10 Ocak 2012

Kurallar

Elif Şafak'ın "Aşk" romanını okurken 40 kuralı hatmetmiş, çok beğenip 2009 yılında kırkını birden buraya da yazmıştım. Şimdi eskilere şöyle bir göz gezdirince bazılarını bana kapak olsun diye yeniden okudum, yeniden yazmadan da edemiyeceğim. 

Sekizinci kural
Başına ne gelirse gelsin karamsarlığa kapılma.
Bütün kapılar kapansa bile, O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar.
Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var.
Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır, Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.
Dokuzuncu kural
Sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir?
Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir.
Allah Aşıkları, sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.
Onbirinci kural
Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz.
Senden yepyeni taptaze bir "sen" zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.
Ondördüncü kural
Hakk' ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol, bırak hayat sana rağmen değil, 
seninle beraber aksın. "Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme.
Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?
Ondokuzuncu kural
Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları.
Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir.
Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin, yakında gül yollayacak demektir.
Otuzbirinci kural
Hakk'a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı.
Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir.
Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp...
Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız.
Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar, kimimiz ise ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.
Kırkıncı kural
Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır.Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma!  Ayrımlar ayrımları doğurur.
AŞK' ın ise hiç bir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk,
Ya tam ortasındasındır merkezinde, ya da dışındasındır hasretinde.....







Hayat Ağacı


İkinci filmim "Hayat Ağacı" tesadüfen yine ağaçlı bir film, nasıl denk getirdiysem, şimdi yazarken farkediyorum. Bu Terrence Malick'in Cannes'da 2011 Altın Palmiye ödülü kazanan ve bu sene Oscar kazanacağı garanti diye bakılan olağanüstü şiirsel filmi. Sadece ödül kazandığını ve Brad Pitt ile Sean Pean'in oynadığını (ikisine de bayılırım) biliyordum, başka hiçbir kritik okumamıştım, hiçbir yorum görmemiştim. Sinemada göremedim diye esef etmiştim, yine DVD sini bulunca kaptım. Çok değişik bir film, bazen film değil de belgesel izliyorum sanıyorsun, ilk başlarda bu film mi ödül aldı dediğim oldu. Artistler kayboldu gezegenin oluşumunu izledik, sonra dünyanın çeşitli bölgelerinden geçtik, denizler, çöller, ağaçlar, sular, gökyüzü sonra birden insanın ennn iç dünyasına girdik, tanrıyı aradık, sevgi, otorite, kıskançlık, şefkat, hayal dünyası, ölüm, üzüntü, paylaşma, asilik, saflık ve daha bir      sürü şey var. Anne, baba figürü, kardeşlik, arkadaşlık.
O kadar derinlikli, o kadar naif, o kadar kırılgan derken birden nasıl sert, çarpıcı sarsıcı bir film. Önceleri dağınık gibi görünen ama ilerledikçe aslında ne kadar düzenli olduğu anlaşılan kurgusu ile, görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki ile, filme müthiş katkısı olan müzikleri yapan Alexandre Desplat ile ve nefis oyunu ile büyük çocuğu oynayan Hunter Mcracken ile ince ince örülmüş nefis bir film. Belki herkes seyredemez, sıkılır, ama görmeyenler için söyleyim; sabredin, seyredin, hatta yalnız başınıza seyredin, her kareyi sindirerek seyredin, her zaman göreceğiniz bir film değil, kaçırmayın sakın. Zaten bu yönetmenden başkası böyle derin içsel sesle konuşan şiir gibi filmleri yapamaz. Aynı yönetmenin yıllar önce (1998) gördüğüm "Thin Red Line"  "İnce Kırmızı Hat" isimli filminden de çok etkilenmiştim. Sözüm ona savaş filmiydi ama insan duygularını derinlemesine anlatışı harikaydı, hala birçok sahne gözümün önündedir. O filmin oyuncularından Jim Caviezel, şimdi bayıldığım Cnbc-e dizisi "Person of Interest" kahramanı olarak yine karşımda. Bu iki filmi de görün derim ve 69 yaşındaki yönetmeni kutlayalım, çok yaşasın diyelim. Filmin afişlerine de dikkatinizi çekerim, hele üstteki....

Filmler

Bu senenin ilk filmleri, geçen seneden kalan benim görmediğim ve DVD olarak seyrettiğim iki sinema filmi. Vizyonda oldukları zaman hakkında bir sürü yazılar çıkmıştı, yorumlar yapıldı, reklamları oldu, oyuncularla söyleşiler oldu, hepsini okuduk, dinledik ama bir türlü zamanında görememiştim. Böyle olunca da söylenilenlerle, senin seyredip hakkında düşündüklerin ne kadar örtüşüyor, ne kadar katılıyorsun, ne kadar ayrılıyorsun, bunu anlamak benimki gibi zaman alan bir eylem oluyor. Keşke sıcağı sıcağına görseydim diyorum. Ama hiç görmemekten daha iyidir, sonradan görmek ve sindirmek, diye düşünüyorum.
Birincisi  Handan İplikçi'nin "Çınar Ağacı" filmi. Ne kadar tanıdık, ne kadar günlük, belki çoğu evde yaşanan, büyük bir çoğunluğumuzun başına gelen, başından geçen bir hikaye. Memleketimizde hala yaşlıların, en huzurlu, en rahat, en keyifli yaşayacakları  zamanlarını ne yazık ki çocuklarına bir yük müş, bir sorun muş gibi yaşadıkları, hiç istenmeyen konuşma, davranış, durum ve muameleye maruz kaldıkları dönem olması ile mutsuz oldukları bir durum, bir gerçek. Herhalde bundan daha güzel anlatılamazdı. Dört çocuk, damat, gelin, torunlar, kızı, oğlu hepsi tekmili birden. Memleketten insan manzaraları, karakter farklılığı, yapı, duruş, davranış şekilleri, herkesin kendine göre haklı nedenleri, kendini haklı gördüğü yer ve zamanlar. Hepsinin yerine kendini koyarak bakarsan hak vereceğin şeyler. Ama dışarıdan bir göz olarak bakınca yaptığın kritikler, ben olsam ne yapardım düşünceleri, ama olur mu canım nidaları, e o da haklı şimdi kabullenmeleri. Gülmek, ağlamak, en küçük toruna bayılmak, anneanneye hayran olmak, her roldeki sanatçının rolünün hakkını dibine kadar verdiğini seyretmek ve hayran olmak. Çok güzel bir film, bayıldım, keşke herkes seyretse, ama herkes, anneler, çocuklar, torunlar, anneanneler, damatlar, gelinler herkes seyretse, hemen elinde ne varsa kıymetini bilse ne güzel olur. Benim gibi doyamadan gidenlere rahmet okur. Ne anneanneme, ne anneme doyamadım.

1 Ocak 2012

2012

Herşeye rağmen yine de yeni seneye hoş geldin demek istiyorum. İnsan ne kadar beklentilerini bırakmaya çabalasa da içten içe ufacık da olsa iyi, güzel, heyecan verici şeyler olacak gibi zannediyor. Umut etmek istiyor, yeni bir beyaz sayfa açmak istiyor, sanki eskisinden daha değişik bir şeyler olacak gibi hissediyor, hep artık bu sefer olsun istiyor, yine hevesleniyor. Dolayısı ile ben de 2012 için önce sağlık diliyorum, bana geçen günlerimi aratmasın. Dostlarım belki tek tük kaldı elimde ama gerçekten dost olanlar yanımda yer alsınlar istiyorum veya candan samimi hislerle arkadaşım olanlar öyle kalsınlar, karşıma geçip bakalım ne yapacak diye seyretmesinler istiyorum. Yoksa canım acıyor, arkadaş kazığına dayanamıyorum.
Ben de bana, kendime daha fazla özen göstereceğim, daha çok şefkatle sarıp sarmalayacağım. Kendime hoş davranmadığımı, çok hırpaladığımı farkediyorum. Bana benden başka bakan yok, daha çok sevmeliyim, iyi davranmalıyım. Bu sene kendimde, taaa içimde, en derinlerde müthiş bir değişim isteğinin yattığını hissediyorum, uygun zaman ve zemin bulunca patlama yaşayacağımı düşünüyorum. İnşallah birçok şeyin farkına varmış, birçok şey ile denenmiş, birçok olaydan ders çıkartmış, birçok kişiden de çok şeyler öğrenmiş birisi olarak, aklımla kalbimi aynı derecede kullanarak, daha çok ennn derindeki dileği dışarı çıkartarak çok daha güzel ve huzurlu, bana çok daha iyi gelecek bir döneme başlayacağımı zannediyorum. İçimde belirsiz de olsa böyle bir his var. Tohum gibi sanki ekildi, bekliyoruz fidan olacak, sonra ona iyi bakıp ağaç yapacağım, ürün alacağım. Yeter ki sağlığım iyi olsun, kalbimin kırıklarını da yapıştırırım, etrafımda kimse kalmasa da özümdeki güç ile yola çıkarım. Çünkü yukarı ile bağlantım bana rehber, gerisi boş.   

Muhasebe

Hani sene sonu gelince insan şöyle bir gözden geçirir ya eski günleri, koca bir yılı, ne yaptık, neler oldu, nasıl geçti şimdi elimde ne var. İlk gün ne yazmıştım, ne düşünmüştüm, son gün neler oldu, dileklerimin kaçı gerçekleşti falan filan diye.... şöyle bir bakıyorum eski günlere insan elinde olmadan bir beklenti geliştiriyor, şöyle yapıcam, böyle yapıcam gibi şeyleri sıralıyor. Her yeni günün umut dolu olması gibi her yeni yılın da sanki birdenbire bir şeyleri kökten değiştirecek gibi bir gücü olduğuna inanası geliyor ve beklenti içinde buluyor kendini.
Geçen sene başında daha umutlu ve neşeli yazmışım, çünkü 2010 bugünlere nazaran daha iyi geçmiş, benim içsel değişimim, olaylar, yaşadıklarım, benim, arkadaşlarımın veya akrabalarımın hayatlarındaki değişiklikler hoş şeyler olmuş, arada üzüntülü olanlar da var ama daha light geçmiş açıkcası. Ama bugün aynı duygular içinde değilim. 2011 hayli zor geçti, hem benim kişisel hayatımda, hem memleketimiz hem de dünyanın gidişatı olarak. Ne kadar zor şeyler yaşadık, doğal felaketler, krizler, ekonomik veya toplumsal çöküşler ve kayıplar. Sanki 2011 ölüm yılıydı, ne çok kişi öldü, zamanlı zamansız ölümler, yani epey genç yaşlarında olanlar ve hasta, yaşlı olanlar. Her gün ölüm haberi dinledik. Belki benim çok dikkatimi çekti, yazar, sanatçı, mimar, şarkıcı, devlet büyüğü ve daha bir sürü meslekten insanlar öldü gitti. 
Hayata ümitli bakma konusunda verilerim azaldı, gitgide daha da azalıyor, umutlu olmak, iyimser olmak konularında başarılı olamıyorum. Hepten karamsar olmuş da değilim ama içimde iyiliğe doğru tetikleyici güç bulma konusunda artık başarılı değilim. Hayattaki parolam "kendini bırakma, hiçbir zaman vazgeçme" dir, ama sanki bıraksam ne olacak, nereye kadar mücadele, vazgeçtim hisleri ağır basıyor.
Öte yandan içsel dönüşüm değişim de bir yandan oluşuyor. Kabullenme, egoyu görme ve onun yaptırdıklarını fark etme, çevremdekilere karşı seyirci olma, neyi niçin ve nasıl yaptıklarını seyretme, sadece kendine bakma, kendini düzeltme, değiştirme, kimseye bir şey yapamayacağını öğrenme gibi gelişimler de yaşıyorum çok şükür. Evet ama yetmiyor...
2011 de ebru yapmaya devam ettim, bunun yanında bir de fotografçılık kursuna başladım, iki uğraşım ile ilgili sergi açma hayallerim devam. Birisi bu sene inşallah diğeri 2013 de. Tasavvuf sohbetlerim devam ediyor. Evde banyo boru tıkanması, kırma dökme tamir işleri oldu, çamaşır makinası miyadını doldurdu gitti yenisi geldi, arkasından TV, buzdolabı ve bulaşık makinası sıra ile bütün yaz ayları boyunca bozuldular, kimisi kendi kendine, kimisi 3-5 defa tamirciye gide gele düzeldiler. Ankara'ya gittim, lise arkadaşlarımla buluştuk, hala da birkaç arkadaş güzel bir grup yaptık görüşüyoruz. Bu yaz tatil yapamadım, buralarda havuz ile idare ettim. Yeğenim evlendi, onun büyüyüp damat olduğunu görmek çok değişik bir duyguydu, gelinimiz çok güzel bir kız. Sağlık konusunda da epey zahmetler çektim, dizim burkuldu, belim tutuldu bayağı uzun sürede iyileştiler, hala izleri kaldı. Mide sancıları çektim, gaz sıkışması dediler, ayrıca baharda başlayan ve bütün bir yaz boyunca çektiğim sıkıntıların sonbaharda safra kesesinde taş yüzünden olduğu tespit edildi ve Aralık başında ameliyat oldum. Bu yetmedi midemde polip denilen bir şeyler oluşmuş hala patoloji sonucu bekliyorum. 
Hiç ummadığım iki arkadaşım bana karşı 180 derecelik değişim ile ne oldu, nasıl oldu, niye oldu diye hala anlamadığım davranış içindeler, epey kırıldım, şaşırdım. Kendileri öyle istediler, öyle davranıyorlar, birisi 36 diğeri 28 senelik arkadaş, hatta dostluk artık. Öte yandan diğer bir sürü arkadaşta da acayip, gözle görünen garip değişiklikler var ama artık onlara yaş icabı, dönem icabı, durumları icabı deyip hoş bakmaya çalışıyorum. 
Maddi sıkıntı tavan yaptı, hiçbir çözüm de görülmüyor, iflas ettim artık. Ne sayısal lotto veya benzerlerinden ne de yılbaşı piyangosundan kuruş çıkmadı. Bu hal ve gidiş şeklinde 2012 ye girdik.
O gece için arkadaşlar bize gel dediler ama evde yalnız olmayı tercih ettim, güzel yemeklerim ve şarabım ile tv ye takıldım, kendi çapımda eğlendim, neşelendim, yarı dilekler, dualar, yarı meditasyon, yarı arkadaş sohbetleri ile gece epey oturmuşum. Bu sabah soğuk, kasvet, yağmur, bulutlu hava ile yeni yılın ilk gününe başladık, hayırlı ve uğurlu olsun inşallah. 

25 Aralık 2011

ŞİİR

Benim yine şiirim geldi. Bir başka arkadaşın sayfasında okuduğum iki şiiri çok beğendim. Bir tanesinin yazarını bilmiyorum, ama burada onun izni ile yazmak istiyorum. Kayda geçsin derdindeyim. Dönüp dönüp okumalı, kaybolmamalı ve bugün böyle hissettim ve yazdım dememdir açıkçası.
ORHAN VELİ KANIK
Beni güzel hatırla
Farzet ki bir rüzgardım esip geçtim hayatından
Ya da bir yağmur, sel oldum sokağında
Sonra toprak çekti suyu kaybolup gittim
Belki de bir rüyaydım senin için... ...
Uyandın ve ben bittim
Beni güzel hatırla
Çünkü sevdim seni ben her şeyini
Gülüşümü gözlerimi sonra sesimi bıraktım
Ne arasan bir sevdanın içinde
Fazlasıyla bıraktım ardımda
Beni güzel hatırla
Çünkü sevdim seni ben her şeyini..

Ne güzel yazmış şair dimi, bunu hissetmek, şaire bu duyguları yaşatmak, kimbilir kimdi???
Bu ikincisi daha da damardan, hayat felsefesi gibi pek hoş geldi bana;

BİR GÜZELLİK YAP KENDİNE
Sadece sahip olduklaını düşün!! Olamadıkların üzülsün senin olamadıklarına..
Keşkeleri hiç düşünme!! Mutlu ol seçimlerinle! Bırak keşkeler üzülsün senin seçimlerine..
Her yeni günün senin günün ilan et ve şımart kendini olabildiğince !.. Bırak dünler üzülsün seçilmediğine....
Kalbinde daha da büyüt sevgisini sevdiklerinin! Bırak sevmediklerin üzülsün kalbinde yerleri yok diye!...
BIRAK HAYATINA EŞLİK ETMEK İSTEYENLER GELSİN SENİNLE..... YOLUN BİTİMİNE GELMELERİ ŞART DEĞİL.....
HERKESİN GİDEBİLECEĞİ BİR YOL VARDIR, SEN YETER Kİ YANINDA YER ALMAYI BİL, 

NE SEN KİMSE İÇİN MECBURİ İSTİKAMETTESİN  NE DE BİR BAŞKASI SENİN İÇİN....
SENİNLE GELMEK İSTEYENLERİ YANINA AL.... BELKİ BERABER DAHA ÇOK ŞEY KATABİLİRSİNİZ HAYATA.....
YANINDAKİ SENİ MUTLU ETTİĞİ SÜRECE KALSIN HAYATINDA.... 

ZORLAMA KENDİNİ HAYAT HAKETTİĞİ GİBİ YAŞANDIĞINDA GÜZEL.

Aynen böyle olmalı insan, aynen böyle yaşamalı, düşünmeli, yapmalı, vakit kaybetmemeli, boşa çaba harcamamalı, zaman çok kıymetli, çok çabuk akıp gidiyor. Bazı insanlar seni eteğinden çekip aşağıya doğru sürüklüyorlar, halbuki sen yerden yükselmeye başlamışsındır bile.Belki sen bunun farkında değilsin, her eteğine yapışana bakıyorsun. Belki senin eteğine yapışan farkında değil, istemeden de olsa seni aşağı çekiyor. Onun için daha dikkatli, daha farkında olarak, daha hassas, daha ince, rafine, daha şeffaf olarak bak, sen de öyle ol, öyle olanlara bak diyorum... kendime yani.... 
İnşallah yeni yılda daha da farkında olarak her şeyin her zaman bağlantıda olduğunu unutmadan, her şeye kalbinden bakarak, ennn içten, özünden, derinden hissederek bakmak. Ve böyle insanlarla yanyana gelmek, yanyana durmak, konuşmak, tanışmak dileğimdir. 

23 Aralık 2011

Hastane

Hastane hayatı çok enteresan. Ben ilk böyle bir deneyimi 2002 yılında yaşadım. O zaman özel sağlık sigortası var, Amerikan Hastanesinde bel fıtığı ameliyatı oldum. Tek kişilik oda, ne bakım, ne itina, ne servis ve ne fatura. Sonra 2004 de sinüzit ameliyatı oldum, İst. Cerrahi Hastanesinde, yine özel sağlık sigortası var, tek kişilik oda itinalı bakım, özel alaka, pek güzel. Son ameliyat Marmara Üniversitesi Hastanesinde, artık emekliyiz, özel sağlık sigortası yok, yine de yeni açılmış, gayet güzel bir hastane (öyle olmasa Başbakan gitmezdi dimi???). İki kişilik odalar, içinde tuvaleti duşu var. Temiz, düzenli, çok şükür bütün doktorlarımdan Allah razı olsun, beni iyileştirdiler, sıkıntı, ağrı ve zorluklardan kurtardılar. Kimisi uzun sürdü, kimisi çabucak oldu ama sonunda hepsinden iyileştim ve hala da iyileşiyorum. İnsan onların elinde öyle savunmasız, öyle çaresiz kalıyor ki ne derlerse emir telakki ediyorsun, yapalım tamam yapalım, keselim, biçelim, alalım, bakalım, MR çekelim, aç dur, su bile içme, kan alıcaz, iğne yapıcaz, şimdi uyu, şimdi uyan. Bütün dengem alt üst oldu, neredeyse 2 hafta aç gezdim, öncesi aç git, sonrası hafif ye, ertesi hafta komplikasyon oldu yine gel, aç dur falan filan. Neyse çok şükür şimdi bunları yazabiliyorum. Narkoz aldım, bir de bunun stressi....
Asıl söylemek istediğim, iki hafta üst üste 2 şer gün yattığım için yanımdaki yatağa 3 ayrı hasta geldi gitti. Ben onları gözlüyorum, hepsi de barsak ameliyatı geçirmişlerdi, bir tane şöyle safra kesesi kardeşliği yaşayacağım bir hasta gelmedi yanıma. Hastalar can derdinde, ağrısı var, yemek yiyemiyor, ilaç alıyor falan. Ama refakatçiler çok alem. Birisi sessiz sedasız bir kız, annesi yatıyor ona bakıyor, doktora ne birşey sorabiliyor ne konuşuyor, asistanlar ne derse hee diyor. Ben ona viziteye gelen doktorları dinliyorum sonra tekrar anlatıyorum. İkinci hastanın sülalesi geniş, yine kızı yanında ama kızkardeşi, gelini, görümcesi, abisi, damadı geliyor da geliyor, hepsi de yüksek sesle konuşup bir de sen kalıcan ben kalıcam kavgası yapıyorlar. Son hasta ise yine annesine bakan bir kadın refakatçi ama bunun yaşı var biraz pek genç kız değil. Hastanın yatağının yanındaki dolabı adeta ev mutfağına döndürmüştü. Zannedersiniz ki bir yıllığına geldiler ve bu zaman zarfında refakatçi de hasta da açlıktan kırılmamak için erzak depoladılar. Çay, meyva suyu, meyva, kek, elektirikli kahve makinası, su ısıtıcısı, tabak, bardak, havlu, el bezi, kağıt havlu, ıslak mendil, kolonya, yastık (sanki hastanede yastık yok) bidonlarla su ve daha neler. Aklım çıktı dolabı görünce, birşey değil mikrop barındıracak şeyler. Mucize oldu benden önce çıkardılar, 3 bavulla taşıdı eşyaları. 
Hemşireler bir başka alem, kimisi ne tatlı, ne sevecen içini açıyor, şefkatle yaklaşıyor, kimisi ne cadı, robot gibi, bir azarlama havasında, rap rap rap. Gündüz bir telaş, bir sürü işlem, doktor ziyareti veya asistanları uğruyor, ziyaretçiler var, tamam anladık, erkenden yemek geliyor, sonra bırakın da uyuyalım dimi. Yok, saat başı ateş ölçmeye, tansiyon ölçmeye gelmeler, tam dalacaksın rap kolunda bir alet. Gece uyuyamadığın için sabaha karşı dalıyorsun azıcık, sabahın köründe zıp bir hemşire kanını emiyor, pardon alıyor.Aç iken tahlile gidecek. 
Onların da işi zor ama çooook çok başka bir iş şu tıp dünyasında çalışmak. Çok zor şeyler yapıyorlar, hele asistanlar saatlerce nöbet, kırk hasta, 80 hasta yakını ile baş etmek, laf anlatmak, sonra da hocalarla beraber vizitlerde tekmil vermek. Hocalar da ayrı bir dünya, her ayrı vakanın ayrı değerlendirilmesi, gözden kaçırmamak, vereceği talimatları iyi tanımlamak, atlamamak, takip etmek. Gülen yüzlerle dolaşmak. Sonra hasta bakıcılar var, temizlikçiler var, güvenlikçiler var, ziyaretçiler var.
Benim analizci ve gözlemci bakışlarım ile seyrettiğim hasta olarak yatan günlerim ve ondan öncesi hazırlık için gidip gelmelerimle  gördüklerim, yaşadıklarım roman olur valla, ama çok şükür daha uzun bir müddet Allah muhtaç etmesin. Bütün doktorlarımızın elleri öpülür. 

TAŞLAR

Yandaki fotoğraflarda görüldüğü gibi  deniz kenarındaki taşları çok severim. Hele dalgaların, suyun  sahile doğru gelip sonra tekrar geri çekilirken taşların çıkardığı birbirleriyle çarpışma,  kıpırdanma, oynaşma seslerine  bayılırım. Her yaz plajlardan taş toplarım, minik renkli, çok düzgün şekilli veya şeffaf gibi, veya hiç ummadığın renklerde taşlar. Bir müddet saklarım öyle yapıcam, böyle yapıcam şuraya koyucam, burada saklıyacam derim bir hal olur giderler, ertesi yaz yine toplarım. Zümrüt, Yakut, Turkuaz gibi kıymetli taşlara ayrıca bayılırım, kim zümrüt taşlı bir yüzük, yakut bir küpe beğenmez. Yine fotoğraflarda görüldüğü gibi yarı kıymetli veya doğal taşlarla, ara sıra yaptığım gibi incik boncuk dizmesine de  bayılıyorum. Tam konsantre olunca ne güzel kombinasyonlar meydana geliyor, hangi taşın yanına hangi rengi koyayım, neyin arasına neyi koyarsam daha iyi durur gibi insanı nasıl sürüklüyor nasıl oyalıyor ve arkadaşlara hediye edecek kolye, bilezik gibi şeyler çıkıyor. 
Bahçedeki taşları da seviyorum. Hani yol yaparlar, dekoratif şekillerde döşerler , çiçek ekilecek kısımları ayırmak için yaparlar, ne hoş durur. Beyaz çakıl taşları vardır, bazı arajman çiçeklerin vazolarını süsler, bazen saksıların üzerine koyarım hoş görünür. Sonra taş evleri çok severim. Hele yarısı taş, yarısı ahşap evlere bayılırım. Çok şık taş evler var hep hayalimde bir gün belki öyle evim olur. Fethiye yakınlarındaki kaya köyü ilk gördüğümde dilim tutulmuştu. Mübadele ile terk edilmiş eski Rum evlerinin hep taş evler olduğunu görünce gözlerimden yaş gelmişti. Hem onların hüzünlü hikayesi, hem de güzelim taş evlerin terkedilmiş, bomboş, ıssız bir halde durmaları yüzünden. Sonra Asos'da, Ayvalık'da daha bir sürü yerde ne zaman taş ev görsem içim gider. 
Amaaa safra kesesinde taş hiç hoş değilmiş. Sana verdiği ağrı, sırta vuran sancılar, mide bulantısı bir yana, ya kanala giderse, ya kanalı tıkarsa, ya sarılık yaparsa, ya öyle, ya böyle diye ihtimalleri daha çok fena. Yaz aylarında çektiğim sıkıntılar bu yüzdenmiş, Ekim ayında tesadüfen bir check-up sırasında ultrasonda gözüktü safra kesesinde taşlar inci gibi dizilmişler. Bana kalsa boşver dursunlar diyecektim ama bir gün bir sancı, bir kusma ile bana dünyanın kaç bucak olduğunu gösterince tamam ameliyata gidiyoruz dedim.
Bir telaş, bir korku, zaten tatlı olan canımın yıllar içinde daha da tatlılaştığını, resmen çocuk gibi korktuğumu, zaman zaman tir tir titrediğimi farkettim. Nasıl olacak, nerede olacak, yanımda kim olacak faslından sonra karnıma dört delik ile girip aldılar. Bunca yıl sonra safra kesesi ile vedalaştım, şimdi onsuz ne yaparım diye bakıyorum. Arkasından mideye de bir bakalım kontrol olsun dediler, endoskopi yaptılar. Bunu yapan doktorları kuytuda kıstırıp dövmek istiyorum, uyutucaz dediler ama doz az geldi herhalde,  her şeyi duydum, ben ki ağızına diş fırçasını sokamayan biri olarak ne çektiğimi tahmin edin. Neyse iyi ki bakmışız, midede polipler oluşmuş. Bu senenin stresinden Allah bilir birkaç ayda oluşturmuşumdur. Şimdi patolojiden sonuç bekliyoruz. İyi çıkacaklar, veya değil. Ya öyle kalsın diyeceğiz, ya da ben yine iyice uyutulacağımdan emin olunca endoskopi ile onları alın bitsin diyeceğim. Velhasıl belden aşağı bölgem pek hassas, pek hırpalandı, nekahat devresinde. Bu arada iyice zayıfladım, iyi oldu da, imkan olsaydı da araya bir de estetik sıkıştırıp şöyle karnımı gerdirip, yağları liposakşınlasaydık ne iyi olurdu hazır narkoz almışız. Kader, olmadı işte, ben sabahları yine yürüyorum, koşuyorum, form tutuyorum. Bu saatten sonra bare olanı koruyalım, daha iyisini getiremiyoruz. Aman dikkat edin, ama teşhis konduysa laparoskopi yöntemiyle ameliyat pek kolay 2 günde ayağa kalkıp evine gidiyorsun. Yeter ki kaçak taş falan filan olmasın, sonradan uğraştırmasın....

22 Aralık 2011

Cesaria Evora

Afrika'nın kuzey batısında Cape Verde isimli bir adada dünyaya gelmiş, babasının yanında sokaklarda şarkı söylermiş. Bir gün bir menajer keşfediyor, Paris'e gidiyor meşhur oluyor, fakirlikten kurtuluyor, Gramy kazanıyor, köyündeki eski evin yerine apartman yaptırıyor, başka bir şehirde veya evde yaşamak istemiyor, ana dili Creole'den başka lisanda şarkı söylemiyor. İçkiyi sigarayı bırakamıyor ve 70 yaşında bizlere veda ediyor. 
Benim gözümde sanki içine kapanık, acılarını dışa vurmayan, mutlu olduğunu da çok belli etmek istemeyen, çok fazla neşelenmeye gerek yok, hayat her daim hüzünlüdür, ona göre sakin olun, dengeyi yitirmeyin, anın tadını çıkarın, ne çok fazla varlığa sevinin, ne de çok fazla yokluğa yerinin der gibi bir kadındı. Istanbul'a geldiği zamanlarda iki konserine gidip sahnede onu seyreden, dinleyen, bir konser çıkışında kulise gidip "Sao Vicente di Longe" albümünü bütün orkestra üyelerine de imzalatan birisi olarak bu teşhisi koymak ne kadar doğru bilmiyorum ama içimde uyandırdığı hisler bunlar. Tonton, sahnede seyirci ile çok diyalog kurup konuşmayan, çıplak ayakla sahneye çıktığı için hep halı serili sahnede konser veren, kilolu, ağır yürüyen ama gülümseyince içtenlikle gülen, şahane bir sesi olan kadındı. Pek severdim, şarkıları, sesi ruhuma ilaç gibi gelir. Ne zaman dinlesem bıkmam, döner döner yine dinlerim, yolda, arabada, evde, her zaman her yerde. Her ana uyumlu yumuşacık içinizi yıkayan bir ses. Geç keşfedilip bizlere geç ulaştığı için belki doyamadık, 70 yaş pek erken değil ama çok da değil, keşke kendisine daha iyi bakmış olsaydı, keşke hastalanmayıp bizi bırakmasaydı. Belki yine gelirdi buralara. Belki sadece yeni bir albüm yapardı, biz de onu dinlemeye doyamazdık. Şimdi eski albümlerini döne döne dinleyeceğiz, hele bir Besame Mucho söylemesi var, çok güzel çok çok. Işıklar içinde olsun, rahat uyusun.

20 Kasım 2011

Yine Şiir

Şiir okumak insana iyi gelir demiştim ya, işte bir şiir okudum, etkilendim buraya almak istedim. Takip ettiğim Vakıf Grubunun bir üyesi var, Sevgili Sedat Sarıbudak, toplantılarımızdan birinde bu şiiri ilk okuduğunda  ıhh olmuştum, kaldım öylece, nasıl bunu yazmış nasıl gelmiş bu cümleler demiştim. Sonra bir daha okudum, geçen gün yine Vakfın dergisinde yine çıktı karşıma, üstelik isminin de Dilek olduğunu orada öğrendim, şimdi buraya yazmadan olurmu ?? Ustanın diline, eline, gönlüne sağlıklar.
                Dilek

Ko, ey sevgili kapının eşiği olayım
Bas üstüme ki, yerle yeksan olayım
Gayri bildim: Hikmetindendir himmetin
Ne buyuyursan ona razı olayım
İster odun gör, ateşlere at beni
İster adama say, ateşinle ısınayım
Usta sensin, yont ki kirimi bir şekil alayım
Dilinden dökülene yetişen kadehlere say beni
Vaktidir de. Göster kapıyı çıkayım ben benden ki
Bakıp göreyim olmuş muyum ham mıyım
Kadir kıymet bileyim, süreyim izini ustaların
Nasipse bir iz de kendimden bırakayım
Sonra unutayım gitsin aynayı, yüzü, izi
Ben çıplak O çıplak, Hakk ile yeksan olayım.

Bebek Difenbahya

Bu sevgili difenbahya çiçeğim 6-7 senelik, başka bir saksıdan bir dal alarak yetiştirmiştim. Eski iş yerimde ofisimde duruyordu sağolsun şirket bahçıvanı da özenle bakıyordu. Ayrılırken aldım eve getirdim, büyüdü saksısını değiştirdim, iyice büyüdü. Şimdiki evimi çok sevdi ışığı, yeri, sulanması, benim onunla konuşmam, şarkı dinletmem, yapraklarını silmem derken ağaç gibi oldu tavana yaklaştı. Alttan eskiyen yapraklar da gidiyor üstten yenileri çıkıyor, ne olacak bunun hali, tavana değince ne yapacağım diye düşünüyordum. Acaba kessem küçültsem, çıkanları tekrar daldırıp 2-3 tane ayrı saksılar oluştursam mı derken bu yeni çıkan yaprakları gördüm. Biri ana gövdeden yandan verdi, diğeri kökten ayrı bir yaprak olarak başka bir dal olacak şekilde çıkıyor. Nasıl şaşırdım nasıl sevindim, bebeklerim benim çıkıverdiler ansızın. Ne kadar bereketli bir çiçek, nasıl büyüyüp gelişiyor ve çoğalıyor maşallah hayretler içindeyim. Bu fotolar eskidi yenisini çekmem lazım nasıl çoğaldı yapraklar görmelisiniz. Benim onca sevgime ilgime böyle karşılık verir benim çiçeklerim. Hele bir begonya var, bir arkadaşımın evinden resmen bir yaprak çalarak gelip toprağa saplamıştım. Tuttu ve ne güzel büyüdü. Hayatımda ilk defa bir yaprak çaldım, geldim evde toprağa batırdım ve tuttu, şimdi harika bir saksı oldu. Şu işi bir de sardunya çalma ve tutturma şeklinde becerebilsem ne harika olacak. Bayıldığım çok güzel açmış sardunyalardan çalacak yer bulamıyorum, diyelim ki ince bir dal veya yaprak aşırdım gelip daldırıyorum tutmuyor olmuyor işte. Her sene gelecek sefere deyip duruyorum. Ama yine de bu seneki sardunyalarım da maşallah çok güzel açtılar, somon renkli olanı hala balkonda açmaya devam ediyor. Soğuklar olmasa üşümeseler güneş olsa nasıl serpileceğini şaşırıyor. Çiçek hayat demek, emeğine, sevgine, ilgine karşılık demek. Gözüne, gönlüne, eline sağlık demek.

17 Kasım 2011

ŞİİR

Hava soğuk ve kasvetli, tv ye baksan her haber iç karartıcı, üzücü, gazete okusan yine aynı için çöküyor. Bütün olan bitenler, söylenenler, Devlet adamı dediğimiz kişiler, yapılan/yapılmayan/yapılamayan uygulamalar, sonuçlar, bugün geldiğimiz noktalar, son birkaç yıldır devam eden ama bugün daha da vahim hale gelmiş bir sürü şey. Hangisini okuyayım, hangisini düşüneyim, hangisine esef edeyim, hangisine ağlayım, acıyim veya vah vah diyeyim. Artık aklım almıyor, haksızlıklar içimi acıtıyor, çaresizlikler isyan ettiriyor, umursamazlık öyle boyutlara geldi ki en can alıcı noktalar, en önemli konular, en üzerinde durulması gereken şeyler, çoook normal, her an olurmuş, ne olacak canım geçer işte, yaptık oldu havası içinde geçiştiriliyor. Özensiz, duyarsız, düşüncesiz, müthiş bir pişkinlikle ve kayıtsızlıkla akıp gidiyor. Okusam, seyretsem, dinlesem bir türlü görmezden, duymazdan gelsem, yapmasam bir başla türlü. Bir de sana mı kaldı, sen mi düzelteceksin bakış açısı.... Ne diyeyim...
Böyle zamanlarda okumaya veriyorum kendimi, kitaplara gömülüp hiç başka bir yere bakmamak üzere. Su iç, yemek ye, oku, uyu kalk oku, başka birşey yapma hep oku. O dünyanın içine gir, ne okuyorsan, roman, hikaye neyse onun dünyasında yaşa. Hiç olmazsa bir müddet kendini korumaya al, başka bir ortamda nefes al, gözünün önünden başka şeyler geçsin, aklında başka şeyler canlansın. Galiba en güzeli şiir okumak, hayata şair yoluyla bakmak, o nasıl bir duygudur, nasıl bir hissediş, nasıl bir ilham gelmedir ki yazıya dökülür, akar gider. İnsanın içini açacak en güzel şey bence şiir. Keşke herkes okusa, hele Meclistekiler baştan sona hepsi, o duyguyu, hissi alsalar, o yumuşamayı, o sakinliği, çoşkuyu, sevgiyi, derinliği, durup kalakalmayı yaşasalar. Belki daha iyi olur hayat, hadi gülümse mevsimler değişir Akdeniz olur diyor ya, onun gibi.
    
      "Tüyden hafif olurum böyle sabahlar
       Karşı damda bir güneş parçası,
       İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar,
       Bağıra çağıra düşerim yollara,
       Döner döner durur başım havalarda"   Orhan Veli.

****
""Hayat
  Yarım somunun varmı, bir de ufak evin ?
   Kimsenin kulu kölesi değil misin?
   Kimsenin sırtından geçindiğin de yok ya,
   Keyfine bak, en hoş dünyası olan sensin.""    Ömer Hayyam.

****
"""İnsan yemeden içmeden edemez,
   Bunlar için gayret sarfetmene birşey denemez,
   Ama ondan ötesi olmuş olmamış,
   Onurundan fedakarlık etmeye değmez.
   Dedim artık bilgiden bir noksanım yok,
   Şu dünyanın sırrına erdim az çok,
   Derken aklım geldi birden başıma
   Bir de baktım ömür geçmiş, hiçbirşey bildiğim yok.
   Gençlik bir kitaptır okuduk bitti,
   Canım bahar çoktan geçti, Kış şimdi,
   Hani sevincim o cıvıl cıvıl kuş?
   Nasıl geldi, ne zaman uçtu gitti? """ Ömer Hayyam.

Bu şiirleri eskiden de paylaşmışım, tekrar okuyunca yine pek sevdim, bundan sonra arada bir şiir takılıcam ben, belki iyileşirim.


16 Kasım 2011

Gün Doğarken

Kasım ayının ilk günü sabah erken kalkmam gerekti, yazdan beri bu kadar erken uyanmamıştım. Havanın o gün açık olacağı sabah güneşin doğuşundan belliydi. Ortalığı nasıl bir kızıllık kaplıyor, daha güneş görülmemesine rağmen bulutlar nasıl bir renke boyanıyor görmek lazımdı. Sanki gökyüzünün görünmeyen bir yerinden bir kova şarap rengi sıvı boşaltılıyor ve göğe, bulutların arasına, altına üstüne yavaşça yayılıyorlar. Gittikçe kızarıyor, yoğunlaşıyor ve acaip bir şey oluyor, sanki yoğun bir hazırlık, bir çalışma ve kısa sürelerle her an değişim, bir anı yakalayana kadar başka bir an geliyor, tam şimdi muhteşem oldu derken başka bir hale dönüyor, çabucak oluyor. Bana gökyüzü doğum sancısı çekiyor  hissi verdi. Sonra güneş göründü, doğum oldu, kızıllık kayboldu, beyazımsı, pembemsi bulutlar, mavi gökyüzü daha çok ışığa dönüştü, sararan bir gökyüzü oldu. Çok enteresan bir olay güneşin doğuşunu seyretmek. Düşünün ki bu benim balkondan gördüklerim, ya Nemrut'da olsaydım, ya Kapadokya'da veya daha da muhteşem neredeyse. İnşallah bir gün de oradan yazarım. Bir sabah erken kalkın siz de deneyimleyin.

Balık Zamanı

Çok şükür balık zamanı ve fırsat buldukça balık yemeğe çalışıyorum. Her ne kadar bu foto geçen aya ait olsa da ara sıra masamda balık, roka, şarap üçlüsü keyif veriyordu. Bu sıralar biraz perhiz durumları var, ne kızartma balık ne de alkol gündemde değil, inşallah kısa zamanda kavuşacağız. Henüz lüfer ile hasret gideremedik, zaten malum seninki kaç cm tartışması var, tezgahlarda görürseniz ihbar edin meselesi var. Ben balıkçılarda bol bol çinekop görüyorum ve konuşabildiklerime niye avladınız bunları, bıraksanız da lüfer olsalar deyince dövecek gibi baktıkları için artık konuşmuyorum. En azından almıyorum yemiyorum kendi çapımda onların düşüncesizliklerine, cahilliklerine katkı sağlamıyorum. Ama kaç kişiyiz, kaç kişi bu duyarlılıkta, kaç kişi uyguluyor, sonuç ne oluyor ? İnşallah toplum bilinci gelişir ve uygulamaya döner ve seneye artık bu konu konuşulmaz. Şimdi ben yine palamutlarla kendimi avutayım. Hem büyüdüler, hem yağlandılar, takoz kestirip elektrikli ızgarada nefaset oluyorlar. Tavsiye ederim. 

20 Ekim 2011

Kızılcık Şurubu

Ne çok olmuş yine buraya elim değmeden geçmiş günler. Ne oldu, neler yaptım, niye yazamadım ben de bilemedim. Yaz aylarıydı, sıcaktı, havuzdu, gidip gelmek derken Ekim olmuş da bitiyor bile. Şimdi Eylül ayından kalma bir etkinlik paylaşayım. Evde kızılcık şurubu yapmak. Valla ekşi olduğu için pek sevdiğim bir meyva değildir ama kızkardeşim severdi, halâ da severmi acaba? Halen çok iyi hatırlıyorum babam ile bir gün pazara gitmişiz demek ki, tezgahta görünce kardeşin sever kızılcık alalım demişti. Ne hoşuma gitmişti, babamın kızkardeşimin sevdiği bir meyvayı hatırlayıp onu sevindirmek için alalım demesi. Amma yer etmiş bende unutmuyorum. Ben de pazarda görünce alayım şundan bakalım dedim. Ya öyle yerim ya komposto yaparım ya da suyunu sıkarım. Biraz yedim çok ekşi değil ama ağzını büzüyor insanın garip bir tad, sıcakta şurup yapıp soğuk içmek daha iyi fikir dedim. Birkaç gün beklediler, daha bir yumuşadılar sonra bir güzel onları sıkarsın, kevgirden geçirip süzersin, sonra biraz kaynatırsın, içine biraz bal atarsın (şeker kullanmıyoruz) ve iyice karıştırırsın. Soğuyunca yine bir ince süzgeçten geçirip buzdolabına atarsın. Soğuk soğuk pek güzel oldu. Ama en şahanesi rengi, nasıl güzel bir renk bu böyle insanın içini açıyor. Keşke şeffaf bir sürahiye koyup fotografını çekseydim, benimkiler renkli cam tam yansıtmamış sanki. Bir de çok faydalı bir meyva, idrar yolu enfeksiyonuna, ateş düşürmeye, ishale iyi geliyor, antioksidan, flavanoidler var, ayrıca da uyku sorunları olanlar için melatonin ihtiva ediyormuş. Bence halâ bulursanız alın ve suyunu sıkıp için, çok faydalı ve şahane renkli bir şey. Afiyet olsun.

24 Ağustos 2011

Teknede Düğün

Kınasını yaptığımız arkadaşlarımızın bu sefer düğünlerini de yaptık. Yine fedakar abla, yeğen, arkadaş üçlüsünün süslediği tekne de gelin gibiydi. Mor-beyaz tüllerle, kelebekler, fiyonklar, çiçekler, fenerler, mumlar derken pek şık olmuştu. Kabataştan misafirleri alan tekne denize açıldı, sohbet, kaynaşma, selamlaşma derken iki köprü arasına geldik. İki kıta arası, denizin ortası havanın kızılımsı renkleri, gün batımının en şahane saatleri, limonata gibi bir hava varken, gelin ve damat gayet şenlikli bir yürüyüş ile nikah masasına geçti sonra da şahitler. Bizler etrafta neşe içinde nikah kıyıldı, ilk dans yapıldı. Sonra bütün arkadaşların dansa eşlik etmesi, tebrikler derken aşağı salona yemeğe geçtik. Şık masalarımızda nikah şekerlerini gördük hemen, güzel kutular içindeki zeytinyağlı sabunlar tülden keselere konmuş içlerine de Mevlana'dan, İbni Arabi'den sözler, kısa şiirler yazılmıştı. Herşey neşe içinde, zevkle, iştahla sürdü gitti. Sonra yine yukarı çıkıp gecenin ilerleyen saatlerine kadar güzel müzikler eşliğinde dans ettik, gelin ile damadı oynattık, resimler çektik. Onların mutluluğu, çoşkusu, sevgisi, aşkları bizlere de bulaştı, harika bir gece oldu. Salonda, havuz başında, otelde, veya herhangi bir yerde bir sürü düğüne katılmışızdır, ama bu teknede düğün çok güzel oluyormuş, hele hava böyle şahane olunca. Tek mahsuru bazılarımızı tekne tuttu, dalga olunca veya beklerken, yoksa yol alırken iyi. O Istanbul'un kıyıları, ışıkları, manzara ne kadar güzelmiş, içindeyken göremiyor insan, böyle azıcık dışarıdan bakmak lazım ara sıra, misafir gibi, uzaktan, başka gözle, harika.....

22 Ağustos 2011

Gül Böreği

Bugünkü dersimiz gül börek yapmak. Ben iki türlü yaparım ya bütün olarak tepsi böreği veya sigara böreğinden daha irice sararım. Bir arkadaştan bu şekli gördüm böreğini yedim ve çok beğendim, evde denemek istedim. Yufka almaya gittiğim yer yufkayı 5 lik paket halinde sattığı için, ayıracağım yufkalar sonra kullanılamıyacağı için, daha azını alacak yer olmadığı için ben zorunlu olarak beş yufka alıp eve geldim ve habire börek sardım. Peynirli, kıymalı, patatesli börek çeşitlerimiz mevcuttur. Allahtan bir kısmını pişmiş veya pişmemiş olarak buzlukta saklıyorum, bir kısmını komşuya verdim, bir kısmını da yiyeceğim. Hele tepsiden ziyade bu yuvarlak payrexde pişirmek çok daha kolay ve temiz oldu. Fırın tepsilerini sevmiyorum, yağladığım halde yapışıyor, cam her zaman daha kolay temizleniyor. Böyle kıvırtarak şekil vermesi de pek hoşuma gitti.  Şimdi sırada patlıcanlı, kabaklı, mevsimi gelince pırasalı börekler yapmak var. Afiyet olsun.

2. Kına Gecesi Maceram

Bir arkadaşımızı daha evlendirdik. Geç oldu güç olmadı dedik. Eh bu kadar bekledik madem öyle her türlü ritüelini de yapalım keyfini çıkaralım dedik. Daha doğrusu gelin hanım böyle istedi. Ablası, arkadaşları, yeğeni her birimiz seferber olduk. Şile yolunda harika bir bahçe içinde kocaman evi olan bir arkadaşı evini açtı, herkes bir yemek yaptı, en çoğunu da ablası yapmış, içkiler, çalgılar, çengiler, kıyafetler, ziller, kınalar tam tekmil hazırdı. Hepimize mor tülden duvaklar hazırlamış abla, onları taktık, çimenlere yayıldık, yemekler, sohbetler derken oyunlara başladık. Gelin hanıma kırmızı duvak taktık, etrafında döne döne "yüksek yüksek tepelere" türküsünü söyledik, gelini de bir güzel ağlattık. Hem onun avucuna hem bizim avucumuza kınaları koyduk, sonra bu kadar ağlamak, tören, gelenek yeter dedik, harika müzikler yapan başka bir arkadaş sayesinde çimenler üzerinde hoplayıp zıpladık. Ne gülmek, ne çoşku, ne danslar, oyun havaları, masa üstüne çıkmalar, belimize bağladığımız zilli eşarplar, bütün kızlar toplandık iyice dağıttık yani. Pek güzel geçti. Alşama erkekler bastı ortalığı, yemek, içki, müzik devam ederken bu sefer düğün provası danslar, giriş çıkış müzikleri denemesi eşliğinde ve müthiş bir neşe içinde saatler aktı gitti. Allahtan etrafta yerleşim alanı yok, gecenin geç saatlerine kadar kahkahalarımız, müzik sesi, çoşkumuz bölgeye yayıldı. Her an jandarma gelecek diye bekledik valla. Darısı başımıza diye diye dağıldık. Hatıra olarak bu küçük kına paketlerini hazırlamışlar, ne zarif, ne güzel bir düşünceydi.

9 Ağustos 2011

Vişne

Her sene bu vakitler vişne çıkınca beni bir vişne merakı sarıyor, bir iştah oluyor, nerdeyse bir oturuşta bir kilo vişne yiyeceğim geliyor. Son 4-5 senedir böyle, eskiden pek sevmezdim, meyvasını yiyeceğime komposto veya reçel yapmaya yarar bir meyva olarak bakardım. Ama şimdi tabak tabak yiyeceğim geliyor. Bunun içinde ne var bende eksik birşey var ki canım bu kadar çok istiyor dedim. Şimdi size vişne bilgileri ;
Anayurdu Anadolu ve Balkanlar, boyları 5 ila 7m uzayabiliyor, 4 yaşındayken meyva vermeye başlıyorlar ve 40-50 yıl yaşıyorlar. İlkbaharda en erken açan vişne çiçekleri beyaz oluyor, temmuz ortalarında meyvalar olgunlaşıyor. En meşhuru Kütahya dolaylarındaki vişneler. Vişneyi meyva, meyva suyu, reçel, marmelat, komposto olarak tüketiyor, likör, içki, pasta, kek, tatlı yapımında faydalanıyoruz, kurutulmuşu da epey rağbet görüyor. Vişnede A, C, E vitaminleri ve Potasyum, Kalsiyum, Sodyum ve Fosfor gibi mineraller bulunuyormuş. Ayrıca antioksidan özelliği var, kas ağrılarını hafifletiyor, kalp damar sorunlarına karşı koruyucu, iltihap giderici özelliği var, hafıza gelişimi için faydalıymış. Bende birçok şey eksik herhalde ki canım çok istiyor ve bayılarak yiyorum. Pazarcıların söylediğine göre bu sene Meysu firması yurttaki bütün vişneleri toplamış (zaten de az yetişmişmiş) onun için piyasada vişne çok az ve çok pahalı. Kilosu 5-6 TL ve bu hafta artık bulamıyacağım galiba. Dolayısıyle iki defa bulup aldım, meyva olarak yedim, suyunu sıktım içtim, komposto yaptım. Eğer bulursam yine alıp son bir defa irilerini yerim, küçüklerini de reçel yaparım. Halbuki her sene likör yapmayı aklımdan geçiririm, bakalım ne zamana kısmet olacak vişne likörü yapmak ve ikram etmek. Çok severim bulunca çok çok içmek isterim ama ev yapımı olanından. Afiyet olsun.

Ormanda yürüyüş

Malum bunaltan sıcaklar yüzünden sabah sporu ve yürüyüşü akşam saatlerine kaydırdık. Burada oturmanın bir başka güzel yanı da ormana yakın oluşu. Havanın temizliği, ağaçlar, kuş sesleri, böcek zırıltıları, çam kokuları derken gerçekten hem sabah erken saatlerde hem de akşam güneş batarken bu yollarda yürüyüş pek keyifli oluyor. O ne kokular, sesler ve bazen hiç kimsenin olmadığı dakikalarda da sanki doğa ile Yaradan ile başbaşa kalma halleri yaşıyorum. Bütün ormanı tavaf edemiyorum ama üçte birlik yolu gidip geliyorum. Esintili havalarda burası harika oluyor, sanki rüzgar girmiyor, kuytu gibi, çok nemli havalarda serinlik, sanki esintili bir ortam sunuyor. Hele geçenlerde olduğu gibi fotograf makinam yanımdaysa yolun sonunda ışık görününce yakala dedim. Ağaçların arasından güneşin batışı, dallar arasından süzülen ışık huzmeleri, tam tespit edemedim ama harika bir görüntü vardı. Bunun üzerinde daha çok çalışacağım. Oksijen alıp, hareketlerimi yapıp dönünce duş aldıktan sonra sanki gün yeni başlıyor gibi bir enerji, dinç olma hali ile akşam uyku gelmiyor, cin gibi oluyorum. Şu sıcaklar hafiflerse sabah erkenden davranmak çok daha zevkli olacak eminim.