gelmez, ruhsuz bir yer burası bunu kırmak lazım. İnsanlar ortaya çıkmıyor.
Çünkü istenirse çabucak ne güzel birşey yapabileceklerini bu karakol yapımında günbegün gördüm. Arı gibi çalıştılar, henüz etraf çalışması tam anlamıyla bitmese de gayet güzel bir bina ve bahçesini yaptılar. Bu siteye böyle şaşalı bir karakol da ne lazım o da ayrı bir konu ama olsun, şimdi daha emniyetteyiz. Bir de polis haftası ya, illa ona denk getirip açılış yapalım valiyi de getirelim diye koşturdular zaar. Herkese hayırlı olsun, Allah muhtaç etmesin.   

2 Nisan 2010

Ebru Sanatı

Ebru'nun birçok tarifi var ama ben en çok bunu sevdim. Ebru; Suyun gökkuşağına aşkı demektir. Ne güzel demişler dimi?? Esasında "Ebru ;  Birbiri içine geçmiş, ancak karışmamış, bakışla ayırdedilebilecek şekilde duran renk ve şekillere denir. Sanat olarak Ebru, "su üzerine serpiştirilen sıvı boyanın rasgele bezendiği şekillerin ve bu şekillere müdahale edilmesiyle meydana gelen figürlerin kağıda aktarılarak sergilenmesidir". İşte esas anlamıyla budur, en güzel tarif. Bizde bunu uygulamaya başladık. Kitre denilen suyun hazırlanışı ve koyduğumuz tekne denilen  kabın içine, karıştırarak elde ettiğimiz boyaları, at kılından, bizzat yapmasını öğrendiğimiz fırçalar yardımı ile atmaya başladık. Önce tek renk, sonra iki renk ve sonra üç renk ile fırçayı elimize vurdurarak atmaya çalıştığımız boyalar ile çıkan şekillerde "Battal Ebru" denilen en temel ve ilk halleri yaşamaya başladık.
Aslında Ebru Sanatı çoook önceleri başlamış, kesin tarih bilinmemekle beraber, 13 yy dan beri varolagelmiş. Osmanlı devrinde çok yapılmış, çok iyi ustalar yetişmiş. Bu sanatın felsefesi, yapılışı, meydana gelişi, yapma anı, boyalarla haşır neşir halleri, sabırla beklemek, en az hata yapmak için çok iyi hazırlanmak, sessiz, sakin ve rahat olmak. Meditasyon gibi, kendini o ana, o hallere ve renklere bırakmak, yavaşça, sessizce, sakince suyla başbaşa olmak, suya müdahale etmenin, yapacağın şekillerin, hayalindeki şeklin eline yansıyıp seni yönlendirmesi, o birebir halleri bana çok tanıdık geldi, beni benden aldı. Aynı yoga yaparken, meditasyon yaparkenki gibi, bir olmak, bütün olmak, sadece sen ve O olmak halleri çok güzel. Tabi 14 kadından oluşan atölyemiz benim için gerekli olan sessizlik ve sakinliği çok yaşatamıyor ama hep, burada herşeyi öğrenip, ileride kendi atölyemde özgürce çalışacağımı ve yaratıcılığımın sonuna kadar gidebileceğimi hayal ederek daha bir istekle sarılıyorum. Bana ilaç gibi geliyor, teşekkürler Allahım sen hep beni duyuyorsun.

Resim Dersleri

Hani biz küçükken hatta gençken annelerimiz "gün" yaparlardı ya, maksat sohbet olsun diye çay, pasta, börek, çörek eşliğinde bazıları "konken partisi" derken, bazıları "altın günü" derken bu yeme içmeler alıp başını gitmişti. Hepsi bin kilo olmaya doğru gittiklerini farkedip bu sefer ev işlerinden ve artık büyümüş çocuklarının işlerinden arta kalan zamanlarda ne yapacaklarını düşünmeye koyulmuşlardı. Kimisi dikiş dikiyordu, kimisi örgü örüyordu zaten ama yine de canları sıkılıyordu ki o sıralar Belediyenin açtığı elişi kursları imdada yetişmişti. Çiçek yapmak, tahta boyamak, makreme, incik boncuk yapmak, şimdilerde stililistlik, grafikerlik, lisan kursu, resim kursu derken bir sürü bölümler vardı. Benim annem de çiçek yapma ve makreme kurslarında ne güzel şeyler yaratmıştı, evi süslemişti. Şimdi hala bu kurslar devam ediyor, hepsi sanki okul gibi belli bir disiplin ve program eşliğinde neredeyse altı ay sürüyor ve sonunda sertifika bile veriyorlar.  İşte bendeniz cennet kuşu da emeklilik günlerini yaşarken ve eylülde başlayan şehirdeki kursları kaçırdığım için esef ederken bizim mahallede "Ebru Kursu" başladı. Ben istedim bir göz Allah verdi iki göz misali, taaa Istanbul'dan beri kaç senedir ebru yapmasını öğreneyim diye düşünüp yapamayınca bir kenara koyduğum bu arzum, beklenmedik bir zamanda ve beklenmedik bir şekilde önüme geliverdi. Ne çok canı gönülden istemişim ve sonra da unutmuşum, işte gerçekleşiyor. Ahh keşke diğer arzularımı da bu şekilde yapabilsem...
Ebru yapmadan önce, renkleri tanıma ve hangi renk ile hangi rengi karıştırırsam ne renk elde ederim, açmak için ne yapmalı, koyultmak için ne yapmalı gibi temel bilgileri öğrendik. Resim kağıtları üzerinde renk çalışmaları yaptık. Ana renkler olan kırmızı, sarı ve mavi ile işe başlandığını, sadece bunların karışımından diğer renklerin elde edildiğini, siyah ve beyazın yardımcı renk olduğunu açmak veya koyultmak için kullanıldığını öğrendik. Çok zevkli, çok enteresan bir dünya, ödev olarak da renk çemberi yaptık. Ayrıca teori derslerimiz de var. Haftada iki gün kendimi bu dünyaya veriyorum. İçimdeki yaratıcılık marifetleri açığa çıkıyor.

Bahar Dalları

Bu mevsimde ağaçların böyle beyaz, açık pembe veya koyu pembe baharlar açması, dalların gelinler gibi süslenmesi çok hoşuma gidiyor. Ama bir türlü hangi ağaçların beyaz, hangi ağaçların uçuk pembe, hangi ağaçların da koyu pembe baharlarla bezendiğini öğrenemedim. Bunun üzerinde biraz daha çalışmam lazım. Bu yaşa kadar öğrenemeyen bundan sonra inşallah bunu keşfeder artık. Şimdilik görünüşlerine bayılıyorum, inşallah çok soğuk olmaz da bu dallar bozulmaz. Zaten ömürleri kısa sürüyor, hele kuvvetli bir rüzgar olursa savulup gidiyorlar. Seyretmesi, fotograflarını çekmesi çok zevkli bence. Bir arkadaşımın evinin yan bahçesinde yazın parmak kadar dutların olduğu ağacı bildim, bembeyaz açıyorlar, hemen onları tespit ettim. Bir de buradaki mahallemin pembe baharlar açan ağaçlarını çektim. Ne ağaçı olduklarını öğreneceğim.
Aslında ben Ziraat Fakuültesine girecekmişim. Keşke o zaman buna kafam bassaydı da kendimi ona yönlendirseydim. Ama bu çiçek böcek merakı da otuzumdan sonra başladı o da başka. Ahh insan birazcık da olsa ileriyi görebilme yeteneğine sahip olsa, yani çok değil şöyle 1-2 sene sonrası. Flashforward dizisini izliyormusunuz, görse bir türlü görmese bir türlü diyeceksiniz şimdi de, haklısınız.....

26 Mart 2010

TAKI KURSU

Evde oturan hanımların çoğu ev işlerini hallettikten sonra, eğer çoluk çocuklar da büyümüşlerse veya çocukları yoksa, uzun çalışma hayatından sonra emekli olmuşlarsa, yani bir şekilde hayatlarının bir bölümünde illa bir kursa gidiyorlar. Kimisi dikiş nakış, kimisi örgü, kimisi resim, ahşap boyama, kimisi tezhip, kimisi de amatör şarkıcı olma uğruna musiki cemiyetlerine devam ediyorlar. Bir arkadaşım kapalıçarşıda bir taş ustasının yanında çalışmaya başlamış. Gümüş üzerine pırlanta çalışıyor yüzük, kolye, broş gibi şeyler tasarlıyor. Kendisi tasarımlarını yapıyor sonra gümüş dökümler elde ediyor, sonra da taşlarla çalışıyor. Elindeki birkaç örnekten fotograflar çektim. Keşke pazarlamasını yapabilsem, ısmarlama işler çıkarabilse de satış yapabilse, ne çok memnun olur. Ben de aracı olarak ne çok sevinirim.

25 Mart 2010

Yemekler

Yemek yapmak benim için terapi gibi birşey. Çok şükür elimde çabuktur, eğer dolapta malzemelerim varsa, hiç korkmam, en kısa zamanda birkaç çeşit ayarlayabilirim. Hani aç kalmayıp iştahla yiyebileceğimiz, en az iki çeşit ile akşam yemeğini bir saat içinde kotarabilirim. Ayrıca keyfim yerindeyse, zamanım da bolsa eğer, yine hiç üşenmeden ince ince süslemeleri ile uğraşarak, ennn zeytinyağlılardan dolmaya, ennn tavuk yemeklerinden mezelere veya böreğe kadar birşeyler yapmayı, ortaya koymayı ve misafirlerime yedirmeyi çok seviyorum. Yemek yapıp birisine yedirmek bence çok keyif verici ve müthiş bir doygunluk hissi uyandırıyor. Bu sıralar brokoli ve kerevize takmış bulunuyorum. Kereviz havuçlu, ayvalı ve portakal suyu ile zeytinyağlı hazırlandi pek leziz oldu bence. Ayriyeten çiğ olarak da rendelenir üzerine yoğurt ve ceviz karıştırılarak salata gibi yenir, pek faydalıymış.
Brokoli ise malum her derde deva bu sıralar neredeyse illa hergün yiyin diyorlar. Onu da azbuçuk haşladıktan sonra sarımsakli zeytinyağında hafifçe döndürüp üzerine kırmızı biber ile süsleme ile tavuk veya et yanına garnitür olabileceği gibi yine az haşladıktan sonra sıcakken üzerine zeytinyağı ve limon gezdirip soğuyunca salata gibi yemek yahutta az haşlama sonrasi soğutup üzerine sarımsaklı yoğurt ile pek güzel olur. Geçenlerde etli karalahana dolması sardım ama fotografını çekmeyi unuttum, yine yapacağım. Evde olunca bunlara sarıyorsun işte. Kimisi de kek, pasta, kurabiye yapıyor. Afiyet olsun.

BAHAR BAYRAMI

21 Mart Ekinoks zamanı, güneş kuzey yarı kürede bahar ve yaza doğru, güney yarı kürede sonbahar ve kışa doğru yol alıyor. Eskiler tabiatın kış uykusundan uyanma zamanı, çiçek böcek için dirilme zamanı, baharların açma, karların erime, hayvan, bitki, insan kısacası hepimizin kış mahmurluğunu üzerinden atıp çoşma, canlanma, neşelenme zamanı demişler. Yurdumuzun dört bir yanında kutlamalar yapılırken biz de kendimizi her zamanki yerimize attık. Demirciköyedeki Uzunya restoran. Nefis kahvaltı hazırlıyorlar, bal ve kaymaktan, sahanda yumurtaya, sigara böreğinden domatese kadar yok yok. Kaç dilim ekmek yiyorsun, kaç bardak çay içiyorsun belli değil. Hem iştah açıklığı, hem sohbet, hem açık hava, hem dostlar bir arada olunca herşey su gibi akıp gidiyor. Üzerine kahveler, iyice koyulaşan sohbet, sonra biraz etrafta yürüyüş, dağ, bayır, çayır, çimen veya deniz kenarı, kum, suya taş atmaca. Çimenlerin arasında çiğdemlerin, papatyaların boy göstermesi, yine çimenlere serilen çoluk çocuk herkesin toprakla buluşması, kendini topraklaması, temizlemesi, bütün stres, gerilim, uyuşukluğun, ağrıların sızıların bir anda yok olması, derin derin nefes almalar, kendini rüzgara bırakma, suya bakma, gökyüzüne bakma, yeşilin ve mavinin birbirine karışması. Her yaştan insanlar vardı, bebekten anneannelere kadar. Güzel bir pazar oldu, bahara hoşgeldin dedik.

26 Şubat 2010

Perdelerim


Nihayet gönlüme göre mutfak perdeleri yapabildim. Taşınalı 10 ay oldu, ha bugün ha yarın derken, geçici perdelerimi de bağrıma basarak bugünlere geldim. Bir anda Tchibo'nun haftalık ürün tanıtımında bunları görünce kafamda şimşek çaktı (reklamları izliyorsunuz). Her ne kadar ölçüleri her pencereye uymasa da ben uydurdum işte, pek güzel oldu bence, resmini çekmezsem, buraya yazmazsam olmazdı sanki... Hem gece halleri, hem gündüz halleri, hem de pencere önü çuhalarım. Birbirlerine pek yakıştılar. Görünüş süper bakalım yıkama işleri nasıl olacak....

Gelen Bahar Mimozaları

Baharın geldiğini sokaklarda salkım saçak mimozaları görünce anlıyoruz birazda sanki. Ada' dan geldi bunlar diye hem sarılı yeşilli görüntüleri ile hem de baygın kokuları ile hepimizi çiçekçilerin başına topluıyorlar dimi??? Bir demet alıp geldim, salonda vazoya koydum, nasıl güzel kokuyor evin içi, baktıkça içim açılıyor. Böyle bir çiçek yaratmak, bu görünüş, bu koku, insanın içinde böyle güzel duygular uyandırmak, bunları görüp anlayabilmek, hissedebilmek ne güzel birşey ve ne kadar daha çok şükürler olsun.
Bugün 2. cemre suya düşmüş, onun için ortalık yağmurlu herhalde, hadi az kaldı toprağın ısınmasına.

Kemoterapi

Adını söylemek bile insanı üzüyor, hele başına gelmesi... Hele hele sonuçlarını görünce, yani bu seanstan sonra bazı kişilerin bunu kaldırıp kaldıramamasına bağlı olarak iyice yerlerde sürünür halleri pek iç paralayıcı, pek üzücü dimi. Çook yıllar evvel bir arkadaşımız beyinde oluşan bir tümör yüzünden bu tedaviyi almıştı, epey hırpalanmıştı ve son günleri çok acılar içinde tamamlamıştı, pek ağırdı, altından kalkamamıştı. Ne güzel bir kadındı, ne güzel bir insandı, neden ona diye isyan etmiştik. Kader kısmet böyle yazılmış deyip susmaya, sabır etmeye çalışmıştık. Belki üzerinden 15 yıl geçti. Işıklar içinde yatsın.
Ama şimdi bir arkadaşım var, yine bu kötü hastalık yüzünden bu tedaviye gerek duyuldu ve 4-5 seans aldı. Ama o kadar moralli, o kadar iyi bakılan, yemesi, içmesi, uykusu, ilacı her dakikası kontrollü ve dikkatli bir insan ki, ayrıca imanı, inancı, isteği, arzusu ve kabullenmişliği ile ve teslimiyeti sonucu o kadar iyi gidiyorki inanamıyoruz, maşallah demekten bir hal olduk.
Tıp literatürüne geçecek kadar mucizevi sonuçlar alması yüzünden sevinç içindeyiz ve sen bunu da geçeceksin diyoruz. Bu kadar sevgi dolu, yaşama arzusu olan, herşeyi kabullenen, dikkatli, bağlantısı olan ve hissettikleri ile kendine yön çizen bu güzel arkadaşım bunu da atlatacak inşallah. Kemo'nun 2. veya 3. seansında saçları dökülmeye başlamış (ne güzel, gür dalgalı saçları vardı) o da gidip hepsinin dökülmesini seyretmektense veya beklemektense bir güzel 3 numaraya vurdurmuş kafasını. Sonra tabi hepimizin yapacağı gibi bu işler başlamadan önce peruk yaptırmış, ama kel kafalı olunca bile öyle bir kabullenmişlik varki, peruk takmayı reddedip ben böyle dolaşırım tamam demiş. Sadece insanın kafası çabuk üşüyor! diyor. Gerçekten kellik bile ona yakışmıştı. Geçenlerde ziyarete gidip ilk defa saçsız halini görünce epey şaşırdım ama gözleri, yüzü ortaya çıkmış, kafa şekli de düzgün fırça gibi duran hepsi bembeyaz saçları ile bambaşka bir kişi olmuş. Şimdi kemo terapisi bitti, kontrol altında evde ilaçına devam edecek, saçları uzayacak ve hayata yeniden nerede kalmıştık diye devam edecek. Bu arkadaşımın duruşu ve azmi de bana kapak olacak. Allah herkese kaldıracağı kadar yük verir diyorlar ya.... bir de testlerden geçiyoruz ya.....

19 Şubat 2010

Bugün 1. cemre havaya düşmüş. Belliydi zaten pırıl pırıl masmavi gökyüzü, sıcak hava, nefis güneş içimi dışımı heryeri ısıttı. İlk defa kaloriferi yakmadım. Balkona alaka gösterip çuha çiçeklerini diktim. Sarı papatyalar diktim, pek güzel oldular.
Üstteki resimde yaprağın üzerindeki sümüklü böceği görüyormusunuz, nasıl tutunmuş çiçekçiden eve kadar gelmiş farkında değildim, resimleri çekince gördüm. Kıvrıldı biraz yürüdü, saksının kenarına geldi, yapraklar arasında kayboldu, bakalım bir daha ne zaman ortaya çıkacak. Şu çiçek kadar insana iyi gelen, içini açan, gönlünü ferahlatan, baktıkça ruhunu aydınlatan başka bir şey varmı acaba ? Çinli atasözü gibi "bir ömür boyu mutlu olmak istiyorsan çiçekle uğraş".

16 Şubat 2010

KIRMIZI


Bugün kırmızı yazmak istedim. Buradaki Sitelerin bahçelerinde böyle çok güzel kırmızı çiçekler açan bitkiler var. Bazıları yılbaşında sokaklarda satılan kokinalara benziyor, bazıları nar ağacı çiçekleri gibi. Bazılarına ben yabani yaban mersini adı verdim. Büyükçe bir alanda toplu halde salkım salkım dökülmeleri pek hoş duruyor. Hele resimde sol ortada duran ağaç, kuru dallar üzerinde sadece bu çiçekler var, ne yaprak, ne yeşillik hiçbirşey yok. Ne ağacı olduğunu keşfedeceğim, sonra nasıl yapraklanacağına bakacağım.
Buralar şimdiden böyle bahar gelince neler açacak, neler olacak. Bunca yağmur, kar, sulak alanlar anında yeşeriyor işte. Aralarında bu kırmızılar çok güzel duruyor göze batıyorlar.

14 Şubat 2010

Susarız....

Susarız…
Konuşulan konuyu boş, basit ve anlamsız buluyoruzdur, konuşmayı da gereksiz ve anlamsız buluruz…
Susarız…
Konuşulanlar öyle abes ve mantık dışıdır ki sadece hayretle dinler ve sessiz bir tepkiyle belli ederiz duruşumuzu…
Susarız…
Sessiz bir onaydır susuşumuz…Biraz utangaçlık belki ama içten bir katılıştır söylenenlere…
Susarız…
Sessiz bir bekleyiş olur susmak…Ya kendimizin yada karşımızdakinin ortak değerleri yeniden gözden geçirmesine tanınmış bir fırsattır sessizliğimiz…Yada birinin bizi fark etmesi, doğru algılayabilmesi için tanınmış bir süre… Susan için endişe ve olasılık hesapları arasındaki gel git lerle biraz da huzursuz bir bekleyiştir susmak…
Susarız…
Dile getirilmeyen bir öfkedir bazen suskunluğumuz… Öylesine yaralanmışızdır ki yaralamak isteriz, yüreğini acıtmak ve kanatmak…Ve biliriz ki hiçbir söz acıtamaz, yaralayamaz ve kanatamaz kimseyi bir suskunluk kadar…Ve susmak en acımasız, öldürücü silahtır bazen…
Susarız…
Hassas ve kırılgan bir tepkidir…Küçücük bir hatırlatmadır belki…Fark edilmesi ve onarılması incelik ister…Ya yeniden bir kazanıştır yada aleyhte bir delil olarak kalır karşımızdaki için…
Susarız…
Bir ilişkide negatiflerin gözümüze batmaya başladığı, karşımızdakine ait aleyhte deliller dosyasının kabarmaya başladığı ve hatta dosyayı masanızdan kaldırmaya gerek duymaz olduğunuz bir noktadasınızdır…Bir duruş, bir soluklanmadır susmak…Ortak geçmişin değerlendirilmesi ve geleceğin muhasebesidir…Durup yeniden, şimdi bulunduğunuz noktadan bir daha bakmak istersiniz yaşananlara ve eldekilerle geleceğe gitmenin ne kadar mümkün olduğuna…Bir içe kaçış ve söylenemeyenlerin biriktirilmeye başladığı yerdir susmak…
Susarız…
Ayağımız yerden kesilmiş, bulutların üstündeyizdir ve çiçek çiçek bahardır yüreğimiz…Sevdiğimizle yan yana ve can cana yızdır…Öyle bir ruhsal bütünleşmedir ki hiçbir söz tanımlamaya yeterli gelmez hissedilenleri ve susarız…Sadece yüreklerin ve gözlerin konuştuğu yerdir suskunluğumuz…
Susarız…
İletişimin tıkandığı yerdeyizdir , hiçbir iletinin bize yeterli gelmediği ve hiçbir iletimizin doğru algılanmadığı…Yanlışlıklar, yanılgılar ve kim bilir belki de gerçeklerdir bir fırtınaya tutulmuşçasına savrulup duran…Sözler yerini sessizliğe bırakmaya başlar ve siyah, tek nokta konur cümlelerin sonuna…Zamanla cümlelerimizin sonuna konan o tek ve siyah nokta büyüyerek bir kara deliğe dönüşmeye başlar…Güven ve sevginin içten içe çürümeye başladığı yerdir ve gitmek zamanının ertelenmiş halidir susmak…
Susarız…
Kabul edilmiş bir hata yada suçtur susuşumuz ve söylenecek her söz kaybetme riskidir…Korku eşlik eder suskunluğumuza…
Susarız…
Bir gidişi kabullenmektir susmak, yerinde ve zamanında olduğunun ayırdımında olduğumuz bir gidişin…
Susarız…
Hayata karşı bir susuştur bu kez yaşanan…Bizi can evimizden vuran bir kayıp, yaşanan büyük bir acı, ölesiye bir çaresizliktir yaşadığımız…Söylenecek hiçbir sözümüzün adrese teslim olmayacağından emin olduğumuz, bütün sözcüklerin anlamını yitirdiği bir yerdeyizdir…Hayatın bize bir şey katamadığı ve bizim de hayata bir şey katmak için anlamımızı kaybettiğimiz bir yer…Belki de boş gözlerle, algılamadan bir seyirdir hayat o noktada ve belki de amacı ve beklentisi olmayan, bir mesaj kaygısı taşımayan ve hedefi olmayan tek susuştur yaşadığımız…
Susmak; eylemsiz ve durağan bir edim gibi görünse de her susku bir şey anlatır yine de ve her suskunun bir nedeni vardır ve her susku içinde pek çok sesi hapseden sessiz bir eylemdir…
İnsanda güzel olan yüzdür,yüzde güzel olan gözdür ama insanı insan yapan ağızdan çıkan sözdür.......

Benim Sevgililer Günüm

Aslında böyle ticari kaygısı öne çıkan ve senede bir gün dayatmacı bir tavırla gözümüze sokulan günleri hiç sevmiyorum. Anneler, babalar günü, sevgililer günü v.s. Hele sevgi ile ilgili bir konu. Ama günümüzde, diğer bir çok şey gibi hepsi yerlere serildi, ayaklar altına alındı, alış verişi arttırmak için, markaların, mağazaların, otelden tut, kafelere kadar, tv den tut, gazeteye kadar herkes ne diyeceğini, ne yazacağını, ne akıl vereceğini şaşırmış durumda. Alışveriş körüklemesidir gidiyor işte.

İlla birşey yapılacak illa birşey alınacak, illa kırmızı olacak, illa gül olacak, kalpler, vs olacak. Ve bu dolduruşa gelen birçok da insan olacak ve bir telaştır gidecek. Bütün bir sene boyunca ne yaptığın nasıl yaptığın ne alıp verdiğin veya ilişkinin nasıl gittiği önemli değilmiş gibi, illa bugün birşey alacak, sevgiliye ne çok sevdiğini belirtecek, bu da kesenize göre bir gül, bir tek taş, bir otel, tatil, bir uçak, seyahat, çukulata, kalpli yastık, kalp şeklinde pasta, yok helikopter turu v.s şeylerle olacak. Valla çok gülüyorum, çok şaşıyorum, bu dolduruşa gelen ve bu uygulamaları yapanlara da acıyorum azıcık. Halbuki sevgi, sevgili, aşk, ne kadar özeldir, ne kadar hassastır, sadece iki kişi arasında olur. Böyle birşeyi böyle ticari telaşlara kurban etmek ne kadar yazık oluyor. Neyse alan razı veren razı diyecekseniz öyle olsun. Benim sevgililer günüm kalp şeklindeki tabakta havuç salatası, afiyet olsun...

13 Şubat 2010

Can Geyran Deniz Kabukları Merkezi










Geçen gün arkadaşlarla buraya gittik, Dragos'ta. www.cangshells.com sitesinden bilgi alabilirsiniz. Hobi olarak deniz kabuğu toplamaya başlayan Kemal bey burayı oğlu anısına yaptırmış, bize tek tek bilgi verdi, deniz kabuklarının hayatı üzerine kısa bir film izlettirdi. Uzak doğudan gelen, orta Amerika'dan gelen güzelim renk ve desenlerdeki kabukları, bizim denizlerden çıkanları sergilemiş. Çok güzeller, o renk ve desenleri görünce, Yaradan karşısında bir kere daha dilin tutuluyor.
O kabukların içindeki hayvanlar (yumuşakcalar, karından bacaklılar deniliyormuş) çok enteresan şeyler. Ben de eskiden hep toplardım, hatta küçüklerinden kolye yapardık, evde de dekoratif olarak kullandığım bir sürü kabuklar vardı. Bunları görünce evdekilere daha iyi bakmam lazım dedim kendime. Gidin, gezin, seveceksiniz, kumda yürürken daha dikkatli olacaksınız...





12 Şubat 2010

Bazı Şeyler

* Buraya düzenli olarak hergün veya en azından haftada 2-3 kere girip yazmam lazım. Olaylar birikiyor, benim aklımdakiler gidiyor, sonra da zaten önemini yitiriyor.
* Bu sene yılbaşı gibi doğum günümde de yalnızdım. 24 Ocak önemli gün, tarihte yer etmiş bir gün, aynı gün bir sürü de ölenler var, önemli kişiler. Her sene ben doğum günümü anarım, onlar kaybettiklerini anarlar. Uğur Mumcu, Gaffar Okan, Ismail Cem, 23 Ocak Şakir Eczacıbaşı az daha o da bugüne denk gelecekti. Hava da nasıl kar, soğuk, tipi şeklinde. İstesem de bir program yapamazdım. Sonra başka bir arkadaşın d. günü ile birleştirip ev toplantısı ile kutlaştık, sağolsun arkadaşlar...
* Haiti Depremi ne feciydi, çoluk çocuk binlerce insan telef oldu, yağmacılık da yüz karası. Ama nasıl canım sıkılıyor, bizde de aynen öyle olacak, bu gidişle, bu insanlarla korkarım...
* Eski evimden karşı komşum tatlı bir hanım vardı, arkadaş olmuştuk dertleşirdik, konuşurduk. Oradan taşınınca ayrıldık, bir daha görüşemedik, ama bayram, yeni yıl falan hep mesaj atar, hiç ihmal etmez, ben unuturum o unutmaz. Geçenlerde Istanbul'a gittiğimde aradım Tarabya'da oturuyor bir kahve içmeye gittim. Ne güzel bir insan, nerede kalmıştık oradan devam ettik, sanki hiç araya 1,5 yıl girmemiş gibi, dolu dolu, çok güzel, yumuşacık bir kadın, aynı zamanda ressam, zevkle, hayranlıkla sevgiyle bakıyor konuşuyor. İyiki böyle bir arkadaşım var dedim, bana ne iyi geldi bilse. Keşke daha yakın otursaydık birbirimize...
* Şubat başında da bir başka doğum günü kutlaması ile baba tarafı akrabalarla bir araya geldik. Amcam, yengem, kızı, kocası, çocukları derken bir Italyan lokantasında süpriz toplantı vesilesiyle ben de sosyal ortama karıştım. "Fratelli La Bufala" isimli lokantada güzel mozzarella, pizza ve manda biftek yedik, pek güzeldi. Sıcak aile ilişkileri, mutlu çocuklar ve eşler, sevgi ile sarmalanmak, birbirini sevindirmek kollamak, muhabbet ne güzeldi.
* Kanyondaki D&R pek güzel, kocaman dolaş dolaş bitmiyor, her kitap, her CD var orada sanki, yok yok. Geçenlerde vakit geçirmek için gitmiştim, dergi aldım, sonra içindeki Starbucks cafede oturdum, nefis hafif müzikler çalıyor, çok gürültülü değil, nefis bir kahve eşliğinde dergimi okudum, müzik dinledim kahvemi içtim. Çok hoşuma gitti, ara sıra yapmalı, pek hoş biryer...
* Son günlerde Merly Streep'in son çevirdiği iki filmi de seyrettim. "Julie&Julia" da bir ahçıyı, "It's Complicated" de boşanmış bir kadını canlandırıyor. Tamamen apayrı tipler, saçı başı, tipi, filmin geçtiği dönem çok farklı. Arka arkaya seyredince daha iyi görüyorsun farklı tipleri canlandırma nasıl olurmuş. Ama bu kadın nasıl oynuyor, nasıl sahici, nasıl o rolün kendisi oluyor doyamıyorum seyretmeye. Çok güzel iki filmdi, çok eğlendim, düşündüm, baktım baktım, bazı yerlerde sen olsan ne yapardım dedim, bir kere daha hayran oldum. İyi ki sinema var, iyi ki böyle oyuncular ve filmler var...
* Son günlerdeki seller ne fena, Antalya sular altında, önümüzdeki günlerde meyva sebze beklemeyelim, bulamıyacağız veya çok pahalanacak. Bütün seralar, bağlar bahçeler battı, turistik tesisler, evler, insanların hayatları gitti. Öyle tv den seyrediyoruz ama başa gelen bilir, ne yazık oldu onlara. Kimse de yardım etmeyecek, ne yapacaklar bu sene bilinmez. Ya ağaçta kalan iki kişiden birisinin dayanamayıp gitmesi, diğerinin gözü önünde, bir türlü gelemeyen kurtarmayı beklerken, öylesine, çok basit birşeymiş gibi bile bile, göre göre ölüvermek. Gerçekten aklıma sığmıyor, dayanamıyorum, artık bakamıyorum...

Yine Kar yine Kar

Bunlar da 2. büyük parti kar yağışından manzaralar. O sefer ne çok yağmıştı, ne çok bembeyaz olmuştu ortalık. Ben manzara seyretmekten ve resim çekmekten yazamadım buralara. Bazen de epey bir tembelliğim tutuyor. Ama yürüyüşler çok güzeldi, arabamı temizlerken karlarla oynamak çok zevkliydi. Tertemiz havada nefes almak çok sağlıklıydı. Ama esaslı don oldu, esaslı soğuk olmuştu. Buz tuttu herşey, 2-3 gün açılmadı. Allahtan evde herşey vardı, sabah yürüyüşten başka dişarı çıkma ihtiyacı olmadı. Tabi sonlara doğru epey sıkıldım, param da bitti bankaya gidemedim. Sonra o ayazda o donmuş karlarla kaplı ortamda bir kış güneşi açtı, nasıl güzel oldu, sanki Uludağ'dayız. Pırıl pırıl güneş yavaş yavaş ısıttı ortalığı, bizim donmuş karlar, çatılardan veya pencere kenarlarından sarkan dikitler, sarkıtlar erimeye başladı. Sokaktaki köpekler, kuşlar yiyecek aramaktan helak oldular. Bazen tüm kuşlar için ekmekler alıp ufalayıp onların çok toplandıkları yerlere döktüm, bazen benim balkonun kenarına ufaladıklarım bir anda kapışıldı gitti. Birkaç defa köpeklere etsuyu tabletli makarna pişirdim, gidip yol kenarlarına veya açıklık yerlere serdim, nasıl sevindiler yediler, teşekkür için üzerine çıktılar. Hem soğuk hem açlık pek acıdım onlara içim ezildi, başka ne yapabilirim dedim ama elden gelen budur...
Şimdi yağmurlu günler yaşıyoruz, bir lodos bir poyraz esiyor, etraf çamur halinde. Ama bu kadar suyu gören çayır çimen yemyeşil oldu. Yollar berbat oldu, asfaltlar bozuldu, bazı yerler çöktüler. İnşallah Belediye de onlara el atacak ve bahara doğru giderken etrafı düzeltecekler. Hadi sıkalım dişimizi az kaldı kışı kovalamaya, eğer Mart kapıdan baktırır yapmaz ise....

5 Ocak 2010

2010 ve KAR



Yeni yıl geldi, ve ilk kar yağdı. Dün sabah uyandığımda nefis bir görüntü vardı etrafta. Aslında Kasım ayında da bir defa yağmıştı ama tutmamıştı. Dolayısıyla ilk kar yağdı diyorum, uludağ gibi oldu buralar, hele güneşin pırıl pırıl parladığı masmavi bir gökyüzü eşliğinde etrafı seyretmek hoş oldu. Sıcak evde pencere önünde kuşları seyrettim. Bugün her yer buz tutmuştu, yarın hava ısınacak perşembe yine lodos diyorlar. Elimde bu resimler kalacak anlaşılan. Kış da kış gibi yapsın ama dimi. Istanbul'da da böyle güzel manzaralar oluyor ama çabucak çamura dönüşüyordu sanki. Sabah şöyle sıkı sıkı sarındım, botlarımı giydim mis gibi havada uzun uzun yürüdüm, hava buz gibiydi ama tertemiz, nefes açtım. Arabamın üzerindeki karları temizledim, karlarla oynadım. Beyaz bir yıl olsun.

31 Aralık 2009

Yılbaşı



Bu yılın son gününde son duygularımı yazayım dedim. Resimde gördüğünüz gibi benim yılbaşı klasiğim, kapıma astığım süsler, bu sene hem kapı içine hem dışına astım. Bir de Atatürk çiçeği (yılbaşı çiçeği) almak. O da salonun baş köşesini süslüyor. Bunları görünce kendimi iyi hissediyorum. Her sene olduğu gibi yeni yıldan çok beklentiler, eskisinde olan biteni hemen kısacık film şeriti gibi göz önünden geçirmek ve heyecanla yeni yılın birşeyler getireceğini, hayatının bambaşka olacağını zannetmek, içinde böyle hisler falan taşımak, ona büyük anlamlar yüklemek, dualar, dilekler, istekler, hayaller falanlar filanlar... yok bu sene bende. Herhangi bir gün gibi, hatta çalışıyormuşum da sanki bir hafta sonu akşamı gibi hissediyorum. Hani yarın tatil çok uyuyacağız hissi gibi. Yemeklerimi yaptım, güzelce soframı süsleyeceğim, şarabımı koyacağım, geçeceğim TV nin karşısına hem yiyip içip hem de zap yapacağım ve kanalların neler hazırladıklarını seyredeceğim. Arkadaşların bazısı evde toplandı, bazısı dışarıda yemeğe gidiyorlar, sağ olsunlar hepsi bizimle gel, bana gel dedi. Ben de kendimdeki beklentileri kırmak adına hem de gerçekten ennnn içimin ne istediğini dinledikten sonra kendi evimde kendimle başbaşa olmaya karar verdim. Daha huzurlu ve rahat olacağım, böyle daha iyi hissediyorum. Herkese iyi eğlenceler, keyifler, yeni yılınız kutlu olsun. Bu yıl Allah hepimize, kendimizin ve bütünün hayrı için ne kismet ettiyse versin, bunları almak, yaşamak ve anlamak nasip etsin.

18 Aralık 2009

Aralık 2009


Bu seneyi de bitiriyoruz şurada on gün kaldı. Eskiden tek seneler çift seneler gibi takıntılarım vardı, tek seneler pek iyi gelmezdi, sanki çift seneler daha iyi geçerdi falan filan. Bu senenin bir muhasebesini yapıyorum bu günlerde. 2009'a benim eski evde arkadaşlarla beraber toplanıp yemek yiyip, dans edip, tv ye bakıp, sohbetler, şarkılar, sarılıp öpüşmeler eşliğinde girmiştik. Epey gülmüştük, epey derin derin konuşmuştuk. İyi temenniler, ufak tefek hediyeler, gır gır şamata derken tam 24.00 de kutlaşmalardan sonra kapının eşiğinde nar patlatmıştık, sonra da üzerinden hoplayıp zıplayarak geçmiştik. Bereketli olsun, bu sene çok yer gezelim görelim diye dilekler tutarak. Bana öyle geldi valla.
Zaten hemen yılbaşının ertesi günü o kar kış kıyamette Ankara'ya yola çıkmıştım. Yolda tren bozulmuş, Ankara'ya 100 km kala yolda kalmıştık, trenin bir parçası buz tutmuştu, saatlerce gelecek yeni parçayı beklerken donmuştuk. Yeni yıla başlama şekline bak demiştim. Ondan sonra çeşitli vesilelerle yurt içinde habire bir yerlere gittim geldim, arabayla, uçakla, otobüsle kaç seyahat yaptım. Nar patlatmanın faideleri !! bunlar dedim.
Sonra yeni yıla girerken 2008' in son günlerinde eski arabamı satıp yenisini almıştım, 2009'u yeni arabamla karşılamıştım, ayy ne kadar sevinçliydim, gıcır 1. el araba. Borç var ama çalışıyorum ya öderim dertlenme dedim kendime. Dünya krize girmiş, gittikçe daha fena olacağız diyorlar, ben dua üstüne dua çok şükür yarabbi işim var, sağlığım var, arabam var, kirada olsa evim var deyip duruyordum. Sonra 1 Nisan şakası gibi işten ayrılmam gerçeği yüzümde elimde, içimde, gövdemim her yerinde patladı, krizin bana da uğradı. Sonrası malum Mayıs'tan itibaren kendi evim diye buralara taşınma, yerleşme, alışma çabaları, uzun zaman evle uğraşmalar, etraf tanıma, arada biraz tatil, sonra yeni çevrede neler yapabilirim araştırmaları, çokca özlem, herşeye rağmen her zaman şükür duaları, biraz sıkılmalar, çokca ne olacak düşünceleri, her sıkılmadan sonra kendini ve herşeyi akışa bırak telkinleri ile bu günlere geliş.
Hayatımda bu kadar köklü bir değişikliğin bu kadar çabucak olması ve zamanın bu kadar çabucak geçip gitmesi karşısında elim ayağım, dilim tutuluyor, sadece çok şükür allahım bu günleri de aratma diyorum.
Bu sene başka şeyler de öğrendim. Arkadaşlık, dostluk neymiş nereye kadarmış, nasılmış meğerse. En yakın arkadaşlarım dediklerin veya uzaktan arkadaşların, yahutta bu benim dostumdur dediğin az sayıdaki kişilerin, yer, durum, mevki, şartlar ve şekle bağlı olarak ne kadar ve ne zaman senin yanında yer alıyorlar veya almıyorlarmış onu öğrendim. Seni nasıl değerlendiriyorlar veya seni nereye koyuyorlar veya koymuyorlarmış. Dost acı söyler, gerçekleri söyliyelim, sen de gerçeklerle yüzleş, artık olanları kabullen gibi konu başlıkları altında nasıl keskin hatlar çizerek, belki bilmeden belki bilerek can acıtıcı oluyorlar veya ne kadar gönül alıcı oluyorlarmış. Seni sen olarak değerlendiren, her zaman bunu ön planda tutan, her ne durumlarda olursa olsun farketmeyen davranışlarla yanında arkanda önünde olanlar gibi, durumlardan vazife çıkarıp kendi egolarını sivrilten ve yardımcı oluyoruz aslında hisleri içinde gerçekten kırıcı, yıkıcı olanlar da varmış. Nasıl kalbini açan, nasıl moral veren, nasıl yardımcı olmak için çırpınanın yanında, nasıl kendini mukayese edip iyi hisseden, nasıl küçük dağlar benim, büyükler de babamındı zaten olanlar da varmış. Nasıl hiç ummadığın halde yaptıkları veya söyledikleri ile sevinçten gözlerini yaşartanlar gibi, üzüntüden yaşartanlar da varmış.
Ben bunları öğrendim, öğreniyorum, halâ şaşırıyorum, hiç şaşırmıyorum, ama olgunlaşıyorum, zayıflamış gibi görünsem de daha kuvvetleniyorum. Çatlaklarım, kırıklarım çoğalıyor ama hamurum daha sıkılaşıyor, daha sivrilerimi törpülüyor, yuvarlaklarımı köşeliyorum. Daha anlayışlı, daha affedici daha şükreden birisi olmam için gerekli vesileler bunlar diye düşünüp sakin ol, hiçbirşey olmamış gibi davran ve devam diyorum. Sukûnet ve sessizlik içinde olmak çok daha gürültülü bir çoşkuyu anlatır bence. Ama anlayana tabi...
Senenin başındaki ile sonundaki halim ve duygularım 180 derece farklı belki ama ben kendimi halâ çok seviyorum ve takdir ediyorum.
2010 resimdeki nar gibi bereket, neşe, çoşku, canlılık, heyecan getirsin inşallah. Sağlık ve huzur dolu günlerimiz yeni ve güzel şeylerle dolu olsun.

Lale Soğanları

Baharda açan o güzelim laleleri şimdiden ekmek lazımmış. Buranın mahalle pazarındaki çiçekcim bahardan beri her mevsime göre ondan aldığım çiçeklerle beni bilgilendiriyor, yönlendiriyor. Onlar da balkonumu şenlendiriyorlar.
Begonyalar hala diri ve renkli duruyorlar valla. Ama bu soğuklara dayanacaklarmı bilemedim, atmaya da kıyamıyorum, sardunyalarla beraber balkonda duruyorlar, onlara arkadaş olarak hercai menekşeler aldım ama nedense bir türlü canlanıp şenlenemediler. Sağlam fide değillermi nedir, onları yakındaki seradan almıştım, kazıklandım mı acaba ! anlayamadım. Ayrıca açelyam da bir açılıp bir kapanıyor. Yazdan kalma Ortancalar bile daha bebekler ama bakalım dayanacaklarmı.













Şimdi de kasım sonu gibi aldığım lale soğanlarımı ektim. Ambalajın üzerindeki görüntüleri pek hoş, bakalım mart nisan gibi inşallah öyle güzel çıkarlar. Balkonu olmak ve balkonda birşeyler yetiştirmek, sonra onları seyretmek pek zevkli oluyor, kasvetli günlere neşelenme vesilesi.
Baharı bekleyen kumrular gibi....

11 Aralık 2009

Kasım - Aralık

Epeydir yazamadım, ne yazayım diye düşündüm. Elim varmadı, içimi dökemedim. Şimdi yine açıldım galiba. Ne kötü bir kasım ayı geçirdim. Ankara'dan okuldan iki arkadaşımın anneleri, bir İtalyan arkadaşımın annesi ve iki kızkardeşi, bir başka arkadaşımın k.validesi ve daha uzaktan yakından tanıdığım birçok kişi öldü. Arka arkaya habire ölüm haberi aldım. Ankara'ya cenazeye gittik, zor günler geçti, eski hatıralar canlandı. Eski evimizin, okulun yollarından geçtim, annemi babamı tekrar düşündüm, hele annemi ne kadar erken kaybettiğime esef ettim, ne kadar çok özlediğimi bir kere daha hissettim. Zaten Kasım onun öldüğü aydı, 18 yıl geçmiş. Nasıl olur diye düşününce kafam bulanıyor, hala kabullenemiyorum.
Hayatın nasıl hiçbirşey olmamış gibi hızla akıp gittiğine şaşıyorum, benim de diğer insanlar gibi hiçbirşey olmamışçasına nasıl herşeyi unutup tekrar normal hayatı yaşayabildiğime hayret ediyorum, esef ediyorum, nasıl olur yaa diyorum. Ama oluyor işte, ister kabul et ister etme, bu kadar acımasız, bu kadar dümdüz herşey devam ediyor.
Sonra iki arkadaşım ciddi ameliyat geçirdi. Çok şükür iyiler, sonra bir arkadaşımın kötü hastalığa yakalandığını öğrendim. Ne kadar genç, ne kadar güzel, ne kadar hayat dolu bir kadın, çok klasik olacak ama herkese gelirde ona gelmezdi bu hastalık. Nasıl olur, neden olur, ne kadar zaman diye sorgularken yıkılıyor insan. Allahtan kendisi bizden daha kuvvetli, neredeyse bizi teselli ediyor. Nasıl hazırım herşeye, nasıl herşey kabulümdür diye dimdik duruyor, ağızım açık bakakalıyorum ona. İnşallah mucize olur, bunu da yener, herşey geçip biter, bütün duam böyle onun için.
Sonra Aralık geldi, soğuklar başladı, bu evde ilk defa kış yaşayacağım, ilk defa kombi ile ısınmayı göreceğim, ısınacakmıyım- kaç para gidecek hesapları arasında gidip geliyorum. Eğer sabah çok yağmur yağmıyorsa yine yürüyüşe, koşuya çıkıyorum bir saat spordan sonra gazetemi alıp eve dönüyorum, kahvaltı, gazete, kahve derken öğlen oluyor. Öğleden sonraki kasvetli saatler bazen çok çabuk, kolayca bazen çok zor, çok uzun geçiyor, hatta geçmiyor.
2009 senesi de bitiyor, yine aynı düşünceler içinde, nasıl oldu nasıl geçti, nasıl böyle çabucak oldu hisleri ve konuşmaları içindeyim. Herşey sanki bir göz açıp kapayana kadar oluyor. Benim anlamam hazmetmem bu hıza yetişmiyor. Yine bütün sokaklar, mağazalar süslenme püslenme telaşı içinde, insanlar hediye alma, ne giyecek, nereye gidecek planları içinde koşuşturmaların en hareketlisi yaşanıyor sanıyorum.
Ama burası o kadar sessiz sakin, o kadar dünyadan kopuk gibi duruyorki, hayat varmı, yoksa başka bir gezegendemiyiz diye düşünüyorum çoğu zaman. Tabi insanın o andaki haleti ruhiyesine göre bu güzel, avantajlı, rahat bir durum da olabiliyor veya kabus gibi sıkıcı, depresif bir durum da olabiliyor. Şehir karmaşasından uzak, araba park problemi olmayan, yeşillik içinde temiz havası olan, sessiz, sakin bir yer, huzur diyarı. Veya bazen benim için ölsem kimsenin duymayacağı, yapacak hiçbirşey olmayan, insanların bile ortalıkta gözükmediği, hiçbir aktivitenin olmadığı dümdüz biryer. Benim gibi şehir çocuğu için tam açık hava hapishanesi.
Hadi yine olumlu düşünelim, bardağın dolu tarafına bakalım, hoş ve avantajlı yönlerini görelim....

16 Ekim 2009

Elif Şafak'ın "AŞK" romanından, çok hoşuma gitmişti hepsi.

Birinci Kural:
Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar.
Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanilacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sende korku ve utanç içindesin coğunlukla.
Yok eğer Tanrı dendi mi evvela ask, merhamet ve sefkat anliyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.
Ikinci Kural:
Hak Yol' unda ilerlemek yürek isidir, akıl işi değil.
Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil.
Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil!
Üçüncü Kural:
Kuran dört seviyede okunabilir. Ilk seviye zahiri manadir.
Sonraki batini mana…
Üçüncü batıninin batinisidir.
Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalir tarif etmeye.
Dördüncü Kural:
Kainattaki her zerrede Allah' in sifatlarini bulabilirsin, cunku O camide, mescidde, kilisede, havrada degil, her yerdedir.
Allah' i gorup yasayan olmadigi gibi, O' nu gorup ölen de yoktur. Kim O' nu bulursa sonsuza dek O' nda kalir.
Beşinci Kural:
Aklin kimyası ile aşkın kimyası baskadir. Akil temkinlidir. Korka korka atar adimlarini.
"Aman sakin kendini" diye tembihler.
Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: " Bırak kendini, ko gitsin! "
Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer.
Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!
Altinci Kural:
Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanir.
Se sen ol, kelimelere fazla takilma.
Ask diyarinda dil zaten hukmunu yitirir. Ask dilsiz olur.
Yedinci Kural:
Şu hayatta tek basina inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankisini duyarak, Hakikat' i kesfedemezsin.
Kendini ancak bir baska insanin aynasinda tam olarak gorebilirsin.
Sekizinci Kural:
Basına ne gelirse gelsin karamsarliga kapilma.
Bütün kapılar kapansa bile, O sana kimsenin bilmedigi gizli bir patika acar.
Sen şu anda göremesen de, dar gecitler ardinda nice cennet bahçeleri var.
Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydir.
Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.
Dokuzuncu Kural:
Sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir.
Sabır nedir?
Dikene bakip gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir.
Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder.
Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.
Onuncu Kural:
Ne yöne gidersen git, -doğu, batı, kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün!
Kendi içine yolculuk eden kisi, sonunda arzi dolasir.
On Birinci Kural:
Ebe bilir ki sanci cekilmeden dogum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz.
Senden yepyeni taptaze bir "sen" zuhur edebilmesi icin zorluklara, sancilara hazir olman gerekir.
On Ikinci Kural:
Aşk bir seferdir.
Bu sefere cikan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa degisir.
Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.
On Üçüncü Kural:
Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayida sahte haci hoca seyh sih var.
Hakiki mürşit seni kendi icine bakmaya ve nefsini asip kendindeki guzellikleri bir bir kesfetmeye yonlendirir.
Tutup da ona hayran olmaya degil.
On Dördüncü Kural:
Hakk' ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol.
Bırak hayat sana ragmen degil, seninle beraber aksin.
"Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endise etme.
Nereden biliyorsun hayatin altinin ustunden daha iyi olmayacağını?
On Besinci Kural:
Allah içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür.
Tek tek her birimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz.
Yaşadığımız her hadise, atlattigimiz her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmistir.
Rab noksanlarimizla ayri ayri ugrasir cunku beseriyet denen eser, kusursuzlugu hedefler.
On Altinci Kural:
Kusursuzdur ya Allah, O'nu sevmek kolaydir.
Zor olan hatasiyla sevabiyla fani insanlari sevmektir.
Unutma ki kisi bir seyi ancak sevdigi olcude bilebilir.
Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan'dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layikiyla bilebilir, ne de layikiyla sevebilirsin.
On Yedinci Kural:
Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur.
Onun disindaki her leke ne kadar kotu gorunurse gorunsun, yikandi mi temizlenir, suyla arinir.
Yikamakla cikmayan tek pislik kalplerde yag baglamis haset ve art niyettir.
On Sekizinci Kural:
Tüm kainat olanca katmanlari ve karmasasiyla insanin icinde gizlenmiştir.
Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir.
Seytani kendinde ara; dışında başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir.
Baskalariyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mukafat olarak Yaradan'ı tanir.
On Dokuzuncu Kural:
Başkalarından saygi, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları.
Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir.
Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin.
Yakinda gül yollayacak demektir.
Yirminci Kural:
Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir.
Sen sadece atacagin ilk adimi düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliginden gelir.
Yirmi Birinci Kural:
Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık.
Şayet Allah herkesin tipatip ayni olmasini isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı.
Farklılıklara saygı göstermemek kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk' in mukaddes nizamina saygısızlık etmektir.
Yirmi ikinci Kural:
Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur.
Ama bekri ayni namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur.
Şu hayatta ne yaparsak yapalim, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar degil.
Yirmi Üçüncü Kural:
Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret.
Kimisi oyuncagi o kadar ciddiye alir ki, ağlar perişan olur onun icin.
Kimisi eline alir almaz soyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar.
Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz.
Aşırılıktan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne de tefrittte. Sufi daima orta yerde...
Yirmi Dördüncü Kural:
Mademki insan eşref-i mahlukattir, yani varliklarin en sereflisi,
Attığı her adımda Allah'ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir.
Insan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile gene başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgecmemelidir.
Yirmi Besinci Kural:
Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama.
Ikisi de su an burada mevcut.
Ne zaman birini cikarsiz, hesapsiz ve pazarliksiz sevmeyi basarsak, cennetteyiz aslinda.
Ne vakit birileriyle kavgaya tutussak, nefrete, hasede ve kine bulassak, tepetaklak cehenneme dusuveririz.
Yirmi Altinci Kural:
Kainat yekvucut, tek varliktir. Her sey ve herkes gozunmez iplerle birbirine baglidir.
Sakin kimsenin ahini alma, bir baskasinin hele hele senden zayif olanin canini yakma.
Unutma ki dunyanin oteki ucunda tek bir insanin kederi, tum insanligi mutsuz edebilir.
Ve bir kisinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.
Yirmi Yedinci Kural:
Şu dunya bir dag gibidir. Ona nasil seslenirsen o da sana sesleri oyle aksettirir.
Agzindan hayirli bir laf cikarsa, hayirli laf yankilanir.
Ser cikarsa, sana gerisin geri ser yankilanir.
Oyleyse kim ki senin hakkinda kotu konusur, sen o insan hakkinda kirk gun kirk gece sadece guzel sozler et.
Kirk gunun sonunda goreceksin her sey degismis olacak.
Senin gonlun degisirse dunya degisir.
Yirmi Sekizinci Kural:
Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret.
Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi.
Ne gelecegimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz.
Sufi daima şu anin hakikatini yaşar.
Yirmi Dokuzuncu Kural:
Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir.
Bu sebepten "ne yapalim kaderimiz boyle" deyip boyun bukmekcehalet gostergesidir.
Kader yolun tamamini degil, sadece yol ayrimlarini verir.
Guzergah bellidir ama tum donemeç ve sapaklar yolcuya aittir.
Öyleyse ne hayatına hakimsin ne de hayat karşısında çaresizsin.
Otuzuncu Kural:
Hakiki sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kinansa, ayiplansa, dedikodusu yapilsa hatta iftiraya ugrasa bile, o agzini acip da kimse hakkinda tek kotu laf etmez.
Sufi kusur gormez. Kusur orter.
Otuz Birinci Kural:
Hakk'a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmali.
Her insan su veya bu sekilde yumusamayi ogrenir.
Kimi bir kaza gecirir, kimi olumcul bir hastalik, kimi ayrilik acisi ceker, kimi maddi kayip...
Hepimiz kalpteki katiliklari cozmeye firsat veren badireler atlatiriz.
Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumusar, kimimiz ise ne yazik ki daha da sertleserek cikar.
Otuz ikinci Kural:
Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldir ki, Tanri'ya saf bir askla baglanabilesin.
Kurallarin olsun ama kurallarini baskalarini dışlamak yahut yargılamak için kullanma.
Bilhassa putlardan uzak dur dost.
Ve sakin kendi dogrularini putlastirma!
Inancin buyuk olsun ama inancinla buyuklul taslama!
Otuz Ucuncu Kural:
Bu dünyada herkes bir sey olmaya calisirken, sen hiç ol. Menzilin yokluk olsun.
Insanin çömlekten farkı olmamali.
Nasil ki çömleği tutan dışındaki biçim degil, içindeki boşluk ise, insani ayakta tutanda benlik zannı değil hiçlik bilincidir.
Otuz Dorduncu Kural:
Hakk'a teslimiyet ne zayiflik ne edilgenlik demektir. Tam tersine, boylesi bir teslimiyet son derece guclu olmayi gerektirir.
Teslim olan insan calkantili ve girdapli sularda debelenmeyi birakir, emin bir beldede yasar.
Otuz Besinci Kural:
Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz.
Mümin içindeki münkirle tanismali, Tanrı’ya inanmayan kişi ise içindeki inananla.
Insan-i kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi.
Ve ancak tezatlari kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.
Otuz Altincı Kural:
Hileden, desiseden endişe etme.
Eger birileri sana tuzak kuruyor zarar vermek istiyorsa, Tanri da onlara tuzak kuruyordur.
Cukur kazanlar o cukura kendileri duser. Bu sisitem karsiliklar esasina gore isler.
Ne bir katre hayir karsiliksiz kalir, ne bir katre ser.
O'nun bilgisi disinda yaprak bile kipirdamaz, Sen sadece buna inan!
Otuz Yedinci Kural:
Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır.
O kadar dakiktir ki, sayesinde her sey zamaninda olur.
Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç.
Her insan icin bir aşık olma zamanı vardir, bir de ölmek zamanı.
Otuz Sekizinci Kural:
"Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?" diye sormak icin hiç bir zaman geç değil.
Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gun bile oncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık.
Her an her nefeste yenilenmeli.
Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.
Otuz Dokuzuncu Kural:
Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar.
Ölen her dürüst insanin yerini bir dürüst insan alır.
Hem bütün hiç bir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır merkezinde...
Hem de bir günden bir güne hiç bir şey aynı olmaz.
Ölen her sufi icin bir sufi daha doğar.
Kırkıncı Kural:
Aşksız gecen bir ömür beyhude yaşanmıştır.
Acaba ilahi ask pesinde mi kosmaliyim mecazi mi, yoksa dunyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma!
Ayrımlar ayrımları doğurur.
AŞK'ın ise hiç bir sıfata ve tamlamaya ihtiyaci yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk
Ya tam ortasındasındır merkezinde, ya da dışındasındır hasretinde.

SARDUNYALAR


Şu sardunya ne güzel bir çiçek, bitiyor yeniden başlıyor, solup gitti diyorsun tekrar canlanıyor, şu altı ay içinde balkonda ne sıcaklar ne rüzgarlar ne soğuklar gördü, kenarda uzun saksıda olanlar cılızlaştılar, zar zor büyümüşlerdi zaten, ama bunlar ne güzelleştiler, açtıkça açıyorlar, renklerin güzelliği her sabah içimi açıyor baktıkça. Aslında bunlar da soluyor gibiydiler, bir ara da çiçekler yok oldu sadece yeşil yaprak oldu hepsi. Ben de ne oluyor bunlara diye biraz yaprakları budamıştım, kendimce şöyle ferahlayıp nefeslensinler, ne bu böyle sırf yaprak demiştim. Valla ne iyi yapmışım, bakın böyle şahane oldular, mevsim geçiyor olmasına rağmen. Bence bunlar kışa bile dayanacaklar, pek güzeller maşallah.

Etli Yaprak Sarma


Şu emeklilik insana neler yaptiriyor. Belki hayatımda 2. defa, (ilkini de hatırlamıyorum ya) oturup yaprak sardım. Pazarcının " abla çok şahane bak illa al, haftaya yine isteyeceksin, Tokat yaprağı bunlar " diyerek neredeyse zorla sattığı yapraklar bir müddet dolapta bekledikten sonra hadi yapalım bakalım dedim. Bugün oturup etli yaprak sarması yaptım. Bir de güzel oldu.
Çalışırken arada bir bıkkınlık halleri gelince, ben artık evde oturup dolma yapmak istiyorum diyordum, başkalarında yediğim zamanlar, amannn ben ne zaman nasıl yapacağım bu sarmaları diyordum. Hem etlisini, hem zeytinyağlısını da pek severim. Yapraklar da güzelmiş hani. Cumartesi gidip pazarcıya tşk etmeli haklıymış. Şimdi hedefte zeytinyağlı lahana sarması var, bakalım onu da bir gün yaparım alimallah.
Ya evi silip süpürmeye, ya hiç yapmadığım veya vakitsizlikten uğraşamadığım yemekleri yapmaya sardırdım. Bazen kek, kurabiye, poğaça diye hevesleniyorum ama dursunlar bakalım sonra da onları yemek var, sabahları boşuna mı koşuyorum tazı gibi. Acaba bütün emekli olanlar böylemi, yoksa ben buralarda sürgünde olduğumdan ne yapacağımı bilemiyorum da böyle mi oluyorum bilemiyorum. Çalışma hayatım devam etse iyi olacak, bunlarla hayat bir şekilde geçiyor ama boğaz işlerine düşmek de işime gelmiyor hani. Eminim biraz sonra örgü örme, kanaviçe yapmalar falan başlayacak, yoksa kafayı üşütmek çok olası...

1 Ekim 2009

EKİM


Eylülü de bitirip, ekime geldik işte. Seneyi bitirmeye 3 ay kaldı, yine herşey supersonik hızda geçip gidiyor. Benim buralara yerleşmeye, alışmaya çalıştığım 5 ayım bitti. Hala evde yerleşmeyi bekleyen tablolar, asılacak resimler var, matkaplı birisini bekliyorlar. Bu sene hayatım kökten değişti ya, hem işi kaybetmek, hem de şehir dışına taşınmak, yeni bir yere alışmaya çalışmak. Sanki beni ve bana ait herşeyi tepe taklak yaptılar gibi hisler içindeyim. Diyeceksiniz ki yeni mi düştü jeton ! Hayır yeni düşmedi ama, geldiğimde mayıstı, bahardı, ev güzeldi, yeni eve yerleşmek, süslemek, sağı solu çekiştirmek, bunca yıldır hiç olmayan bir balkona kavuşup, çiçek, böcek, toprak taşımak, tohumdan fide, fideden bitki yapıp balkonda domates yetiştirmek, büyüyorlar mı, acaba ne lazım, sulama, güneşi ayarlama, çuhaların mevsimi geçti begonyalara bak, açelyalar bitti sardunyaları ek, off çok sıcak oldu, yoruldum ben tatile çıkayım halleri. Sonra bir ay orada burada gezinmeler, deniz, güneş ve ben durumları. Ramazan, bayram seyran derken işte hepsi bitti, sonbahar başlıyor, kış gelecek. Havalar erken kararıyor, akşamları pek soğuk oluyor, hele gündüz kapalı ve yağışlı ise işte o zaman bendeki film kopuyor. Her türlü çabaya, iyimserliğe, iyi şeyler çağrıştırmaya, olumlu düşünüp, olumlu bakmaya v.s rağmen bana esmer günler başlıyor. Herhangi bir iş olmadı, olacağı da pek şüpheli, kriz, yer, kadro, yaş, ve daha bir sürü etkenlerden dolayı. Apartmanda komşu, ahbap v.s edinme gibi şeyler sıfır, insanlar ortalıkta gözükmüyorlardı, yaz tatiliydi, ramazandı, okullar kapalıydı gibi şeyleri, bahane ettim, eh doğru şimdi biraz daha gözükmeye başladılar ama, sabahları spora giderken, yürüyüş yaparken gördüklerim çocuklarını okula götüren veya işe gidenlerle sınırlı.

Kendimi temizliğe vurdum, habire sil, süpür, balkon yıka, çiçekleri temizle, sula, orayı ov, burayı parlat. Yeter helak oluyorum, görücüye mi çıkacağım. Sonra yemeğe vurdum, dolma yaptım, kek yaptım, yeni tarifler kesiyorum, denerim diyorum, birilerini davet etmeye rastlatayım da onlara yedireyim diyorum. Kimse gelmez ise ben yiyorum, kilo alıyorum, zaten eski aldıklarımı veremiyorum. Yeter, tonlu salataya talim !

Hal böyle olunca da ben burada ne yapacağım, burası neresi, ben niye buradayım, nasıl oldu da böyle alt üst oldum, bundan sonra ne olacak, hayat bu kadar mıymış, ben bu kadar mıyım gibi düşünceler silsilesi alıp başını gidiyor. Bilmiyorum ne olacak.
Hadi ben yine sanat dergime, oradan maillerime bakmaya, oradan kitap okumaya, oradan belki DVD seyretmeye döneyim. Yoksa kafayı yeme raddeleri gelip gidiyor. İnşallah ekim sonuna kadar acaip iyi, acaip değişik birşeyler olur da ben de kasım yazımda bunları anlatırım. Keşke şu martı olsaydım.

YAZ BİTTİ 3 -13 EYLÜL


Bu sene yaz mevsimini 2. memleketim dediğim Küçükkuyu'ya giderek açmıştım, kapanışı yine oradan yaptım. Aslında bu gidiş tamamen tatil amaçlı değildi, biraz yardım, biraz göz kulak olma, biraz deniz, biraz nefeslenme falan filan. Arkadaşımın annesine bakıcısı ile birlikte orada eşlik etme düştü bana. Orada kaldığım 10 gün için belki iki ayrı roman yazılır, hani bende o kabiliyet olsa yaşadığım olayları, hayal gücünü de katarak genişlet, işle yaz ne hikayeler çıkardı. Kendi annemi erken kaybettiğim için senelerdir tanıdığım arkadaşımın annesine kendi annem olsaydı ne yapardım, nasıl olurdu gibi gözlerle bakıp onun yerine koyduğum durumlar, ona bakmak için yanımızda bulunan hemen hemen benimle yaşdaş iyi kalpli, merhametli ve çevik bir Gürcü bir kadın ve aslında pek uslu olduğu söylenen ama evden dışarı çıkarılmayan dolayısıyle obez olmuş oyun isteyen, bana göre pek uslu olmayan bir kedi ile başbaşa günler. Bilenler bilir benim kediden korktuğumu, şu son birkaç aydır bu korkumu yenip onlarla aynı odada durduğumu, hala katiyen elleyemediğimi falan fikan. Tatilciler, okullar yakında açılacak, haftaya bayram gibi nedenlerden dolayı motelleri boşaltmış, kimisi evlerini kapatmış dönmüş, kimisi dönüş hazırlığı içinde. Bu yüzden çevre pek sakin sessiz, etraftaki motellerde az müşteri kalmış, iskeleler boşalmış, deniz hep çarşaf gibi, sadece balıkçı motorları ortalıkta, ağ atmalar, ağ toplamalar, onların üzerinde çığlık çığlığa martı sürüleri, güneş hiç acıtmadan yakıyor, sanki kemiklerini ısıtıyor, ama akşamları bayağı serin oluyor, güzdüz mayoyla, şortla gezerken akşam hırkalar çıkıyor, geceleri mehtap nefis, üzüm incir çoğalmış, güzelim domateslerin enn şahane zamanı. Sabah 7.30 - 8.00 gibi kalkıp doğru denize giriyordum, hem uyanma açılma, hem spor olsun. Kimsecikler yok, dümdüz göz alabildiğine uzanan denizde bir tek ben, o baştan bu başa yüzdüm durdum. Sanki deniz ve hava birleşmiş, başka hiçbirşey yok ve içinde de sadece ben varım, öyle başka bir duygu ki anlatmak zor. Bana pek iyi geldi, zaten su, deniz, yüzmek bana hep ilaçtır, herşeyime, her yerime şifa.
Evde 80' ine gelmiş ama hala kafası cin gibi olan, pek fazla konuşmayan ama konuşunca lafı tam yerine oturtan, senin, anlamaz belki veya duymamıştır, veya bilemez şimdi gibi bir sürü ön yargılarını bir anda yerle bir eden, içindeki mücadeleyi hiç bırakmayan, vücudum yetmiyor ama isteklerim var hala, ahh şu kalbim, tansiyonum izin vermiyor ama bir verse daha neler yaparım ben, hisleri içinde olan, hep kazanma hırsı ile dolu, yemek, uyku, veya diğer yapılacak işlerin hep bir program dahilinde, saatlerinin şaşmaz düzenler içinde yürümesini isteyen ve yapan bir hanım. Kahvaltı, öğle yemeği, 5 de çay saati, akşam yemeği, yatma saatleri gibi, herşey tıkır tıkır olmalı. Kulakları çok ağır işitiyor, kulaklık var ama bazen hiç para etmiyor o zaman söylemek istediklerinizi kağıda yazarak okutuyorsunuz ve tepkisini veya yorumlarını bekliyorsunuz. Bu da seni daha sabırlı, daha anlayışlı, daha soğukkanlı yapıyor. Hele benim gibi tez canlı pratik bir insan için ne eziyet! mi diyeyim, ne test! mi diyeyim. Gün boyu meşgul etmek için, tv seyretme, hafif kitap okuma, lif örme gibi seçenekler bitince (hoş bitmese de illa) günde 3 defa kastet denilen bir iskambil oyunu oynuyoruz, bilenler hatırlar, bayağı bir göz ve kafa işletmek isteyen bir oyun, masaya kağıtlar yayılıyor onu oradan bunu buradan devamlı değiştirerek açıyorsun falan filan. Nasıl bir dikkat ve takip etmektir, nasıl bir bakış ve görmedir, nasıl bir kazanma arzusudur, her seferinde elindeki çift jokere rağmen bitmektir. Bana da elimde patlayan sayıları yazmak düştü her seferinde. Neyse bu süre sonunda sağ salim Ankara'ya ulaştırdık ve pek memnun mesut ayrıldık. Bir de bana günde 3 defa neden hala birini bulamadığımı sormasaydı ne iyi olacaktı....

Insan yaş aldıkça şefkat hisleri artıyor, olaylara daha başka gözlerle bakıyorsun, hemen ben böyle olayım veya böyle olmayım inşallah düşünceleri geliştiriyorsun, kocaman oldukları halde nasıl çocuk gibi olduklarını gözlüyorsun. Bazen ayy gençliğinde kimbilir nasıldı diyorsun (eksi, artı manada) bazen de Allahın bir bildiği var, bu insan denilen yaratığın ne muhteşem bir plan program sonucu olduğunu görüyorsun.
Bu hisleri ben bir bebeğe bakarken de hissetmiştim, o gerçekten bambaşka bir duygu, bir bebek karşısında çözülüyorum, elim ayağım birbirine dolanıyor, aklım, hislerim, düşüncelerim, yapabilirliliğim veya beceriksizliğim seller sular nehirler gibi çoşup taşıyor, tutulamaz oluyor. Ama merhamet ve sevgi duygusu nasıl şekilleniyor, nasıl vücut buluyor, seni nerelere götürüp nerelere getiriyor çok güzel anlıyorsun.

Yeğenlerim olunca etrafdaki çocuklara bir başka gözle bakmaya başlamıştım, abim askere gidince askerlere başka türlü baktım, aile büyüklerini kaybedince anne baba figürleri gözümde başka türlü oldu, akraba veya tanıdık yaşlıları gözlemlerken başka şeyler görmeye başladım. Velhasıl hayat hergün yeni bir tecrübe, yeni bir bakış, görüş açısı getiriyor insana. Önemli olan iyi bakmak, baktığını görmek ve kalbini her zamankinden daha fazla şefkat, merhamet, sevgi, saygı gibi yumuşacık hislerle doldurmak artık.