Benim mutfak çok bereketli bir yer, bütün hayatım orada geçiyor sanki. Bir başka atölye çalışmam da takı yapmak. Bundan 5-6 sene önce ilk yapmaya başlamıştım, o zamanlar bana yakın oturan bir arkadaşım yol göstermişti, nasıl yapılır, ne yapılır öğretmişti. Nereden incik boncuk alınır, hangi tür ipler kullanılır ve ne gibi tasarımlar yapılır o benim ufkumu açtı, sonra nerelerden ucuza alınır öğrendim ve kendime bir kaç tane, bazı arkadaşlara hediye diye birkaç tane birşeyler yapmıştım. Çalışırken insan kıyafetlerine daha bir özen gösteriyor ve her türlü takı, aksesuar kullanıyor. Sonra herhalde bıktım veya kaç tane daha yapacaksın ne zaman takacaksın hisleri ile bu işe ara verdim. Taşınma, ortam değişiklikleri falan filan derken evin bir köşesine tıkıştırdığım alet edevat ve boncuklarımı yeni yıla girmeden on gün önce tekrar gün ışığına çıkardım. Birdenbire bende el emeği göz nuru hisleri kabardı. Ayy pek özlemişim tekrar bir hevesle sarıldım onlara. Bir anda inanılmaz parçalar çıktı ve kendi kendime pek beğendim. Sonra bir anda onları gören arkadaşım iş yerindekilere göstermek üzere götürdü. Yeni yıl üstü belki hediye olarak alırlar diye düşündüm. Ve oldu da hepsi satıldı, bunlar o kadar spontane olduki şimdi düşününce kendime inanamıyorum ve o verdiğim 7-8 parçanın resimlerini çekmediğime esef ediyorum. Çünkü aç kalmış da bunları yaparak doyacakmışım gibi bir telaşla ve gayretle o kadar çabucak yaptımki ve elden çıkartmam, arkadaşımın iş yerinde göstermesi karşılığında 3-5 kuruş gelmesi mücize gibi oldu. Şimdi yine büyük bir hevesle yapmaya devam ediyorum, elimdeki malzeme tükeniyor alışverişe çıkmam lazım. Bu iş de yine bana terapi gibi geliyor, boncukları, ara süsleri, şekilleri tasarlamak, neyle ne yanyana olursa güzel durur gibi bakmalar, koymalar, değiştirmeler, dizmeler saatlerce sürüyor ve beni benden alıyor. İçim rahatlıyor, kafam daha çok çalışıyor, gözüm açılıyor, ortaya çıkan şekle bakınca da böyle bir hoşluk bir mutluluk geliyor. İnşallah bunu da kazanca dönüştürebilsem bana ne iyi gelecek. Aslında o kadar çok bu işi yapan varki, dağlar taşlar takı doldu, takıcı doldu ama olsun insanın eli çalışmalı, yaratıcılığını bir yere aktarmalı. Güzel bir his bu, verdiği doyum hissi hoş.
İlk okuldan beri kitap okumayi çok seven, gittikçe edebiyata gönül veren, sonra da yazmayı keşfeden, böylece hem içini rahatca döken, hemde bir gün bir gazete ekinde köşe yazma hayali ile yaşayan bendenizin, zamana, duruma, olaylara, iç halime göre döktürdükleri.
11 Ocak 2011
Evdeki Atölye Çalışmalarım
Geçen seneden beri ebru yapmaya çalışıyorum, bu sene de ayrı bir kursa gidiyorum. Geçtiğimiz yaz kurs bitince bu işe doyamamış gerekli alet edevatları almıştım evde de yapmak istiyordum. Yaz sıcak geçti teknemi açmadım, tatiller sonra bayramlar geldi geçti, kış başladı derken yıl bitiyor ben daha evde siftah yapamadım. Bu yılın ilk günlerinde artık bir açılış yapayım çalışayım dedim. Ev zaten kocaman değil, bu iş epey döküntüsü olan bir iş, en uygun yer mutfak, her yere gazete kağıtları döşeme, etrafa sıçramasın diye duvarlara, dolaplara kadar örtmeler, yaş olan ebrularu kurusun diye radyatörlere yakın alanlara gazete yaymalar, bir sürü boya kavanozları hazırlamak derken epey bir hazırlık gerektiriyor ne o 2-3 saat ebru çalışacağım diye. Sonra da bir saat toplaması sürüyor, elinde kalan en temiz iş en fazla 2-3 adet. Daha önce bu işi yapan arkadaşlar söylüyordu evde bu iş zor diye, illa bir atölye lazım diye çok haklılar, ben çok istiyorum çok özeniyorum içimde acaip yapma arzusu var, ennn yaratıcılık hisleri dalga dalga geliyor ama gerçekten hazırlaması, kurması, yapması, bitirip temizlemesi derken bütün bir gün buna ayrılmasına rağmen yetmiyor, kesmiyor. Ayrı bir oda olsa, orayı öylece bıraksan ve sonra tekrar devam etsen veya her an hazır bir ortam olsa ve senin içinden geldiği anda huşu içinde bir meditasyon gibi o masanın başına otursan ve içinden gelenleri aktarsan ne güzel olur. Çünkü yaparken gerçekten kendinden geçiyor insan, o şekiller, renkler, boyanın kıvamı, suyun durumu, sana cevap vermesi, boyalarla konuşmak, suyun üzerinde görünen ile kağıda çıkanlar, hepsi bambaşka bir dünya, başka bir haller durumlar. Orada bir hal oluyorsun, sanki sen değilsin başka bir an, başka bir sen, başka bir durum, böyle ortam değiştiriyorsun falan. Çok mu abartıyorum bilmiyorum ama bana böyle şeyler oluyor işte. Yine de çok şükür bunları yapabiliyorum, istediğim zaman evde çalışabiliyorum, kursada da bilgimi arttırıyorum. İnşallah bir gün sergi açma arzum da gerçekleşecek.
1 Ocak 2011
2011
Hoşgeldin yeni yıl. Umarım güzel şeyler getiriyorsundur. Çünkü her türlü bunalmış, bıkmış, yorulmuş herkes istese de istemese de beklentiler içinde oluyor ve sanki yeni yıl olunca, olumsuz şeyler gidecek hep olumlu şeyler gelecek sanıyor. Hastalıklar, kötülükler, yokluklar, tüm negatif şeyler, kişiler, haller, olaylar geçmişte kalacak, bir gecede herşey pozitife dönüşecek, yoklar var olacak, olmayanlar olacak, hastalar iyileşecek diye umuyor, bekliyor, sanıyor. Oysa bir gecede hiçbirşey değişmiyor, sadece kendimizi koyuveriyoruz, amaaannn yıl bitti hepsi geride kaldı, önümüze bakalım belki bu sefer daha iyi olur diyoruz, umuyoruz, bekliyoruz çok haklı olarak. Çünkü çok yoruluyoruz, maddi manevi yıpranıyoruz, eskiyoruz, bıkıyoruz, bütün bir yıl boyunca her türlü koşturmaktan bitap düşüyoruz. Tekrar şarj olmak lazım, yeniden koşmaya güç bulmak, yeniden umutları yeşertmek, hedefleri yükseltmek, beklentileri beslemek lazım. Yoksa hayat hoş ve boş olurdu. Seveceğiz, üzüleceğiz, bekleyeceğiz, öğreneceğiz, okuyacağız, gideceğiz, döneceğiz. Sabır, dayanıklılık, umut, heyecan, sevinç, şans, sağlık, hastalık, olumlu, olumsuz herşey bizler için, herşey bizim başımıza gelecek. Bunları yaşayacağız, hayatı dolduracağız, kendimizi deneyimleyeceğiz ve bizde kalan tortularından ne çok şey öğreneceğiz, sonra bir yaş daha olgunlaştık diyeceğiz. Ben bir arkadaşımın evinde kalabalık olarak yeni yıla girdim, hep kalabalık olayım diledim. Çok güzel yemekler yedik, güldük, eğlendik, sohbet, müzik, içki ve tombala ile geçti. Evin en küçük misafiri 23 günlük bebekti, pespembe mercimek kadar bir kız bebek. Ona bakmak, yanaklarına değmek, böylesine minicik bir mucize bana iyi geldi. Sonra evime dönüp sabaha karşı uyudum. Bugün ilk gün, bu sabah kapıda nar patlattım, bolluk bereket diye. Saçılan nar taneleri gibi yıl boyunca her tarafa seyahatler yoluyla saçılayım diye. Yeni aldığım taze sütten yoğurt yaptım, beyaz sayfa açtım kendime. Sonra kabak tatlısı pişirdim ağzımız tatlansın diye. İlk günün ilk yemekleri, ilk aksiyonları, haa sabah bir de yürüyüş çektim, sağlıklı sportif olayım diye. Şimdi akşamdan kalan güzelim yemeklerden kendime yaptığım paketlerle ziyafete devam edeceğim. Yarın belki denizaşırı yollara düşerim. Hepimize güzel ve aşk dolu bir yıl olsun.31 Aralık 2010
31 Aralık 2010
Geçen sene sonu ne yazdığıma baktım ne kadar sakin, beklentisiz, sade ve enn içimdekileri yazmışım. Şimdi şöyle bir gözümün önünden koca bir seneyi geçirsem, birden ne kadar kısalıyor ve ne çabuk günler aylar sıralanıveriyor gözümün önüne geliyorlar. Sanki dün gibiydi derler ya aynen öyle oluyor, ne çabuk oldu bitti, nasıl geçti, neler yaşandı, kim geldi gitti, neydi ne oldu falan filan geçti işte, bitti işte. Ya koca bir sene ya kısa kısa günler deyin, hayat yaşanıyor ve çabucak geçiyor. Çok şükür bana ve aileme zarar ziyan verecek şeyler, kendi adıma veya ailem adına üzüleceğim şeyler olmadı. Sadece çok sevdiğim bir arkadaşımı kaybettim o da bütün kimyamın, bazı fikirlerimin, görüşlerimin değişmesine sebep oldu. Bir arkadaşımın bebeği oldu, tazecik pembe bir bebek sevdik, bir arkadaşım boşandı, yeğenim askere gitti, ben beni benden alan ve halen de devam ettiğim "ebru sanatı" ile tanıştım, yazın güzel tatiller yapıp denize kavuştum, kitaplar okudum, filmler izledim, konserler dinledim, üç arkadaşım kızlarını evlendirdiler. Düşündüm düşündüm halen de düşünüyorum. Kendimle didişmeyi, hayatla çekişmeyi, insanlarla debelenmeyi bıraktım, hayatı dinliyorum kendimi akışa koyuvermeye çalışıyorum. İş bulamadım belki artık bulamıyacağımı kabullenmeye çalışıyorum, az parayla gecinmeyi öğrendim, öğreniyorum, tatmin hissini yaşayıp çula çaputa harcamamayı öğrendim, mala paraya gereğinden fazla anlam yüklersen hepsi senden kaçar olduğunu öğrendim. Arkadaşlık, dostluk, eski tanışıklık veya çok yeni tanışıklık arasındaki farkı, iyi gün - kara gün dostluğunu öğrendim. İç huzurum arttı, sufizm ve tasavvuf konularının tam bana göre, gönlüme göre olduğunu öğrendim, üzerinde daha çok çalışıp, okuyup bin fırın ekmek yemem gerektiğini öğrendim, evim ve arabam olduğu için ne kadar çok insandan daha şanslı olduğumu öğrendim. İyi bir insan olduğumu, kendime güvendiğimi, daha da güzel günlerin geleceğini biliyorum, hiç bir şeyden korkmayarak bu günlerimi aratmaması için hergün dua ettiğimi biliyorum. Daha da iyileri, güzelleri, enn bereket ve bollukları, neşe ve sağlıkları, mutluluk ve şansları hepinize diliyorum. ''Her gün bir yerden göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş
Dünle beraber gitti cancağzım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.''
Mevlana
30 Aralık 2010
Fazıl Say ve Borusan Filarmoni Ork.
Bir sene aradan sonra tekrar Borusan Filarmoni'nin konserine gittim. Eksik olmasın bir arkadaşım seyahati sebebiyle gidemiyeceği konserin biletini bana verdi. Bir zamanlar Lütfi Kırdar salonunda her ay tekrarlanan nefis konserlere aboneydim hiçbirini kaçırmazdım. Hey gidi günler !! Bu sene 3 günlük Fazıl Say festivali yapılmış gazetelerden takip ediyordum, ben sonuncusuna denk geldim. Önce Gershwin'den "Rhapsody in Blue" yu çaldı Fazıl Say. Eğer Gershwin dinleseydi şapka çıkarırdı, bu güzelim eseri emprovizelerle süsleyerek daha da güzelleştirdi. Çok beğenildi, çok alkışlandı. Zaten orkestra çok kuvvetli kaç senedir orada çalanları yetiştiren Gürer Aykal geçen sezon misyonunu tamamlayıp şefliği Sascha Goetzel'e devretmişti. Şimdi zaman zaman misafir şef olarak programda yerini alıyor. Tüm sazlar her notanın hakkını vererek çalıyorlar ve kusursuzluğa erişiyorlar bence. Müzik bilgim sınırlı, teknik bilgim hiç yok ama yıllardır kulağım gelişti sanırım. İkinci eser F.Say'ın bestesi "İstanbul Senfonisi" idi. Bir eser bu kadar mı ismi ile uyumlu olur. Gerçekten bize notalarla İstanbul'u anlattı, ilk notalarda duyduğumuz deniz dalgaları seslerinden sonra vapur düdüğüne, tren seslerinden şehir karmaşasına, camilerden eğlencesine her köşesini tasvir etmiş sanki. Ney, kanun, bendir, kudüm sazlarının da orkestraya eşliği ile harika bir senfonik eser dinledik, mest olduk. Nostalji, Tarikat, Sultanahmet Camii, Hoş Giyimli genç kızlar Adalar vapurunda, Haydarpaşa Gar'ından Anadolu'ya gidenler üzerine, Alem gecesi, Final isimli 7 tepeli Istanbul'a 7 bölümlük bir senfoni yazdığını anlatan Fazıl Say konser sonunda belki 15 dakika ayakta alkışlandı. Ben çok etkilendim gözümden yaşlar geldi. Sahnede nerede duracağını, elini nereye koyacağını, bize nasıl teşekkür edeceğini bilemeyen Say, G.Aykal'ın yardımı ile geldi gitti, geldi gitti. 4. bölümü tekrar çaldılar ve bizler bravo sesleri ile ortalığı inlettik. Bir insan ancak onun gibi dahi bir sanatçı olursa, bilgisi ile duyarlılığını, kabiliyeti ile dehasını birleştirerek böyle şeyler yapar. Diğer günlerde de başka bir eseri "Nirvana Yanıyor" çalınmış henüz onu dinlemedim ama bu senfonisi gerçekten bu şehir için yapılmış en iyi, en uygun, en şahane bir eser. Dilerim yeni yılda memleketimizdeki bütün Devlet Senfoni Orkestraları bu eseri programlarına alırlar ve çalarlar, herkes dinler, haberdar olur ve zevkine varırlar. Senelerdir her konser üzerine giydiği siyah kadife ceketi (sanki başka bir kıyafet alamazmış gibi) piyano çalarken yaptığı tuhaf sayılabilecek hareketler, notaları ağızınla mırıldanarak söylemesi, sivri çıkışları, spastik gibi davranışları ve herşey bir yana Fazıl Say gerçekten büyük bir sanatçı ve saygı duymalı önünde eğilmeliyiz. Ah arkadaşım ne iyi yaptın da biletini bana verdin, tekrar teşekkürler. Bana yeni yıl hediyesi oldu bu konser.Filmler
Yine epey ara vermişim buraya, halbuki hergün yazacak birşey buluyordum dur toptan yazarım diyordum ve günler geçiyordu. Önce son gördüğüm filmlerden söz etmek isterim. Belki geç kaldım ama olsun içimi dökeyim. "Av Mevsimi" ne kadar güzel, ölçülü, sıkmayan hatta eğlendiren, merak ettiren, çekimleri, planları, konumları, kullanılan yerler, renk, ışık açısından ne güzel bir film. Oyuncular harika döktürüyorlar, herkes yazdı, tiyatro kökenlisi var, zaten film oyuncusu var, bir de aslında pek hazzetmediğim hele gösterisine para verip gitmeyeceğim, daha önceki filmlerinin hiçbirisini izlemediğim, tv de görünce yarım kulak dinleyip yarım göz baktığım Cem Yılmaz var. Ve bu adam filmi götürüyor, her hali, her duruşu ayrı bir hikaye, rol yapmıyor, sanki o anda gerçekten yaşıyor gibiydi. Okuduğum kadarıyla yönetmenden diğer oyuncu arkadaşlarına kadar, film eleştirmenlerinden ben gibi halktan insanlara kadar herkes hayran kalmış ve takdir etmiş. Ben bile bayıldım ona, hele haydee şarkısını söylemeye başladığı sahne, şarkıyı söyleyişi ( bu arada o sahne bence, sahne sahne ödül verme gibi bir uygulama olsa bütün ödülleri toplardı) çok çok hoşuma gitti, epey duygulandırdı. Hala görmeyenler illa gitsin görsün, filmi yaşasın. Film bitince salonda koltukta şöyle bir kala kalsın. Bir de galiba hala oynuyor "Turist" filmi var, A. Jolie ve J.Depp , hani hoş ve boş filmler vardır ya işte onun gibi birşey. Ama A.Jolie'nin güzelliği, kıyafetleri, takıları, Paris ve Venedik manzaraları, J.Depp'in muzır bakışları çok güzel, çok iç açıcı, vaktiniz varsa gidin seyredin, hoş vakit geçirin, film bitince salondan suratınızda gülümseme ile ayrılın.
23 Kasım 2010
YE, DUA ET, SEV
Her zaman önce kitabı okuyup sonra filmine gitmeyi tercih ederim. Filmi önce gördüysem kitabı okuyamam sanki. Mesela Umberto Eco'nun "Gülün Adı" önce okudum ama sonra film de tatmin etmisti beni, çok boşluk kalmamıştı. Thomas Hardy'den "Tess" roman çok etkilemişti mesela resmen okurken sarsılmıştım, sonra filmde Nastasia Kinski oynamıştı, çok net hatırlamıyorum ama sanki roman kadar sarsmamıştı beni. Sonra Isabel Allende'nin "Ruhlar Evi" kitabından önce filmini görmüştüm, M.Streep, G.Close, A.Banderas ve J.Irons gibi ustalarla çevrilmiş ve hepsinin döktürdüğü muhteşem bir filmdi bence ama sonra kitabı okuyamadım. Yani herşeyi görünce hayal edemiyorsunuz. Bildiğiniz satırları, dialogları okuyamıyorsun sanki. Şimdi bu kitap için de aynı şey oldu yine önce kitabı okudum, hayal ettim, birçok konularda (İtalya'ya gitme orası ile ilgili hisler ve yorumlar, sonra Hindistan'a gitme ve orası ile ilgili hisler ve yorumlar) benim de başıma geldiği için belki de çok keyifle okudum, yani sular seller gibi okunacak ve sonunda yüzünde hoş bir tebessüm kalacak bir kitapdı, eğlenceli, hafif, oyalayıcı. Ama film hayal kırıklığına uğrattı beni. Acaba DVD den izledim diye mi, bozuk muydu, kesik miydi anlamadım, hiçbir bağlantı yapmadan hoop diye İtalya hoop diye Hindistan, Bali falan hiçbirşey anlamadım. Neyse kitap beni doyurduğu için tatlı J.Roberts ile karizmatik J.Bardem'i izlemek ayrıca bir hoşluktu. Kitapdaki bazı cümlelerin de altını çize çize okudum; "Bazen aşk için dengeyi kaybetmek, dengeli bir hayatın bir parçasıdır".
"Bali inancına göre çocuk anne karnındayken, dört kardeşi de orada onunladır; plasentada, su kesesinde, göbek kordonunda ve doğmamış bebeğin cildini koruyan sarı, yapışkan sıvıda bulunurlar. Bu dört kardeş, bir insanın hayatta güvende ve mutlu hissetmesi için gerek duyduğu dört erdemin yerine geçer. Akıl, arkadaşlık, güç ve şiirsellik. Öldüğünüz zaman bu dört kardeş ruhunuzu toplayıp sizi cennete götürür."
"Evlilik iki insanı birbirine bağlayan bir ameliyat, boşanma da iyileşmeleri uzun zaman alan kol ya da bacağın kesilmesi durumudur. Evli olduğun süre ne kadar uzun olursa ya da kesik ne kadar şiddetli hissedilirse, iyileşmek de o kadar zaman alır."
"Kader de bir ilişkidir - ilahi güç ve kişisel çaba arasında bir oyundur. Yarısının kontrolü senin elindeyse, diğer yarısınınki değildir ve hareketlerin bu sonucu dengeler. Hayatlarımızı tıpkı iki bacağını da ayrı ayrı iki atın üzerine atan sirk oyuncuları gibi geçiriyoruz - bir ayak "kader" denilen atın üzerinde, diğer ayak da "özgür irade" denilen atın üzerindedir. Hergün sorman gereken, "Hangi at hangisidir?". Hangi at kontrolümde olmadığı için endişelenmeli ve hangi atı dikkatimi toplayarak kontrol altına almalıyım?."
"Zihnin dinlenme mekanı kalptir. Zihnin bütün gün yaptığı tek şey zilleri çalmak, gürültü çıkarmak ve tartışmalara neden olmaktır ve onun tek arzuladığı sukunettir. Zihnin huzuru bulacağı tek yer ise kalbin sessizliğidir. Senin gitmen gereken yer işte tam orası kalbin."
İşte kitap okumanın ayrıcalığı, böyle ince ince noktalar, satırlar, cümleler bir yerlerine dokunuyor etkiliyor, aklında kalıyor insanın.
Pendik Marina
Marinturk Istanbul Cityport adıyla hizmete başlayan Pendik'deki Marina pek güzel bir yer olmuş. Darty, Mudo gibi mağazalar, Çiçek Izgara'dan tut, Mado'ya kadar bir çok restoran, kafe ve Migros var. Epey geniş bir alanda konuşlanmış, çok güzel yatlar, tekneler var. Zemin katta teknelerle ilgili birçok dükkanlar yer alıyor, iç dekorasyondan dış malzemelere kadar binbir türlü şey satılıyor. Ama içlerinden bir tanesi çok zevkli şeyler koymuş. Dekomarin isimli mağazadaki eşyalara bayıldım. http://www.dekomarin.com/ sitesinden girip bakabilirsiniz. Yukarıda görülen dünyanın çeşitli denizlerinden toplanan kabuklardan (renkleri orjinalmiş, boya değil) yapılmış pano 90 TL idi. Bir orta boy + bir küçük tepsi takımı (plastik) 120 TL idi. Fiyatlar hayli tuzlu geldi bana ama milyonluk tekne alanlar için sorun olmaz sanırım. Masa örtüleri, peçeteler, havlu, çarşaf takımlar falan hepsi çok şıktılar. Bu marina benim için harika bir yer, bazı sabahlar gazetelerimi alıp gidip orada bir kafede oturmak ve orta şekerli kahvem eşliğinde gazeteleri okuyup denizi seyretmek çok keyifli, size de tavsiye ederim.
Vatoz balıkları, Öpüşen Balıklar ve Penguen
Penguenler çok küçüklerdi ve o ortamda nasıl duruyorlardı çok şaştım. Benim bildiğim onlar soğuk ister, buz ister, özel bir bölüm lazım sanki. Ama o ılık havada pek de soğuk olmayan bir su kenarında duruyorlardı, badi badi yürüyüşleri çok şeker. Vatozlar çok alem hayvanlar yelpaze gibi kuma yakın dalgalanıyorlar, benekli sırtları da pek şık. Başka birçok çeşit balıklar da görülmeye değerdi. Mandarin Ördekleri

Akvaryum güzeldi, vatoz balıkları, öpüşen balıklar, köpek balığı çok enteresandı. Ama bütün bahçedeki hayvanlar içinde en hoşuma gideni, en güzel görüneni, en keyifle seyredileni ve renklerinin bu kadar güzel oluşu insana bibloymuş hissi veren Mandarin ördekleriydi. Kalemle çizilmiş gibi renkler şekiller sanki elle yapılmış gibi, renklerin uyumu güzelliği ilk defa gördüm ve çok sevdim. Ufak tefek tombiş ördekler bildiğimiz ördeklerden çok farklı. Bu ismi daha önce İtalya'da harika ama çok pahalı çantaların "Mandarina Duck" markası olarak duymuştum. Nerden nereye meğerse böyle gerçekten bu isimli ördekler varmış.Darıca Hayvanat Bahçesi
Bayramda bir arkadaşımın kızını götürme bahanesiyle biz büyükler de hayvanat bahçesini gezmeye gittik. Belki çocukken Ankara'da hayal meyal hatırlıyorum Atatürk Orman Çiftliğindeki Hayvanat Bahçesini gezmiştim, ondan sonra hiç görmemişim. Çok meraklısı da değilim ama sevdiğim hayvanları da en azından yakından görmek hoşuma gider diye düşünüyordum. Gerçekten öyle oldu. Aslında bütün olarak bakarsak biraz hayal kırıklığına uğradım. Ben daha büyük ve geniş bir arazi üzerine yayılmış, daha yeşillikler arasında, tabiat ananın kucağında hayvanlar göreceğimi sanmıştım. Yani yine onları bizden ayrı tutan tel örgüler falan olacak tamam ama hani büyük bir arazi üzerinde onlar serbest dolaşıyorlar gibi hayal etmiştim. Çoğu daracık alanlarda kafeslerde duruyorlar, 2-3 metrekarelik yerlerde dönüp dolaşıyorlar. Kimisi darlıktan, kimisi sinirden, kimisi gürültü ve kalabalıktan bunalmaktan dolayı diye sanıyorum. Bitki örtüsü, tünekler, kafesler, yapay göller çok bakımsız, pis, yani olması gerektiği gibi değildi. Yine de bu çevrede hatta marmara bölgesinin tek hayvanat bahçesi olduğu için şükredelim. Aslanlarla başladık ama buranın aslanları pek bakımsız yeleleri tiftik gibi olmuş, öyle pek kocaman heybetli de değillerdi, sadece bir tanesinin yakından fotografını çekebildim kocaman bir yüzü var insanı ürkütüyor. O National Geographic kanalında gördüğümüz azmanlar kimbilir nasıllar. Ama kaplan çok güzeldi, hem kocaman, hem renkleri, duruşu falan çok etkileyiciydi, aslanlardan daha büyüktü, yerinden pek kıpırdamadığı için uzaktan çekebildim. Zaten tel örgüler var hep kafes arkasından bakıyorsun hayvanlara. Ayılar pek neşeliydi, herkes elindeki yiyeceklerden (atmayın yazmasına rağmen) birşeyler atıyordu bunlar da tutup yiyorlardı. Çok asil duruşlu vaşak, siyah puma, panter, leopar, kendi küçük kuyruğu büyük tilki ve daha bir sürü kedigillerden hayvanlar gördük. Koyun, lama, zebra, pony atlar ve benzerleri çok ilgimi çekmedi ama varlar yani. Kuş çeşitleri çok bol, kargadan pelikana, baykuştan papağana, muhabbet kuşlarından atmacaya, turna kuşlarından tavus kuşuna kadar herbirşey vardı. En çok bayıldıklarım flamingolar, turuncu, pembe ve beyaz flamingo çeşitleri vardı, o kadar güzel görünüyorlarki, yeşillikler arasında su havuzları içinde harika bir manzara oluyordu. Çok enteresan hayvanlar boyunlarını ve kafalarını sırtlarına tüyler arasına gömüyorlar ve saatlerce tek ayak üzerinde hareketsiz duruyorlar, estetik olarak inanılmazlar. Bir de siyah kuğu çok güzeldi. Maymunlar, baboonlar, şempanzeler, timsahlar, kaz, ördek çeşitleri, penguen (çok küçüktü şaştım kaldım, nerde filmdeki imparator penguenler), yılanlar falan filan. Yine de vaktiniz olunca gidin görün derim. Hele çocuklarınıza illa bir defa ziyaret ettirin. Çok eğleneceklerdir.
10 Kasım 2010
10 Kasım 2010
Büyük insan, aydınlanmış ruh, ilerici, herşeyi çok önceden bilen, gören deha bir kişilik 72 yıl önce bugün aramızdan ayrılmış. Ne çok isterdim onun yaşadığı yıllarda yaşamak, onu görmek, dinlemek, seyretmek, onunla aynı dönemde olmak, yaşayarak tanımak, sesini duymak. Düşünsenize haberlerde tv ye çıkıp konuşacak veya bir açık oturumda olacak ve ona sorular soracaklar, planlarını anlatacak biz dinleyeceğiz seyredeceğiz ne çok isterdim. Olmasaymış ne olurdu, biz şimdi neredeydik, bu ülke nasıl olurdu, bizler kim olurduk hiç bilemiyeceğiz. Ama bildiğimiz bu cennet vatanımızın topraklarında oturuyoruz, yaşıyoruz, özgürüz, alnımız ak yürüyoruz. İnşallah bunlara leke sürmek isteyenlerin elleri ayaklarına dolaşır kötü emellerine ulaşamazlar. Onun bizlere bıraktıklarını korumayı, gözetmeyi, gelecek nesillere aktarmayı, ilkeleri doğrultusunda hareket etmeyi değil unutmak, aklımızdan çıkarmak veya ihmal etmek, her gün onu saygıyla, minnetle, sevgiyle anmamak, teşekkür etmemek çok büyük nankörlük aslında. Heran saygı duruşunda bulunup binlerce kere teşekkür etsek bile az gelir. Bir avuç kalsak da bunları koruyacağız Atam ve hiç vazgeçmeyeceğiz. 9 Kasım 2010
Bir Poğaça Öyküsü

Emekli ve ev hanımı olduğumdan beri daha önce yapamadığım, vakit bulamadığım, isteyip de beceremediğim, duyduğum yediğim halde bir türlü el atıp ben de yaptım diyemediğim yemek çeşitlerini (mesela pazı dolması) deneyip yapmak, resmini çekip buraya koymak çok hoşuma gidiyor, adeta bir başarı hikayesi sayıyorum kendi kendime. İşte bugün de peynirli poğaça yapmayı denedim ilk defa olarak. Hani çocukluğumdan beri kek, mozaik pasta, rulo pasta gibi şeyleri yapmışlığım vardı ama böyle hamur yoğurarak poğaça yapmayı denememişim nedense. Kendi kendime not vermeyim dedim ama öz eleştiri de yapmam lazım. Bir kere daha, önceden de kek yaparken deneyip hüsrana uğradığım, bir arkadaşımın da ısrarla olmuyor demesine rağmen yine kepekli un ile normal unu karıştırarak kullandım ve istediğim gibi kabarmadı. Kepekli un kabarmıyor, istediğin kadar kabartma tozu koy işe yaramıyor. Ama un, yoğurt, yumurta filan gibi karışımları elle mıncıklamak, kulak memesi kıvamında oluncaya kadar un katıp yoğurmak pek zevkli, hoşuma gitti valla. Keşke normal un kullansaydım da daha çok kabarsaydı. İçine peynir, dereotu, maydanoz karışımı bol kepçe kullanıldı. Bugüne kadar hep yaptığım börekleri yağlayarak sıraladığım tepsiyi fırın kağıdı yayarak kullanmak akıllıcaydı bana göre, sonradan tepsinin temizliği kolay oluyor. Toplam olarak 45 dk sürdü, iki tepsi olduğu için alt üst ettim, 160 derecede piştiler. Bence güzel olmuşlardı, kıtır kıtır kıvamı yerinde ne sert ne yumuşak, ağızda dağılıyor şeklinde falan. Bir arkadaşa oturmaya giderken götüreceğim yarın bakalım ne yorumlar gelecek. İlk deneme için elime sağlık, afiyet olsun.
29 Ekim 2010
29 Ekim 1923
Bugünlerde belki her zamankinden daha çok Cumhuriyet Bayramını kutlamaya, sahip olduğumuz özgürlüklerin, verilmiş imkanların, kullanabildiğimiz haklarımızın nasıl elde edildiğini hatırlamaya ve bunun için Yüce İnsan Atatürk'ü anmaya ve teşekkür etmeye ihtiyacımız ve mecburiyetimiz var diye düşünüyorum. Bugünlerde sanırım eski filmlerinden birisi yeni bulunmuş ve tv de örnekler gösteriliyor, bir konuşmasından alıntılar veriyorlar. Meğerse sesi ne kadar kendine yakışan, ne kadar etkileyici bir tondaymış. Teknik imkanlar geliştikçe eskiye ait şeyler çok daha sağlıklı bir şekilde günümüze sunuluyor ve gerçeğe uygun oluyor. Yıllarca bazı kendini bilmezler sesinin tonu ile alay ettiler, dillerine dolayıp bundan bile bir pislik atma vesilesi umdular. Ama onun değerini bilenler buna hiç takılmadılar, yaptıklarıyla, bize kazandırdıklarıyla değerlendirip işin aslına baktılar. Umarım o kendini bilmezler şimdi gerçekleri duyunca bozum olup otururlar ve seslerini keserler. Bakalım başka ne bulacaklar pislik atmak için. Cumhuriyet Bayramımızın 87. yıldönümü kutlu olsun. Teşekkürler Büyük Atatürk.27 Ekim 2010
Günlük misafirlerim
Yazın başından beri mutfağıma her sabah gelen bir misafirim var. Malum sıcaktı, balkon kapısı açık duruyoruz, ya balkonda oturuyorum ya da sıcaktan gölgeye kaçıyorum. Halâ bu mevsimde bile, eğer hava biraz iyi gibiyse, rüzgar yok ama güneş varsa ben yine kapıyı açıyorum havalandırma, hava alma, oksijen soluma adına, balkonu silme, çiçeklere su verme adına, etrafı seyretme adına, her ne şekil ve şart ise ne zaman kapı veya pencere açılıyorsa bu Arı, arzı endam ediyor. Ama her sabah geldi yaa, her sabah dolandı durdu, tek başına ve eminim aynı Arı, balkonda mutfakta bir içeri bir dışarı geziniyor, sokacak diye dertleniyorum. ilk günler gazete havlu ne varsa sallıyorum, seni öldürmeyeceğim ama git başımdan diye kovalıyordum. Birkaç ay sonra pes ettim başladım onunla konuşmaya hoşgeldin, nereden geliyorsun, niye geliyorsun, ne istiyorsun, bak beni sokarsan çok kızarım, tamam hadi gez dolaş sonra git ama demeye başladım, yine olmadı bu sefer evdeki reçel çeşitlerini ona sunmaya başladım ve sonunda da ellerimle yaptığım şeftali reçeli kavanozu başında fotografını çektim. Hani bir işaret koyma imkanım olsa kanadına iz yapar bakalım seneye de gelecekmi diye meraklanacaktım. Bir dili olsaydı da konuşsaydı veya ben onun dilinden keşke anlasaydım ne derdi acaba. Bu sıralar hava serin ve yağışlı pek uğramıyor, zaten balkon kapısı da açık oturmuyoruz artık. Sevgili Arı arkadaşım nerelerde acaba. Geçen gün de yine kuvvetli bir yağış sonrası yine nereden geldiğini bilemediğim sümüklüböcek duvarda arzı endam etti. Ne ileri ne geri, yapıştırılmış gibi iki gün aynı noktada durdu, 3. gün yok olmuştu nasıl gitti nereye gitti bilemedim. Onu da alıp düz duvar üzerine koyacaktım ama hadi ellemeyim kendi başına takılsın demiştim. Acaba bu güzelim sakız sardunyalarımın içinden mi çıkmıştı. Bu arada maşallah onlar da pek güzel açıyorlar ama güneş lazım, yoksa solmaya başlıyacaklar.
İşte balkonda böyle ziyaretçilerim var, tabi uçan kargaları, balkon kenarına konan güvercin, kumru veya saka kuşlarını saymıyorum artık, onlar diğerleri kadar samimi değiller, öyle içeriye girmiyorlar pek.
Gökkuşağı
Alkım, ebemkuşağı, alaimsema, gökkuşağı...
Hepsi aynı anlama geliyor, ama en çok gökkuşağı kullanılıyor galiba. Ben küçükken alaimsema kelimesini öğrenmiştim ve çok hoşuma giderdi söylemesi. Alkım'ı da şimdi öğrendim, hiç bilmiyordum. Yağmurdan sonra güneş açınca, havada bu renkli kuşak oluşunca ben çok şaşırır nasıl oluyor böyle birşey diye hayretler içinde kalırdım. Sonradan fiziksel kimyasal ne gibi oluşumlardan sonra meydana geldiğini öğrensem de, okullarda okutulup kafamıza girsede ben yine de (halâ hem de) bunun sihirli birşey olduğunu, her ne kadar meteorolojik bir olay olmasına rağmen neden her yağmurdan her güneş açmasından sonra çıkmadığı için, kırk yılda bir çıktığı zaman gerçekten çok önemli, çok olağanüstü, sihirli ve gizemli birşey olduğunu düşünüyorum ve deli gibi seviniyorum. Buna herkesin rastlamadığını, herkesin görmediğini, onu farketmenin (veya onun sana gözükmesinin) özel birşey olduğunu düşünürüm, yani öyle zannediyorum. Geçen sene köprünün üstünde görünmüştü, bütün Istanbul görmüştü herkes fotografçı kesilmişti, hem de iki tane birden çıkmıştı, tam köprünün üzerinde oluşmuştu, o sırada ben de arabayla köprünün üstünden, gökkuşağının altından geçiyordum, ne yapacağımı şaşırmış, çocuklar gibi sevinçten zıplamıştım arabada. Bu sene yine gözüktü bana, evde iş yapıyordum, yağmur yağdı bir hayli, sonra güneş açtı, balkona çıktım ortalığa bakmaya, balkonu sileceğim falan, bir kafayı kaldırdım bu güzelim gökkuşağı karşımda uzanıyor ve pırıl pırıl bir güneş, arada bir bulutlara girip çıkıyor ama belki 10 dakika alaimsemayı seyrettim, fotografını çektim, yine çok sevindim, yine sihirli birşey oldu dedim kendi kendime. Acaba başkaları da görüyormu bunu diye konuşa konuşa etrafa bakındım, kaç kişi daha gördü acaba, kaç kişiye daha göründü acaba.....
Tefekkür
""""Tefekkür derin düşünme, nesnelerin algısından soyutlanıp bilincin kendini kendisine nesne yapabilme edimi. Kendinin ben olarak farkındalığına erişip varlığın birlik ve bütünlüğü ile bağ kurmak. Yani öğretilmemiş, öğrenilmemiş, ama yaşanmış, yani nefiste deneyimlenmiş özsel bilginin eylemi....
Öncelikle nesnenin bilinç üzerindeki etkisi kısılmalı. Sokağın gürültüsünden, hatta müzikten, giderek günün kulakta uğuldayan vızıltısından kurtulmak gerekir. Kuş öter, sinek konar, araba fren yapar.... Bırakmazlar ki düşünebilsin, kendiyle buluşabilsin insan. Yine de akıl günün etkileşiminden kendisini koparıp içinde bulunulan âna yaklaşmalıdır. Etrafındakilerin dırdırlarına kulak vermeyerek içteki karanlığa yüzünü dönmeli ve dıştan gelen etkilere karşı umursamaz olmalıdır.
Karnı çok aç olmamalı mütefekkirin, aksi takdirde uzaklaşılmaya çalışılan bedenin algısı kendini daha fazla hissettirir. Soyutlanmaya ve ihtiyaçsızlığa ulaşmaya çalışılırken, her tür yemeğin kokusunu algılar beyin. Tam tersi de insan üzerinde aynı güce sahiptir. Dolu bir mide ruha ağırlık vereceğinden, düşünme ve hakikati arama isteği çeşitli bahanelerle bilinçten uzaklaştırılır. Tatlı bir rehavet çöker ve yanıldığında vicdan azabı olarak kendini gösteren uykuya teslim olur insna. Buna şeytanın fısıldaması diyenler de vardır. Tuvalet ihtiyaçlarının da görülmesi ve masanın başına bu nevi ihtiyaçlardan temizlenmiş olarak geçilmesi gerekir. Aksi takdirde, tefekkür doğanın çağrısına yenik düşer ve insan kendisini klozet başında bir eli yanağında düşündüğünü unutmamaya çalışarak bulur. Ve tuvaletten sonra devam edilmeye çalışılan tefekkür, uyandıktan sonra tekrar aynı rüyaya devam etmeyi istemek kadar beyhûdedir.
Çok parası olmamalı tefekküre soyunan insanın. Varsıllık sahip olunanları getirir bilince sürekli. Konut vergisi, apt toplantısı, aidatlar, motordan gelen garip ses zihnine takılır ve zenginliğin zahmeti olarak durur müteferrikin önünde. Zenginlik sahte bir sahiplik hissi verir, sanki gerçekten sahipmiş ve ebediyen ayrılmayacakmış gibi gelir insana. Ne yazık ki fakirlik de benzer şekilde dikkatin kaybolmasına neden olur. Yarın için çekilen kaygılar, yerine getirilememiş sözler, fantaziye dönen umutlar, içinden çıkılamayan hesaplar.
Yine de tefekkür için en öenmli şart sağlıklı olmaktır. En ufak bir uzuvda meydana gelebilecek bir arıza vücudun tamamını uyaracağından, bedenden çıkıp düşünce okyanusuna dalmak mümkün değildir. Sağlık, sıhhat tam ve kâmil olmalıdır. Sağlam kafanın sağlam bir vücuda gereksinim duyduğu savı buradan ileri gelir. Psişik etkileri anmaya gerek dahi yoktur. Zira psişik etkilerin tefekküre olan olumsuz etkisi, bedenin etkisinin on katıdır. Vesvese ve tasalar külliyen bir kenara itilmelidir.
Ayrıca hava şartları da çok önemlidir. Soğruk bir hava sürekli olarak titreyen ve ısınmak için iradeye yalvaran zavallı bedeni avucuna alır. Sıcak ise en korkunç düşmanıdır tefekkürün. Önce terletir, sonra ağır bir uyku başlar. Tefekkür için ilkbaharvari bir iklim şarttır. Dağınıklık ve düzensizlik, alarmı çalan saat gibidir. Tefekküre dalma çabası içindeki insanın dikkatini kendi üzerine çekmeye çalışan kötü niyetli ifritler gibidir dağınık masanın üzerindeki her bir şey. En önemlisi yarının planının önceden yapılması zorunluluğudur, ihtiyaçlar giderilmeli, notlar alınmalı ve eksiksiz bir yarın hazırlanmalıdır. Aksi halde "yarın" veya diğer adıyla "sorumluluk hissiyatı içindeki bilinmeyen sonra" ya hazırlık boğazını sıkar insanın....
Ya da...
Aşk olmalı insanda, merak ettiğine çekilmeli samimi duygularıyla. O zaman sağlık sorunları, gürültülü, yarın sorumlulukları, varsıllıklar, yoksulluklar, midenin açlığı tokluğu, sıcak, soğuk... hiç bir şey engel olamaz düşünmeye. Zira düşünce kendi müridine sonsuz eli açıklık içindedir, yeter ki insan düşünmenin zevkli dünyasını istesin. Düşünce yoluyla kendinden zevk almayı dilesin. Düşünme eylemi ile hiçbir yere varılamayacağına iman etmiş düşüncesizlerin isimleri, tefekküre nelerin engel olduğu bölümünde anılmalıdır.
Doğrusu, derin düşünme aydınlanmayı sağlamayabilir, Tanrıyı da buldurmayabilir, ayrıca tefekkür birçok beklenti karşısında beyhude bir çabaya da dönüşebilir, ama ne olmadığını bilmenin ve dolayısıyle neyin önünde olduğunun farkındalığı ve bu idrak karşısında edinilecek fikir ancak mütefekkirin zevkindedir. Tefekkür geçmiş ile bağlarını koparmış ve yarın ile hepten ilgisiz olarak şimdi ve buradadır.
Yazık ki tefekküre dalmak tasarrufunda değildir insanın, yoksa kim ister yoksunluklar dünyasına dönmeyi....""""
Bu da sözünü ettiğim vakfın "Düşün-ü-yorum" dergisinde yazan sevgili İzzet Erş'in yazısından kısaltarak aktardığım ve çok beğendiğim bir makale.
Ayrıca hava şartları da çok önemlidir. Soğruk bir hava sürekli olarak titreyen ve ısınmak için iradeye yalvaran zavallı bedeni avucuna alır. Sıcak ise en korkunç düşmanıdır tefekkürün. Önce terletir, sonra ağır bir uyku başlar. Tefekkür için ilkbaharvari bir iklim şarttır. Dağınıklık ve düzensizlik, alarmı çalan saat gibidir. Tefekküre dalma çabası içindeki insanın dikkatini kendi üzerine çekmeye çalışan kötü niyetli ifritler gibidir dağınık masanın üzerindeki her bir şey. En önemlisi yarının planının önceden yapılması zorunluluğudur, ihtiyaçlar giderilmeli, notlar alınmalı ve eksiksiz bir yarın hazırlanmalıdır. Aksi halde "yarın" veya diğer adıyla "sorumluluk hissiyatı içindeki bilinmeyen sonra" ya hazırlık boğazını sıkar insanın....
Ya da...
Aşk olmalı insanda, merak ettiğine çekilmeli samimi duygularıyla. O zaman sağlık sorunları, gürültülü, yarın sorumlulukları, varsıllıklar, yoksulluklar, midenin açlığı tokluğu, sıcak, soğuk... hiç bir şey engel olamaz düşünmeye. Zira düşünce kendi müridine sonsuz eli açıklık içindedir, yeter ki insan düşünmenin zevkli dünyasını istesin. Düşünce yoluyla kendinden zevk almayı dilesin. Düşünme eylemi ile hiçbir yere varılamayacağına iman etmiş düşüncesizlerin isimleri, tefekküre nelerin engel olduğu bölümünde anılmalıdır.
Doğrusu, derin düşünme aydınlanmayı sağlamayabilir, Tanrıyı da buldurmayabilir, ayrıca tefekkür birçok beklenti karşısında beyhude bir çabaya da dönüşebilir, ama ne olmadığını bilmenin ve dolayısıyle neyin önünde olduğunun farkındalığı ve bu idrak karşısında edinilecek fikir ancak mütefekkirin zevkindedir. Tefekkür geçmiş ile bağlarını koparmış ve yarın ile hepten ilgisiz olarak şimdi ve buradadır.
Yazık ki tefekküre dalmak tasarrufunda değildir insanın, yoksa kim ister yoksunluklar dünyasına dönmeyi....""""
Bu da sözünü ettiğim vakfın "Düşün-ü-yorum" dergisinde yazan sevgili İzzet Erş'in yazısından kısaltarak aktardığım ve çok beğendiğim bir makale.
20 Ekim 2010
Özümüz Kökümüz
Bu yazı, haftada birgün devam ettiğim bir vakfın sohbetlerinde tanıdığımız bir güzel insana (Mustafa Alagöz'e) ait. Vakfın aylık yayınlanan dergisindeki yazısını çok beğendiğim için buraya almak istedim. http://www.anadoluaydinlanma.org/.
""Yaşam iradesi denen birşey var. Herhangi bir canlı kendi canlılığını devam ettirebilmek için en azından organlarını bu yolda kullanmak zorunda kalıyor. Bir böceğin, bir kuşun bile doğal davranış olanaklarını kısıtladığınızda nasıl çırpındığını görebilirsiniz. Ters dönmüş bir tosbağa ya da sırtüstü düşmüş bir hamamböceğinin ayakları üzerine dikilmek için telaşına bir bakın...
Davranışları ve yaşam alanı bir başkası tarafından sınırlandığında ne denli korkuya kapılıyorlar, geriliyorlar ve bir çıkış yolu bulmak için can havliyle çabalıyorlar. Elbette bunlar içgüdüsel bir dürtü sonucu ortaya çıkıyor ve organizmalarında saklı yaşam güçlerini kendi varlıklarını devam ettirmek için kullanmak istiyorlar. Tek dürtü ve tek amaç beslenmek, üremek ve neslin sürekliliğini sağlamak.
İnsan bundan ibaret değil, bedensel varlığının ötesinde bir varlık olduğu için salt bedeni arzularının doyurulması ile yetinemiyor. Daha somut söylemek gerekirse, beslenmek ve üremekten ibaret bir yaşam süreci insana yetmiyor. Bu gerçeği her an kendi iç dünyamızda sık sık değişen hallerden izleyebiliriz.
Kendimizi sadece madde boyutuyla yaşatmanın ötesine geçme arayışının içinde buluruz her zaman. Yakından baktığımızda insanı tüm etkinliklerin temelinde tinsel bir özlemin gizli - açık, belli - belirsiz olarak bulunduğunu görebiliriz. Ancak insan kendi yapıp etmeleri üzerinden kendi kendini izleyebilirse, etkinliklerinin varoluşsal özüne uygun olup olmadığını görebilir. Bireysel girişimlerimiz olur, toplumsal etkinliklere katılırız, amaçlı düzenli organizasyonlar içinde bulunuruz...
Bu süreçte üç halin olduğunu düşünüyorum; birincisi, sadece başka insanların bulunduğu ortamlarda bulunmak, yalnızlığın baskısından kurtulmak, başka insanlarla hangi düzeyde olursa olsun dokanakta bulunmak için. İkincisi, kendini ortaya koymak, kendini ifade etmek, böylece başkasının gündemine girmek, başkası tarafından değerli bulunmak, bir anlamı olduğunu yaşamak için. Üçüncüsü ise, kendi tefekkürü sonucu arayışa düşmek, anlam sorgulamasına boğulmak, deyim yerinde ise bir derde düşüp derman arayışına yönelmek.
İlk ikisi yaşanmadan üçüncüsüne gelmek çok zor görünüyor. Birinci ve ikinci aşamayı tüketen insan kaçınılmaz olarak üçüncü aşamaya gelir. Manevi, başka bir deyişle insanı güzellik burada ortaya çıkıyor. Hiçbirşey beklemeden, hiç kimse seni zorlamamışken, herhangi bir görev duygusu ile değil, bir şey elde etmek için değil, sadece ve sadece içten gelen bir itkiyle tinsel dertler edinebilmek ne hoş bir duygu.
İnsan sonsuz bir dünyaya açılıyor. Hiç kimseyi yargılamadan, onda bunda kusur bulmadan, kendini birilerine beğendirme telaşına düşmeden hayata dalmak........""
İşte ben de son bir senedir kuvvetli bir şekilde böyle hissedip, böyle olup, bu arayışlar içine girdiğimden bu yazı ayrıca bir hoş geldi bana ve demek istediklerimi kısacık söyleyebildi. Teşekkürler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





