30 Haziran 2006

Kaş' a gidiyorum



Bugün cuma, ben inşallah bir aksilik olmaz ise bu akşam otobüse atlayıp Kaş'a gidiyorum.
Kaç senedir ?? kimbilir oraya gitmedim..
Acaba nasıl, beni bekliyormu, özlemiş mi, ben onu özlemiş miyim ??
Pırıl pırıl sulara kendimi atıp, parmaklarım buruşuncaya kadar suda kalacağım veya paletlerimi takıp deli gibi yüzeceğim, kitaplarımı alıp bir ağaç altında okurken içim geçecek kestireceğim, çok az yiyip dönüşte kilo vermiş olacağım, yüzüm ve vücudum bronz, ruhum bembeyaz, gözlerim ışıl ışıl olacak.
İnşallah, aminnnnnnn......

28 Haziran 2006

Saraydan Kız Kaçırma



Geçenlerde Topkapı Saray bahçesinde sahneye koyulan Mozart'ın operasını seyretmeye gittik. Her yıl Istanbul Festivali programında yer alır, orijinal ortamda oynanıyor denir ben bir türlü gidemezdim, merakdan da ölürdüm. İşte gittim gördüm, boyum uzadı... Ortam çok güzel, hava nefis limonata gibi, sarayın Erderun kapısı önünde, ağaçların altında platformlar yapılmış, sandalyeler sıralanmış kademeli olarak oturuyorsun, böyle programlara meraklı güzel insanlar geliyor, gayet şık, kaliteli bir ortam (zaten oldum olası festival zamanı ortaya çıkan insanlar diğer zamanlar nerelerdeler diye merak ederim, çünkü insanın içi açılıyor, düzgün insanları bir arada görünce, görüntü kirliliği !! var heryerde bildiğiniz gibi ??) . Neyse orkestra yerini aldı, her sezon konserlerini izlediğim borusan orkestrasını genç bir şef idare ediyordu pek başarılı bulamadım, sönük kaldılar, Opera başladı, bir roldeki oyuncu Türk gerisi yabancı sanatçılar, bir de koro kızlar + erkekler ve mehter takımı yerli. Kıyafetler harika, ışıklar nefis, Mozart'ın müziği güzel ama sesler hiçbir his veremediler bana, ne kadın sesleri ne de erkek seslerini etkileyici bulamadım. Şöyle ruhumu doyurmadı, çok vasat sesler, çok vasat sanatçılar, (belki de eser de vasat çok gözümde büyütmüşüm) gayet vasat bir 3 perde seyrettik dinledik. Perde araları 20 şer dakika insanın canı sıkılıyor, zaten 21.30 da başladı, bittiğinde 01.00 di yani.

Temsilden önce Sultanahmet köftecisine gitmiştik, ama bence köftelerde de is yoktu, çok fabrikasyon olmus pişmemiş geldi köfteler falan, kırk yılda bir köfte istemişti canım buna da doyamadım. Sadece japon turistler gibi yollarda habire resim çektim, etrafi seyretmek, ışıklandırılmış Sultanahmet meydanı çok hosuma gitti, ne zamandir o taraflara gitmemişim, birden kendimi eski Istanbul'u gezen turist zannettim, camilerden ezan sesleri, tarihi binalar, Ayasofya çok güzeldi.

Yine içinde otururken bu şehri layıkı ile yaşayamadığımızı, güzelliklerini göremediğimizi anladım, güzel Istanbul gez gez bitmez hiç.....


Castiglioncello


Geçtiğimiz hafta sonu tam piyangodan çıkan tatil misali (sevgili eski arkadaş jesti diyelim) 3 günlük bir gezi için, cuma akşamı kendimi Milano'ya giden uçakta buldum. Oradan Pisa'ya geçtim ve arkadaşlarla buluştuk. Sonra ver elini Viareggio denilen sahil kasabasında, hava mis, herkes sokakta, gecenin bir saati olmasina rağmen pizzacılar açık, hemen bir pizza yuttum, domates, peynir ve espresso kokuları iyi geldi, sonra nefis bir başka sahil kasabası Castiglioncello (Livorno şehrinin biraz aşağısı) denilen yere gittik, gecenin bir yarısı olduğu için yıkıldık tabi. Ertesi sabah bilumum kuş sesleri eşliğinde gözümü açtığımda nefis bir manzara beni bekliyodu. Otel eski bir villadan dönüştürme butik tarzında, etrafı harika bir bahçe ile çevrili, çiçekler, ağaçlar, kuşlar, sincaplar, kertenkeleler cirit atıyor. Önünde nefis bir teras var, sonra havuza iniliyor, sonra bayır aşağı ufak bir korudan geçip deniz kenarına iniyorsun. Galiba eskiden kalma volkanik bir bölge üzerindeymişiz, kayalık plaj önümüzde uzanıyordu. Denizin içi de kayalık, kanyonlar arasından geçiyorsun ama nasıl duru temiz bir su, pırıl pırıl, Genova körfezine bakıyoruz. Çook evvelden Etrüsklerin yaşadığı bölgeymiş, etrafda çok güzel bahçe içinde villalar var, villaların bahçeleri de inanılmaz güzel, çiçek, böcek, ağaç, bitki dolu. Hangisine bakacağıma şaşırdım. Burası Floransalı, Pisalı Livornalı hali vakti yerinde olanların sayfiye evlerinin bulunduğu veya yaz tatiline geldikleri bir yer. Akşamüstü Piazza del Torre (Torre meydanına) çıkınca etrafdaki güzellikleri ve güzel insanları !! daha iyi görüyorsun, herkes bir şık, bronz tenli, havalı, arabalar, motosikletler, yayalar, cafeler, restoranlar, dondurmacılar, butikler, velhasılı kelam ortalık kaynıyordu. Çok güzel bahçeler, parklar, doğal gezinti yerleri var. Allahım orada çiçek adeta olması gereken hava su gibi bir şey, her yer, her köşe, her çıkıntı, her girinti, her bank yanı, ev balkonu, kapı önü, duvar üstü, pencere kenarı her yer ama her yer çiçeklendirilmiş, niye biz de yapmıyoruz sanki, bayıldım yaa. O yollardaki yasemin kokuları inanılmaz bir şeydi.
Yemekler malum Toscana bölgesindeyiz yöresel tadlar var, ama arkadaşlar denizci olduğu için deniz ürünleri ağırlıklı yedik, pastalar, balık çorbası, dondurmalar, tatlılar, peynirler ne siz sorun ne ben söyleyim. Sadece öğlenleri meyva yiyerek kendimi dengeledim zannediyorum ?? Deniz, temiz hava, çiçek böcek, italyanlar, yemekler ve ben. Yine damarlarımda italyan kanı dolaştığına, buradan birşeylerin kanımı çektiğine, 1,5 sene ara vermeye zor dayandığıma, senede en az bir kere bu topraklara ayak basmamın şart olduğuna tekrar karar verdim. Dönüş yolunda Pisa'ya uğrayıp kulenin fotolarını çekmek vardı ama yolda feci bir kazaya rastlayıp bir saat otobanda bekleyince uçağı kaçırmamak için vazgeçtim, sonra uçaktan havalanınca tepeden gördüm Pisa kulesini. Marinada yatan tekneleri anlatmam için ayrıca bir gün lazim. Sadece kaptan arkadaşımın şu anda çalıştığı teknenin resmini koyayım da bayılalım....
Cumartesi, pazar, pazartesi, üç günlük bir şey işte..... darısı başınıza.......

20 Haziran 2006

Haberler

Uzun zamandır yazamadım aklımda yazmak istediğim çok şey var ama sıraya koyamıyorum gelişi güzel yazacağım. Biraz içimi dökmek, biraz haberlerden duyduklarım, biraz havadan sudan.
Şu bebek ölümlerine ne kadar üzüldüm, bu nasıl bir memleket böyle patır patır öldü gittiler, kimsenin kılı kıpırdamıyor, bir bakteriymiş sebep deyip geçtiler, düşünebiliyormusunuz 9 ay bekleyen anneler babalar bebekleri oluyor, sevinç, heyecan, rahatlama v.s. bir sürü şey hissediliyor ama, sonra bir anda bebeğin ölüp gidiyor, aklım havsalam almıyor, bu nasıl iştir. Şimdi diyecekler kuş gribi gibi birşey bu, bebek gribi !! öldüler ne yapalım....

Dünya kupası maçları seyrediyormusunuz, ne sıkı maçlar oluyor, ben hep Afrika takımlarına şans tanıyorum, nasıl oralara çıktılar bare 2. tura çıksın bazıları. Gana takımını gördünüz mü ne hırslı oynuyorlar. Ben bütün takımların giydikleri şortlara takılıyorum, dizlerine kadar upuzun, bol, ne gıcık şeyler, tesettürlülerin mayoları gibi, ama sanırım Angola takımı vardı siyah kırmızı formalar, ama şortları eski bildiğimiz gibi kısa, dar, eskiden futbolcularin giydiği şekilde şort gibi şort. Acaba spor malzemeleri yapan firmalar da gittikçe muhafazakar mı oluyorlar ??
Avustralya takımında çok yakışıklı oyuncular var, Brezilyalıları seyretmek çok zevkli, Almanlar buldozer gibiler, bakalım 2. yarıda neler olacak.


Cumartesi günü ofisden bir arkadaşın kır evine davetliydik, Ömerli taraflarında yarısı ahşap yarısı taş 2 katlı nefis bir ev bahçede nefis güller, kiraz ağaçları, hamak, şezlonglar. Mangal yaptık, 3 aylık bebeğini sevdik, sohbetler, çimenlerin üzerine oturmalar, gırgır şamata derken hoş bir gün geçti, negativiteyi attık, oksijen aldık, güzel şeyler yedik.

Akşama da Ajda Pekkan konserine gittim. Ben evvel ezelden beri ona hayranım, ne yapsa beğenirim, toz kondurmam, nasıl Sezen Aksu manyağı isem, bu da o çeşit. Ama el insaf edin yani, kim onun gibi 60 yaşını devirmiş olsun da, onun gibi sahnede 30 yaşında gibi dursun. Saçları, kıyafetleri, vücudu (nasıl zayıf, nasıl düzgün) sesi, havası hala herkese on basar valla. Pek hayran oldum, eğlendik, bir kere daha takdir ettim, herzaman önünde saygıyla eğilirim.

Pazar günü son dakka ertelenen sabah kahvaltısı programına kızmaktan kendimi alıkoyabilmek için araba ile boğaz yolunda ilerlerken kendimi bebekde buldum, yaz festivali varmış, parka herkes yayılmış, yiyecek, giyecek, kitap, dergi, çanta ne ararsan satıyorlar (2. el) çoluk çocuk ortalıkta, müzik bir yandan bangır bangır. Ben de daha ileride deniz kenarında bir kahveye oturdum, kahvemi içip gazetelerimi okudum, denizdeki tekneler, sandallar ne kalabalıktı, ne yazık ki deniz kenarı da pek kirliydi, buna rağmen köpeği ile yürüyüşe çıkmış herkes dikkat ettim hayvanları bir denize batırıp çıkardılar serinlesinler diye, zavallı hayvanların telaşını göreceksiniz, hele bir de silkinince ortalığa saçtıkları sular....

Sonra eve dönüş yolunda bir fidanlığın önünden geçerken buldum kendimi. Hemen park edip daldım içeri. Kırk çeşit çiçekler, bitkiler, saksılar, aletler, edavatlar derya gibi uzanıyorlar önümde. Hemen sardunyalar ve begonyalar ile toprak aldım ve o boğucu sıcaktan ve trafik karmaşasından kurtulup eve zor attım kendimi. Evdeki bütün boş saksılarıma bir güzel ellerimle hepsini diktim, suladım, balkonuma yerleştirdim. Çiçekle toprakla uğraşmak ne kadar güzel birşey biliyormusunuz, Çin atasözündeki gibi bir ömür mutlu olmak istiyorsan çiçek yetiştir. Kırmızı sardunyalarımın üzerinde tomurcuklar var hergün onları takip ediyorum nasıl açıyorlar diye. Niye daha önce yapmadım acaba, bir türlü fidanlık önünden geçememiştim demekki... Bir de bahçem olsa orada şöyle domatesler, maydanozlar, başka çiçekler falan eksem uyku tutmaz beni herhalde hergün onları gözlemekten. Bu arada evin içindeki yeşil bitkilerim de nazar değmesin çoştular, pek güzel büyüyorlar, kışın biraz cansızdılar, ışık yetmiyor falan diye
yaprak dökmüşlerdi, pek üzülmüştüm.
Bu hafta tembellik yaptım yemek pişirmedim, biraz da yemeyim de zayıflayım diye çaba gösteriyorum, akşamları salata, meyva, cacık falan takılıyorum, spora gidiyorum ama gram veremiyorum, imdaaaattttt....


Ayıptır söylemesi yeni bir fotograf makinası aldım, gördüğünüz resimleri de onunla çektim, bu sıralar resim çekme merakındayım...
Bir de şu resimleri blogda istediğim gibi yerleştirebilmeyi öğrensem artık gam yemiyeceğim. Please help....

13 Haziran 2006

Domates


Siz de benim gibi çocukluğunuzda yediğiniz kıpkırmızı, kesilince içi de kırmızı çıkan, çekirdekleri olan, sulu, tatlı, tuz dökünce muhteşem olan, beyaz peynir yanına enn şahane uyan, şişkoca, sert, o güzelim meyva&sebze arası domatesi özlüyor, arıyor ve bulamıyormusunuz ??
Kulübe hoşgeldiniz ! Her sene dört gözle bekleyip, ne olur artık şu içi beyaz çıkan, kabuğu soyulamıyan, hiç kokusu ve tadı olmayan, hormondan şekli şemali değişmiş domates diye sattıkları şeyin, hiç olmazsa haziran gelince sahicisini, katıksız olanını bulalım da yiyelim diye aranırım ama çok az yerde, çok kısa sürede yakalarım, sonra yine kaybolurlar.
İlla her hafta Çanakkale tarafına mı gitmeliyim, oralardaki tarlalardan temmuz, ağustos aylarında kasalarla yüklenip getirerek mi gerçek domates yemeliyim. Yapamam ki ama...
Geçen gün bu siteyi keşfettim, inşallah ben de bu ağa katılacağım, kendi çapımda 3 tane de olsa enn hasından domates yetiştireceğim ve yiyeceğim, siz de bir göz atın, bilgilenin....

http://pembedomates.blogspot.com

Mutena bir semtin, mutena sokaklarından birinde oturuyorum ama ne yazıkki evim çok güneş almıyor, bu yüzden bir kırmızı sardunya bile yetiştiremiyorum diye esef etmiş, bir sayfa yazı yazmıştım. İçime ukte olan şeylerden biridir, her sene derdim azar, sonra yine geçer....
Ankarada otururken çocukluğumun yaz tatillerinde gelinen anneanne evindeki yağ tenekelerine dikilen kırmızı sardunyaların görüntüsünün ve kokusunun hala hafızamdan gitmediğini, bugünlerde de inat edercesine nereye gitsem karşıma, balkonlarında, pencere kenarlarında salkım saçak sardunyaların çıktığını, ve de kıskançlıktan çatladığımı yazmıştım ama o yazım ne oldu, ne bitti anlamadım kayıp oldu gitti, burada yanında da bir resimle yayımlanmadı.
Şimdi yine deniyorum.
Kırmızı sardunya ve kırmızı domates hasreti çeken bendeniz, bir gün balkonunda bunlarla kucaklaşırken çekilmiş resimler göndereceğim sizlere inşallah....


12 Haziran 2006

PAZAR

Hafta sonum bir gezmece bir dinlenmece geçti. Cumartesi günü sabahtan spor, migros işlerini bitirip sonra da bir arkadaşımı arabaya atıp Emirgandaki Çınaraltı çay bahcesine uzadık, yollarda tamir falan var ama erken davrandık, gidip güzelce oturduk, çaylar, kahveler, dondurmalar, sohbetler, deniz kenarında yürüyüşler, deniz kokusunu içime çekmeler, manzaralar, suya atlayanlar, balık tutanlar, yürüyüş yapanlar, yol boyunca sıralanmış villalar, köşkler, restore edilen caanım evler derken akşam oldu evlerimize döndük. Ben hemen bir sinema yapıp " Düş Yakamızdan" filmine gittim. Şu "Sex&City" dizisindeki kız Sarah J.Parker oynuyor, bu kızın neresini beğenirler, seksi bulurlar hiç anlamam, yine beğenmedim, film de zaten vasat masat, isteyen kız veya erkekler kendilerine ders çıkarabilirler (işler ciddiye binerken nasıl kaçılır, veya nasıl ava giderken avlanılır) ama hoş ve de boş filmlerden.
Akşam TV karşısındaki yerimi alıp gerinirken sızmışım.
Pazar sabahı geç kalktım, nefis hazırlanmış kahvaltımı (brunch desek daha doğru), gazeteleri okuyarak yaptım, sonra iki arkadaşımla uzun uzun telefon konuşması yaptım, sonra balkonda bacaklarımı güneşe uzattım, bir elimde kahvem bir elimde gazeteler keyfe devam ettim, hatta bir ara güneşte sızmışım.
B u sıralar evin iki ayrı yönüne bakan bölgelerde iki ayrı apartman inşaatı sürüyor, bir tanesi tümden yıkıldı temeli atıldı, şimdi katlar yükseliyor, tak tuk sesleri, demir kesme takma işleri, amelelerin sohbetleri veya şarkıları öyle böyle değil, diğeri, cumartesinden beri buldozerle yıkılıyor, ortalığı kaplayan toz duman anlatılır gibi değil, bir de benim evin 1. katına kadar ulaşan yükseklikte kamyonlar gelip yıkıntıları taşıyorlar, sokaktaki gürültü ve trafik de çekilir gibi değil.
Bütün bunlara rağmen, pazar günü yurdum insanının yollara dökülmesi ile oluşan kalabalık ve trafikden kaçıp evde oturdum, balkonda kendimi eğlendirdim, okumaya garkoldum. Öğleden sonra bir gaza geldim ve yemek yapmaya koyuldum. Böyle birkaç çeşit yapınca hafta arası işden veya spordan gelince ufak tefek ilavelerle hazır yemek bulmak pek hoş oluyor. Önce semizotu pişirdim, neekkadar nefis oldu, sonra barbunya fasulyesi (pek leziz) , enginar (lokum gibi) ve zeytinyağlı sebze karışımı (isteyene tarifi verilir) , ve de ezilmiş kayısılardan çabucak uyduruktan bir reçel yaptım. Buzluktaki dondurulmuş şeyler elden geçti, dolap biraz düzeltildi, meyvalar yıkandı ayıklandı, buzdolabı çiçek gibi yapıldı.
Bütün bu işler yapılırken tv de kral, power veya dream kanallarını seyredip, türk pop müziğimizin en son çıkan parçalarını dinleyip kliplerini seyrettim, kültürüm arttı. Amanııınn... neler varmış meğerse, ne kadar güzel şarkılar, şarkıcılar varsa, o kadar da abuklar dolu. Hele bazıları, şarkı diye veya şarkıcıyım diye çıkıyorlar ya valla ayıptır, yazıktır, bize hakarettir bunlar, mesela Ismail YK diye biri var, ne idüğü belirsiz şarkı sözleri ve dansları ile delirtti beni. Bir de "Allah Belanı versin" diye bir şarkı var yaaa... kafayı yersin valla.
Hep sevdiğim ve çok başarılı bulduğum Nil Karaibrahimgil'in "pırlanta" şarkısı ve klibi çok güzel, solisti ile tanışıp konuşmak istediğim Duman grubu'nun "Aman aman" şarkısı ve klibi çok güzel. Bu grubu bilirmisiniz Sezen Aksu'nun "Beni yak, kendini yak" şarkısını söylemişlerdi, orada görünce bu çocuk ya uyuyarak şarkı söylüyor, ya da biraz içici galiba demiştim. Şimdi burada da öyle çok alem birisi, tipi tam çekiciler gibi, ama müzikleri çok güzel, gitar bölümler harika bu parçada, dinleyiniz efendim.
Arada yine reklamlar giriyor, enn son taktığım reklam "Berkalp.. kapattım...konuş gnctrkcl....
Çok şekerler ikisi de dimi ??
İşte böyle huzur içinde bir hafta sonunu devretmiş bulunuyorum, yine hafta başladı, yine geldik, kuş gibi uçuyor günler.

Mutluluğun Resmidir ;

9 Haziran 2006



Biliyormusunuz, dün gece tekrar tekrar Allahıma şükrettim, şu andaki durumum, sağlığım, halim, işim herşey için. Ne ne yapalım yani diyeceksiniz ??.
Kim Kanal D deki 32. Gün programını seyretti ise beni daha iyi anlar.
Eğer o programı sonuna kadar seyredip de şükretmeyen varsa zaten çarpılır. Suna Kıraç'ın ALS hastası olduğunu anlatan, geçmişte ne işler yaptığını, şimdi ne halde olduğunu, gücünün ve azminin onu ayakta ?!! tuttuğunu, buna rağmen bir kitap yazdığını ve (kitabın adı ne hoş
" Ömrümden uzun hayallerim var" ) bir gün bu hastalığa çare bulunacağını, ve kendisinin tekrar aramıza döneceğini anlatan belgesel niteliğinde bir programdı. Bir zamanlar Koç Holding'in bir şirketi ile ortak bir Italyan şirketinde çalıştığım için ve onlarla yakından alakalı olduğumuz ve kendisinin iktidarda olduğu günleri yaşadığım için daha bir ilgi ile seyrettim.
Çok etkilendim, bir kadının iş hayatında nerelerden nereye geldiğini, eşinin sevgi ve şefkatinin nelere rağmen her geçen gün arttığını, kızının çocukluğundan beri annesi için hissettikleri, aile bireylerinin onun hakkındaki düşünceleri, şimdiki tedavisi, bakımı, ailenin bütün olanakları ile, maddi, manevi, insani, teknik, sosyal her bakımdan neler yapıldığını ve ne yazıkki bayağı acıklı olan son halinin görüntülerini verdiler. Ben ağlamaktan bir hal oldum.
Sanki bir yakınım, akrabam, bu kadar mı üzülebilir insan. Düşünebiliyormusunuz sadece gözlerini oynatabiliyor, yanında hemşireler ordusu, kağıda harfleri yazıyorlar, gözlerini kırparak işaret veriyor, harfleri yanyana koyarak kelimeler oluşuyor ve cümle kuruluyor ve ne demek istediğini anlatıyor, inanılmaz bir süreç, inanılmaz bir durum ve inanılmaz bir mücadele, allah iyilik versin.
Herşey boş, üzülmek, sinirlenmek, istemek, almak, vermek, stress, öyle mi, böyle mi ??
Ne boş işlerle uğraşıyoruz, neler için enn kıymetli anlarımızı heba ediyoruz, yazık ediyoruz.....
Bir müddet hep bunu hatirlayacağım.... Ve sonra ne yazık ki yine unutacağım ve yine stress, yine dünyevi işler için canımı sıkacağım, ama yanlış yapacağım, zaman hızla geçecek.....

8 Haziran 2006

Reklam Dünyası

Bugünlerde reklamlara taktim, Coca Cola'nin en son reklamina dikkatle bakıyormusunuz, nekkaddar detay var, ne şekiller, ne renkler, nasıl bir hayal dünyası bunu kurdu, yazdı, çizdi çekti. Sonra eenn son çıkan Akbank reklamı, o ne yaratıcılık, o ne şekille anlatmak, o kadar insanı kurgulamak, çekmek, renkler, valla çok hoşuma gitti. Hangi ajans yapmış daha keşfedemedim ama bizzat kutlamak isterim.
Şimdi bir de şu siteye girip bakın, bayılacaklsınız, valla bunları seyrederken gözlerim yaşarıyor bir tuhaf oluyorum, bana nee oluyorsa.....

http://video.google.com/videoplay?docid=-6619348680894852835&q=coca+cola

Acaba bu reklam dünyasında mı çalışsaydım, ne kadar kendi yaratıcılığımı kullanırdım, daha da ilerleymiydi, yoksa hiç yokmuydu? Yazmayı seviyorum, orada ne kadar ve ne yazardım acaba falan filan yani. Insan bazen şöyle durup düşünüyor şimdi olduğum gibi olmasaydım, şimdi yaptığım işi yapmasaydım, şimdi burada oturmasaydım ne olurdu ???? Ahh, tühh, keşke gibi şeyler hissetmek istemiyorum, böyle pişmanlıklar yaşayacak vakit geçti artık ama ya böyle değil de öyle olsaydı ne olurdu acaba diyorsun ara sıra.
Bir de daha cesaretli olsaymışım, değiştirmekden, denemekten korkmasaymışım diyorum, insan eenn içini dinlemeli, enn derinde yatanı duyabilmeli, hangi tip işler seni açar, hangi tip çalışma seni daha başarılı kılar, hangi hayatı istiyorsun, dene, korkma, ilerle. Sağlamcı olmak yüzünden bazen pasif kalıyorsun, pasif davranıyorsun, işte bir gün geliyor yaa keşke diyorsun...
Ama bir yandan da kader kısmet diye birşey var, buna da çok inanıyorum, Allah senin karşına senin o anda neye ihtiyacın varsa, neyle ilgili öğrenmen gereken birşey varsa, veya testler varsa, onu veya o kişileri çıkartıyor, onlarla karşılaştırıyor diye düşünüyorum.
İş hayatım nerede başladı nerelere geldi, çok şükür para kazandım, hayatımı kurdum, birçok istediğim şeyleri kendi imkanlarımla, kendi başıma gerçekleştrdim, hala da devam ettiriyorum ama bütün hepsini gözden geçirir de bir muhasebe yapmam gerekirse ; cesaretle atılmak, gözünü kapayıp bazı şeyler için risk alma katsayım düşük kalıyor.
Onun için benden size tavsiye, gençken, daha herşeyi ince ince düşünemezken, ayaklarınız daha toprağa değil de havaya yakın yaşarken, cesaret edin, gözü kara olun, değişiklik yapmaktan korkmayın, deneyin, gidin, içinizin götürdüğü yere kadar gidin.
Ayy nasıl geldik buralara, neler diyorum.
Havalar "normale" oldu da nefes alıyoruz biraz dimi, bugün bana cuma gibi geliyor nedense, öğlenleri önümüzdeki parkın içindeki cafelere gidip çimlerin üzerinde oturmak, birşeyler yerken gazete okumak ne iyi oluyor bilseniz.
Bir kere bütün negativite toprağa geçiyor (ayakların çimlere basacak), başında ağaçların hışırtısı, serinliği, kuşların cıvıldamaları, tabiatın içindesin hissi böyle seni ofis gerginliğinden, şehir gürültüsünden uzaklaştırıyor, pek iyi geliyor, bulduğunuz ilk fırsatta ve parkda deneyin.

Ne demiş şair ;

5 Haziran 2006

Hafta Sonu, Hafta Başı

Dutlarima kavuştum, aldim yedim, hala da yiyorum doyamiyorum, ne güzel bir meyva dimi ?? Ahh onların hepsi bana popo ve göbek olarak geri dönüyor ama ne yapayim iki gün sonra bitecekler. Bir yandan da kiraz sapı kaynatıp içiyorum, dengeleniyordur inşallah. Yarabbi 2-3 kilo vermek uğruna neler yapıyorum bir bilseniz.
Şu sıralar bütün gazete ve dergilerin sayfalarını boydan boya kaplayan Zeki Mayo'nun kızını görüyormusunuz ?? Yarabbi ne güzel bir kız bu böyle, nekkaddar genç, vücud, boy, pos, saçlar, gözler, o duruş, o endam, allah!! yani. Şöölee bir beş sene sonra yine görmek isterim, ne afeti devran olacaktır daha...
Cumartesi şööölee tuzlaya uzandık, köfte yemece, çimler üzerinde oturma, deniz havası içine çekme, kız arkadaş ile laflamak, valla çenemiz düştü, bi iyi geldi ki ... Oradan dönüşte (trafik, köprüyü geç, eve gel üst baş değiş, arabayı bırak, taksiye atla Taksim'e koş) gibi detayları yaşayıp Litera'ya gittik başka bir arkadaş grubu ile. Bilirmisiniz acaba, Galatasarayda Alman Gothe Enst. en üst katı teras, manzara harika, mis gibi hava, herkes gayet hoş, bir grup var canlı müzik yapıyorlar. Rezervasyon yaptırıp gittiğimiz halde yerimiz yok dediler, rez. yazmayı unutmuşlar, benden önce giden arkadaşlar itiraz edip hır çıkarırız deyince lütfen bir yere oturtmuşlar, alel acele yemekler söylendi, yemek mi yiyoruz dayak mı belli değil, nasıl yüksek volümlü müzik var birbirimizle konuşmak mümkün değil, daha saat 21.00 falan, hani geç olsa club havasına döndü diyeceğim ama, 21.45 yemeklerimiz bitti, burada mı kalalım başka yere mi gidelim diye düsünürken, yetkili çocuk (gerçekten 25 yaşlarında bir çocuk, işletmecisiymiş) bu masanın esas sahipleri geldi sizi şuraya (mutfağın yanındaki 2 kişilik masaya 4 kişi tktıştıracak) alalım demezmi ! Elimizden zor kurtuldu, uymayalım bunlara kaçalım buradan dedik. Yine beyoğlunda bir başka teras katında tatlılarımızı kahvelerimizi yedik, sohbet ettik, güzel bir akşamı bitirdik.
Sinir oluyorum bu şekilde çalışan yerlere, canının sıkılmasını, akşamının bozulmasını göze alacaksın uğraşacaksın bu salaklarla, insanı ne yerine koyuyorlar, yer tutma nedir, yemek müziği nedir, servis nedir anlatacaksın. Bir ne koysan yer durumudur gidiyor, gelen kitle gördüğüme göre pek genç, gürültücü, öyle ayırım yapmıyor ise herkesi aynı sanıyorlar, bir daha tövbe gitmeyiz. Halbuki nefis bir manzarası var, yaz aylarında çok da tercih edilecek bir yer ama yazık tabi. Bir de hani, özür dileme, yanlışlık oldu, telafi edelim falan yok öyle birşey, beğenmezsen yolun açık olsun durumları, gezeryazar olarak eksi aldılar, sıfır bile değil.
Bir arkadaşım tesadüfen mail ekinde iki resim gönderdi, çok beğenip kim olduğunu araştırmaya başladım, sitesine girdim, önüme neler çıktı. Ayy ben bu adamın yaptıklarına bayıldım, bir opera posterleri var harika, takvimleri 15.000 $ dan satılıyor, çocuk kitap kapakları, resimleri çok hoş, henüz aramadım ama varsa resimlerinden (poster olarak) almak isterim, Polonyalıymış, acaba yurt dışına giden birine mi ısmarlasam, tabi Amerikada yaşamakta, çalışmakta kendileri. Ama bir göz atın beğenirsiniz sanırım. Rafal Olbinski www.poster.com.pl


29 Mayıs 2006

Dut Ağacı


Bu güzelim hafta sonunu bayağı bir tembellikle geçirdim. Cumartesi yardimci ile evi kazima işleri, pazar günü yarim gün kahvaltı, gazete, yarım gün arkadaş konserine derken pazartesi sabahı yine kendimi ofisde buldum.
Bu günler nasıl böyle hızla geçiyor, oluyor, bitiyorlar, tekrar tekrar aynı şeyler yapıyoruz hiç anlamıyorum, derin derin düşünürsem kafayı yiyeceğim geliyor, unutmaya sığınıyorum.
Bir de seni dürtükleyip, hadi kaldır kendini, gidelim şunu yapalım, bunu edelim diye birisi de çekiştirmez ise hepten seriliyorum havanın rehavetine, evde öylece kalakalıyorum. Her hafta sonu için de bir daha böyle yapmıyacağım, en azindan arabaya atlayıp sahil boyunca gideceğim bir yerde park edip yürüyeceğim diyorum ama hep aynı hikaye, yine olmuyor, ben evde kalıyorum. Neyse, haftaya inşallah, bu havalar mı beni böyle yapıyor acaba ???

Allahtan sinemalardan geri kalmıyorum, bu hafta "Raydan Cıkanlar" filmine gittim. Clive Owen abimiz başrolde, doya doya seyretmelik, hani o "İçeriden" filmindeki gibi filmin üçte ikisi maskeli dolaşıp da yüzüne hasret kaldığımız gibi değil. Bayağı hoş adam dimi, son zamanlardaki favorim, yanında Jenifer Aniston ablam, meğer ne hoş kızmış bu, pek ender filmlerini görmüşüm, bayağı da afilli, seksi roldeydi, ikisi pek hoş olmuşlardı. Hep zaten Brad Pitt'in bu kızı niye bıraktığını anlamak isterdim, bence ne güzel yakışıyorlardı birbirlerine, şimdiki Angelina Jolie'den daha iyi gidiyordu bizim Brad' e !! ( Bu arada, Brad ile Jolie'nin kizları olmus, bebegin en çok dudaklarını merak ediyorum, hem anneden hem babadan alınca ne cıkacak acaba ?).
Neyse film bayağı sıkı bir film, konu nereden nereye gidiyor bir anda, bayağı güzel çekimler, ışık, renk, aksiyon durumları, heyecandan tırnaklarını yiyorsun, kardeşim bu kadar da olmaz ama diyorsun, bir aile, bir hayat neler oluyor derken, hooop güm. Vincent Cassal çok müthiş bir adam, pek sevdiğim söylenemez, hele bu rolden sonra !!! sadece karısının Monica Belusci olduğunu hatırlayınca vay be diyorum.
Gidin filmi görün, sonuna kadar dikkatle seyredin, pişman olmazsınız bence tabi...
Gidemeyenlere inşallah DVD si sizin oralara gelir de alırsınız diye dua ediyorum.

Bugün pazartesi, yeni bir hafta başladı ama bir ay daha bitiyor, yaz geldi iyice, karadut gördüm ama beyaz dut çıktı mı?? Çok severimde....

26 Mayıs 2006

Yorum

Bugün cuma saat 18.15 ben hala ofisdeyim, halbuki patron daha öğlende kaçtı, ben de gitsem ya. Yok böyle bir miskinlik, bir uyuşukluk sardı beni, evvelden sonra yaparım diye salladığım bir sürü birikmiş şeyler masada her tarafı kaplıyor. Biraz ondan biraz bundan temizlik yaptım, yarın tatil, havaya girsene dimi, ama hava bulutlu puslu oldu insanı havaya sokamıyor.
Bu Istanbul'un havasının çalışanlara eziyetidir zaten hep. Hafta arası pırıl pırıl, sıcak, hafta sonu kapatır, utanmasa yağmur yağar filan...
Yazılarıma yorumlar gelmesi beni çok sevindiriyor, hele hiç tanımadıklarımdan gelen iki satır beni nasıl heveslendiriyor bilseniz....
Şimdi çıkıp bir sinema yapacağım, bakalım yeni neler var.
Bu arada "Da Vinci'nin Şifresi" filmini gördüm, beğendim, kitabını okuyamamıştım, okuyanların beğenmediğini, eleştirmenlerin olumsuz şeyler yazdıklarını okumuştum, niye acaba ? Ne güzel, sürükleyici, heyecanlı iyi bir film, tavsiye ederim.
Haftaya yeni yorumlarda buluşalım.

Ne demiş şair,

24 Mayıs 2006

Gittim, gördüm,geldim


Üç günlük birşey diye bir şarkı vardı, aynen onun gibi işte. Perşembe akşamı yollara düştük, bütün garajlar, yollar ana baba günü ( bu laf da ne demekse), herkes bir yere gidiyor, otobüsler 10 dk da bir araba kaldırıyorlar. Neyse kazasız belasız gittik, sabah bir indik ki, hava hafif puslu ama o ne dinginlik, o ne sessizlik, her yer yeşil, zaten yol boyunca da seyrettik, bütün ağaçlar, çiçekler, böcekler, kuşlar, kelebekler hepsi birden yola çıkmış.
Arkadaşlarımın evine gitmiştim, ev halkı yaşlısı genci biraz kalabalıktı, bayağı canlı geçti.
Ama benim için mühim olan çevre olduğu için evin bahçesinden başladım, nar çiçeği renginde tabak kadar güller açmış, yapraklari yere dökülmüş halı gibi. Etrafdaki iğde ağaçlarının kokusundan bayılırsın, üstlerinde çiçekleri, dallar yerlere doğru sarkıyor, nasıl güzel bir görüntü, nasıl güzel kokuyor. Etrafdaki evlerin bahçelerinde çalışmalar, herkes çiçek ekiyor, toprağı havalandırıyor, kimisi domates, biber fideleri ekiyor, bir ay sonra domatesler yeşerecek, sonrada kizaracak.

Yerlerde herbir tarafdan fışkırmış mor renkli çiçekler, gelincikler, papatyalar, otlar, her gördüğüm çiçeğin resmini çektim ama makinada iş yok, renk ayarı fena, pek üzüldüm.


Deniz, ah ah görmeniz lazim, sakin, pürüssüz, ufacık bir dalga yok, balık sürülerinin geçtiğini denizin üzerinde olan kıpırtıdan takip ediyorsun, veya arada bir martılar pike yapıyor. Resimdeki gibi de bir an deniz ve gökyüzü aynı renk oluyor, hani durdu zaman durdu dünya, aynen öyle. Tam o sırada pat pat balıkçı motoru geçiyor, melodi gibi. Benim gibi apartmanlar arasında oturup, yeşile, denize hasret birisi için gerçekten büyülü birşey, belki size abartı gibi gelir ama o anı yaşamak lazım.
(resimdeki gölge de suyun içindeki ben...)

Sonra o denizin berraklığı, sessiz, sakin, pırıl pırıl, içerideki taşları sayıyorsun, suya ayaklarını sokuyorsun önce buz gibi, sonra alışıyorsun, biraz taşlık biraz kumluk, etrafda kimsecikler yok bütün deniz senin oluyor, hele cesaret edip şöyle yüzmeye kalksan, yer gök birleşmiş ufuk çizgisine kadar salla gitsin kendini. Sen, su, martı, gökyüzü, başka birşey yok, meditasyon gibi.

Yakınlarda Kaz Dağları milli parkı varmış, gezmeye gittik, dağlardan sular akıyor, şelale olmuş, ufak çağlayanlar yapmış, etrafında yurdum halkı piknik mangal yapıyor, kokudan geçilmiyor, şöyle doğa, ağaç, çiçek koklayacağına mangal ve bilumum et çeşitleri kokluyorsun, dumanlar da bonus. Neyse yine de gördük bilgimiz arttı.

Ben habire çiçek resmi çekiyorum ya, ne hikmetse buraya aktarınca hepsinin rengi ruhu soldu. Kendime iyi bir digital makina almalıyım. Bu çiçekler fidanlıkta çekildi, aman allah ne güzel bir görüntü ve renk çümbüşü. Begonviller, nektar ağacı, turuncu minik meyvalar reçellik mandalina ağacıymış, hepsi tenekelerde toprağa ekilmeyi bekliyor.

Yollardaki gelincikleri çekemedim, ama taşların üzerinden, yol kenarlarından, yeşilliklerin arasından nasıl kıpkırmızı canlı, kanlı duruyorlar, narin yaprakları uçuşuyor çok hoştu.

Cuma günü semt pazarına gittik, fiyatlar akıl alır gibi değil, en basit örnek enginarların tanesi 500, nişantaşında 1,5. Semizotu en halisinden ve kökleri çamursuz, demeti 500, fasulye, kabak, bezelye enn yeşilinden en tazesinden sıralanıyorlar. Artık pazarda foto çekmeye utandım. Tabi hemen iç baklalı enginar yapıldı, dereotlu, yanında sarımsaklı yoğurt yeme de yanında yat. Akşam akya balığı şiş, kocaman bir salata, kırmızı şaraplar eşliğinde yutuldu. Sabah kahvaltılarını, sonra kahveleri, sonra 5 çaylarını ve daha neler neler...

Limanda oturuldu, adaçayı içildi, balıkçılar, ağlar seyredildi, dondurma yenildi,

Üç günlük birşey geldi, geçti işte. Burası Küçükkuyu, Edremit-Akçay yolunda Altınoluk' tan sonra gelen küçük sahil kasabası ve benim 2. memleketim. Yazın kalabalık oluyor, ama bu mevsimde ve eylülde çok güzel oluyor, yine giderim yine yazarım.

18 Mayıs 2006

Çiçek, Böcek, Kuşlar, Deniz




Ayy üç günden sonra nihayet bu sabah baş ağrısı olmadan kalktım, duş yaptım, saçlarımı havalandırabildim (başım tutunca kıpırdamak mümkün değil çünkü) yeşillerimi giydim (ki beni çok açıyorlar), çoraplarımı attım (ilk defa) , ılık ballı, limonlu suyumu içtim, elmalarımı soyup yanıma aldım, kuşların şarkıları eşliğinde yürüyüp ofise geldim (mutlu mesut ben !) .
Insan yeniden doğmuş gibi oluyor, ne fena şey şu ağrılar yaa bıktım valla, bir daha olmasın, önümüzdeki 3 ay inşallah tutmaz, hava da lodos mu poyraz mı karar verip bir istikrar tuttursun artık, insanların tansiyonları fena oynuyor zivanadan çıkıyorlar olacak iş değil.
Ayy 3 günlük birşey yaşayacağız ne güzel, yani tatile çıkıyorum, deniz kenarında bir arkadaşımın evine gidiyorum kismetse.
Denizin dibinde ev, küçük bir sahil kasabasında, havası latif, insanları çok kapalı veya geri kafalı değil, sabahları erkenden köye yürüyorsun, deniz kenarında balıkçılar ya avdan dönmüş balıkları boşaltıyorlar, yahutta kenarda oturup balık ağı örüyorlar. Sende oradaki çay bahçelerine oturup limonlu adaçayi içiyorsun, taze taze balık, yosun, deniz, adaçayı kokuları birbirine karışıyor. Deniz boyle pırıl pırıl, kıpırtısız, nasıl temiz, net, sahildeki taşları sayıyorsun.
Bilumum balıkçı tekneleri sahilde sallanıyorlar akisleri denize vuruyor, uzaktan suluboya tablo gibi manzara teşkil ediyorlar.
Işte ben bunları içime çekmeye gidiyorum, dönüşte neler yaptım, yine paylaşırım.

17 Mayıs 2006

Nişantaşı


Ne guzel bir gun değil mi?? Öğlende nişantaşı turuna çıktım, herkes çorapları atmış, kısa kolluları giymiş, utanmasalar askılı bluzları giyecekler, şen şakrak yollara dökülmüşler, göbekler açıkta, beller meydanda, salkım saçak küpeler, yüzlerine bir numara büyük güneş gözlükleri, röfleli saçlar, ağızlarında sakız, ellerinde telefon, omuzlarında marka (veya taklit) çantalar genç kızlarımız, kadınlarımız herkesler buralarda.
Cafeler tıklım tıkış, etraflarında yarı seyirci, yarı gazeteci, yarı avlanmaya çıkmış tipler, bu arada gerçekten bir yerde çalışan ama öğle arasından faydalanıp alış veriş yapmak için koşuşturan daha resmi giyimliler, okuldan çıkmış öğrenciler, taksiler, cipler, son model spor arabalar, kurye motorları, otobüsler, yaya veya motorlu yemek servis elemanları, yürüyüşe çıkmış yaşlılar, mankenler, dizi oyuncuları, yani ne ararsanız tekmili birden bu semtte.
Şehir merkezinde oturmayı, böyle canlı, yaşayan bir semtte olmayı çok severim ama o kadar yorucu ki aslında, o kadar gürültülü ki, yani hiçbirşey yapmasanız bile yürürken yoruluyorsun, eve gidene kadar gürültüden kafan şişiyor, çünkü herşey çok iciçe, arabalar, egzos, kornalar, yayalar, evler, iş yerleri, kazı çalışmaları hepsi bir arada. Nasıl bir mekanizma işliyor valla seyrederken helak oluyorum.
Ama güneş parlıyor, ılık limonata gibi bir hava, canlı, çoşkulu, etrafda çiçekler, kuşlar cıvıldıyor, işte bahar geldi gerçekden, ohh bee....

16 Mayıs 2006

Sezen Aksu

Hafta sonu neler yaptim ;
Cumartesi bir arkadaşımın oğlunun 1. yaş gününe gittim, bahçede kır düğünü gibiydi, çoluk çocuk, anneler babalar, dedeler, herkes vardı, şööyyle yayıldık masalara veya ayakta, binbir çeşit el emeği göz nuru yiyecekler, doğum günü çocuğunun annesinin binbir marifetle süslediği rengarenk pastalar, yok yoktu yani. Doğum günü çocuğu pek şekerdi, pek usluydu, herkesle resim çektirdi, gıkı çıkmadı, sonlara doğru uykusu geldi bayıldı artık. Böyle vesilelerle hem çoktandır karşılaşmadığın arkadaşları görüyorsun, hem onların bebeklerini, hem eskiden gördüğün bazı çocukların ne kadar büyüdüğünü, hem de annelerinin evde oturup neler yaptığını gözlemleme fırsatın oluyor. Bazı şeyler için tüh keşke diyorsun, bazı şeyler için de aman ne iyi etmişim diyorsun... (anlayan anladı).
Akşamüstü oradan ayrılıp Etiler tarafına bir başka d.günü toplantısına gittim, bu sefer yaş ortalaması yüksekti. Harvard Cafe denilen bir yer varmış yeni keşfettim, ağaçlar altında bahçesi çok güzel, allahtan hava çok soğuk değildi, ayrıca o uzun boylu sobalardan da yakmışlar, gayet rahat oturduk. Yemekler fena değildi, fiyatlar da çok fahiş değildi, tavsiye edilir bir akşamüstü gidilir. Zaten maksat sohbet olsun, doğum günü bahane, ama kaç yaşında olursa olsun d. günü çocuğu olmak hoş birşey, çocuk gibi hediyeleri almak açmak çok keyifli oluyor.
Pazar günü şimdiye kadar bulup aldığım Sezen Aksu CD lerini dinledim, taa en başından, en eskilerden bu güne, hala eksiğim vardır, liste çıkarmam lazim ama elimde olanları bütün gün sırayla dinledim. Ne şarkılar, ne müzikler, ne sözler, kaç yıl öncelere gittim, ne hatıralar canlandı, film gibi bir şey bu, o şarkıların çıktığı zamanlara gidiyorsun, o parçayı dinlediğin zamanlar gözünün önüne geliyor falan.
Ne sözler yazmış, ne şarkılar yapmış bu kadın insanın aklı almıyor, bu kadar mı duruma uyar, bu kadar mı duyguları tarif eder, bu kadar mı senin de başından geçen bir şeyi sözlere döker;
Mesela;
Vazgeçtim gözlerinden, vazgeçtim sözlerinden
Hiç tanımaz tenim ellerini, bilmez yüreğim bilmez yüreğini,
Ah bu koku bu ten bu dokunuş, ah bu delilik sarsar bedenimi,
Yok olmak zamanı şimdi...
Bir başkası;
Şu saniye esastır gel, veya hafiflettim her şiddeti geçirip aşkın içinden, ve daha nice sözler yuttum adeta hepsini.
Şimdi eksikleri de tamamlarsam iyi bir S.A. arşivim olacak.
Pazartesi biraz sağlık problemleri ile başladı, migren falan derken, salı, çarşambayı bulursak, perşembe akşamı 3 günlük tatile kaçacağız inşallah.
Dönüşte tatil anıları ile başbaşa olalım.

11 Mayıs 2006

Anneciğim sana erguvanlar gönderiyorum, anneler günün kutlu olsun.

Anneler Günü

Bir annem olsun isterdim, yani annem vardı ama öldü, 15 sene oldu. Nasil bu kadar çabuk geçiyor zaman inanamıyorum, daha 63 yaşındaydı. Şimdi bu pazar anneler günü ya, beni bugünden alıyor bir hüzün, yaşasaydı bugün 78 yaşında olacaktı.
Nasil biri olurdu acaba, ne kadar yaşlı, aklı başında mı değil mi, elden ayaktan kesilmiş mi, yoksa ayakta mı?? Şöyle elinden tutup arabama bindirseydim, yavaş yavaş istediği yerlere götürseydim, muhakkak şeker, tansiyon, kalp gibi sorunlari olacağı için ona göre yemek yenilecek bir yer seçerdim, gözleri tam göremiyor, kulakları az işitiyor gibi şeyler olacakti belkide , ona göre sabır gösterecek, peki deyip dinleyecekmiydim acaba ?
O ölmeden önce ne arabam vardı, ne de paramı, daha 30 lu yaşlarımdaydım, iş hayatı, gerçek hayat, arkadaşlar, giyinme, süslenme, gezme, erkeklere kafa yorma, aşk meşk, işlerinde bir heyecanla yol alıyordum. Sinirliydim, sabırsızdım, hayatın gerçeklerini yeni yeni anlamaya başlıyordum, zaten 20 li yaşlarımdaki travmadan yeni kurtulmuş, yeni kendimi bulmuş dolu dizgin gidiyordum, kendime ait ev kurmuştum, geçim mücadelesinde kendi ayaklarımın üstünde duracak, başım yukarıda, kuyruğum dik olacak diye yırtınıyordum. Ama annem gidiverdi pat diye. Çook sonra arabam oldu, onu bir gezdiremedim ona yaniyorum, şimdi seni daha iyi anlıyorum diyemedim, ona hayıflanıyorum.
Herkesin anneannesi bile var, benim ne annem ne teyzem var (hani anne yarısı misali).
Şimdi bu medya insanın gözüne soka soka günde bin defa anneler günü şöyle, anneler günü böyle diye bağırıyor ya sinir oluyorum, yahu annesi olmayanlar var, anne olamayanlar var kardeşim yeter.
Aynı şey sevgililer günü için de oluyor, yahu sevgilim de yok benim, yaziktir bize de acıyın yani, bu kadar da olmazki. Ticari emelleriniz uğruna nekkaddar kalpler kırılıyor haberiniz yok.

Şimdi haziranda Babalar günü gelecek, ee benim babam da yok, ne olacak şimdi ???

Bu yukarıdaki kişi ben miyim acaba ???

Annecim sana erguvan ağaçları hediye ediyorum, anneler günün kutlu olsun.

16-24 Ocak 2005 İtalya Gezisi

Merhabalar,
Gezeryazar yazilarimi ozlediniz diye umuyorum. Eski okuyucularim olarak sizleri benden mahrum birakmayim diye gec de olsa bayram seyahatim anilarimi anlatmak istedim.
Buralarda havanin tatsiz olusu, soguk olusu, islerin yogunlugundan yorgun dusup moralsiz olmam, hem dinlenme ihtiyacindan hem de hava degisikligine ihtiyac duydugumdan ve cok uzun zamandir gormedigim arkadaslarimin daveti uzerine bayram tatilinde italyaya gitmistim. Her zaman kuzeye giderdim veya Roma’ya giderken bu sefer daha guneye gittim, Napoli ile Roma arasinda tam ortada kalan Gaeta denilen bir sahil kasabasinda oturuyor arkadaslarim. Sabahin korundeki ucakla once Milano sonra Napoli ucup oradan araba ile eve vardik, ben saf saf oranin Turkiyeden daha guneyde oldugunu dusunup havanin daha sicak olacagini varsayarak bu mevsime gore ince sayilabilecek giysilerimle ortada kalinca bayagi usudum ve ev halkindan takviye giysilerle gunlerimi gecirdim. Bir kere daha bu mevsimde italya’ya gitme gafletinde bulunuduguma pisman oldum daha birinci gunde ne yapacagim diye dusunmeye basladim. (2003 Subatta da Venedik, Milano, ve yakin cevre sehirlerinde bulunup donmustum). Aslinda 2-3 gun gunes yuzunu gosterdi ama ayaz buralari hic aratmiyor, bir de yagmur basladi mi, Istanbul gibi 2-3 gun hic durmadan devam ediyor. Anliyacaginiz, soguk, yagmur, az da olsa gunesli gunler derken havadan boyumun olcusunu aldim.
Gaeta sirin bir kasaba, bayagi antik yerleri var, 2 guzel kilisesi var, bir tanesi cok onemli Papa bile gelmis, vakti tarihinde hatta burada saklanmis savas siralarinda falan. Kocaman luks yatlar ve cevre koruma islerinde kullanilan gemiler imal edilen tersaneleri var, carsisi kucuk, barlari, kucuk meydanlari, daracik sokaklari ile tipik italyanin eski bolgelerinden birisi. Bundan 15-16 sene oncesi geldigimden de hatirladigim gibi ve simdiki tatil sirasinda da herkesin soyledigi gibi buraya yazin gelmek cok daha iyi olacakti. Upuzun nefis kumsali olan ve nefis, tertemiz (bence karpuz kokan) denizi olan bir yer, kumsal o kadar genis ve uzun ki, rahatca yayilabiliyorsun, hatta cevre illerden buraya denize geliyorlarmis. İlk geldigimde hem daha tecrubesizdim hem italyayi bugunku kadar kesfetmemistim, buradan trenle Zurih’e gececegim diye telas icinde, kaldigim 1 hafta icinde yaz mevsiminin tam tadini cikaramamistim, bu sefer de kis mevsimine rastladi. Neyse 3 gun oralari dolastiktan sonra Napoli’nin buraya 1 saat araba ile uzaklikta oldugunu, arkadaslarimin bana hergun eslik edemiyeceklerini, soguk havada onlarin etrafda dolasmaya pek gonullu olmadiklarini anlayinca, ben basimin caresine bakayim dedim.
Napoli’de bir otel ayarlayip yola dustum, 3 gun orada kalip elimde harita yollar kazan ben kepce dolastim durdum. Bu sekilde yapmassam sehri taniyamiyorum, gorulecek guzel yerler var, elimdeki kitaplardan okuyunca, resimleri gorunce merak ediyorum ama bir coguna da yetisecegim diye ayaklarima kara sular iniyor. Inanilmaz yurudum.
Simdi size Napoli’den gozume takilanlar ;

Bu kadar Istanbul’a benzer bir baska sehir gormedim simdiye kadar, valla billa, insanlari, sehir yapisi, deniz olmasi, sokaklari, bazi caddeleri, bir suru sey bana devamli ayy Istanbul’a benziyor dedirtti. Otobus duraklarinda bekleyen kadinlar erkekler ayni valla, tip olarak da vasat tipler, ayni bizim sokaklarda gordugumuz normal vatandaslarimiz gibi, bir cogu uzerine ayni tip kaban, palto gibi seyler giymis, renkler, tavirlar cok benziyor. Bir kere bayanlarda 14-15 yas ile 30-35 yas arasi ayni tip paltolar giyiyor, hani su simdi buralarda da cok var, kapitone dikisli, siskince gocuklar varya, silme hepsinin uzerinde ondan var, mont seklinde olani, topuklara kadar olani, kisa olani, kaban tipinde olani ama illa siyah olacak, butun kizlar bundan giyiyor, altlarinda sivri burunlu, sivri topuklu siyah cizmeler olacak illa.
Boyle bizim halkimiza da topluca bakarsan ya siyah, ya koyu gri, yada kahverengi giyerler, hic acik renk veya renkli birseyler yoktur dikkat edermisiniz bilmem, aynen oyle orasi da.
Ellerinde telefonlar otobusde, yolda, motosikletin uzerinde, restoranda, barda, arabada, bagira cagira konusuyorlar, herkes onlarin ailevi, sahsi, ne meselesi varsa telefonda konustugu dinliyor mecbur. Bizim icin diyorlar ya cep telefonlarini cok kullaniyoruz, cok konusuyoruz diye siz gidin de bir de onlari gorun. Herkes ama herkes car car konusuyor, biz valla o kadar degiliz. Bunu ben Milanoda Romada da gormustum ama sanki bu kadar bagirip cagirmiyorlardi oralarda daha nazik tipler vardi. Bir kere kadinlar daha sik ve daha bakimliydilar, markete giden kadin bile inci kolyesini takiyordu, buradakiler daha pacoz tabiri caiz ise. Yahutta donup iki kere bakmak zorunda kaldigim gibi super makyajli, egzantrik giyimli ne is yaptigini kestirmekde zorlanmiyacaginiz tipde afetler vardi, yahutta bizde de bol bol gorulen Rus kizlar, veya donmeler ortalikda saliniyorlardi. Hic soyle Sophia Loren gibi bir Napolili goremedim, onlar filmlerde oluyor galiba. Ama bazi yerlerdeki sokaklari, daracik evler arasindan gecilen yerler, bir pencereden diger pencereye siralanan camasirlar hem eski italyan filmlerini hemde bizim dolapdere, beyoglu’nun arka, yan sokaklarini hatirlatti bana.

Cok guzel satolari, saraylari var, duvarlari, 30m, 50 m yukseklikte, denizin dibinden yukseliyor, nasil yapmislar onlari akli duruyor insanin, kiliseleri, meydanlari artik onlarin olmaz ise olmazlari diyorum. Napoli once Fransizlarin, sonra Romanlilarin idaresinde yasamis, bir ara Turklerin de gectigi, deniz memleketi oldugu icin deniz ticaretinin yapildigi, denize acik ve yakininda adalar olan bir sehir, orasi da Istanbul gibi tepeler uzerine kurulmus. Sehir icinde bazi semtler arasinda teleferik ile cikiliyor, bizim tunel ile teleferik karisimi birsey, daha buyuk ve basamakli 3 katli vagon dusunun, deniz seviyesi bir semtten tepelere dogru gidip geliyor, cok sik, cok hos ve cok pratik. Kara yolundan gitmeye kalksan yurumek icin nefes ister yani nefes...
Napolide cok guzel pizzalar yedim, simdi haklarini yemiyelim, gercekden oranin pizzalari kendi iclerinde de meshur ve ayricalikli, restoranlar oyle gosterisli bizimkiler gibi satafatli veya luks doseli degil, yillanmis, tadi hic degismemis ve kapisinda milletin gecenin 22.00 da dahi soguk moguk demeden beklestigi pizzacilar gorseniz nasil basit, nasil alelade yerler, bir salon, yerler seramik, duvarlar eski bina ise birtakim girinti cikintilarla, suslu veya freskler var, veya kocaman guzel bir ayna asili, oranin tarihi pizzaci oldugunu belirten bir levha veya dededen ogula gectigini belirten birseyler, sonra tahta masalar tahta sandalyeler, hemen kagittan ortuler yayiliyor, guzel kareli veya cizgili falan, yumusak kagittan kumas ortu gibi, uzerine catal bicak bardak yallah. Cunku muhim olan cevre, masa, alet, takim degil, yiyecegin pizzanin hamuru, karisimi, uzerine konulan peynirin cesidi onemli ve yillardir da degismeden gelmis olmasi. Valla 3 ayri zamanda 3 ayri yillanmis pizzaciya gittim hepsinin kapisinda bekleyerek iceri girdik, ama gercekden ne kadar guzel hamuru, mozzarella peyniyi, domatesi ve diger malzemeleri vardi, bekledigimize degdi. Fiyatlar da buradaki deve hamuru gibi pizzalardan ucuzdu, buradaki mezzaluna gibi havasindan da gecilmiyor degildi. (Nisantasindaki Mezzaluna italyan piazasina en uygun pizayi yapmakla ovunur de).
Bunun yaninda, arkadaslarin evinde lazanya, cok sevdigim prosutto, diger pasta cesitlerinden, gercek tiramisu tatlilarindan yedim, italyan mutfagi ozlemim dindi azicik.
Napoli’nin meshur baba tatlisi varmis, resmen ismi baba, bizde babayi yedin mi diye argo sayilacak bir laf vardir yaa, bence oradan geliyor valla. Cunku bu tatli, soyle kalinca bir silindir seklinde brownilerin cuklulatasiz ve uzunlamasina seklini dusunun, serbetli gulle gibi bir tatli, bunu ye ve ol. Millet kuduruyor bunu yemek icin, safi bir tanesi 1000 kalori. Bu arada yilbasindan yeni ciktiklari icin hala bulunan panettone denilen o guzelim keklerini de bulma firsatim oldu.
Yeme icme bir yana, hayran oldugum St.Chiara denilen bir manastir, kilisesi ve manastirin ic avlusundaki fayans suslemeleri gercekden saheserdi, gideceklere muhakkak gormelerini tavsiye ederim. Napoli bir yandan da seramik ve porselen isleri ile meshurmus, buradaki avludaki sutunlar, butun duvarlar nasil guzel seramiklerin uzerine el isciligi ile renkli suslemeler yapilmis, ve kac yillardan beri hala duruyor, o renklerin desenlerin guzelligi, bahcenin sukunu, sesssizligi, insanin icine huzur veren tarafi, ve portakal agaclari. Cok enteresan bizim Antalya, Mersin, Finike yoreleri de oylemi acaba, Antalyada gormedim ama diger sehirleri de ben bilmem, Napoli’nin butun sokaklari portakal, limon agaclari ile dolu, yollarin iki tarafinda agaclar portakal dolu, kimse de uzanip koparmiyor, oyle yesillik ve portakallar duruyor cok guzel bir manzara. Butun bahceler limon agaclari dolu, hemen hemen herkesin bahcesinde kafam kadar limonlar olan agaclar var. Nasil guzel kokuyorlar ve nasil guzel gorunuyorlar. Yollardaki portakallar tatli degilmis onun icin kimse koparmiyormus, yenecek portakal degilmis onlar. Bir de ne kadar cok palmiye agaclari var, sanki kuzey afrika ulkelerinden birindeymissin gibi bir his geliyor bazen.
Diger muzelerdeki eserleri anlatmak buraya sigmaz ama birde St.Martino muzesindeki presebe denilen isciligi gormeniz lazim, eski zamanlardaki bir sehir hayatinin butun unsurlarinin canlandirilmasi. Koyundan, tavuk yumurtasina kadar, cobandan krala kadar, cesmeden mutfakdaki tabaga kadar, kiz,erkek, cocuklar, atlar, sokaklar, evler, ne akliniza gelirse hepsi minyatur bebekler halinde ama orjinali gibi, kiyafetler, ayrintilar, her turlu detay ile canlandirilmis camekan kutular icinde sergileniyor, muhtesem birsey gormek lazim.
Bir de cok hos ve cok meshur bir meydani ve bu meydandaki cafesi vardi, Cafe Gambrinus, burada da bir kahve ic ve ol. Nasil sik, cok eski, bizim Baylan pastanesi gibi dusunun, eski hali, ama daha bakimli ve sik, lambalari, vitrinleri antika, sekerlemeleri, kahveleri meshurmus, orada fındikli kahve iceceksin nefis bir sey.
Aslinda gordugum butun kizlar veya erkekler yukarida bahsettigim gibi degil tabi, aynen burasi gibi nisantasi , etiler gibi semtlerinde insan profili degisiyor, aynen bizim abdi ipekci cad gibi caddeleri var, nasil sik, nasil guzel, yol boyunca guzelim dukkanlar siralanmis, trafige kapali, buralarda daha sik, o siyah gocuklari giymemis insanlara da rastlaniyordu. Neyse bu yeme icme fasli bitmez, daha ne deniz mahsullu spaghettiler veya ne baliklar yedim anlatamadim, baska sefere olsun.Ayni zamanda insan profilleri fasli da bitmez, gecelim baska yorelere.
Napolide kaldigimin 3. gunu trene atlayip (aman ne kotu trenleri var, ustu basi boyali, bakimsiz, bizim banliyo trenleri benzeri, galiba heryerde bu tip trenler boyle muameleye maruz kaliyor) Pompei kalintilarina gittim, once vezuv yanardagina gidecektim ama vakit yetmeyecegi icin pompei tercih ettim. Kocaman bir sehir dusunun belki bir bostanci kadar veya kadikoy kadar bir yer, belkide daha buyuk, dusunebiliyormusunuz nerdeyse 2000 yil oncesinden kalma bir sehir hala duruyor, yikilmis, kazilardan cikarabildikleri kadariyla, hala da kazilar devam ediyor ve yollari, evleri, dukkanlari, kiliseleri, sarap depolari, hamam gibi yerleri, umuma acik yerleri, arenalari, tiyatro sahneleri, vezuv yanardaginin lavlari, kulleri ile kaplanmis insan figurleri, evlerdeki freskler, suslemeler hala duruyor. Cok enteresan hisler duyuyorsunuz oraya gidince, hem tuyleri urperiyor insanin, hemde kac yil once bile olsa, hemen hemen ayni yasam tarzi bugunlere kadar gelmis, bizde oyle yapiyoruz diyorsunuz.
Cok enteresan bir yer, tavsiye ederim, benim gibi ayaklarina kara sular inmis bir halde degilde, gayet dinc bir sekilde belki daha ilk gun oraya gitmeli, butun bir gun gezsen bile bitmeyecek bir yer. Sonra yine trene atlayip Sorrento’ya gittim, haritada gorursunuz Napoli’nin guneyinde buruna dogru bir yer, tam sayfiye yeri, kayalar uzerine kurulmus, deniz kenarindan hemen dik tepelere dogru yukselen, kat kat evlerin bulundugu, cok sik insanlarin oldugu, guzel bir cadde etrafinda siralanmis dukkanlarla, kucuk kiliseleri, sirin meydanlari ile nefis bir yer ama, tabi yazlik yer, bu mevsimde heryer acik degil, gezmesi de pek zevkli degil, hemen karanlik oluyor, deniz kenari ruzgarli, ama nefis bir denizi var, nefis bir kilisesi var, bahcesinde insanlar oturup etrafi, denizi seyrediyor. Aksamustu herkes coluk cocuk yollara dokuluyor, dolasiyor, alis verisler, yolun uzerinde kumeler halinde cene calmalar, bir de bunun yaz mevsiminde oldugunu dusunun, sokaklar insandan gecilemez herhalde.
Benim gonlumde Capri ve Ischia adalarina da gitmek vardi, kara tarafinda da Positano ve Amalfi listemdeydi ama hava yuzunden vapurlar calismiyordu, bir de cogu yer kapali olacagi icin pek tadi olmaz baharda gel sen buralara dediler.
Yine de hava soyleydi, yer boyleydi derken bircok yer gordum, guzel seyler yedim ictim, ilk defa olarak italya’ya gidip ayakkabi alamadan dondum (Milano veya Roma’nin gozunu seveyim, burada pek birsey yoktu) . Ama oralara baharda gitmenin tadi baska olacak, yazin da cok guzel olabilir ama cok kalabalik olurmus, insallah deyip, yine sabahin korunde yollara duserek evime dondum.
Bu sefer de yine yeniden, tekrar, evim evim guzel evim dedim, ama (ben ki italya hayrani Dilek) ben bile artik diyorum ki memleketimizde hersey var, biz cok sansli kisileriz, cok iyi yasiyoruz, oturma, isinma, yeme, icme, gezme, gorgu, gorenek, tarihi, kulturu ve daha bircok seyi olan gercekden ozel insanlariz ama bunun kiymetini bilmiyoruz, ben gittikce daha milliyetci oluyorum galiba. Kendi insanimizi ve vatanimi hicbirseye degismiyorum. Her seferinde nereyi gezersem gezeyim, eve donmek bir baska hos oluyor.

Agustos 2005 Tatil Anıları

Yine uzun bir aradan sonra kose yazilarima basliyorum. Malumunuz yaz tatili yaptik, bir yerlere gittik, oralari anlatmazsam catlarim, sonra da zaten konu sikintisi ceker kose yazarlari, onu yedim bunu ictim, orada yattim, burada sallandim diye yazmasalar baska ne yazacaklar bu canim koselerinde dimi ama ??

Efendim Agustos ayinin ilk haftasinda Istanbul’u canindan bezdiren sicaklar basmisken, ben egenin en bati ucu olan babakale dolaylarinda sokakagizi koyunda ayni isimli bir motele gittim. Kaz daglarinin arasindan kivrila kivrila iniyorsunnuz, birdenbire nefis bir deniz manzarasi cikiyor karsiniza. Assos’un ilerisi, nasil bakir, nasil guzel ve sessiz bir yer, yol ustunde sira sira 3 veya 4 motel var, kimisi apart seklinde, arka taraflari bahce, cayir, agaclar dolu, yolu gecince kumsal ve deniz. Cakil tasli oldugu icin berrak, temiz lacivert bir su, sadece biraz ege denizine acik oldugu icin ruzgar ve dalga aliyor bazen, hafif de serin ama deniz gibi deniz iste. Biraz daha ileri giderseniz koca bir fener ve kara bitti. Buradan tam karsisindaki midilli adasina giden gemiler eger biraz suratli gecerlerse, bu sahillere dev dalgalar geliyor.

Sokakagazi motel iyice mutevazi, ailenin islettigi, biraz allahin unuttugu bir yerde oldugu icin kendini gelistirmeye de gerek duymayan, arka bahcesinden zeytin, domates, biber salatalik toplayan, tavuklardan yumurta, ineklerden sut saglayan bir moteldi. Acik bufe guzel kahvaltilar yaptik, her aksam illa balik vardi, zeytinyaglilar da yeme de yaninda yat cinsindendi, hele deniz borulcesi (muptelasi oldum bunun) harikaydi.

Cogu Istanbul plakali arabalar, sanirim cogu kisi benim gibi kalabalik, gurultu, trafikden, sehir hayatindan kacip burayi tercih etmisler. Ne luks var, ne konfor ne de eglence, gunduz deniz, kitap, gunes, tamam da, aksam yemekden sonra 2-3 km lik sahilde yuruyus yapiyorsun yol bitiyor, koy bitiyor, yapacak sey yok. Herkes kendini okey oyununa vurmus, musterilerin cogunlugu coluklu cocuklu turk ailelerden olustugu icin, ya masa basinda raki sohbeti, ya cocuklarin ciyaklamalari arkasindan kosmalar ya da okey masalarina veya tavlaya oturmalar seklinde zuhur ediyor. Bende biraz tepelik bir yerde, tam cocuklugumda yazlari gittigimiz gibi, tepesinde ampuller sallanan acik cay bahcesi kesfettim ve aksam ustu veya aksam yemekden sonra oraya dadandim, her ne kadar gurultulu de olsa, orada oturup midilliyi seyretmek, veya kitap okumak zevkliydi.

Motelin arkasi ciftlik gibiydi, sabahlari horoz otmesiyle uyanmak yerine kuzularin meelemesi ile uyaniyorsun, ama nasil mee liyorlar gormeniz lazim, ozel olarak inceledim onlari, hepsinin sesi ayri tonda ve stilde, sabah 7 de basliyorlar mee lemeye. Sonra horozlar da bir zahmet otuyorlar. Bu arada ben inekden sut sagmasini ogrendim, biliyormusunuz aslinda ne kadar zor bir ismis, ben de soyle tutup sikacaksin sut gelecek saniyordum, hic oyle degil. Once inegi cekistire cekistire bir agac altina getiriyorsun, sonra onune kocaman legenle yiyeceklerini, artik yemekler, karpuz kabuklari, ayrica yemi, ve daha ne varsa koyuyorsun, agaca bagliyorsun, arka ayaklarini da birbirine bagliyorsun ve o yemek yemekle mesgulken sen de inegin memelerini tutup cekistiriyorsun ama bayagi bir maharet ve kuvvet gerek, hayvanin cani acimayacak, ama sut de fiskiracak.
Once bunu hergun yapan teyzeyi izledim, 70 yasindayim dedi ama valla 55-60 falan gosteriyordu, elleri nasil kuvvetli, ve nasil sikica kavrayip yukaridan asagiya dogru cekistiriyor ve nasil sut fiskiriyor, sonra ben denemeye kalktim ama tis yok, sikiyorum gelmiyor, meger nasil kuvvetle asilacakmissin. Sonra biraz becerdim ama inek anladi ben bu islerin erbabi degilim sikildi, basladi homurdanmaya, teyze hemen birak kizim sen sehir kizi bundan anlamazsin yapamazsin git isine dedi, bende sadece seyrettim ve resmini cektim. (bakiniz ekler) Oyle memeleri dolu dolu inekler gordugunuzde sunlara bir el atsak nasil sut cikar diye bu isi hafife almayin sakin benim gibi, cok hassas bir konu bu aslinda.

Boyle ince ince anlatiyorum ama gercekden cok hosuma gitti, kendimi baska bir dunyada gibi hissettim orada, koy, ciftlik yasantisi, hayvanlarla burun buruna, tezek kokusuna karisan kekik kokulari, odun atesi kokusu, ama cok guzel ve cok degisik bir deneyim di benim icin.

Hele o kuzular, nasil sevimli nasil sekerler, annelerinin ayaklari altindan girip cikiyorlar, yem yemeleri, oyle durup bakmalari, meee lemeleri, cok degisikti. Kafayi usutup hayvanlarla sohbete basladigimi dusuneceksiniz ama valla bana sehir hayatindan sonra cok iyi geldi.

Zaten buradaki kargasa ve kalabaliktan kactigim icin 3-4 gun terapi gibi geldi ama sonra sikildim ve Kadirga koyuna gectim. Orada da daha once giden arkadaslarin tavsiyesi ile Albena Otelde kaldim. Assos’u bilenler hatirlayacaklar, bir bu kadirga koyu var, bir de iskele tarafi var. Kadirga koyu, upuzun kumsal ve deniz seklinde olup, yol kenarinda da otellerin siralandigi genis bir alan. Sira sira oteller dizilmis, arada bir bakkal cakkal gibi seyler, acik cay bahcemsi yerler ama daha cok oteller, Eden Garden v.s. falan var, hepsi burnundan kil aldirmayan oteller, fiyatlarda bir yuksek, gorseniz, bu Istanbul’a yakin bir bolge ya, gelen cok ya, ragbet olunca tabi hepsinin burnu kalkmis, bir havalardalar. Nedir bu Assos sendrumu anlayamadim, belki ucuz pansiyonlar falan da vardir ama soyle bir cevremizi taniyalim gezisi yapip otel fiyatlari sordum da, hepsi havali. Ama benim oteldeki servis, oda, yemekler, plaj gibi seylerden memnun kaldim.

Ben tatildeyken cogu zaman etrafdaki insanlari incelerim. Canim turk halki tatile maaile cikiyor, coluk cocuk, kizkardes, kayinvalide, bacanak, v.s. daha olmadi, baska bir cift ve cocuklari ile beraber, otele gelince kalabaliklar ya, 2-3 veya daha fazla oda tutuyorlar ya, zannedersinki oteli satin almislar, bir yayilma, bir benimseme, kumsalda 8 tane kadar sezlong tutma, cocuklarin oyuncaklarinin hayli genis bir alana yayilmasi, kadinlarin uzaktan birbirlerine bagira bagira konusmasi veya cocuklara bagirmalar, erkeklerin tam geyik sohbeti denilen seyleri yapmalari (ya dun aksam tv deki mac, ya sabah yanindakini tavlada yenmis olmasi, ya dun gece ickiyi fazla kacirmaktan dolayi gece uyuyamama veya cok uyuyup kahvaltiyi kacirma, ya da is yerinden gelen telefonlara avaz avaz cevap verip, kapattiktan sonra da “yahu bir rahat birakmiyorlar tatildemiyiz, istemiyiz belli degil” muhabbeti) .

Bir de cocuklar, ciyak ciyak, ya denize girmek istemeyen cocuklari zorlayan anne babalara karsi ciyak, ya denizdeki dalgalarla oynasmadan, neseden, sevincden ciyak, ya kardesi veya arkadasi ile oynarken kova, kurek, simit, kum, havuz yuzunden anlasmazlikdan ciyak, veya anne veya babadan bir sey istemek icin ciyak. Ama ne cigliklar, hicbir anne baba da cocum sus tamam demiyor, israra devam, ne rahatlar, ne aldirmazlar, ne vurdumduymaz anne babalar, pes yani, inanilmaz. Bizim annemiz bir bakisla bizi oldugumuz yere mihlardi valla, nur icinde yatsin.
Bir kac cocuk elimde telef olacakti ama ya sabir Dilek uyma sen onlara oku kitabini dedim.

Aksamlari otelde bir genc kiz, bir genc erkek gitar calip sarkilar soyluyordu, hafiften baslayan sarkilar sonunda eller havaya seklinde ve ortalikdaki cocuk ciyaklari ile devam ediyordu.
Bir de kumsaldaki halkimi gozluyordum, 50 tane semsiye varsa, 3 semsiye altindakiler kitap okuyorlar, 5-6 semsiye altindakiler gazete okuyorlar, 4-5 tanesi de cep mesaji okuyor veya yaziyor, geri kalanlar geyik yapma ve gurultu yapmaya sartlandirilmislardi.
Halbuki yabancilarin oldugu bir otelin plajine giderseniz, sessizlik hakimdir, deniz sesini dinlersiniz, cunku buyukler kitap okuyorlardir, sessizce konusuyorlardir, cocuklarda kendi kendilerine oynuyorlardir veya yuzuyorlardir, nadiren anneleri babalari seslenir, hadi artik cik diye, havlunu al diye, sapka giy diye veya.
Bir de aksam yemeklerindeki halkim gorulmeye deger, ailece geldiler ya, oteli de satin aldilar ya, masa krallar gibi donatilacak, her garsona oglum buz getir, oglum bunu gotur, oglum sunu getir diye buyurulur, illa raki icilir, patlayincaya kadar yenilir, ne sahaneyiz, tatildeyiz, ne cok egleniyoruz diye gerinilir. Valla gittigim yerlerdeki oteller ve kalanlar boyleydi.
Fazla mi inceliyorum nedir??? Yalnizim diye mi bana oyle geliyor nedir??? DEGİL VALLA.

Eylül 2005 Datca Anıları

Merhabalar,

2.hafta tatilim Datca’da basladi, bodrumdan Datca’ya feribotla gelmek o kadar zevkli, o kadar hos ki , sirf bunun icin bile Datca’ya gidilir. Ben yine gecen seneki otelime yerlestim, hava mis, deniz berrak, harika bir bahcesi var otelin ve harika bir manzarasi.

O gun Datca’nin pazariydi, butun yorgunluguma ragmen yine hemen pazara gittim, murdum erikleri, incirler, uzumler cok guzeldi, nasil da ucuzlar, kaldirimda filan torbalar icinde incirler satiyor dedeler, anneanneler, ne olur al diyorlar, kilodan fazla geliyor, 1 kg parasi aliyorlar, hala orada acikgozlesmemis pazarcilar vardi.

Bu tatilde eski Datcada nefis yoresel taslardan yapilmis evleri olan arkadaslarim da oradalardi, eksik olmasinlar beni hep gezdirdiler. (Evlerini ileride anlatacagim). Ertesi gun Kargi koyuna gittik, nefis suyu olan, cok kalabalik olmayan ufak bir koy, ufak cay bahcesi ile acik hava lokantasi arasi yerler var, sabahtan yerlesiyorsun bir masaya, veya - deniz yukseldigi zaman suyun icinde gibi oldugun, alcak masa gibi kayalar uzerindeki sezlonglara - aksama kadar ye, ic, yuz, guneslen, circir boceklerinin bitmeyen sarkilarini dinle, etrafdaki incir agaclarinin kokulari, kabak cicegi dolmasi, deniz borulcesi yemek, koyun icinde bir sagdan bir soldan yuzmek ve akvaryum gibi suya kendini birakmak cok hostu.

Arkadaslarimin evini anlatmam lazim, eski datca denilen datca’nin tepesinde bir yorede, sanki tarih icinde yolculuk yapiyorsun, daracik sokaklar, bazilari eski kalmis, cogunlugu ele alinip restore edilmis tas evler, yerler de parke tasi doseli, aralardan agaclarin, begonvillerin firladigi sokaklar. Evler cok tarihi, cok hos, restore edenler daha bir modernlik kattigi icin, iki farkli atmosfer bir arada cok degisik bir gorunum yapiyorlar. Bizim arkadaslarin evlerinin bahcesinde yok yok, palmiyeden tut, kaktus agaclarina kadar, yerlerdeki bitki, kucuk kaktusler degil, kocaman agac ve meyvalari var, limon, mandalinadan zeytine kadar, bademden dut agacina kadar, kayisi, yuka bile vardi. Cok guzel bir bahcesi var, aralara koyulmus koltuklar, dekoratif sehpalar, sezlonglar, okuma kosesi, banklar, uyuklama koltugu, sutunlar, saksilar, kuyu da var ama kor, suyu yok dekoratif olarak, yerler tas, duvarlar tas, ferforje kapilar, trabzanlar, evin icindeki odalar, tahta kapilar, nisler, somine, anforalar, merdivenler, banyodaki fayanslar renkler, odalarin dosenmeleri, yoresel kumaslardan ortuler, susler, mutfak falan o kadr hostuki, o kadar hosuma gittiki, zaten oldum olasi tas evlere bayilirim, burasi da ayri bir zevk ornegi idi. Bir aksam yemege davetliydim, bahcede romantik isiklar esliginde balik ziyafeti cok guzel gecti, ilisikteki fotolara bakin. Arkadasimin kizkardesi ev sahibesi Nazan hanim ilkbahardan sonbahara kadar bu guzelliklerin tadini cikariyormus, gule gule otursun, pek memnun oldum.

Bir gun de komsu koylardan palamutbukune gittik, buk = koy demekmis yeni ogrendim, burada bir suru buk var zaten, ovabuku, hayitbuku, nefis yerler. Palamutbuku harika bir koy, denizden itibaren tarif ediyorum hayal edin, harika bir deniz, tasli sahil upuzun, sonra taslar ustunde masalar agaclar altinda sonra yol geciyor, sonra restoranlar, ufak pansiyonlar.
Aksam sezlonglar kalkiyor masalar denizin dibine kadar yerlestiriliyor, masalara mum isiklari konuyor, neredeyse ayaklarin suda yemek yiyiorsun, harika bir atmosfer. Buradaki agaclar Ilgin agaclariymis, ilk defa gordum, boyle bir cesit sogut gibi desem degil, hafif, ufak yaprakli, salkim sacak duruyor, ama nasil guzel bir manzarasi var, resimleri cekmedigime yaniyorum, yol boyunca siralaniyorlar, altindaki masalara yayiliyorsun, ilgin ilgin eser yeller diye siir mi, sarki mi bir sey vardi, iste burada ruzgar estikce o agaclarin dalgalanmasi cok guzel bir benzetme olmus. Tecahul-u arif mi denirdi buna edebiyatta neyse...
Orada da deniz, yemek, gunes derken arkadasim arabasinda tasidigi sisme botu cikardi, sisirdik, motor taktik ve komsu koylari dolasmaya gittik, esi ve ben mico olarak bayagi basariliymisiz !!. Buralarda da her sahilde oldugu gibi bir Emel Sayin koyu var, kimsenin el degmedigi, cikmadigi koylar var, denizin rengini tarif edemiyorum, turkuaz mi desem, lacivert mi, yesil mi, bu kadar berrak, temiz ve karpuz kokulu. Temiz deniz karpuz kokuyor ben bunu anladim artik. Hele bir koyda resmen sahilde taslarin arasinda kaynak suyu cikiyor gorduk, avucla ictik. Altimizda zodyak bot oldugu icin, begendigimiz kumsala cekiyor, sahile cikip kesif yapiyorduk, ben hosnutlukdan ara sira garip sesler cikariyor, ciglik atmamak icin duruyordum, o kekik kokulari, adacayi kokulari, hemen yanibasinda biten otlar, doga bu kadar harika bir sey. Bazi koylar magaralar seklinde, kayalar oyulmus icine girebiliyorsun, bazilari ne kadar dik ve sert yapida, ama burada da muhakkak bir volkanik yapi var, ve cok eskiden depremden cokmus bir yapi var, Datca’nin bir cok yeri sit alani.
Bazi koylara sahil siteleri, yazlik siteler falan yapmislar ama hicbir canlilik gorunmuyordu, kimse niye gelmiyor acaba dedik, oradaki bir eve bu kadar para gommek ve gelip tadini cikarmamak nasil bir is anlayamadim.

Boyle boyle dolasarak yeni yerler gorduk, yine palamut bukunde Semra hn isimli bir hanimin yerine gittik, fransizca bir isim koymustu ama unuttum. O da eski tas binayi alip restore ettirmis, arkasinda da uzun bir bahce icinde bar ve masalar koymus, en arkadaki bahcede kendi sebzeler, meyvalar yetistiriyor falan. Hos bir restoran-cafe gibi yapmis, yatlarla gelen musterilere hitap etmek istiyor, ama kotu bir limonata yapmislardi, begenmedik.

Sonra bir aksam Marmaris’e giderken yol ustundeki Orhaniye’ye gittik, 50-60 km uzaklikta, hisaronu denilen yerde nefis bir tesis var, hisarönü zaten cok hos bir yer, butun yesillikler arasindan gidiyorsun, kivrila kivrila, bir taraf deniz, diger taraf cam ormani, koylar cok hos gorunuyor, yol virajli olmasina ragmen eskiye nazaran cok iyilesmis mis, hem yol genislemis, hemde asfalt yapmislar, onun icin biz 3 kafadar aksam yemegine orqya gidip gece donmeyi goze aldik. Benim arkadaslar eski tecrubeli kurtlar, ben de goreyim diye yola dustuler, valla haklarini odeyemiyecegim.
Efendim hisaronunde Club Mistral diye bir tesis var, Setur yat limaninin ustunde gece klubu, restoran, bar, cafe karisimi. Tahta platformlar uzerinde, agaclar altinda, los isiklar, mayhos kokular, bir de mehtap vardi o gece. Yatlarini rihtima baglamis cebi siskin, yuzleri piskin (yanmis bronz yani) yaslari geckince bayanlar baylar arzi endam ettiler. Biz allahtan aksamustu yola cikmistik, gunes batmadan etrafi gorelim istedik, biraz rihtimda oyalandik resimler cektik, evvelki koyda buluna sirin kucuk motele baktik (seneye oraya gidebilirim), sonra da gelip bu Mistralde masamiza kurulduk.
Bakin simdi hayal edin; cam agaclari altinda oturuyorsun (hatta koluna recine bulasiyor butun gece cikmiyor) , arkanda yat limani, onunde yuksekce bir platform uzerinde sahne, Atilla Demircioglu caliyor, fransizca parcalar soyluyor, hava mis gibi, (serbet gibi) tepende dolunay, onunde yemekler, etrafda sik ve latif insanlar, ayy ne kadar guzel bir aksamdi, yasamaniz lazimdi valla. Sonra sahneye “Eskici Bandosu” ‘ndan Ender de cikti, arkasindan oranin sahibi, (gecenlerde hurriyetin veya milliyetin ekinde hayati anlatilan enteresan adam) Orhan (yoksa Oktay miydi ??) Kitapci cikti, (adam mucit gibi, ters cevrilmis kova uzerinde sirik ve gerilmis iple kontrobas yapip aynen onun gibi ses cikartiyor), bir ara musteri-misafir olarak oturan Meric Koyatasi da gitar calip sarki soylemeye kalkisti ama fazla sarhostu beceremedi.
Ama Ender – Orhan - Atilla uclusu cok hos seyler calip soylediler, ayri ayri sololar yaptilar, herkes mest oldu. Gece gayet elegan, hos, neseli ve doyurucu bir sekilde sona erdi, bizde koyumuze donduk. Buraya bu sene motel insaati baslamis, herhalde setur isletecek, dolayisiyla gelecek yaza orada kalmak farz oldu. Deniz ve maalesef rutubetli havasi Datca’yi aratir ama oraninda ayri bir havasi vardir, ben zaten oldum olasi Marmaris’e bayilirim, hele boyle merkezden uzak yoreleri harikadir, cam ormani kokulari, bilumum otlarin kokulari yol boyunca bize eslik etti. Ben boyle bir hoşşş dondum oradan.

Datca’nin kekikleri meshur oldugundan bir de kekik bali yapmislar, zaten Datca denince bal, badem diyorlar. Bademli bir suru yemekleri var, o kadar cok badem agaclari varki, genis alanlardaki agaclarin ilkbaharda cicek actiklari zaman tepeden baktiginda kar yagmis gibi bir goruntu yarattiklarini soyluyorlar ve ilkbahar aylarinda oraya gitmenin ideal oldugunu soyluyorlar, bitki ortusu, cicekler, bortu bocek isleri falan gorulmeye degermis. O kadar cok degisik cicekler, agaclar varki, bence tabiatcilarin veya botanikcilerin calisma inceleme yapmasi icin harika bir bolge.

Bir aksam da baska bir Datca evine yemege davetliydik, Datca’nin diger ucunda yer alan Gokova Sitesinden yeni ev almis ev sahibi butun hunerlerini sergilemisti, yemekde davetli olan diger kisiler de Datca’ya cok daha eskiden yerlesmis, simdi adeta Datcali olmus bir ciftti, aksamin ilerleyen saatlerinde sohbet iyice koyulastikca, Datca’nin gecmisi ile ilgili bilgiler, Turk Yunan iliskileri, hemen karsidaki Simi adasi ile iliskiler, Datca pazarina her hafta feribotla gelip giden yunanlilarla kurulan dostluklar, ne kadar hayirli, vefakar insanlar olduklari, tarih boyunca karsilikli yapilan ziyaretler, Datca’nin yolu itibariyle uzak ulasilmaz oldugu zamanlar, oranin saki Turkiye degilde adeta yunan adasiymis gibi yasamasi, onlarla aramizin bu kadar iyi olmasi, simdi karsilikli festivaller duzenledikleri, daha sik ziyaretler yapildigini, daha bir suru de masalimsi hikayeler dinledigimi hatirlayinca cok hoss bir aksam yasamistik diyorum. Ustune de bonus olarak ev sahibinin eski usul gunesde durarak yaptigi kayisi receli de hediye gelmisti.
Orada yazlik evinde butun bir yazi hatta sonbahari geciren Istanbullular veya baska buyuk sehirlerden gelenler, bahcelerindeki bademlerini aliyorlar kirip ayiklayip hazirliyorlar, incirlerden yemedikleri bir cesidini (turlu cesit incir var) gunese serip kurutuyorlar kisa kuru incir hazirliyorlar, limonlar dallardan sarkiyor, simdi narlar olusmustur, mandalinalar kizariyordur. Ahh ah orada olmak vardi.
Ondan sonraki gunler yine denizle hasir nesir seklinde gecti ve tatil bitip isimize, evimize donduk aci gerceklerle yuzlesmek icin. Halbuki simdi agustosdan cok daha sahane gunler yasaniyordur Datcada eminim.
Bu arada yazmayi unuttum, Datca tepelerinde bir yerlerde Chateau Triopia diye bir butik otel yapilmis, gormeniz lazim. Turk ama Viyana da yasamis, esi de Avusturyali olan bir mimar yazmis, cizmis, insaa etmis simdi de isletiyor, ev degil, otel degil, manzarasi, havuzu, odalari, renkleri cok sahane bir yer yapmis, siteye girip bakin, bence de hangi mevsim isterseniz gidin deger. http://www.triopia.net/, keske sahibi bekar olsaydi.....
Bir de eski datcada yer alan ben oradayken satilik ilanini gordugumuz, Datca’nin en şık pansiyonuna sitesinden girip bir goz atin, bayilacaksiniz. http://www.dedepansiyon.com/
Artik, Mehmet Ali Pasa Konagini hepiniz biliyorsunuzdur, (gazetelere cok cikti) nefis, tarihi, sahane bahcesi olan biryer, bakiniz. http://www.mehmetalipasakonagi.com.tr/ , burada kal ve yasa !!
Seneye baska yorelerde bulusmak uzere....