13 Mayıs 2012

Güzel Şeyler



Baharla birlikte güneş ısıtmaya, çiçek böcek açmaya, ortalık yeşillenmeye başlayınca insanın neşesi yerine geliyor. Ama bu hava çok değişken tam ısındık derken soğuyor, erguvanlar açtı bakalım derken dökülüp gittiler bile. Tam baharı yaşıyoruz derken sonbahar oluyor, insanların ruh halleri halden hale giriyor, nezle, grip oluyorlar, bıkkınlık, bezginlik çöküyor. Hadi bakalım toparlan toplanabilirsen. Hele benim gibi hava ile bağımlı ruh hali değişken birisi için hayli zor valla. Bir öyle bir böyle diye ağrılarım artıyor, bir gün cin gibiyim zıplıyorum, ertesi gün uykuya doyamıyorum. Ama iyi ki seyahat etmek var, iyi ki insanın arkadaşları dostları var, bir sohbet oluyor, bir toplantı oluyor bir araya geliyorsun kafan dağılıyor. Hele bir de sıcak bir yere gidip güneşi iyice kemiklerine geçirirsen D vitamini yüklemesi ile neşen yerine geliyor. Yine bir seyahati ile kendime geldim,  ama 30 derecede bronzlaştığım, denize girip yüzdüğüm havalardan buraya dönünce 16 derece, yağmur, puslu, bulutlu, serin hava beni yine dertlere garketti. Kapı pencere açamıyorum, kazak çorap geziyorum. Şimdi bana geçen günlerin fotolarını seyretmek kaldı teselli olarak. Kahvem, yanında lokum ve karanfil taneli suyum, keyif sigaram ile hayat pek güzeldi. Hele renk renk çiçekleri seyretmek, kapıya gelen kedileri beslemek, balık ziyafetleri, tekne, deniz gezileri, gün batımı derken epey enerji depoladım. Önümüzdeki günlerde bana çok lazım olacak, yolcudur Abbas bağlasan durmaz demişler.

19 Nisan 2012

Bahar ve Çiçekler





Ben ne kadar güneş, bahar, sıcak, çiçek, böcek dersem hava o kadar tersine gidiyor. Tam ısındık artık bundan sonra soğumaz diyorum, hemen kapatıyor, kara bulutlar, fırtına arkasından soğuk ve yağmur.  Ama yılmıyorum, her gördüğüm güzelim çiçeklerin fotografını çekiyorum ve umutla bekliyorum, ısınacağız. Hele dün Nişantaşın'daki felaketten kıl payı kurtulunca, noluyoruz yaa ne bu durumlar oldum. Şehrin ortasındaki hortumu bizzat yaşadım, Allah korudu hepimizi, beş dakika sonra olsaydı ben de oradan geçiyor olacaktım. Ara sokaklara nasıl kaçacağımı bilemedim. Sonra denizdeki fırtına, dalgalar, lodosu seyretmesi çok zevkli ama zarar verici hale dönüşünce hiç de zevki kalmıyor. Akşam buralarda da ne çok fırtına vardı, sonra da seller gitti. Toz toprak basıldı, ortalık yıkandı iyi oldu. Ama tamam artık, Nisanı yarıladık, ısınalım lütfen. 
Ben yine buralardan kaçıyorum, hem biraz daha ısınmak, hem yeni hayata başlangıç yapacak girişimlerde bulunmak, hem gözlem, konuşma, anlaşma, hem gezip dolaşma, yeni tohumlar atma sürecindeyim. Hayırlı ve uğurlu olsun inşallah. 
Ne demişti Edip Akbayram ;
Güzel günler göreceğiz inanın çocuklar,
Güneşli günler, motorları maviliklere süreceğiz
Güzel günler göreceğiz, güneşli günler....


8 Nisan 2012

Gazetelerden

Yine bir Metin Münir (Milliyet 07.04.2012) yazısı okudum bir bölümünü paylaşmak istedim; 

"""İnsan Ölmek istemez
Çünkü sevdiklerinden ayrılmak istemez. En çok sevdiği de, kabul etsin etmesin, kendi olduğuna göre, kendini arkada bırakıp bir yere gitmek istemez. Kendi olmadan ne yapacak ?
Vücut devamlı tüketir ama hiç doymaz. Bağımlıdır, günlere, paraya, kudrete, sevgiye, sekse, şöhrete, gıdaya hep açtır. Acıdan korkar, hep okşanmak, pohpohlanmak ister. Ne kadar uzun oturduysa otursun, dünyanın sofrasından kalkmak istemez. Asabidir, çünkü kalıcı olmadığını, sahibi olduğu hiç bir şeyin kendine mülk olmadığını bilir. Gidecek yeri olmadığından kalmak ister. Her bir hücresi ile, hiç ümit olasa da direnir. Başını duvardan duvara vurur. Ağlar isyan eder, kabul eder, teslim olur ama hep asık suratla, hep kandırılmışlık duygusu içinde.
Ruh tükenmez, kavrar. Bilgedir, korkusuz ve sakindir, rahattır. Nereden geldiğini, nereye gideceğini bilir. Ben ruhumun kayığına binerdim. Vaveyla yapmadan ve ortalığı velveleye vermeden, olgun bir meyve gibi ölür, ölürken beni taşıyan ağaca teşekkür ederdim."""

Yani bence nefsimizi doyurmak için uğraşırken ruh güzelliğini ve ruhun gelişimini kaçırıyoruz demek istiyor. Maddeyi bırakıp manaya baksak keşke.

CKM' de "Suya Noktalar" Ebru Sergisi

Çocukluğumda televizyonda gördüğüm bir programda ebru ustası birisi suya boyaları atıyor ve sonra suyun üzerine koyduğu kağıdı çekiyor ve kağıtta harika renkler şekiller gözüküyordu. Bunun ebru sanatı olduğunu sonradan öğrenmiştim, ama bana adamın yaptıkları çok sihirli, mucizevi bir şey olarak görünmüştü. Çok şaşırıp nasıl oluyor bu Allah Allah demiştim. Hep öğrenmeye heves etmiştim ama vakit ile nakit bir türlü denk gelmemişti. Yıllar sonra emekli oldum, buraya yerleştim ve tesadüfen karşıma ebru kursu çıktı. Öğrenmeye başladım, 3 senedir yapıyorum. Şimdi bir arkadaşımın atölyesine devam ediyorum. Bakınız; www.berrinakson.com 
Daha ilk sene bunu yapmaktan ne kadar zevk aldığımı, bu kadar beni mutlu eden bir şey olmadığını farkedince, yaptıklarımı çok beğeniyorum, çok seviyorum diye herkes görsün istemiştim ve sergi açmayı dilemiştim.  İşte kısmet oldu ve Caddebostan Kültür Merkezinde bir hafta süreyle sergi açmam için bana fırsat verdiler. Nasıl heyecanlandım, nasıl telaşlandım, ama elimde hazır bir sürü ebru olduğu için çok da dertlenmedim, içlerinden seçim yaparak hangilerini sergiye koyacağımı seçtim. Eksik olmasın arkadaşlarım bana yardım ettiler, taaa nerelerden kalkıp geldiler. Yerleştirdik, açılış yaptık, ben ağzım kulaklarımda dolanıp durdum ortalıkta, gelenlere lokum ikram ettim. Anı defteri koydum gezenler bir şeyler yazdılar. Bir hafta her gün sabah gittim akşam döndüm, çok yoruldum, düzenim değişti. Ama o kadar çok beğenildi ki, öyle övgü dolu sözler duydum ki, deftere ne kadar sıcak duygularını yazdılar, içimdeki çoşkunun, sevginin, aşkın onlara geçtiğini söylediler. Bu vesile ile yeni arkadaşlıklar oluştu, birçok arkadaşım ebruları beğenip aldılar, evlerinde görmek istediler, beni ne kadar memnun ettiler. Onlardan bir türlü ayrılamam zanneden ben, alanların beğenisini duydukça ne güzel, benim enerjim, hevesim onlara da geçecek dedim. Lise hocam geldi gezdi, çoktandır görmediğim arkadaşlarımı gördüm, yenileri ile tanıştım. Kocaeli Üniversitesi öğrencileri gezdi, kendi bünyelerinde haber yaptılar, Bilfen Okulu fotograf klubü öğrencileri resimlerini çektiler, ebru ile uğraşanlar, eskiler, yeni başlayanlar, bunu hiç bilmeyenler, velhasıl herkes beni çok motive etti. Beğenilmesi, çok severek yaptığımın ve bunun başkalarına da ulaştığının göstergesidir, ebru dünyası için küçük ama benim için büyük bir adımdı. Çok şükür, çok teşekkürler. 

Bodrum'da Deniz

Bu kış ağır ve uzun geçti, çok soğuk oldu, aslında çocukluğumuzda Ankara'da daha beterlerini yaşamıştık, aynen bu sene Ankaralıların yaşadığı gibi. Ama ben çok bıktım, azıcık güneş görsem kendimi hemen açık havaya attım, bir parça iliğim kemiğim ısınsın diye. Çok şükür Nisan iyi geçiyor, arada bir yağmur veya rüzgar olsa da güneş ısıtıyor ve insanın içini açıyor. İnşallah daha da iyi günler gelecek. Ben geçen ay başında buralardan bunalıp bir kaçamak yapmıştım, yüzüm gözüm açılmıştı, çok özlediğim denizi seyretmek, birkaç arkadaş ile sohbet etmek, onlarla fikir alışverişi yapmak, oralara yerleştiler de neler yaptılar, nasıl hissediyor, ne düşünüyorlar diye sormak için, buralardan kaçmıştım. Bir hafta güneş, balık, sohbet, yürüyüş, açık havada kahvaltı derken kendime gelmiştim. Şimdi bu fotolara bakıp ne hoş diyorum. İnşallah yakında yine yapacağım, kısmet ise, acaba kalıcı olur mu bu hayat ? demek için. Sakinlik, sıcaklık, huzur, mutluluk için, dostlarla sohbet, yeni yaratıcılıklar için.....

Dibeklihan Sanat Köyü

Bodrum Ortakent'de Yaka köyünde sanatçı ve sanatsever Mimar Cenap ve Gülay Tezer'in kurdukları bir sanat köyü.  Dibeklihan, içinde sergi salonu, müzesi, sanat atölyeleri, Türk el sanatlarının en güzel örneklerinin sergilendiği ve satıldığı dükkanları ve yaz boyunca açılan sergileri, sanatsal etkinlikleri ile Bodrumlu sanatseverlerin buluşma merkezidir. Böyle diyorlar kendi web sitelerinde, bütün detaylar orada var. Bakınız www.dibeklihan.com 
Mayıs ayında açılacak sanıyorum, biz uğradığımızda kapalıydı ama dıştan görünüşü bile görkemli, çok ince sanat işçiliği olan, uzaktan isimlerini okuduğumuz galerileri, sergi salonları ve merakla beklediğim kafeteryası, atölyeleri, ve dükkanları ile çok güzel bir yer. Hiç beklemediğiniz bir şekilde, hiç beklemediğiniz bir yerde. Keşke yolu daha kolay olsaydı, ulaşım daha kolay olsaydı, daha sık sık gidebilseydik. Ama yine de Bodrum'da böyle bir yerin varlığı şahane bir şey. Ben şimdiden diliyorum orada konserler, sergiler izlemeyi, şahane yemekler yemeyi ve kimbilir belki orada ebru sergisi açmayı. Neden olmasın ???

Bal isimli kedi

Kendi kendine geldi, öyle durdu baktı, sanırsın konuşacak, ben de ona bakıyorum, bakıştık. Biz kahvaltıdayız, o da açtır dedim biraz peynir, biraz salam gibi şeyler verdim nasıl yedi, belli ki aç. Çocuklardan kedi maması istedik, Allahtan etrafta kedi besleyenler var, mamalar da hazır tutuluyor. Döktüm mamayı taşın üzerine nasıl ham hum yedi, bu arada hep bakışıyoruz, ben böyle sarman tipi kedileri pek severim, elleyemem, kucağıma alamam, hatta biraz korkarım ama kendi çapımda çok aşama kaydettim ve onlara ısınmaya çalışıyorum. Bence kediler bu dünyada son evrimlerini yaşıyorlar, sonra insan olacaklar diye düşünüyorum. Çünkü bakışları, davranışları çok enteresan hiç hayvan gibi değiller. Bunu arkadaşlarımın kedilerini gözlerken de hissetmiş ve böyle düşünmeye başlamıştım. Sonra geldi nasıl ayaklarıma dolanıyor, yatıyor, sırt üstü dönüyor, kıvranıyor, beni sev diyor belli ki, geriniyor, bakıyor, yine yatıyor ters dönüyor falan. Ben tabi elleyemiyor ve uzaktan konuşarak anlaşmaya çalışıyorum. Anladım ki memnun oldu, ben de o an onunla olmaktan çok memnun oldum, sonra dedim ki senin adın Bal olsun. Bir gün evime bir kedi alabilecek kıvama gelirsem böyle bir şey olacak galiba.

20 Şubat 2012

İKİ KADIN


Son günlerde bu iki kadını televizyonda gördükçe daha çok dikkat etmeye başladım ve düşündüm. Benim çok beğendiğim kadın tipleri bunlar, belki ortak tarafları çok az, kimisine göre belki hiç yok ama bana sorarsanız var. Tamam müzik ilk ortak tarafları ama ondan önce ikisi de kadın gibi kadınlar. Önce Sıla diyelim, ilk çıktığı günden beri farklı olduğu her halinden belliydi, sesi, şarkıları, duruşu, fiziği. Çok genç '80 doğumlu, şimdi tam kıvamında, yani bir kadının en güzel yaşlarında, genç kızlık bitmiş, sesi, fiziği oturmuş, tecrübeleri var, görmüş geçirmişliği var ama fazla değil, onu katılaştıracak veya (hiç sevmediğim ama başka deyim bulamadığım kelimeyle) kaşarlaştıracak kadar biriktirmemiş, hafif olgun, ayakları sağlam basan, ne istediğini bilmeyi iyice sindirmiş ve o yolda sağlam giden bir kadın. Sesi ne güzel, şarkıları ne hoş, hem hayattan hem şakacı, hem romantik hem komik, düşündürüyor, eğlendiriyor, güldürüyor ve ağlatıyor. Hele geçen akşam Beyaz Show programında süperdi, elbisesine, saçına, makyajına, duruşuna bayıldım.

İkinci kadın Adele, o da '88 li, son Grammy ödüllerinde altı ödül aldı, tombikçe, ama bence bu kilolar ona çok yakışıyor, sahnede harika görünüyor. Saçlarını yıllar içinde epey değiştirmiş, bence bu son hali çok güzel, sarışın, '60 lı yılların kadınları gibi, gözleri de çok güzel, o da gözlerine kuyruklu eye-liner çekiyor. Ama ne tatlı, sesi, şarkıları, sahnede duruşu, konuşması, komplekssiz, şakacı. Şarkılarından "Rolling in the deep", "Someone like you" ve şimdilerde çok çalınmayan "Baby it's you"  bence harika şarkılar, zaten de ödül aldılar diyeceksiniz tamam ama sesi, söyleyişi başka türlü, çok etkileyici, tamam bestelerin büyük payı var ama hayır, o kadının içinden gelen bir şey var, bir his, bir duyuş, bir tarz, herkeste olmayan değişik bir şey. En tarif edebileceğim nokta, belki de ben çok sevdiğim için bana öyle geliyor, şarkıcı Sade gibi, Amy Winehouse gibi, o familyadan geliyor bence Adele de. Ne mutluyum müziği duyabiliyorum, dinleyebiliyorum, şarkıları anlayabiliyorum. Zaten müzik olmasa bu dünya nasıl olurdu düşünemiyorum bile. Çok şükür ve çok teşekkür demeliyim. Bu iki kadına da sağlıklar ve uzun kariyer hayatları diliyorum.

17 Şubat 2012

Mektup

Yine gazetelerden... geçen hafta sonu Milliyet'te Metin Münir yazdı, oradan bir paragraf çok hoşuma gitti. Burada kayda geçsin istedim, bazen insanın içinden geçip cümleye dökemediği şeyler birdenbire karşına bambaşka bir yerde ve şekilde çıkıyor, sonra bir yerlerine değiyor, bir şey oluyor, tam diyemiyorsun sanki.


"""........ yalnızlık insanın kendine olan sevgisi midir -  diye sordu geçen gün, benim gibi tek yaşayan bir arkadaşım. Bach çalıyor kahvemi yudumluyorum. Bahçeye yağan karın hışırtısı. Mutluluktan gülümsüyorum. Bu yalnızlıktan alınan zevk doğuştan mı yoksa sonraki olayların getirdiği mi, yoksa ikisi mi? Yalnızlıktan alınan zevk de diğer zevkler gibi geçicidir dedim ona. Bir sarkaç gibi, başkaları ile olma ve yalnız olma istekleri arasında gidip gelmekle geçer insanın hayatı. Ne tek yaşamak için geldin dünyaya, ne de tek yaşamamak için. Hayat kitabı olmayan bir dersin sınav soruları gibidir. Ne kadar kafa yorarsan yor, cevapları bulamazsın. Zil çaldığında, boş bir kağıt verip çıkacaksın. """

Böylemi gerçekten, düşünmeliyim, gözden geçirmeliyim, çok katılıyorum bazen, bazen de yok bu seçimler senin değil diyorum, kısmet böyleymiş falan. Yani sarkaç halimiz, bir o yana bir bu yana, doğru valla, gidip geliyoruz işte.


Gazetelerden

Geçen ay cumhuriyet gazetesinde Bekir Çoşkun'un yazısını okuyup bayılmıştım, bir türlü kısmet olmadı buraya aktarmak, geç de olsa kayda geçsin pek beğendim. Bazı kısaltmalarla,
"Yanıt bulamadığınız zaman doğaya dönün.. yandaki bahçeye, arkadaki koruluğa, dere kenarına, ormana, şu yamaca... bakın orada yanıtlar var. 
Kar birleşmenin gücünü öğretir bize.. bir tek tanesi, minik bir kelebek gibi avucunuza konduğunda.. narin, yok olmaya hazır, cılız, zayıf ve güçsüz... ama bir araya geldiklerinde, tüm yolları, bulvarları, köprüleri kapatabiliyor işte kar taneleri...
Kumrudan aşkı öğrenin ...o uzun şarkıları olmasaydı, yarım olacaktı kumruların aşkları... şu serçeler... koca cüsseli canlılar ayazda donarken, şarkılarını bir arada söyleyebilmek için mi sağ çıkıyorlar sabahlara?...
Mahallenin kırma köpeği dürüstlüğü öğretir size... sevdiği halde dişini gösterip havlayan... ya da sevmediği halde kuyruk sallayan köpek hiç kimse görmedi... 
Yaşamında henüz hiç düşmediği halde, masanın kenarına gelince tırnaklarıyla direnen yeni doğmuş kedi yavrusu yaşama içgüdüsünü gösterir... Annesi ise anneliğin yüceliğini...
O deniz kendisi sudur ama ortasında susuz kalanlara bir yudum su vermez cimri... ve cesedi götürüp ortasına atın, karakolun önüne getirip bırakır huysuz...Çünkü o içinde başlayan yaşamı, aynı mükemmellikte, aynı titizlikte, aynı düzeyde ister... ciddiye alınmadığında boğar sizi...
Şu nehir tersine akmaz, çağdaşlık nehir gibidir... ve iyi bakın nehre... o nehir en baştaki minik kar taneleridir...

Soğuk

Kaç zamandır baharı bekleyen kumrular gibiyim. Kar, soğuk, eve tıkılı kalmak, karlar eridi, 1-2 gün yerler kurudu, galiba ısınıyoruz derken tekrar kar yağdı, off çok soğuk, kaçıncı Sibirya soğuğu geliyordan başka bir şey konuşamaz, düşünemez, yazamaz oldum.Devamlı kar muhabbeti, devamlı soğuklar, ısınamamak, öyle atıl olmak, bir şey yapamamak beni sıktı. Kitap okumak güzel, örgü de harikalar yaratmak iyi, evi temizlemek, orayı burayı yerleştirmek, devamlı yemek yapayım ısınırım demek falan tamam ama yeter artık. Ben dışa açılmak istiyorum, hareketlenmek, oraya buraya rahatça koşturmadan keyifle gidip gelmek istiyorum, iki gün ısınınca hafif giyinmek ama sonrasında hasta olmamak istiyorum. Geçen pazar Haydarpaşa protestosuna katılmak için gitmiştim, güneş vardı, deniz kenarında oturup çay içtik, sallandık yürüdük, sohbet derken üşütmüşüm, bu haftayı yarı yatarak, yarı ayakta, sonunda ilaç alarak bitiriyorum. Hala sinüzitlerim akıyor, ağırıyor falan. Hadi haftaya cemreler düşecekmiş, ısınalım, bahar müjdesi cemreleri ılık hava ile karşılayalım. Barajlarımız doldu çok şükür toprak suya doydu inşallah, bereket iyi ama sokakta köpekler, kediler, kuşlar dondular, yiyecek bulamıyorlar. Kumrular her sabah gelip pencere önünde bekliyorlar, hiç çekinmiyorlar, camı açsam da korkup kaçmıyorlar yem bekliyorlar. Evdeki bulgur ve buğdayı onlara yediriyorum, mutlu mesut oluyorlar ama çok üşüyorlar. Bugün bir de fırtına var, her yer uçuyor. Bu son olsun bu son......

1 Şubat 2012

Kar Yağıyor

Burada son üç gündür ne kadar çok kar yağıyor bilemezsiniz. Her yer karlar altında, her yer bembeyaz tamam biliyorum ama sanki buraya kilolarca karlar tepeden kovalarla dökülüyor. Pamuk pamuk, uçuş uçuş, döne dolaşa, tipi halinde, bazen çok hızlı göz gözü görmez, bazen yavaş yavaş seyre doyum olmaz şeklinde. Pazar akşamı başladı hala devam ediyor, arada duruyor, güneş açıyor falan ama sonra yine devam. Yollar, kaldırımlar, bahçeler, damlar çok güzel oldu. Allahtan okullar tatil çoluk çocuk telef olmuyorlar, ama arabalar pek zorlanıyor, çoğu kar lastikli veya zincir takanlar, takmayanlar çok temkinli gidip geliyorlar. Trafik yoğunlaşırsa ana cadde açılıyor, yumuşak kar yüzünden temizleniyor, şırıl şırıl yanlara birikiyor. Ama biraz trafik hafiflesin veya tipi çoğalsın yol yine bembeyaz örtülüyor. Sokak lambasından akan karlar dondu, sarkıt dikit haline geldi. Ama gündüz ormanda çok güzel manzaralar oluşuyor, yürümek çok hoş, dizine kadar kara gömülüyorsun. Araba park yerinde kayboldu sanki, yarın onu biraz temizlemeliyim, yüzü gözü açılsın. Bazen de nasıl şiddetli rüzgar eşliğinde yağıyor, evde ısınmak mümkün değil. Gece gündüz haldır haldır yanıyor doğal gaz. Bu ay iflas edeceğiz milletçe. Hani ısınsak tamam soğuktu yaktık ısındık diyeceğim ama ne mümkün. Hafta sonu biraz daha ısınacak ve kar duracakmış. Hadi inşallah, eve tıkılıp kaldık, sıkıldım imdaaattt.  

Tren

Tren ile seyahat etmek başka türlü bir şey. Çok zevkli, rahat, serbest, özgür bir yolculuk. Vagonun içinde ve vagonlar arasında dolaşabiliyorsun. Koltuklar rahat, yemekli vagon var, pencereler kocaman etrafı çok rahat seyrediyorsun. Sıcak gelirse iki vagon arasında sallanırsın, yoksa yerine oturur kitap, gazete okur, kulağında müzik dinlersin, lap top varsa ne istersen yaparsın. Kaza riski çok az, sıcak, soğuk, kar, yağmur seni pek etkilemiyor. Yola bakıp onu solladık, bu bizi geçti, aman çok hızlı gidiyor, şoför uyudu mu, yolda kaydı mı gibi şeyler düşünmüyorsunuz. Karayolundaki risklerin çok daha azı var burada diye düşünüyorum. Çocukluğumdan beri tatillerde Ankara Istanbul arasında trenle gidip geldiğimiz için de çoook eskilerden kalma yataklı vagon, kuşetli, pulman koltuklu gibi değişen tren kavramları oldu hayatımda. O günlerden bugüne çok da güzel şeyler oldu, gelişti, yenilendi, ilerledi. Amaaaa şimdi de bunu kaldırıyorlar, artık Ankara'ya, Eskişehir'e trenle gidemiyeceğiz. Hızlı tren yapacağız diye hem daha pahalı hem de hızlı olacağından hiç de konforlu olmayacağını düşündüğüm trenlerin gideceği yolu yapmak üzere bu trenleri seferden kaldırıyorlar.Bunu protesto etmek için de TCDD çalışanları, yakınları, sendika temsilcileri son defa trenle Eskişehir'e gittik. Garda ellerimizde pankartlar, düdükler, çıngıraklar hep beraber sloganlar attık, protesto ettik, bildiriler okundu, halka anlatmaya çalıştık ama katılım öyle az ki, insanlar sadece şaşkın şaşkın baktılar, sivil polisler aramızda dolaşıp bizleri tespit etti. Sonra hep beraber arabalara binip TCDD kurucusu Behiç Erkin'in (tr.wikipedia.org/wiki/Behiç_Erkin) mezarını ziyarete gittik. Eskişehir'de Enveriye banliyö durağı yakınlarında anıt mezarı var. Özellikle mezarının orada olmasını vasiyet etmiş. Ankara-Istanbul-Eskişehir üçgeninde, tren yollarının kesişme noktasında, her tren geçerken düdük çalsın selamlasın demiş. Mezarı başında Onun vasiyetine sadık kalamadıklarını ve kurduğu bu kurumun nasıl perişan edildiğini anlatan güzel bir mektup okudu arkadaşlar. Bu kurumun içinden olmamama rağmen onların sahiplenişini, üzüntülerini, gerçekten çok emek vererek çalıştıklarını ve şimdi çok dertlendiklerini görüp meseleyi daha iyi anladım. Hele hele Haydarpaşa Garını otele veya alışveriş merkezine çevirmeleri söz konusu olunca daha da içi gidiyor insanın. Mart ayından itibaren de benim kullandığım banliyö treni de kalkacak. Her sefer araba ile gidemiyoruz benzin malum, ne yapacağım o zaman ben. Üç kuruşluk konforumuz, ekonomik seyahat hakkımız, rahatımız, emniyetimiz, vaktimizi ayarlamamız derken bütün imkanımız yok ediliyor. Bu şimdi halka hizmet mi, eziyet mi, başına gelen anlar, gerisi sadece seyirci kalır.YAZIK, ÇOK YAZIK.  

31 Ocak 2012

Eskişehir

Eskişehir'e gittik, bir vagon dolusu insan, çoğu Haydarpaşa'da TCDD da çalışanlar, onların arkadaşları, akrabaları, tanıdıkları, çolukları çocukları. Başkent Ekspresi ile, son defa trenle Eskişehir'e gittik. Sabahın köründe yollara düştük, Haydarpaşa'da buluştuk, gazetelerimizi aldık, vagondaki yerlerimize oturduk. Yollarda çalışma varmış, dört saat sonra vardık. Burada hava karlı ve soğuk ya, orada daha fenasını bulacağız diye düşünüyorduk. Sarınıp sarmalanmıştık. Sohbet ederek, yemekli vagonda çaylarımızı içip sigara böreklerimizi yiyerek, etrafa bakarak, ayy kar var, hava açtı, ayy kapattı diyerek Eskişehir'e geldik. Trenlerle ilgili düşüncelerimi daha sonra yazacağım. Şimdi şehir gezimizi anlatacağım.Önce yemeğe gittik, buranın köftesi ve çiğ böreği meşhurmuş. Böreği biliyordum ama köfteyi bilmezdim. Çok acıkmışız hepsini silip süpürdük ama başka yerde gerçek, sıcak, yeni pişmiş çiğ börek yemek isterdim. Neyse sonra düştük yollara, hava soğuk, yerde kar var ama yumuşak, arada güneş açıyor, buz yok, kaymıyoruz, donmuyoruz. "Devrim Arabası" nın sergilendiği DDY nın lokomotif fabrikasını gezmeye gittik. Fotografdaki gibi camekan içinde ilk Türk yapımı araba sergileniyordu. Karakurt denilen ilk lokomotifi de görelim dedik ama cumartesi olduğu için müdür izin vermedi, içeri giremedik. Şehri bilen arkadaşlarımız bize rehberlik yapıyor, Porsuk nehri boyunca yürüdük, iki yanında ne güzel yollar, parklar, bahçeler, kafeler, heykeller, üzerinde hepsi farklı renk ve biçimde köprüler var. Nehir yer yer buz tutmuştu, gondollar parka çekilmiş duruyorlardı. Sonra Odunpazarı semtine yürüdük, iki veya üç katlı evleri restore etmişler, bazıları konuk evi bazıları galeri, sanat atölyesi, otel gibi değerlendiriliyor. Herbiri cart denilebilecek keskin renklere boyanmış ve hafif yokuş üzerinde yer alıyorlar, sağlı sollu yürüyüp onların arasından geçiyorsun, yollar parke taşı döşeli güzel bir ortam, meydanları, sokak lambaları ile hoş biryer. Gece ışıklandırması daha da güzel.Orada haşhaşlı çörek yapan bir fırına daldık, Eskişehir'in simge yiyeceklerinden. Sonra Odunpazarı Belediyesi El Sanatları Çarşısına girdik, başta lületaşından yapılma binbir çeşit hediyelik eşyalara baktık. O kadar hoş bir yer ki, avlu içinde etrafı dükkanlarla çevrili bir alan. Sonra Kurşunlu Külliyesini gezdik, içinde nikah salonu, cam atölyesi, halıcı, sergi salonu, hediyelik eşya dükkanları olan yapısı nefis, bahçesi harika bir yer. Artık akşam oluyor hava daha da serinliyordu, gün boyunca epey yürüdüğümüz için ve soğuktan ayaklarımız kopmak üzereyken acele gar yakınlarına döndük bir kahvede oturup salep içtik. Sonra trenimize bindik ve yarım saat rötar ile yola koyulduk ve gece yarısını geçerken Istanbul'a vardık. Az ama öz bir seyehat oldu, güzel bir şehir, rahatça yürüyüp gezilebilecek bir şehir, hele baharda veya yazın ilk aylarında harika olur bence. Yine gitmeli, gondollarla veya motorla porsuk üzerinde gezmeli, börek yemeli.

16 Ocak 2012

KAR

Bu senenin ilk karı yağdı. Cumartesi günü lapa lapa hemde. Bir gün önce günlük güneşlik, pırıl pırıl hava içimi açmıştı, tam kış güneşiymiş. Ama o kadar yoğun yağdı ki seyretmesi çok güzeldi, döne döne, bazen duruyor bazen tipi göz gözü görmüyor, bazen tüyler uçuşuyor gibi. İki saat içinde her yer bembeyaz oldu, yerler kuru olduğu için herhalde çabucak tuttu. Pazar alışverişine bile bir koşu gidip geldim yoksa bu gidişle kapının önüne dahi çıkamıyacağız diye düşündüm. Bir de malum elektirik kesintisi olunca, bir müddet, soğuk, karanlık derken kar seyretmenin zevki yok oluverdi. Bütün gün mü sürecek, akşama gelecek mi, neyle ısınacağız, yoksa donup gidecekmiyiz gibi abartılar yaptım kendi kendime. Sandım ki sadece bizim buralar böyle, meğer neredeyse bütün Marmara bölgesi aynı haller içindeymiş. Neyse akşam olmadan geldi de normal hayatımıza devam ettik. Pazar günü yine güneşli pırıl pırıl bir gün, karlar eriyip gidiyor, bu kadarcık mıydı dedim. Değilmiş, akşamüstü yine başladı, gece devam etti, bugün de aralıklarla devam ediyor. Yine her yer bembeyaz, seyretmesi keyifli ama yollar kapanıyor, kazalar artıyor, etraf buz tutuyor. Biz buraya tıkılıp kalıyoruz. Bu kış ne zaman bitecek, ben çok üşüyorum. Balkondaki sardunyalarım bile hala pembiş pembiş açıyorlardı, şoka girecekler şimdi. Ben Dubai'ye gitmek istiyorum.

10 Ocak 2012

Kurallar

Elif Şafak'ın "Aşk" romanını okurken 40 kuralı hatmetmiş, çok beğenip 2009 yılında kırkını birden buraya da yazmıştım. Şimdi eskilere şöyle bir göz gezdirince bazılarını bana kapak olsun diye yeniden okudum, yeniden yazmadan da edemiyeceğim. 

Sekizinci kural
Başına ne gelirse gelsin karamsarlığa kapılma.
Bütün kapılar kapansa bile, O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar.
Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var.
Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır, Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.
Dokuzuncu kural
Sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir?
Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir.
Allah Aşıkları, sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.
Onbirinci kural
Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz.
Senden yepyeni taptaze bir "sen" zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.
Ondördüncü kural
Hakk' ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol, bırak hayat sana rağmen değil, 
seninle beraber aksın. "Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme.
Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?
Ondokuzuncu kural
Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları.
Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir.
Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin, yakında gül yollayacak demektir.
Otuzbirinci kural
Hakk'a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı.
Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir.
Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp...
Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız.
Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar, kimimiz ise ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.
Kırkıncı kural
Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır.Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma!  Ayrımlar ayrımları doğurur.
AŞK' ın ise hiç bir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk,
Ya tam ortasındasındır merkezinde, ya da dışındasındır hasretinde.....







Hayat Ağacı


İkinci filmim "Hayat Ağacı" tesadüfen yine ağaçlı bir film, nasıl denk getirdiysem, şimdi yazarken farkediyorum. Bu Terrence Malick'in Cannes'da 2011 Altın Palmiye ödülü kazanan ve bu sene Oscar kazanacağı garanti diye bakılan olağanüstü şiirsel filmi. Sadece ödül kazandığını ve Brad Pitt ile Sean Pean'in oynadığını (ikisine de bayılırım) biliyordum, başka hiçbir kritik okumamıştım, hiçbir yorum görmemiştim. Sinemada göremedim diye esef etmiştim, yine DVD sini bulunca kaptım. Çok değişik bir film, bazen film değil de belgesel izliyorum sanıyorsun, ilk başlarda bu film mi ödül aldı dediğim oldu. Artistler kayboldu gezegenin oluşumunu izledik, sonra dünyanın çeşitli bölgelerinden geçtik, denizler, çöller, ağaçlar, sular, gökyüzü sonra birden insanın ennn iç dünyasına girdik, tanrıyı aradık, sevgi, otorite, kıskançlık, şefkat, hayal dünyası, ölüm, üzüntü, paylaşma, asilik, saflık ve daha bir      sürü şey var. Anne, baba figürü, kardeşlik, arkadaşlık.
O kadar derinlikli, o kadar naif, o kadar kırılgan derken birden nasıl sert, çarpıcı sarsıcı bir film. Önceleri dağınık gibi görünen ama ilerledikçe aslında ne kadar düzenli olduğu anlaşılan kurgusu ile, görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki ile, filme müthiş katkısı olan müzikleri yapan Alexandre Desplat ile ve nefis oyunu ile büyük çocuğu oynayan Hunter Mcracken ile ince ince örülmüş nefis bir film. Belki herkes seyredemez, sıkılır, ama görmeyenler için söyleyim; sabredin, seyredin, hatta yalnız başınıza seyredin, her kareyi sindirerek seyredin, her zaman göreceğiniz bir film değil, kaçırmayın sakın. Zaten bu yönetmenden başkası böyle derin içsel sesle konuşan şiir gibi filmleri yapamaz. Aynı yönetmenin yıllar önce (1998) gördüğüm "Thin Red Line"  "İnce Kırmızı Hat" isimli filminden de çok etkilenmiştim. Sözüm ona savaş filmiydi ama insan duygularını derinlemesine anlatışı harikaydı, hala birçok sahne gözümün önündedir. O filmin oyuncularından Jim Caviezel, şimdi bayıldığım Cnbc-e dizisi "Person of Interest" kahramanı olarak yine karşımda. Bu iki filmi de görün derim ve 69 yaşındaki yönetmeni kutlayalım, çok yaşasın diyelim. Filmin afişlerine de dikkatinizi çekerim, hele üstteki....

Filmler

Bu senenin ilk filmleri, geçen seneden kalan benim görmediğim ve DVD olarak seyrettiğim iki sinema filmi. Vizyonda oldukları zaman hakkında bir sürü yazılar çıkmıştı, yorumlar yapıldı, reklamları oldu, oyuncularla söyleşiler oldu, hepsini okuduk, dinledik ama bir türlü zamanında görememiştim. Böyle olunca da söylenilenlerle, senin seyredip hakkında düşündüklerin ne kadar örtüşüyor, ne kadar katılıyorsun, ne kadar ayrılıyorsun, bunu anlamak benimki gibi zaman alan bir eylem oluyor. Keşke sıcağı sıcağına görseydim diyorum. Ama hiç görmemekten daha iyidir, sonradan görmek ve sindirmek, diye düşünüyorum.
Birincisi  Handan İplikçi'nin "Çınar Ağacı" filmi. Ne kadar tanıdık, ne kadar günlük, belki çoğu evde yaşanan, büyük bir çoğunluğumuzun başına gelen, başından geçen bir hikaye. Memleketimizde hala yaşlıların, en huzurlu, en rahat, en keyifli yaşayacakları  zamanlarını ne yazık ki çocuklarına bir yük müş, bir sorun muş gibi yaşadıkları, hiç istenmeyen konuşma, davranış, durum ve muameleye maruz kaldıkları dönem olması ile mutsuz oldukları bir durum, bir gerçek. Herhalde bundan daha güzel anlatılamazdı. Dört çocuk, damat, gelin, torunlar, kızı, oğlu hepsi tekmili birden. Memleketten insan manzaraları, karakter farklılığı, yapı, duruş, davranış şekilleri, herkesin kendine göre haklı nedenleri, kendini haklı gördüğü yer ve zamanlar. Hepsinin yerine kendini koyarak bakarsan hak vereceğin şeyler. Ama dışarıdan bir göz olarak bakınca yaptığın kritikler, ben olsam ne yapardım düşünceleri, ama olur mu canım nidaları, e o da haklı şimdi kabullenmeleri. Gülmek, ağlamak, en küçük toruna bayılmak, anneanneye hayran olmak, her roldeki sanatçının rolünün hakkını dibine kadar verdiğini seyretmek ve hayran olmak. Çok güzel bir film, bayıldım, keşke herkes seyretse, ama herkes, anneler, çocuklar, torunlar, anneanneler, damatlar, gelinler herkes seyretse, hemen elinde ne varsa kıymetini bilse ne güzel olur. Benim gibi doyamadan gidenlere rahmet okur. Ne anneanneme, ne anneme doyamadım.

1 Ocak 2012

2012

Herşeye rağmen yine de yeni seneye hoş geldin demek istiyorum. İnsan ne kadar beklentilerini bırakmaya çabalasa da içten içe ufacık da olsa iyi, güzel, heyecan verici şeyler olacak gibi zannediyor. Umut etmek istiyor, yeni bir beyaz sayfa açmak istiyor, sanki eskisinden daha değişik bir şeyler olacak gibi hissediyor, hep artık bu sefer olsun istiyor, yine hevesleniyor. Dolayısı ile ben de 2012 için önce sağlık diliyorum, bana geçen günlerimi aratmasın. Dostlarım belki tek tük kaldı elimde ama gerçekten dost olanlar yanımda yer alsınlar istiyorum veya candan samimi hislerle arkadaşım olanlar öyle kalsınlar, karşıma geçip bakalım ne yapacak diye seyretmesinler istiyorum. Yoksa canım acıyor, arkadaş kazığına dayanamıyorum.
Ben de bana, kendime daha fazla özen göstereceğim, daha çok şefkatle sarıp sarmalayacağım. Kendime hoş davranmadığımı, çok hırpaladığımı farkediyorum. Bana benden başka bakan yok, daha çok sevmeliyim, iyi davranmalıyım. Bu sene kendimde, taaa içimde, en derinlerde müthiş bir değişim isteğinin yattığını hissediyorum, uygun zaman ve zemin bulunca patlama yaşayacağımı düşünüyorum. İnşallah birçok şeyin farkına varmış, birçok şey ile denenmiş, birçok olaydan ders çıkartmış, birçok kişiden de çok şeyler öğrenmiş birisi olarak, aklımla kalbimi aynı derecede kullanarak, daha çok ennn derindeki dileği dışarı çıkartarak çok daha güzel ve huzurlu, bana çok daha iyi gelecek bir döneme başlayacağımı zannediyorum. İçimde belirsiz de olsa böyle bir his var. Tohum gibi sanki ekildi, bekliyoruz fidan olacak, sonra ona iyi bakıp ağaç yapacağım, ürün alacağım. Yeter ki sağlığım iyi olsun, kalbimin kırıklarını da yapıştırırım, etrafımda kimse kalmasa da özümdeki güç ile yola çıkarım. Çünkü yukarı ile bağlantım bana rehber, gerisi boş.   

Muhasebe

Hani sene sonu gelince insan şöyle bir gözden geçirir ya eski günleri, koca bir yılı, ne yaptık, neler oldu, nasıl geçti şimdi elimde ne var. İlk gün ne yazmıştım, ne düşünmüştüm, son gün neler oldu, dileklerimin kaçı gerçekleşti falan filan diye.... şöyle bir bakıyorum eski günlere insan elinde olmadan bir beklenti geliştiriyor, şöyle yapıcam, böyle yapıcam gibi şeyleri sıralıyor. Her yeni günün umut dolu olması gibi her yeni yılın da sanki birdenbire bir şeyleri kökten değiştirecek gibi bir gücü olduğuna inanası geliyor ve beklenti içinde buluyor kendini.
Geçen sene başında daha umutlu ve neşeli yazmışım, çünkü 2010 bugünlere nazaran daha iyi geçmiş, benim içsel değişimim, olaylar, yaşadıklarım, benim, arkadaşlarımın veya akrabalarımın hayatlarındaki değişiklikler hoş şeyler olmuş, arada üzüntülü olanlar da var ama daha light geçmiş açıkcası. Ama bugün aynı duygular içinde değilim. 2011 hayli zor geçti, hem benim kişisel hayatımda, hem memleketimiz hem de dünyanın gidişatı olarak. Ne kadar zor şeyler yaşadık, doğal felaketler, krizler, ekonomik veya toplumsal çöküşler ve kayıplar. Sanki 2011 ölüm yılıydı, ne çok kişi öldü, zamanlı zamansız ölümler, yani epey genç yaşlarında olanlar ve hasta, yaşlı olanlar. Her gün ölüm haberi dinledik. Belki benim çok dikkatimi çekti, yazar, sanatçı, mimar, şarkıcı, devlet büyüğü ve daha bir sürü meslekten insanlar öldü gitti. 
Hayata ümitli bakma konusunda verilerim azaldı, gitgide daha da azalıyor, umutlu olmak, iyimser olmak konularında başarılı olamıyorum. Hepten karamsar olmuş da değilim ama içimde iyiliğe doğru tetikleyici güç bulma konusunda artık başarılı değilim. Hayattaki parolam "kendini bırakma, hiçbir zaman vazgeçme" dir, ama sanki bıraksam ne olacak, nereye kadar mücadele, vazgeçtim hisleri ağır basıyor.
Öte yandan içsel dönüşüm değişim de bir yandan oluşuyor. Kabullenme, egoyu görme ve onun yaptırdıklarını fark etme, çevremdekilere karşı seyirci olma, neyi niçin ve nasıl yaptıklarını seyretme, sadece kendine bakma, kendini düzeltme, değiştirme, kimseye bir şey yapamayacağını öğrenme gibi gelişimler de yaşıyorum çok şükür. Evet ama yetmiyor...
2011 de ebru yapmaya devam ettim, bunun yanında bir de fotografçılık kursuna başladım, iki uğraşım ile ilgili sergi açma hayallerim devam. Birisi bu sene inşallah diğeri 2013 de. Tasavvuf sohbetlerim devam ediyor. Evde banyo boru tıkanması, kırma dökme tamir işleri oldu, çamaşır makinası miyadını doldurdu gitti yenisi geldi, arkasından TV, buzdolabı ve bulaşık makinası sıra ile bütün yaz ayları boyunca bozuldular, kimisi kendi kendine, kimisi 3-5 defa tamirciye gide gele düzeldiler. Ankara'ya gittim, lise arkadaşlarımla buluştuk, hala da birkaç arkadaş güzel bir grup yaptık görüşüyoruz. Bu yaz tatil yapamadım, buralarda havuz ile idare ettim. Yeğenim evlendi, onun büyüyüp damat olduğunu görmek çok değişik bir duyguydu, gelinimiz çok güzel bir kız. Sağlık konusunda da epey zahmetler çektim, dizim burkuldu, belim tutuldu bayağı uzun sürede iyileştiler, hala izleri kaldı. Mide sancıları çektim, gaz sıkışması dediler, ayrıca baharda başlayan ve bütün bir yaz boyunca çektiğim sıkıntıların sonbaharda safra kesesinde taş yüzünden olduğu tespit edildi ve Aralık başında ameliyat oldum. Bu yetmedi midemde polip denilen bir şeyler oluşmuş hala patoloji sonucu bekliyorum. 
Hiç ummadığım iki arkadaşım bana karşı 180 derecelik değişim ile ne oldu, nasıl oldu, niye oldu diye hala anlamadığım davranış içindeler, epey kırıldım, şaşırdım. Kendileri öyle istediler, öyle davranıyorlar, birisi 36 diğeri 28 senelik arkadaş, hatta dostluk artık. Öte yandan diğer bir sürü arkadaşta da acayip, gözle görünen garip değişiklikler var ama artık onlara yaş icabı, dönem icabı, durumları icabı deyip hoş bakmaya çalışıyorum. 
Maddi sıkıntı tavan yaptı, hiçbir çözüm de görülmüyor, iflas ettim artık. Ne sayısal lotto veya benzerlerinden ne de yılbaşı piyangosundan kuruş çıkmadı. Bu hal ve gidiş şeklinde 2012 ye girdik.
O gece için arkadaşlar bize gel dediler ama evde yalnız olmayı tercih ettim, güzel yemeklerim ve şarabım ile tv ye takıldım, kendi çapımda eğlendim, neşelendim, yarı dilekler, dualar, yarı meditasyon, yarı arkadaş sohbetleri ile gece epey oturmuşum. Bu sabah soğuk, kasvet, yağmur, bulutlu hava ile yeni yılın ilk gününe başladık, hayırlı ve uğurlu olsun inşallah.