4 Ağustos 2010

Ildırı

Çeşme'nin bir başka koyu da Şifne. Deniz kenarında Termal otel var, sıcak su havuzları, önce sıcak su sonra deniz. Ama havuz o kadar fazla sıcak ki ben 2-3 dk durabildim, su sıcak, hava sıcak fena oluyor insan. Güzel bir yer, ağrıları, sızıları olanlar için nefis bir tatil yöresi.
Sonra Ildırı denilen o güzelim koy. Sanki başka memlekete gelmiş gibisin. Yine bir sürü sitelerin, güzelim evlerin arasından geçip geliyorsun, araba lazım, biraz uzakta. Ama sonra bir ufak koya geliyorsun, tekneler duruyor, ördekler yüzüyor ve meşhur balık lokantaları. Hele bir tanesi iyice meşhurmuş, gitmeden önce Güngür Uras'ın yazısını okumuştum pek methetmişti. Ali Baba'nın yeri. Ildırı zaten gün batımı muhteşem oluyor diye rağbetteymiş, sonra da balık ziyafeti pek güzel oldu.
Benim arkadaşımın ailesinin senelerce gidip geldikleri bir yermiş, hatıralar canlandı. Ama günün ışıklarının ve havanın renginin değişimini an be an izlemek çok güzeldi. Akşam karanlığı olmadan önce kızıllık mora dönüşüyor, sonra parliament mavisi ve karanlık başlıyor. Bu sefer ışıklar yanıyor sahilde, evlerde, yollarda çok güzel bir manzara vardı.
Bu arada Çeşme'de mutlaka yenmesi gereken şeyler sakızlı kurabiyeler, sakızlı dondurma, sakız tatlısı, sakız reçeli de alın dönerken. Herşeyde sakız var illa. Ben severim zaten, dondurmasına doyamadım. Sonra karadut ve balbadem dondurması, midye dolması (ufak midyelerden yapıyorlar, bir oturuşta 20-30 tane yersin valla) ve illa kumru. Özel bir ekmekten (nohutluymuş galiba) yapılıyor, sandviçin şekli kumru şeklinde, içinde peynir, sucuk kızartılmış şekilde, masaya gelirken nefis bir salatalık turşusu ve feci acı biber turşusu ile birlikte geliyor, en az iki tane yersin, çok lezzetliydi, çok güzeldi valla. Ha bir de pidecisi var, incecik lezzetli pideler, şimdi olsa da yesek....

Çeşme

Bu sene ikinci tatil daveti Çeşme'de annesinin yazlığı olan bir arkadaşımdan geldi. Sağolsun kendisi, kızı, annesi, ben bir hafta beraber olduk. Altınyunus yanında Boyalık denilen koyda çok güzel bahçeleri olan, ağaçlar, çiçekler, çimler içinde güzel bir sitede ev. Sitenin havuzu da var ama deniz varken hiç bakmam, iş olsun diye 1-2 defa uğradık. Deniz ne kadar güzel bu Çeşme'de. Yeşil, turkuaz, mavi, lacivert şeklinde sıralanıyor. Dalgası da rüzgarı da meşhur tabi. Allahtan esiyor yoksa 37 derecede durulmazdı. Ama ben sakin düz denizlere alışkın, rüzgarı da pek sevmeyen birisi olarak ilk günler dayak yemiş gibi oluyordum, denizde şöyle kulaçlar atarak yüzmek mümkün değil, dışarısı da esiyor, şöyle gazete kitap okumak keyifli değil. Neyse sonra alıştım ve dalgalarla oynadım, ne hoş, ne keyifli, suya bata çıka mücadele. "Altınyunus" eski görkemi, şaşası olmasa da marinasındaki tekneler azalsa da, içindeki birçok dükkan kapanmış olsa da 80 li yılların en popüler yerlerinden biriydi ve o kadar geniş bir arazide koskoca bir tesis olarak pek havalıydı. Şimdi hemen ilerisindeki yeni açılan sosyetik "7800" oteli pek popüler, çok değişik bir mimarisi var, her katta teraslar ağaçlar, uzaktan bütün bina tahta kaplı gibi duruyor, şık bir plajı var, Istanbul'un meşhurları dolduruyormuş. http://www.7800cesme.com/  Ama ondan önce "Rooms" diye eski adı "Denizkızı" olan bir otel var, çok gösterişli bir bina değil ama çatısı enteresan çadırın tepesi gibi konik biçimde. Oda+kahvaltı olarak çalışan, etrafında fazla gürültü ve kalabalık olmayan, çok sade ve şık odaları, bahçesi ve terası, restoranı ve plajı olan tam kafa dinlemelik harika bir otel. Hemen yazdım defterime, bir gün yolum düşer inşallah.
Çeşme ne kadar çok alternatifi olan bir yermiş, tabi araban varsa çok daha iyisin, yoksa ya yürüyeceksin, ya da dolmuş kullanacaksın. Çünkü kaç tane başka başka koyları var, denize girmek için, balık yemek için, gece klüpleri için v.s. herbiri ayrı güzel, herbiri ayrı rüzgarlar alıyor, kimisi sakin, kimisi dalgali, kimi taşlı, kimi kum, seç seç al.
Paşalimanı koyuna gittik, ne kadar güzel bir yer, hem çimler üzerinde masalar var, hem kumda şezlonglar. Set set denize iniyorsun, uzun taş iskele üzerinde veya ağaçlar altında konuşlanabiliyorsun. Ufak bir bar ve nefis patates kızartmaları, dondurma, içeçek daha daha neleri var. Tabi oraya ancak araba ile gidersin. Yolda harika evlerin, sitelerin arasından geçtik.
Sonra Ilıca bölgesi, hayran oldum, tam benim sevdiğim tek katlı ya önden arkaya uzayan ya da enlemesine geniş evler, geniş bahçeler, palmiye ağaçlarının birkaç çeşidi, karabiber ağaçları, çimler, japon gülleri, zakkumlar, güller, yaseminler ve daha bir sürü güzelim çiçeklerle dolu bahçeler, evler ve aralarındaki sokaklar. Ilıca harika bir yer, orada yaşamak çok isterdim. İzmir'in zenginlerinin illa burada yazlığı varmış, başka hiçbir yere gitmezlermiş, haklılar. Ilıca'nın halk plajı da kocaman ve denizin görünüşü muhteşem. Sahil boyunca oteller, evler ve nefis manzara. "Sheraton" otel de pek muhteşem duruyor o sahilde. Ayrıca "Nars" diye bir otel var. 18.yy dan kalma Tosun paşa'nın yalısıymış, restore etmişler, özel bahçesi, özel plajı ile butik otel olmuş, sonra internette odaları da inceledim, inşallah sayısal bana çıkarsa bir sefer de orada kalırım, çok şık, harika bir yer. http://www.nars.com/  Ayrıca Alaçatı'da da aynı otelden var.  

13 Temmuz 2010

Büyükada

Bir arkadaşımızın doğum gününü kutlamaya Büyükada'ya gittik. Orada yerleşmiş oturan başka arkadaşların organizasyonu ile "Bahçede sinek" adlı bir yere gittik. Maden tarafında set üstünde nefis bir bahçe içinde en fazla 12 kişiye yemek verebilen şirin, özenli servisi, nefis yemekleri, harika müzikleri olan bir yer. Sabah kahvaltıları da pek rağbet görüyormuş. Dünyadan kopup başka bir gezegendeymişsin gibi bir his veriyorlar insana, davranışları, ilgileri, titizlikleri ile, çaldıkları dikkatle seçilmiş caz, soul, blues parçaları ile. Yemekler de çok lezizdi, ama fiyatlar açısından bayağı tuzlu bir yer peşinen söylemeliyim.
Bostancı'dan akşam üzeri motorla keyifle gittik, bu arada adaya artık, vapur ve deniz otobüsünden başka motorlar da çalışıyor. Denizi seyrettik, taze ceviz yedik. Sonra fayton sefası ile tepeye doğru çıktık. Zakkumlar, begonviller salkım saçak evlerin bahçelerinden, yollardan taşıyordu. Önce bahçe kısmında oturduk, Dostlarla sohbet, havadan sudan, müzikten, yemekten, çiçek böcekten,  felsefeye kadar kelimeler gitti geldi aramızda. Aramızda bir felsefe hocası ve tasavvuf uzmanı da olunca doyamadık tabi. Sonra yemeğe geçtik ve doğum günü çocuğu adına sözler, kadehler, cümleler sıralandı, akıp gitti. Çok hoş bir ortam oldu, herkes onunla ilgili cümleler kurdu. Yemeğin lezzeti kadehleri saydıramadı bazılarımıza. Sonra pasta, kahve, çay derken d.günü çocuğu, bu sevgi ve muhabbet çemberi sarmalanışıyla mest oldu. Tabi gece uzayınca vapurlar, motorlar bitti. Hep beraber yollara düştük, adanın havasını, çiçekleri, ağaçları koklayarak ( arada faytonların kötü kokuları olsa da) , güzelim evlere bakarak, eski yapıların bazılarının nefis restorasyonlarını görerek iskeleye kadar yürüdük. İdo'nun deniz taksisi bizi bekliyordu, gecenin yarılarını çoktan geçerken, deniz otobüsünün ufağı 12 kişiye kadar kapasitesi olan bu nefis deniz taksiye kurulup 20 dk da, kendimizi Onasiss'in yatında gidiyor gibi hissederek Bostancı'ya vardık.
Ada'da oturmak eskiden zorluktu, yetersizlikti, bazen eziyetti, bazen hatta korkulu rüya oluyordu. Şimdi bir ayrıcalık olmuş, özellik olmuş, güzellik olmuş. Temiz havası, keyfi, olanakları, gittikçe gelişen imkanlar (belki de gelişmese daha iyi), belediye hizmetleri, meydanları, evleri, parkları, yolları ile sıkıntısız yaşanacak yer bir olmuş. Artık sadece yazlıkçılar veya gayri müslimler değil, daha çok senin benim gibi insanlar özellikle orada ev almaya, kiralamaya, orada yaşamaya başlamışlar, özellikle tercih ediyorlar.
Uzun seneler olmuştu gitmeyeli, daha sık gitmeliyim, daha fazla o güzel keyifleri yaşamalıyız, herşey çok çabuk geçip gidiyor, adanın mimozaları gibi. 

Şeytan Sofrası

Bundan evvelki gidişimde de çıkmamıştım şeytan sofrasına. Taa en eskilerde belki 80 li yıllardan kalma şeyler vardı aklımda. Bir akşam üzeri güneşi batırmak için çıktık. Artık o kadar ticarileşmiş ki, herkes illa oraya gidelim güneşi batıralım, resim çekelim sonra köyümüze dönelim olmuş. Kendi özel araban yoksa, taksiye de kıyamadıysan, dolmuş ile çıkıyorsun ama şoför seni sıkı sıkı tenbihliyor, güneş batar batmaz hemen gelin diye. Ben de mecbur arkadaşıma ve şoföre uydum. Nefis bir manzara, nefis bir güneşin batış anı, havadaki ve denizdeki renkler, böyle bir güzellik, çoluk çocuk, anlayan anlamayan, ilk defa gelen onuncu defa gelen, köylüsü şehirlisi ile adeta içine edilmiş gibi oldu, bütün zevkini, ihtişamını gölgeledi. Bir kere tamam herkes resim çekmek istiyor ama bir de çenelerini tutsalar, çocuklar bağırıyor, kızlar erkeklere makina veya cep telefonu ayarlaması için buyuruyor, erkekler grupla gelenler bira içip daha da bağırarak konuşuyorlar, çocukları kayaların üzerine çıkmış anneler feryatta, veya daha cesaretli olanlar güneşin batışına bakmaktansa en uc kayanın üzerinde nasıl daha afilli poz veririm diye telaş içinde. Neye uğradığımı şaşırdım, arkadaşım sen nerede yaşıyorsun, Mars'tan mı geldin dedi bana, yani bunlar olağan, her yerde varlar anlamında. Halbuki o an bir meditasyon yapar gibi sessiz, huşu içinde kalarak, o güzelliği adeta içine sindirir gibi, gözüne, kalbine, kafana doldurarak seyretmek, istersen dua etmek, istersen resim çekmek ama kimsenin konsantrasyonunu bozmadan o güzelliği yaşamaktır benim için.Çünkü o kadar çabucak oluyorki, hemen denizde kaybolup gidiyor sen resim çekene veya olayı doyasıya seyredene kadar, bare sessizce izle. 
Belki birçok yerde daha da güzel güneş batışı manzaraları yaşanıyordur ama oraya gelmişsin madem tadını çıkar dimi, çene yapma, ortalıkta koşuşturma. Yine de etraf ile ilgimi keserek bu güzel fotoları çekmişim. Battıktan sonra öyle kalıp renklerin yayılmasını izleyemeden hadi dolmuş kalkıyor diye koşturmaktan dayak yemiş gibi oldum, neydi şimdi bu, biz ne yaptık burada oldum. Şoför de zaten nerede kaldınız diye bakıyordu, bütün dolmuştakiler çoktan yerlerini almışlar. Aslında orayı da bir güzelleştirmişler, kafeler, şemsiyeler, çiçekler falan hoş bir alan olmuş. İnşallah bir dahaki sefere arabam ile kendi başıma çıkmak kısmet olur.

Cunda

Nerede kalmıştık ? Bir gün karadan bir gün motorla Cunda'ya gittik. Pazarına rastladık, ne kadar neşeli, cıvıl cıvıl bir pazar, her zaman olduğu gibi adetim üzere her tezgahtan birşey tattım, bazılarından aldım, bazıları ile helalleştik. Nefis domatesler, bal gibi kavun, elleri arasında ufalayınca mis gibi kokan kekik, ve karadut aldım. Buranın karadutu başka birşey, tabağa koyduğum gibi soluğu deniz kenarındaki çay bahçesinde aldım ve üzerine sakızlı dondurma koydurup bata çıka yedim, harikaydı.Bunu başka yerde yapamazsınız işte, hem yöre halkı yani pazarcılar, hem dondurmacılar çok olağan görüyorlar, gel de büyük şehir pazarlarında yap bunu. Sonra bir akşam denizin dibindeki bir lokantada nefis mezeler ile bir kadeh beyaz şarap içtim, ilk defa kalamar şiş yedim (hiç sevmediğim kokoreçe benzettiler) ama güzeldi, şişe geçmiş baharatlı, sulu sıcak hoştu. Kabak çiçeği dolması yemiştim ama bu sefer bir de kabak çiçeği böreğini tattım, sıcak ot dedikleri bir şey geldi, toprak kapta pişirilmiş yoğurtlu nefis birşey. İşte bunları da sadece Ege'de buluyoruz.
Bir gün Cunda'nın tepesinde restore edilen eski değirmen ve kütüphaneye dönüştürülen kiliseyi ve önündeki güzel kafeyi gezdik, bahçesi, duvarları, yolları çok güzel olmuştu. Darısı diğer restore edilmeyi bekleyen kiliselere. Cunda'nın birçok daracık sokaklarındaki eski Rum evlerini büyük şehirlerde yaşayan parası çok kişiler almış restore ettiriyordu, o güzelim evler eski halleri korunarak yenileniyor, uçuk renklerde cumbalı görüntüleri ile harika bir semt oluşturuyorlar. Evvelden yapılan ve kimisi ufak otel, pansiyon veya özel mülk olarak kullanılan binalar da pek güzeldi.  Ayvalıkta yıllardır olan Güler tatlıcısında lor tatlısı, sakızlı kurabiye ve bu sene tattığım havuçlu kek çok güzeldi. Ayrıca çarşının içindeki Gediz mandıradan alacağınız taze lor'un üzerine vişne reçeli koyup yemek bir ömre bedel. Cunda da yemekten sonra bunu tatlı niyetine getirdiler. Bir akşam da Sarımsaklı meydanında belki bir milyon kişinin katıldığı Volkan Konak konserine denk geldik, aman allah herkes bir ağızdan şarkılar, mehtap bir yandan ne geceydi.

7 Temmuz 2010

Ayvalık 23 - 30 Haziran arası

En son 2006 Ağustos ayında gitmiştim. Eski Ayvalık'ın dar sokakları arasında bir pansiyonda kalmıştım. Kendi başıma, Cunda, Sarımsaklı, gündüz, gece, demeden dolaşmış epey bir tadını çıkarmıştım. Ne çok resimler çekip, yine buralarda yazmıştım. O zaman içime iyice düşmüştü Ayvalık sevgisi, kokusu, dokusu, denizi, sakızlı dondurması, sakızlı kurabiyesi, loru, papalinası, karadut'u, çarsısı, pazarı, zeytinyağı, Cunda, Çamlık bölgesi v.s. Sanki bir akrabama gider gibi, zaten hep tanıyıp bildiğin ama pek sık görüşemediğin bir akrabayı ziyaret eder gibi, hani çocukken oralarda oturmuşsun da uzun zaman bir daha gidememişsin ama her gidişte tekrar her şeyi ve her yeri hemen hatırlayıp tanıyıvermişsin gibi geliyor bana burası. Sanki ben burada oturdum ve bir parçam hep zaten orada gibi hissediyorum. Eski Rum evlerini görünce, o evlerin cumbaları, merdivenleri, kapıları, şimdilerde az kalmış kapı üstü vitrayları, dar sokaklar, parke taşı döşemeler, begonvil, hatmi, zakkum çiçekleri, zeytin, karabiber, iğde, palmiye ağaçları öyle tanıdık, öyle yakın, öyle sıcak geliyor ki bana, bu nasıl bir histir, nereden gelir, neyin nesidir hala çözemiyorum, ama ben Ege'yi ve Ege denizini çok seviyorum bunu tekrar anladım. Deniz o kadar ılık, tertemiz ve berraktı ki, insanı okşar gibi, yüzerken sarıp sarmalar gibi geliyordu, şaştım kaldım bu mevsimde bu kadar ılık bir Ayvalık denizi olsun. Sarımsaklı tarafında bir arkadaşın evinde kaldım, ilk 3-4 gün hava bulutlu, yağmurlu, rüzgarlı derken sonradan açtı ve ortalık ısındı. O günlerde karşımızdaki Midilli'de şimşekler çakıp yağmurlar inerken bu yakada acaip bir manzara oluyordu, denizin rengi başka muhteşem renklere dönüşüyordu. Devamı var....
 

8 Haziran 2010

Santralistanbul ve Friends


Benim eski tüfek arkadaşlardan 68 kuşağı olup "Eskici Bandosu" adında bir orkestra kuran ve çeşitli yerlerde amatörce çalarak güzelim eski şarkıları bize dinleten, dans ettiren, eğlendiren grup bir müddettir eskisi gibi bir araya gelemiyordu. Her bir üye kendi başına birşeyler yapıyormuş. Solo gitar çalan benim arkadaşım da yeni bir topluluk ile yeniden çalmaya başladı. Hatta birkaç grup ile beraber çalıyor, biz pazar akşamı "Friends" adını verdikleri grubu dinlemeye Santralistanbul'un içindeki "Tamirhane"  ye gittik. Önce Santralistanbul'u bugüne kadar görmediğim için üzüldüm geç oldu ama iyi oldu diye düşündüm. Yemyeşil kocaman bir alana yayılmış, gerçekten eskiden elektrik santralı olan binaların hala durduğu, bazılarının orjinal halleri korunup ufak tefek iyileştirmelerle restoran, cafe haline çevrildiği, yürüyüş yapaılabilen, açık havada oturulan, ağaçlıklı harika biryermiş. Bitişiğinde de Bilgi Üniversitesinin olduğu kocaman bir alan. Bu bahçenin içinde bir ufak binayı (gerçekten evvelden tamirhaneymiş) "Tamirhane" adıyla şirin bir bar+kafe+restoran şeklinde düzenlemişler. Belki 3 metreden fazla yüksek tavanlı, tavana kadar pencereli, tepesinden borular, kablolar geçen, duvarları boyasız, tepeden istasyon tipi kocaman lambaların sallandığı, akustik olarak iyi değil ama içindeki insanları kavrayış olarak sıcak, güzel genişce bir barı olan, yemekleri güzel, bazı masalar ve değişik sandalyelerin yanısıra, rahat ev tipi kanepe koltuklarla döşenmiş değişik bir yer. Akşamüstü gittiğimizde güzel sesli, uzun boylu güzel bir genç kız yine kendi gibi gençlerden meydana gelen ufak bir grup eşliğinde caz parçaları söylüyordu. Sonra bizimkiler çıktı. Grup kalabalık, belki dört tane gitar, saksafon, klavye, davul sahneye sığmadılar bile. Yaş ortalaması beş eksi, beş artı 60 civarı. Hepsi enstrümanını güzel çalıyor, sesleri de fena değil ama akustik yok, biraz gürültü gibi oldu, biraz çok bağırıyorlar gibi oldu, bazen davul çok öne çıktı, bazen solistten başka hiçbir şey duymadık. Eski parçalar, biraz rock&roll, biraz latin, biraz Beatles çaldılar. Bayağı bir takipçileri varmış, yaşdaş arkadaşlar, çiftler, pist hiç boş kalmadı, gençler de vardı, güzel figürler seyrettik, yaş almış ama ruhu hep genç kalmışlar döndü durdu ortalıkta. 2 saat kadar çaldılar, hava yağışlı olmasaydı bahçede çalacaklardı, belki daha güzel olacaktı, bir dahaki sefere dedik. Garsonlar tamirci kılığında giyinmişlerdi, çayları çok güzel, ne var bunun içinde dedik karanfil dediler ama sanki nane de vardı, evde denemek istiyorum, çok beğendik.
Ama ne derseniz deyin, grup elemanları arasında çok sıcaklık göremedim, bizim "Eskici Bandosu" daha samimiydi sanki, ilişkiler daha sıcaktı.Belki de ilk dinlediğim için bana öyle geliyordu, çünkü onları birçok defalar dinledim, yorumlarda bulundum, her bir üye ile tanışıklık konuşmuşluk vardı. Zaten o gruptan solist Cevat abim de misafir sanatçı olarak çıkıp birkaç parça söyledi, sesini özlemişiz iyi geldi.  Bunları ilk dinliyorum, herşey güzel ama elemanları daha çok tanımam lazım, içimin ısınması için. Amatörce çaldıkları parçaları bir araya getiren bir CD yapacaklarmış, belki birkaç defa onu arabada dinlemem lazım, sonra iletişim kurabileyim. Ama genel hava olarak bir pazar akşamını bize keyifle yaşattılar, müzik, dans, sohbet hepsi bir aradaydı. Onca yağmur ve sele rağmen çok kişi gelmişti. Ben de taaa nerelerden gidip tekrar döndüm, hele dönüş yolum tam maceraydı, seller sular altında adrenalin tavan yaptı.

1 Haziran 2010

Ortanca ve Sardunya

Bu sene ilk defa balkonda ortanca yetiştiriyorum. Geçen sene fide olarak almıştım, mevsim yetişmedi sadece birkaç yaprak çıkardı, sonra kış geldi, balkonda üşüdü, dondu, zar zor dayandı. Baharla beraber saksı değiştirdim, gelişti serpildi, yapraklar kocaman oldu ama çiçek vermeyecek herhalde diye bakarken ufak tefek tomurcuk gibi açık yeşil şeyler çıktı, beyazlar gibi oldu, bu arada da habire büyüyorlar, şimdi pembeleşmeye başladılar ve gerçek bir ortancaya benzedi. Ne kadar seviniyorum, acaba bir tane daha açarmı diye bakıyorum.
Kırmızı sardunyam da geçen seneden, bol bol açmıştı, kışın da ölmedi, sadece yaprak kaldı ama dayandı, soğuğa, rüzgara diretti. Baharla birlikte şenlendi, şimdi bir çoşkuyla açıyor ki saksı dar geliyor. Yanındaki pembe arkadaşını bu sene Tuzla'dan aldım, sadece yapraklar vardı, satıcı kız ne renk açacak bilmiyoruz dedi, peki dedim şansıma ne çıkarsa. Böyle güzel birşeyler çıktı, şahane dimi. Bunlar herhalde ithal sardunyalar bizimkilere benzemiyor, yaprakları da çiçekleri de değişik, ama bunları seyretmesi ömre bedel.
Ayrıca bir de ateş çiçeklerim ve begonyalarım var, onlar biraz daha serpilsinler burada yerlerini alacaklar. Her sene balkonda çiçek diye ne yapacağımı şaşırıyorum. Kıştan kalma hercai menekşeler hala canlı ve heyecanlı duruyorlar ama az kaldı ömürleri bence. Ondan önceki çuhalar artık çöpe karıştılar. Bu sene pembe domates yapamadım. Tohumlar fideye dönüşmedi ben de vazgeçtim. Kilolarca toprak taşı, gübre, sıcak, rüzgar, su ayarlaması yap, böcek mi geldi, çiçeklendi mi, meyvaya dönüştümü derken helak oluyorsun. Seneye inşallah.

Mutlukent'de Ebru Sergisi

Bizler 3,5 aylık ebru yapmasını öğrenmeye çalışan acemiler, hamdık, olduk, piştik de bir de sergi açtık. Kursumuz bitiyor, okulların da el işlerini sergileme mevsimi gelmiş meğerse, her gün bir okulda sergi, kermes, şenlik falan filan. Bize de dediler yaptıklarınızı getirin sergi olacak. Aman o acemice yaptığımız işler çerceveciye gidince, uygun renkte paspartu seçilince, bir de uygun çerceve yapılınca bir güzel oldular, bir şaheser durdular, kendimiz de inanamadık, herkes kendi yaptığını dakikalarca seyretti durdu. Meğer ne şahane işler çıkarmışız, meğer ne başarılıymışız kendi kendimize bayıldık. Sergiyi gezen çoğunluk yerel öğrenci, öğretmen ve velilerden oluşsa da, açılışa Gebze'den Halk Eğitim Müdürü, Milli Eğitim Müdürü ve daha bir takım devletlû kişiler gelmiş kurdele kesmişlerdi. Anlayın ne kadar havalara girdik yani. Ne yazık satın almak isteyen çıkmadı ! Halbuki her biri sanki bir Picasso veya Miro eseri kadar yegâneydi. Gelecekte açacağımız veya katılacağımız sergilere! inşallah diyelim, daha çoookkk çalışmamız lazım. Ama hayal etmek bedava nasıl olsa. Bir de sadece ebru yapmakla kalmadık, ebru üzerine bir takım atraksiyonlar da yapmıştık, dikkatinizi çekerim. Fotokopi yoluyla olsa da yaratıcılık başka birşey tabi.....

2.Kütahya Çıkarması

Galiba 2005 senesinde ilk defa Kütahya'ya gitmiştim. Bir arkadaşımın düğünü için. Birkaç arkadaş toplandık, külüstür otobüslerle, arka sıralarda yer bularak, kokular içinde gitmiştik hiç unutmuyorum. Ama olsun mühim olan düğünde bulunmak, arkadaşımızın en önemli gününde yanında olmaktı. Hatta ben önceden gidip kına gecesine bile katılmıştım. Yöresel kıyafetler giymişti çoğu genç kızlar, anneler. Geline kına yakıldı, şarkılar türküler söylendi, daha önce görmediğim güzellikte ve modellerde takılar takıldı, kıymetli taşlardan oluşan aile yadigarı mücevherler, sırma işlemeli kaftan gibi giysiler falan aklım uçmuştu. Bir de Anadolu insanının hal ve tavırları, ömrümde görmemişim böyle yöresel adetler, gelenekler falan. Sonra kocaman bir bahçede kır düğünü, çiçekler, ağaçlar, böcekler eşliğinde, sular akan dereler, köprüler üzerinde, mumlar, ışıklar, masalar, sahne, müzik, danslar, oyun havaları amanınn enn enn olmuştu. Ama dönüş otobüsünün beterliği hala gözümün önünde, daha da bin sene gelmem demiştim. Ama Kütahya değişik bir yerdi, çevredeki Aizanoi tarihi kazı bölgesini, kalıntıları, harabeleri gezmiştik, sonra çini atölyelerine götürmüşlerdi bizi, nasıl çini tabaklar yapılıyor uygulamalı görmüştük, nefis şeyler almış, onları kırmadan eve götüreceğiz diye telef olmuştuk. Şimdi aradan bu kadar zaman geçti, yine bir başka vesile ile gitmek kısmet oldu. Sanki şehrin bir başka bölgesine gitmisiz gibi, sadece meydandaki kocaman çini vazonun olduğu suların aktığı yer hariç hiçbir yeri hatırlamadım.
Bu seferki gidişim "Tasavvuf ve Mistisizm", "Kütahya Foklörü ve Tasavvuf", "Dünden bugüne Kütahya'da Tasavvuf" başlıklı sempozyumları izlemek içindi. Orada yaşayan araştırmacı ve yazar, Tasavvuf hocası Mehmet Dumlu'nun dergahında oturduk, yedik, içtik, söyledik, dinledik, konuştuk, aşk ile dolduk. Dervişler döndü, sevgili Zara billur gibi sesi ile söyledi, ne güzel, ne alçak gönüllü ve sahnede ne kadar muhteşem olan bir hanımmış bayıldım. Dinin, imanın, Allahın, inancın, kitabın, duanın, gönlün, ruhun, kalbin içlerine doğru yolculuk yaptık. Uzman kişilerin birikimlerini dinledik, hikayelerinden ders çıkarttık, bakış ve duruşlarından etkilendik. Bu derya deniz güzelliğin, bu engin kültür ve öğretinin ucundan bir satır daha öğrenmeye çalıştık Gölümüzde olan ama dile getiremediğimiz, içimizde hissedip aktaramadığımız, her zaman öyle olmayı arzuladığımız duygu, düşünce ve duruş ile maddi alemden mana aleme iki güzel gün yaşadık. Yerel sanatçıların yaptığı hat, tezhib, ebru ve halı sanatından örneklerin sergilendiği sergiyi gezdik, yine bir başka seramik ve çinilerin sergilendiği kocaman bir tesiste sohbetler dinledik, alış veriş yaptık. Dostluklar, paylaşmalar, yardımlaşmalar ne güzeldi. Bir de adını unuttuğum bir yerde bir künefe yedik, olmaz böyle birşey, öldüm ve tekrar dirildim. Sadece bunun için bile tekrar gidilir.

21 Mayıs 2010

Mayıs

Tam bahar ayı, geldi de geçiyor bile. Yine bir sürü olaylar oluyor, herşey çabucak geçiyor, ben buraya yazana kadar eskiyor, önemi kaçıyor bile. Şimdi kısa kısa aklımda olanlar ;
LOST; Bir dizi bu kadar insanı hop oturtup hop kaldırır yani. Her cuma akşamı bu diziyi seyrederken dumur oluyorum. Nereden başladım seyretmeye diye söyleniyorum, bu ay sonu bitecek ya iyice garip oldu, her bölüm ayrı bir olağanüstü oluyor, sanki evvelki bölümler çok olağandı ya neyse. Kendimce çözdüğüm, eş zamanlı birçok zaman dilimleri içiçe oluyor, hepsinin hayatları bir şekilde farklı zaman dilimlerinde olsa da illa çakışmış falan filan. Kendi payıma çok dersler çıkarıyorum, çok görüşlerim etkileniyor, haa bak gördün mü oluyorum,   mistik duygular ince ince işleniyor falan. Sonunu nasıl bağlayacaklar çok merak ediyorum. Seyrederken bu kadar heyecanlandığım, bitince dudaklarımı kemirdiğim dizi hatırlamıyorum, adrenalin tavan yapıyor.
CHP; Sanırım çoğu kişi, ne olsa nasıl olsa da bu partinin lideri bir şekilde bıraksa da arkadan gelenlere yer açılsa diye düşünmüştür, sormuştur. Eminim hiçkimse bu şekilde olacağını değil düşünmek aklından bile geçirmemiştir. Çok garip ve hazin bir olay bence, doğru, yanlış, öyleydi, değildi belki aylarca tartışılacak, belki senelerce hatırlanacak ama benim bundan çıkardığım ders veya beni etkileyen noktası, hiçbirşeyin bizim elimizde olmadığı, hiç ummadığın zaman ve yerde neler olabileceği, ne kadar ısrarla ben yapıyorum, kararları ben veririm, benim isteğimle şöyle veya böyle olacak diye düşünürseniz düşünün, sizin elinizde olmayan şeyler saniyede hayatınızı değiştirebilir. Bir anda altüst olmak buna denir işte. Nasıl yaşayıp giderken birçok şeyi kendimiz yapıyoruz zannediyoruz, veya kontrol bende zannediyoruz. Her an herşey olabilir, dikkat ipler senin elinde değil, sadece teslim olmalısın, iyiyi dilemeli, yarın ne olur olmaz diyebilmelisin. Ego insanı bir anda dağın tepesine çıkarır ama bir anda yerin dibine de gönderebilir.
Yeni aday içime serin sular serpiyor, hepimizin üzerindeki ölü toprağının kalkacağını, insanların başka bir bakış açısı ile silkineceğini ve hak ettiğimiz, doğru olanın, hak olanın, iyi olanın ve güzel olanın dalga dalga yayılarak gerçek hayat şeklinin yaşanabileceğini hissediyorum, inşallah yanılmam ve o günleri görebiliriz.

EBRULAR; Kursumuzun sonuna geliyoruz, haziranın ilk haftası bitecek. Şimdi sergi hazırlıklarımız var. Gayet amatörce, gayet acemice yaptığımız işleri çerceveletip güzelleştirerek sergileyeceğiz. Aslında şöyle hatasız temiz pak çiçekler yapmayı hala beceremiyorum ama işte istek çok, gönlüm zengin, renkler, desenler, içimden gelenler, ne tam olarak karanfil ne menekşe ne de güller oluyor ama andırıyor işte idare edin. İnanamıyorum, bütün hatalarına rağmen çerceveye girince ayrı bir güzel oluveriyorlar. Ben de nasıl şişiniyorum, sanki Picasso'yum ve dünya şaheseri yaratmışım gibi hislerle doluyorum. İleride kimbilir ne kadar güleceğim kendime, ama bu acemice haller, bu amatörce yapılanlar çok samimi, çok sıcak geliyor bana. Hele bir de rağbet görür, bir arkadaşımın, bir tanıdığımın evinde duvarında durursa değmeyin keyfime o zaman, ebruli dilek olacağım. 

30 Nisan 2010

Çiçek Ebrular

Kursta öğrendiklerimiz ilerledikçe benim de içimdeki yaratıcılık ilerliyor galiba. Nasıl rüyamda renkler ve desenler görüyorsam, teknenin başına geçince de neler neler yapmak geliyor içimden. Tabi kısıtlı bir zamanda , 7 - 8 hanımın sıra ile iş yapması, rahat çalışması derken, yapılan işler ne kadar temiz, ne kadar az hatalı oluyor allah kabul etsin artık. Ama yine de elimiz alışsın diye tekrar tekrar aynı şeyi yapıyoruz  ve hocamızı dikkatle izleyip öğrenmeye çalışıyoruz. Çiçek yapmaya başladık, sanki ebru üzerine çiçek yapınca daha çok birşey yapmış gibi duruyor. Hele renkli çiçekler pek güzel oluyor. 

29 Nisan 2010

Mutlukent'de 23 Nisan Bayramı

Bizim mahallenin ilkokulunun bahçesinde yapılan 23 Nisan şenliklerinden önce okul bandosu, yavrukurt ekibi, folklör ekibi, "Atam İzindeyiz" bayrağını taşıyan öğrenciler, öğretmenler, veliler ve daha bir alay halkımız hep beraber bütün siteyi dolaştılar, sonra okul bahçesinde  hazırladıkları  gösterilerini sergilediler. Bando takımının liderini görmeniz lazımdı, pek heyecanlı bir kız öğrenci işini çok ciddi yapıyordu. Geçen sene 23 Nisanda Bodrumdaydım, bakalım gelecek sene nerede olacağım.

23 Nisan 2010

Bugün 23 Nisan neşe doluyor insan.
Böyle öğrendik, böyle marşlar, şarkılar okuduk, stadyumda veya okul bahçesinde yürüyüşler yaptık, folklör oyunları oynadık, müsamereler yaptık. Kimimiz kelebek oldu, kimimiz arı veya başka bir figür. Şiir ezberledik, ayaklarımızı bitiştirip, ellerimiz yanda hazırol vaziyetinde okuduk, yüksek sesle, heyecanla, yüreğimiz çarparak, şaşıracağız veya unutacağız diye ödümüz koparak. Bahar da geliyorken, havalar ısınırken, yepyeni elbise ve ayakkabılarımızı giyerek, sadece bizim bayramımız diyerek, büyük bir heyecanla Atatürk'ü anarak, bu bayram ile ilgili tarih bilgilerini hazırlayarak, nasıl olmuş, ne zaman olmuş diye öğrenerek. Elimizde çiçeklerle Anıtkabir'e giderek, Atamızı ziyaret edip çiçek bırakarak, bütün törenler bittikten sonra da şen şakrak ve çoşku içinde gerçekten bayram yaparak yaşadık biz 23 Nisanları.
Şimdi çok merak ediyorum, çocuklar aynı neşe ve çoşkuyu hissediyorlar mı acaba, Anıtkabir'e gitmek gerçekten içlerini çok heyecanlandırıyormu, Ata'ya çiçek götüreceğiz diye elleri ayaklarına dolaşıyormu. Stadyumda yürüyeceğiz diye uykuları kaçıyormu veya oynayacakları ront, folklör, piyes ne varsa artık oradaki rolü unutmamak üzere tekrar yaparken midelerine sancı giriyormu ?
Yoksa tamamen kural, kaide, yapılması gereken bir tören, okunması gereken bir şiir, şarkı, marş, v.s diye düşünüp, hadi bugün 23 Nisan yapalım da bitsin acelesi içinde olan öğretmenlerin eşliğinde bir gidip gelme midir, bir mecburiyeti yerine getirme midir çok merak ediyorum. Etrafımda gözlemlediğim ne çocuklarda, ne velilerde, ne öğretmenlerde bu heyecanı, sevinci bulamıyorum da, çok merak ediyorum. Nasıl yapacaklar, böyle yetişirlerse, kendi çocuklarına nasıl ve neyi aktaracaklar. Aynı şeyleri 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramında da düşünüyorum. İyi ki her iki bayramda da görev almışım o anları yaşamışım. Halâ tv de izlerken, marş duyunca, ront yaparlarken izleyince heyecanlanıyorum, gözlerim yaşarıyor sonra da resmen ağlıyorum. Yaşlanmak mı, yoksa başka türlü duygular mı bunlar..

22 Nisan 2010

Ebru Minyatür karışık

Bunlar da en son numaralarım. Sol ilk sıradakiler taraklı ebru örnekleri onun altındakiler hatip ebru çalışması.  
Sonra da sergi açılacak, fuara katılacağız diyen hocamızın yol göstermesi ile yaptığımız ebru desenlerini kullanarak bir minyatür resmi koplayamaya çalıştım. Gayet acemice önce deseni kartona çizip sonra kesip yapıştırma işi ile bir çeşit kolaj yaparak bu köylü kızımızı yaptım. (sağ ilk resim) 
İşin orjinali (sağdaki 2.resim) o kadar güzelki onu da ayrıca çerceveletip asacağım. Ama benim gibi ince işlere çok eli yatkın olmayan birisi için  büyük başarı örneği. Kontür çizgileri daha zarif olabilirdi ama bu ilk, sonrası daha iyi olacak inşallah.
Bu güzel ebru çalışmasını değerli ebru sanatçısı Alparslan Babaoğlu yapmış. Bu sanatçı aynı zamanda ebru ile hat ve minyatür sanatlarını birleştiren çalışmaları da yaratmış. Araştırdıkça, okudukça neler çıkıyor, insanlar neler yaratıyorlar, neler yapmışlar ağzım açık kalıyor. Gönülünü bu işe koyanlar için harika bir alan, harika bir yaratıcılık imkanı.

Ebrular çoğalıyor

Bugünlerde ebru ile yatıp ebru ile kalkıyorum, rüyamda bile ebru desen ve renkleri görüyorum. Kurs ilerledikçe bizim de öğrendiklerimiz ve marifetlerimiz artıyor, içimizdeki yaratıcılık melekeleri dışarı vuruyor. Hani çok temiz düzgün işler çıkardığımızı söyleyemem, çünkü bir teknenin başında 7-8 kadın sırayla birşeyler yapmaya çalışıyor, vakit kısıtlı, herkesin titizliği, düzeni, eli, bir değil. Böylece benim gibi detaycı, titiz, düzen meraklısı birisi için hayli zor saatler geçiyor, sabırlı ve sakin olmayı tekrar öğreniyorum, kendi sıram gelince  birşeyler yapmaya çalışıyorum. Ama bu beni hiç kesmiyor, illa eve gelince tekrar devam etmek istiyorum. İnşallah maddi durumları ayarlayıp en kısa zamanda kendime bir takım almalıyım ve bu işi kendi başıma sessizce, huzur içinde yavaş yavaş yaparak devam ettirmeliyim. Ne kadar sevdiğimi, orada yaparken nasıl hissettiğimi, meydana gelen gayet acemice işleri seyrederken nasıl bir huşu içinde olduğumu anlatamam. Meğer ben bu işi çoktandır arıyormuşum, şimdi buluştuk, bırakmaya hiç niyetim yok. Düz çizgiyi bile doğru düzgün çizemeyen, eline fırçayı en son orta okulda almış, renklerden sadece belli başlı olanları bilen ben şimdi neler öğreniyorum ve ben bununla var oluyorum hissi duyuyorum. Neden şimdiye kadar yapmadım diye dövünesim geliyor. Bu yaştan sonra sanat açılımı yapıyorum. Daha bu yaptıklarımız battal, şal desen, bülbül yuvası, gelgit dedikleri ebru çeşitleri. Yani aşama aşama fırça kullanmayı, suya boya atmayı ve sonra biz denilen tığ gibi bir aletle şekil vermeyi öğrendik. Sonra sırasıyla düz satıh üzerine desenler yapmayı öğrendik, en son da inşallah çiçek yapmayı öğreneceğiz. Neler yaratacağımı hayal bile edemiyorum. Ama bu hisler, büyük bir hevesle kursa gitmek, orada çalışmak, sonra da yaptıklarımı seyretmek beni benden alıp götürüyor. Çok iyi geliyor bana, çok şükür yine, yeniden bir kere daha, her zaman binlerce kere....

12 Nisan 2010

Lale, Erguvan Zamanı

Şimdi lale zamanı ya, Istanbul'un herbir köşesi lalelerle dolandı ya, hepsi de ne kadar güzel renk ve şekillerde bahçeleri, parkları, refüjleri, kaldırımları süslüyorlar ya, bizim buralar kusur kalırmı !
Gerçekten buradaki Belediyenin Park ve Bahçeler Müdürlüğü iyi çalışıyor. Sitelerin arasındaki boş bir alanı hemen küçük bir koruya çevirdiler, sıra sıra çeşitli ağaçlar dikildi, hem gölgelik yapacaklar, hem de binalar arasında yeşillik, ferahlık, oksijen kaynağı. İnşallah güzide halkımız yıkıcı değil yapıcı olur, altında piknik yapacağız diye genç fidanları bozmazlar. Çok güzel şeftali ağaçları, limon çamı, servi ve akasya diktiler. (sağdakiler şeftali ağacı baharları). Sonra küçük çocuk bahçesi veya spor aletlerinin durduğu parklarımızı da lalelerle donattılar, harika görünüyorlar. Tesadüf eseri bahar açmış ağaçları seyrediyor, bu ne ağacı, diğeri ne ağacı diye bakarken erguvan ağaçlarının olduğunu ve açmış olduklarını farkettim. Hem buralarda varolacaklarını hiç ummuyordum, hem de açmaları için henüz erken sanıyordum, ne güzellik, ne renkler, seyretmeye doyamıyorum. Istanbul'un boğaz tepelerine gideceğime burada yanıbaşımda buldum onları. Daha da serpilecekler, yerlere dökülüp ortalığı pembeye boyayacaklar.

Karakol

Mutlukent mutlukent olalı böyle mutlu olmadı. Çok klişe bir cümle oldu ama gerçekten eylem olarak böyle. Resimlerden de göreceğiniz üzere, eskiden Sağlık Ocağı olup artık kullanılmayan bu bina neredeyse altı aydır hummalı bir hazırlıkla karakola dönüştürüldü. Hele son bir haftadır, (meğerse cumartesi günü açılış yapılacağından) gece gündüz çalışmaya başlamışlardı. Belki elli tane işçi, binanın içi dışı yenilendi, herşey çatıdan bahçeye yeni baştan kuruldu. Sonra kale duvarı gibi etrafına duvar yapıldı, bahçeye taş döşendi, silindir geldi, kum, çakıl, toprak döküldü yol yapıldı. Sonra cumartesi sabahtan itibaren ağaçlar, çiçekler dikildi, velhasıl nasıl hızlı bir hazırlanma görmek lazımdı. Büyükşehir belediyesinin slogan sözü yazılı levhalar da ortalıkta "Çalışınca oluyor". Böylece öğleni buldular. Bir sürü kamyon, minibüs, otobüs gelip gidiyor, tribün kurdular, kırmızı halılar döşendi, konuşma kürsüsü, tenteler yapıldı, sandalyeler dizildi. İlkokul çocuklarından oluşan folklör takımı geldi, hatta bando! bile geldi. Kırmızı sırmalı elbiseleri ve kendilerinden büyük sazları ile.
Sonra bilumum makam arabaları ile (çoğunluğu son model Mercedesler) vali, kaymakam, büyük şehir belediye başkanı ve  çevre ilçelerin belediye başkanları, ilçe emniyet müdürleri, organize sanayi bölgelerinin başkanları, çeşitli fabrikaların müdürleri, askeri komutanlar ve halkımız yerlerini aldılar. Bando İstiklal Marşını çaldı açılış başladı. Vali, Belediye Bşk ve Emniyet Müdürü konuşma yaptılar, çocuklar kolbastı oynadı, kurdele kesildi, resmen karakol açılmış oldu. Sonra yan tarafta bir çırpıda hazırlanan kokteyl masaları üzerindeki ikramlara geçildi. Bütün bunlar o kadar çabucak ve düzenle, gerçekten seri şekilde hazırlanan bir program dahilinde olup bitti ki balkondan onları izlerken şaştım kaldım.  Allahtan hava güzel, polislerin dağıttığı şapkaları kafalarına takan yerli halkımız huşu içinde belki kırk yılda bir ayağımıza gelen devlet erkanını izleyip, açılışı kutladı ve tabak tabak ikramları evlerine taşıdılar. Allah için şimdi söylemem gerekirse karakol çok iyi oldu, hem görünüş hem emniyet bakımından sağ olsunlar.
Ama, madem bu devletin, belediyenin, bu kadar parası var, bu kadar hızlı çalışanı var, aleti edevatı var, bu kadar zevki ve estetiği bilen elemanları var, neden bu güne kadar buraya bir sosyal tesis yapmazlar,  etrafı güzelleştirecek ve halkın ortaya çıkıp gezeceği, oturacağı, vakit geçireceği, kahveler, restoranlar, kütüphane, belki sinema veya küçük bir etkinlik salonu olan bir tesis yapmamışlar hiç anlamadım, anlamıyorum. Başka türlü buraya ruh gelmez, ruhsuz bir yer burası bunu kırmak lazım. İnsanlar ortaya çıkmıyor.
Çünkü istenirse çabucak ne güzel birşey yapabileceklerini bu karakol yapımında günbegün gördüm. Arı gibi çalıştılar, henüz etraf çalışması tam anlamıyla bitmese de gayet güzel bir bina ve bahçesini yaptılar. Bu siteye böyle şaşalı bir karakol da ne lazım o da ayrı bir konu ama olsun, şimdi daha emniyetteyiz. Bir de polis haftası ya, illa ona denk getirip açılış yapalım valiyi de getirelim diye koşturdular zaar. Herkese hayırlı olsun, Allah muhtaç etmesin.   

2 Nisan 2010

Ebru Sanatı

Ebru'nun birçok tarifi var ama ben en çok bunu sevdim. Ebru; Suyun gökkuşağına aşkı demektir. Ne güzel demişler dimi?? Esasında "Ebru ;  Birbiri içine geçmiş, ancak karışmamış, bakışla ayırdedilebilecek şekilde duran renk ve şekillere denir. Sanat olarak Ebru, "su üzerine serpiştirilen sıvı boyanın rasgele bezendiği şekillerin ve bu şekillere müdahale edilmesiyle meydana gelen figürlerin kağıda aktarılarak sergilenmesidir". İşte esas anlamıyla budur, en güzel tarif. Bizde bunu uygulamaya başladık. Kitre denilen suyun hazırlanışı ve koyduğumuz tekne denilen  kabın içine, karıştırarak elde ettiğimiz boyaları, at kılından, bizzat yapmasını öğrendiğimiz fırçalar yardımı ile atmaya başladık. Önce tek renk, sonra iki renk ve sonra üç renk ile fırçayı elimize vurdurarak atmaya çalıştığımız boyalar ile çıkan şekillerde "Battal Ebru" denilen en temel ve ilk halleri yaşamaya başladık.
Aslında Ebru Sanatı çoook önceleri başlamış, kesin tarih bilinmemekle beraber, 13 yy dan beri varolagelmiş. Osmanlı devrinde çok yapılmış, çok iyi ustalar yetişmiş. Bu sanatın felsefesi, yapılışı, meydana gelişi, yapma anı, boyalarla haşır neşir halleri, sabırla beklemek, en az hata yapmak için çok iyi hazırlanmak, sessiz, sakin ve rahat olmak. Meditasyon gibi, kendini o ana, o hallere ve renklere bırakmak, yavaşça, sessizce, sakince suyla başbaşa olmak, suya müdahale etmenin, yapacağın şekillerin, hayalindeki şeklin eline yansıyıp seni yönlendirmesi, o birebir halleri bana çok tanıdık geldi, beni benden aldı. Aynı yoga yaparken, meditasyon yaparkenki gibi, bir olmak, bütün olmak, sadece sen ve O olmak halleri çok güzel. Tabi 14 kadından oluşan atölyemiz benim için gerekli olan sessizlik ve sakinliği çok yaşatamıyor ama hep, burada herşeyi öğrenip, ileride kendi atölyemde özgürce çalışacağımı ve yaratıcılığımın sonuna kadar gidebileceğimi hayal ederek daha bir istekle sarılıyorum. Bana ilaç gibi geliyor, teşekkürler Allahım sen hep beni duyuyorsun.

Resim Dersleri

Hani biz küçükken hatta gençken annelerimiz "gün" yaparlardı ya, maksat sohbet olsun diye çay, pasta, börek, çörek eşliğinde bazıları "konken partisi" derken, bazıları "altın günü" derken bu yeme içmeler alıp başını gitmişti. Hepsi bin kilo olmaya doğru gittiklerini farkedip bu sefer ev işlerinden ve artık büyümüş çocuklarının işlerinden arta kalan zamanlarda ne yapacaklarını düşünmeye koyulmuşlardı. Kimisi dikiş dikiyordu, kimisi örgü örüyordu zaten ama yine de canları sıkılıyordu ki o sıralar Belediyenin açtığı elişi kursları imdada yetişmişti. Çiçek yapmak, tahta boyamak, makreme, incik boncuk yapmak, şimdilerde stililistlik, grafikerlik, lisan kursu, resim kursu derken bir sürü bölümler vardı. Benim annem de çiçek yapma ve makreme kurslarında ne güzel şeyler yaratmıştı, evi süslemişti. Şimdi hala bu kurslar devam ediyor, hepsi sanki okul gibi belli bir disiplin ve program eşliğinde neredeyse altı ay sürüyor ve sonunda sertifika bile veriyorlar.  İşte bendeniz cennet kuşu da emeklilik günlerini yaşarken ve eylülde başlayan şehirdeki kursları kaçırdığım için esef ederken bizim mahallede "Ebru Kursu" başladı. Ben istedim bir göz Allah verdi iki göz misali, taaa Istanbul'dan beri kaç senedir ebru yapmasını öğreneyim diye düşünüp yapamayınca bir kenara koyduğum bu arzum, beklenmedik bir zamanda ve beklenmedik bir şekilde önüme geliverdi. Ne çok canı gönülden istemişim ve sonra da unutmuşum, işte gerçekleşiyor. Ahh keşke diğer arzularımı da bu şekilde yapabilsem...
Ebru yapmadan önce, renkleri tanıma ve hangi renk ile hangi rengi karıştırırsam ne renk elde ederim, açmak için ne yapmalı, koyultmak için ne yapmalı gibi temel bilgileri öğrendik. Resim kağıtları üzerinde renk çalışmaları yaptık. Ana renkler olan kırmızı, sarı ve mavi ile işe başlandığını, sadece bunların karışımından diğer renklerin elde edildiğini, siyah ve beyazın yardımcı renk olduğunu açmak veya koyultmak için kullanıldığını öğrendik. Çok zevkli, çok enteresan bir dünya, ödev olarak da renk çemberi yaptık. Ayrıca teori derslerimiz de var. Haftada iki gün kendimi bu dünyaya veriyorum. İçimdeki yaratıcılık marifetleri açığa çıkıyor.

Bahar Dalları

Bu mevsimde ağaçların böyle beyaz, açık pembe veya koyu pembe baharlar açması, dalların gelinler gibi süslenmesi çok hoşuma gidiyor. Ama bir türlü hangi ağaçların beyaz, hangi ağaçların uçuk pembe, hangi ağaçların da koyu pembe baharlarla bezendiğini öğrenemedim. Bunun üzerinde biraz daha çalışmam lazım. Bu yaşa kadar öğrenemeyen bundan sonra inşallah bunu keşfeder artık. Şimdilik görünüşlerine bayılıyorum, inşallah çok soğuk olmaz da bu dallar bozulmaz. Zaten ömürleri kısa sürüyor, hele kuvvetli bir rüzgar olursa savulup gidiyorlar. Seyretmesi, fotograflarını çekmesi çok zevkli bence. Bir arkadaşımın evinin yan bahçesinde yazın parmak kadar dutların olduğu ağacı bildim, bembeyaz açıyorlar, hemen onları tespit ettim. Bir de buradaki mahallemin pembe baharlar açan ağaçlarını çektim. Ne ağaçı olduklarını öğreneceğim.
Aslında ben Ziraat Fakuültesine girecekmişim. Keşke o zaman buna kafam bassaydı da kendimi ona yönlendirseydim. Ama bu çiçek böcek merakı da otuzumdan sonra başladı o da başka. Ahh insan birazcık da olsa ileriyi görebilme yeteneğine sahip olsa, yani çok değil şöyle 1-2 sene sonrası. Flashforward dizisini izliyormusunuz, görse bir türlü görmese bir türlü diyeceksiniz şimdi de, haklısınız.....

26 Mart 2010

TAKI KURSU

Evde oturan hanımların çoğu ev işlerini hallettikten sonra, eğer çoluk çocuklar da büyümüşlerse veya çocukları yoksa, uzun çalışma hayatından sonra emekli olmuşlarsa, yani bir şekilde hayatlarının bir bölümünde illa bir kursa gidiyorlar. Kimisi dikiş nakış, kimisi örgü, kimisi resim, ahşap boyama, kimisi tezhip, kimisi de amatör şarkıcı olma uğruna musiki cemiyetlerine devam ediyorlar. Bir arkadaşım kapalıçarşıda bir taş ustasının yanında çalışmaya başlamış. Gümüş üzerine pırlanta çalışıyor yüzük, kolye, broş gibi şeyler tasarlıyor. Kendisi tasarımlarını yapıyor sonra gümüş dökümler elde ediyor, sonra da taşlarla çalışıyor. Elindeki birkaç örnekten fotograflar çektim. Keşke pazarlamasını yapabilsem, ısmarlama işler çıkarabilse de satış yapabilse, ne çok memnun olur. Ben de aracı olarak ne çok sevinirim.

25 Mart 2010

Yemekler

Yemek yapmak benim için terapi gibi birşey. Çok şükür elimde çabuktur, eğer dolapta malzemelerim varsa, hiç korkmam, en kısa zamanda birkaç çeşit ayarlayabilirim. Hani aç kalmayıp iştahla yiyebileceğimiz, en az iki çeşit ile akşam yemeğini bir saat içinde kotarabilirim. Ayrıca keyfim yerindeyse, zamanım da bolsa eğer, yine hiç üşenmeden ince ince süslemeleri ile uğraşarak, ennn zeytinyağlılardan dolmaya, ennn tavuk yemeklerinden mezelere veya böreğe kadar birşeyler yapmayı, ortaya koymayı ve misafirlerime yedirmeyi çok seviyorum. Yemek yapıp birisine yedirmek bence çok keyif verici ve müthiş bir doygunluk hissi uyandırıyor. Bu sıralar brokoli ve kerevize takmış bulunuyorum. Kereviz havuçlu, ayvalı ve portakal suyu ile zeytinyağlı hazırlandi pek leziz oldu bence. Ayriyeten çiğ olarak da rendelenir üzerine yoğurt ve ceviz karıştırılarak salata gibi yenir, pek faydalıymış.
Brokoli ise malum her derde deva bu sıralar neredeyse illa hergün yiyin diyorlar. Onu da azbuçuk haşladıktan sonra sarımsakli zeytinyağında hafifçe döndürüp üzerine kırmızı biber ile süsleme ile tavuk veya et yanına garnitür olabileceği gibi yine az haşladıktan sonra sıcakken üzerine zeytinyağı ve limon gezdirip soğuyunca salata gibi yemek yahutta az haşlama sonrasi soğutup üzerine sarımsaklı yoğurt ile pek güzel olur. Geçenlerde etli karalahana dolması sardım ama fotografını çekmeyi unuttum, yine yapacağım. Evde olunca bunlara sarıyorsun işte. Kimisi de kek, pasta, kurabiye yapıyor. Afiyet olsun.

BAHAR BAYRAMI

21 Mart Ekinoks zamanı, güneş kuzey yarı kürede bahar ve yaza doğru, güney yarı kürede sonbahar ve kışa doğru yol alıyor. Eskiler tabiatın kış uykusundan uyanma zamanı, çiçek böcek için dirilme zamanı, baharların açma, karların erime, hayvan, bitki, insan kısacası hepimizin kış mahmurluğunu üzerinden atıp çoşma, canlanma, neşelenme zamanı demişler. Yurdumuzun dört bir yanında kutlamalar yapılırken biz de kendimizi her zamanki yerimize attık. Demirciköyedeki Uzunya restoran. Nefis kahvaltı hazırlıyorlar, bal ve kaymaktan, sahanda yumurtaya, sigara böreğinden domatese kadar yok yok. Kaç dilim ekmek yiyorsun, kaç bardak çay içiyorsun belli değil. Hem iştah açıklığı, hem sohbet, hem açık hava, hem dostlar bir arada olunca herşey su gibi akıp gidiyor. Üzerine kahveler, iyice koyulaşan sohbet, sonra biraz etrafta yürüyüş, dağ, bayır, çayır, çimen veya deniz kenarı, kum, suya taş atmaca. Çimenlerin arasında çiğdemlerin, papatyaların boy göstermesi, yine çimenlere serilen çoluk çocuk herkesin toprakla buluşması, kendini topraklaması, temizlemesi, bütün stres, gerilim, uyuşukluğun, ağrıların sızıların bir anda yok olması, derin derin nefes almalar, kendini rüzgara bırakma, suya bakma, gökyüzüne bakma, yeşilin ve mavinin birbirine karışması. Her yaştan insanlar vardı, bebekten anneannelere kadar. Güzel bir pazar oldu, bahara hoşgeldin dedik.

26 Şubat 2010

Perdelerim


Nihayet gönlüme göre mutfak perdeleri yapabildim. Taşınalı 10 ay oldu, ha bugün ha yarın derken, geçici perdelerimi de bağrıma basarak bugünlere geldim. Bir anda Tchibo'nun haftalık ürün tanıtımında bunları görünce kafamda şimşek çaktı (reklamları izliyorsunuz). Her ne kadar ölçüleri her pencereye uymasa da ben uydurdum işte, pek güzel oldu bence, resmini çekmezsem, buraya yazmazsam olmazdı sanki... Hem gece halleri, hem gündüz halleri, hem de pencere önü çuhalarım. Birbirlerine pek yakıştılar. Görünüş süper bakalım yıkama işleri nasıl olacak....

Gelen Bahar Mimozaları

Baharın geldiğini sokaklarda salkım saçak mimozaları görünce anlıyoruz birazda sanki. Ada' dan geldi bunlar diye hem sarılı yeşilli görüntüleri ile hem de baygın kokuları ile hepimizi çiçekçilerin başına topluıyorlar dimi??? Bir demet alıp geldim, salonda vazoya koydum, nasıl güzel kokuyor evin içi, baktıkça içim açılıyor. Böyle bir çiçek yaratmak, bu görünüş, bu koku, insanın içinde böyle güzel duygular uyandırmak, bunları görüp anlayabilmek, hissedebilmek ne güzel birşey ve ne kadar daha çok şükürler olsun.
Bugün 2. cemre suya düşmüş, onun için ortalık yağmurlu herhalde, hadi az kaldı toprağın ısınmasına.

Kemoterapi

Adını söylemek bile insanı üzüyor, hele başına gelmesi... Hele hele sonuçlarını görünce, yani bu seanstan sonra bazı kişilerin bunu kaldırıp kaldıramamasına bağlı olarak iyice yerlerde sürünür halleri pek iç paralayıcı, pek üzücü dimi. Çook yıllar evvel bir arkadaşımız beyinde oluşan bir tümör yüzünden bu tedaviyi almıştı, epey hırpalanmıştı ve son günleri çok acılar içinde tamamlamıştı, pek ağırdı, altından kalkamamıştı. Ne güzel bir kadındı, ne güzel bir insandı, neden ona diye isyan etmiştik. Kader kısmet böyle yazılmış deyip susmaya, sabır etmeye çalışmıştık. Belki üzerinden 15 yıl geçti. Işıklar içinde yatsın.
Ama şimdi bir arkadaşım var, yine bu kötü hastalık yüzünden bu tedaviye gerek duyuldu ve 4-5 seans aldı. Ama o kadar moralli, o kadar iyi bakılan, yemesi, içmesi, uykusu, ilacı her dakikası kontrollü ve dikkatli bir insan ki, ayrıca imanı, inancı, isteği, arzusu ve kabullenmişliği ile ve teslimiyeti sonucu o kadar iyi gidiyorki inanamıyoruz, maşallah demekten bir hal olduk.
Tıp literatürüne geçecek kadar mucizevi sonuçlar alması yüzünden sevinç içindeyiz ve sen bunu da geçeceksin diyoruz. Bu kadar sevgi dolu, yaşama arzusu olan, herşeyi kabullenen, dikkatli, bağlantısı olan ve hissettikleri ile kendine yön çizen bu güzel arkadaşım bunu da atlatacak inşallah. Kemo'nun 2. veya 3. seansında saçları dökülmeye başlamış (ne güzel, gür dalgalı saçları vardı) o da gidip hepsinin dökülmesini seyretmektense veya beklemektense bir güzel 3 numaraya vurdurmuş kafasını. Sonra tabi hepimizin yapacağı gibi bu işler başlamadan önce peruk yaptırmış, ama kel kafalı olunca bile öyle bir kabullenmişlik varki, peruk takmayı reddedip ben böyle dolaşırım tamam demiş. Sadece insanın kafası çabuk üşüyor! diyor. Gerçekten kellik bile ona yakışmıştı. Geçenlerde ziyarete gidip ilk defa saçsız halini görünce epey şaşırdım ama gözleri, yüzü ortaya çıkmış, kafa şekli de düzgün fırça gibi duran hepsi bembeyaz saçları ile bambaşka bir kişi olmuş. Şimdi kemo terapisi bitti, kontrol altında evde ilaçına devam edecek, saçları uzayacak ve hayata yeniden nerede kalmıştık diye devam edecek. Bu arkadaşımın duruşu ve azmi de bana kapak olacak. Allah herkese kaldıracağı kadar yük verir diyorlar ya.... bir de testlerden geçiyoruz ya.....