19 Mart 2013

Sokak kedisi Bıdık

Daha önce yazmıştım, arkadaşımın evinin bahçesinde çok sevdiğim ve nüfusuma geçirdiğim kedim Bal ile ilgili duygularımı. Nasıl sonradan kedi sever olduğumu, elime alamıyorum ama ucundan ucundan sevdiğimi, aşı, mama gibi şeyleri harfi harfine yaptığımızı, sabah akşam geldiğini, akşamları evin içine alıp ayağımızın dibinde yatışını, sürünüşünü, memnuniyetten çıkardığı mır mır seslerini, beni benden aldığını anlatmıştım. Ama kedilerin nankör olduklarını unutuyor insan işte. Bizim kedi Bal daha şubat başında kayıplara karıştı. Eeee mart geliyor normaldir dediler, öyle gider etrafta zamparalık yaparlar, dolanırlar, stress atarlar sonra gelirlermiş. Mart bitiyor daha ortalıkta görünen yok. Bu arada geçen yaz benim evin altındaki komşuların daha bir haftalık bebek olarak getirdiği, bahçeye bıraktıkları ve dört kardeşten üçünün 2-3 ay içinde yok olduğu sadece geriye bunun kaldığı bir kedi maceram daha var. Hiç tipim olmayan, kafamı çevirip bakmayacağım tip ve renkte bu kedi kendi kendine ortalıkta gezindi, alt komşum gelip gittikçe ona mama bıraktı. Ben de kedi sevmeye başlayan yeni heves bir tip olarak hadi yazıktır bebektir, ben de buna iki lokma vereyim, suyunu koyayım demeye başladım. Çok konuşkan beni görünce bir mırlama bir miyavlama, birşeyler anlatmaya başlıyor, ben de ona aynı seslerle cevap verip bir sohbettir tutturuyoruz. Merdivenleri çıkıyor peşimden kapı aralığından içeri dalıyor halının üzerinde kıvrım kıvrım haller, konuşmalar, neyse söz dinliyor ve sonra dışarı çıkıyor. Adını Bıdık koydum, Bal kedim kayıplara karışınca bunda teselli bulmaya başladım. Aslında mevsim icabı bu da etrafa açılım yaptı, her gün muntazam gelen kedi bir hafta on gün yok oluyor, sonra tekrar çıkıyor ortaya, nereye gider neler yapar hiç anlamıyorum. Neyse ki evin yolunu buluyor ve aynı atiklikle merdivenleri çıkıp kapı önünde serenada başlıyor. Ben de mama, parazit aşıları ile idare ediyorum, diğeri gibi nüfus kağıdını çıkartamayacağım ama bakıyorum işte. İki gün sonra bu da satar beni, çok bağlanmamak lazım. Eh evin içine de alamayacağıma göre bu kadar muhabbet yeter. Ama çok alem bu hayvanlar, dakikalarca seyrettiriyorlar kendilerini, hele beni sev okşa halleri, sırnaşmaları yok mu, oyunlar yapmaları. Mesela bu Bıdık paspas püskülü ile deliriyor, kapının önünü paspas yapmam gerektiği zaman görmeniz lazım neler oluyor. Kaşla göz arası ancak bu kadar fotosunu çekebildim. Yazın bir yaşında olacak Bıdık bey.

Orkide

Yan evdeki komşum 2 aylığına Istanbul'a gitti, giderken de hepsi açmamış, tomurcuklarla dolu, bu harika çiçeği bakmam için bana bıraktı. Hayatımda ilk defa orkide baktım. Güneş sever dedi, pencere kenarına koydum, 3 günde bir alttan sulayacaksın dedi, yaptım, ayrıca müzik dinlettim, onunla konuştum, iltifat ettim, fotografını çektim, lütfen sakın bozulma, sakın küsme, komşum gelince seni görünce bayılsın, benim ufak orkidem nasıl böyle büyüdü güzelleşti desin dedim. Valla beni utandırmadı, büyüdü, açıldı serpildi, çok güzel oldu. Komşum döndü geldi, çiçeğini görünce çok şaşırdı hem de çok memnun oldu, bizde vedalaştık bu güzeller güzeli orkide ile. Çok zarif bir çiçek, bir gün benim de olacak inşallah.

Baharlar Açtı

Havalar ısınıyor, güneş daha çok gözükmeye başladı, gerçi buranın sağı solu hiç belli olmuyor ama çevreye bakınca insanın içi gülüyor, hele yeşillikler ve aralarındaki renkler çok güzel bir manzara oluşturuyor. Epey günler geçti yazamadım, burayla ilgilenemedim, bir sürü şey birikti, iz bıraktı, bazıları kolayca geçti, bazıları çok zor geçti. Yağmurlar fırtınalar oluştu, yolları su bastı, daha üç gün önce lodos fırtınası balkondaki koca dolabı devirdi, içindeki kuru erzaklarım, kavanozlarım ve daha bir sürü şey tuz buz oldu, mercimekler fasulyeler ortalığa saçıldı, bir dolu şey parçalandı gitti. Ben şaşkınlıktan bakakaldım, balkonun tenteleri söküldü uçtu, güzelim çiçeklerim devrildi, sardunyalarımın kırmızı çiçekleri yolundu. Hepsi 3-4 saat içinde oldu bitti. Geriye savaştan çıkma bir balkon ve şaşkınlıktan ağzı açık ben kaldık. Burası da böyleymiş işte, yaşayarak öğreniyoruz. Bakalım daha neler göreceğiz. Ama bahar dallarını seyretmek çok güzel, şimdilerde yeşil yapraklara dönüştüler, bu fotoyu şubat ortalarında çekmiştim.

6 Ocak 2013

MOZAİK

Bu senenin ilk yazısını mozaik üzerine yazmak istedim. Buradaki ilk kursum, kasım ayından beri çok şeyler öğreniyoruz, uyguluyoruz ve her zamanki gibi sene sonu sergisine hazırlanıyoruz. Mozaik evvelden beri merak ettiğim bir konuydu. İlk okulda renkli kağıtları keserek yapardık, elişi kağıdı mı ne derlerdi. Kare kare kesip yapıştırmak, küçücük parmaklarımız ile hayli zor olurdu ama rengarenk neşeli bir dünya hala gözümün önünde. Şimdi burada mozaik taşlarını kesiyoruz yapıştırıyoruz, bir sürü renk var, bir sürü alet var, elmas uçlu bıçak ile cam kesmeyi, ayna kesmeyi öğrendik, kumlama yaptık. Sonra doğal taşlarla çalışacağız. Elimde renk renk cam taşlar, deniz kenarından toplama doğal taşlar, düğmeler, boncuklar ve daha bir sürü şeyler var. Ahşap üzerine, saksı üzerine ve daha bir sürü materyal üzerine mozaik yapmasını öğreniyoruz. Dekupaj tekniği, file üzerine çalışma, kanaviçe gibi çeşitli uygulamalar yapıyoruz. Bayağı zahmetli, bayağı meşgul edici, bayağı masraflı ve bi o kadar da zevkli bir uğraş.  Yapıştırıcı, boya, derz derken bazen inşaat işçisi gibiyiz. Yaratıcılık, desen meydana getirmek, sabırla ufacık taşları yerleştirmek, renk seçimi, çizimler derken velhasıl beni yine benden alan bir uğraş. Çok hoşuma gidiyor, bana iyi geliyor. İnşallah daha büyük panolar şeklinde çalışmak nasip olur. Şimdilik ufak parçalardan gidiyorum. Hani şöyle ev duvarı, bahçe yolu gibi projeleriniz varsa bekleyin havalar ısınınca size yaparım.

31 Aralık 2012

Hoşçakal 2012

Bu sene benim için pek hareketli geçti, hatta dolu dolu diyeceğim. Geçen sene sonundaki safra kesesi ameliyatından yeni çıkmıştım, midemde birşeyler falan derken yılbaşı gecesi evde oturup tv ye takılmıştım, kendi güzel yemeklerimi yemiştim. yeni yıldan dileklerimi yazmıştım. Sonra kar kış, soğuk derken eski evimde ısınma sorunları, doğalgaz masrafları, can sıkıntısı giderek bunalıma girmekten son anda çarkedip ebru sergim için hazırlanmaya başlamıştım. 
Martta CKM de ebru sergisi açtım, bu olay beni gökten bir çuval para düşmüşcesine sevindirdi, acaip süpriz oldu ve kendi çapımda bir mucize gerçekleştirdim. Çok başarılı geçti, yeni insanlar tanıdım, yeni arkadaşlıklara yol açtı. Sonra radikal bir karar aldım ve artık ev, ortam, hatta şehir değiştirmeye karar verdim. Koli yapmaya başlayıp Mayıs sonu buralara taşındım. Yeni ev, yeni şehir, yeni hava, yeni çevre, yeni arkadaşlar derken yaz, sonbahar bir çırpıda geçti gitti. Şimdi jeton düşmeye başladı ve neler yaptığıma kendim bile şaşıyorum. Aferim bana, ne iyi etmişim, şimdi yine küçük şirin bir evim var, hep yanımda olan birisi var, önümde mandalina ağaçları, ileride deniz var. Elimi uzatsam dağlar, bacağımı uzatsam sular, ılık hava, güneş var. Yeni yerler keşfetmek var, her an bir şey öğrenmek var, daha fazla sabır etmek var, bazen kendi başına kalıp düşünmek, bazen kalabalığa karışmak var. Ama daha az soğuk var, daha çok insan var. 
İnekten sağıldıktan bir saat sonra eve gelen süt var, dün tavukta bugün bende yumurtalar var, her an her yerde balık var, pazarda otlar, pastahanede otlu börekler, poğaçalar var, dolayısiyle bende kilolar var. Acaip yağmurlar var, öyle böyle değil fırtınalar var. Hala balkonda sardunyalar var, kırmızı pembe açıyorlar.
Çok şükür Allahım, çok teşekkürler, bugünleri de gördüm. Bugün hava sıcaklığı 17-18 derece idi, balkonda güneşte kemiklerimi ısıttım, şimdi hazırlanacağım ve yılbaşı gecesi için çıkacağız. Güle güle 2012 bana hem zor hem iyi geldin, uzun zaman anacağım hatıralar yaşattın, bana çoookkk şey kattın, inşallah bu günleri aramam, daha güzellerini yaşarım.

1 Aralık 2012

Lodos



Ankara'dan İstanbul'a taşındığımız zaman, tatillerde yazdan yaza geldiğimiz zaman haşır neşir olduğumuz, sonra uzun aylar boyunca hasretini çektiğim denizi her an görmek, kıyısına gitmek artık çok kolaylaşmıştı. Erenköy 'de oturuyorduk ve evden Bağdat caddesine kadar yürümek oradan da denizin dibine kadar gitmek çok basit idi.  Şimdiki gibi sahil doldurulmamıştı, caddeden denize doğru yürüdün mü birkaç çıkmaz sokak vardı orada denize ayağını sokardın neredeyse. Bazı sokakların sonunda salaş çay bahçeleri vardı, denizin dibinde oturup su akar deli bakar misali denizi seyrederdim. O zamanlar rüzgarlarla da yakinen tanışma fırsatım olmuştu, hangi yönden esene ne ad verilir, öyle eserse deniz nasıl olur, hava nasıl olur gibi bilgileri öğrenmeye başlamıştım. Ankara'da esmeyen rüzgarlar eserdi deniz memleketinde. Lodos gibi mesela, sahile vuran dalgaları seyretmek çok hoşuma giderdi, hem azıcık ürkerdim hem de bayılırdım. Lodos estiğini hissedince kız kardeşimle beraber çay bahçesine koşar, denizi, dalgaları yakından seyretmeye dalardık. Tam kara ikliminden gelme denize hasret kızlardık Sonraları işe başlayınca lodos yüzünden işlemeyen vapurlar sayesinde işe gidemediğim günler oldu. Daha daha sonra lodosu çok sevmemeye başladım çünkü her seferinde migrenim tutuyor acaip baş ağrısı çekiyordum. Migrenim tutunca da dünyam kararıyordu bir de lodos havalarda sarhoş gibi bir tuhaf  haller oluyordum. Hani Orhan Veli "beni bu havalar mahvetti" diyordu ya, beni de lodos mahvetmişti, bu rüzgar bünyeye yabancı, uyum sağlamam epey uzun sürdü. Şimdi burada yine lodos fırtınası yaşıyoruz. Saatte 70 - 80 km esiyormuş ama biz kuzeyde olduğumuz için deniz kenarına gidince kabaran dalgaları göremiyoruz, aksine deniz dümdüz ve çok sakin, sadece karada hava feci esiyor, ağaçlar, çiçekler yerlere yatıyor, benim balkondaki sandalye, saksı gibi şeyler uçuyor. Sabah gazete almaya giderken bir ara sürüklendim sanki ama sıcaklık 20 derece. Neyse migren hafif geçiyor, kendimi değişik şeylerle oyalıyorum. Yarın feci sağanak geliyormuş, sulanacağız, hadi bakalım hayırlısı.   

Zeki Müren Müzesi

Doğduğumdan beri hayatımızda olan,  annemin çok severek hem sahnede hem plaklarında, radyoda dinlediği, ailece sesine bayıldığımız, benim de büyüdükçe Türk Sanat Müziğini sevmeye başladıkça fark ettiğim, şarkı sözlerini tane tane söylediği için dinlerken anladığım ve hatta bazı bestelerine halâ aşık olduğum, hayattaki duruşunu çok sonraları anladığım, gerçekten büyük sanatçı olduğunu bir kere daha gözlemlediğim Zeki Müren'in Bodrum'daki müzeye dönüştürülen evini gezmeye gittik. Evin konumu, manzarası yeri şahane. Ne çok isterdim onunla komşu olmayı evine ziyarete gitmeyi, terasında oturup karşılıklı kahve içmeyi. Kocaman bir ev, iki katlı, ferah geniş odalar, antre, mutfak, bahçe, balkon derken harika bir ev. Bütün odalar, bazıları bu evinde yaşarken kullandığı, bazıları İstanbul'daki evinden getirilmiş eşyalarla döşeli, çoğu şey onun bıraktığı gibi muhafaza edilmiş. Kostümleri, ayakkabıları, takıları, özel eşyaları camlı dolaplarda sergileniyor, ev eşyaları benim çocukluk, genç kızlık dönemlerinden kalma (Ankara günlerimi anımsattı), sanki zamanda yolculuğa çıkıyorsunuz. Bütün ihtişamlı hayatına rağmen ne kadar mütevazi, ne kadar sade eşyalar. Çok havalı Buick marka otomobili de bahçedeki camekanlı garajda sergileniyor.
Ben onu sahnede seyredemedim, buna hep dertlenirdim, benim gidebileceğim zaman o sahneleri bırakmıştı, burayı gezince daha da çok dertlendim. Sadece yılbaşında büyük sükseyle çıktığı tv programlarından veya İzmir fuarına çıkacağı veya sahnelerde yeni programa başlayacağı zaman basına yansıyan haberlerinden izlerdik ve o programlarda bu sefer ne giyecek, nasıl bir orjinallik yapacak diye merakla takip ederdik. Ama burada o kostümleri yakından görünce aklım çıktı, o devirde bu kostümleri çizip tasarlamak, diktirmek, işlemelerini yaptırmak ve onları sahnede giymek, o renkler, desenler, aksesuarlar, ayakkabılar (meşhur apartman topuklular) hepsi bir alem ve başka dünyadan gelme gibiler. O yıllarda halkın onu büyük bir sevgi ve saygıyla dinlemesi, sevmesi, takdir etmesi, bağrına basması, ödüllere boğması, hayranlarının gazino kapılarında izdihama yol açmaları boşuna değilmiş daha iyi anladım. Belki tenkit edenler de az değildi ama her zaman onu olduğu gibi kabul ettiler, hiçbir zaman toplum dışına itilmedi. Bir an bugün geldiğimiz noktada buna inanmak bana bile zor geldi. Bu zamanda olsaydı nasıl olurdu ???
Hele sanatçı tarafı, çizdiği desenler, hepsine ayrı isimler vermiş, bazılarını kostümlerinde kullanmış, bazıları tablo gibi. Gerçekten büyük sanatçıymış, acaba gereken ihtimamı gösterdik mi, hakkını ödedik mi diye düşünmeden edemiyorum. Yazın bu müzeye günde 700 kişi geliyormuş, inşallah hep böyle olur ve yıllarca devam eder, unutmayız. Yolu buralara düşenler burayı gezmeyi sakın ihmal etmesinler.  

1 Kasım 2012

Kedim BAL

Birkaç sene önce bugünleri bana anlatsalar, bu fotoları 
gösterseler katiyen inanmaz hatta çok kesin itiraz ederdim.Ben çocukluğumdan beri kediden korkarım, hele evvelden kedi ile aynı odada bile bulunamazdım. Kedisi olan arkadaşlarımın evine gidince kedi başka odaya alınırdı. Son birkaç senedir kendimi eğitmeye, kedilere alışmaya başladım. Hala elime alamam, tutamam, sadece başlarının üstünü cici cici yaparak severim o kadar. Ama burada arkadaşımın evinin önüne gelen bir kedi var ki beni aşık etti kendine. Sessizce gelişi gidişi, bir kere bile miyav dememesi, açlıktan ölse bile sabırla mama verilmesini bekleyişi, hiç sırnaşıklık yapmaması, açıkgöz kedilerin gelip onun önüne geçerek mamasını yemesine bile sessizce bakması, hiç yalakalık yapmaması, bakışı, ön patilerini teker teker kaldırıp kıvırarak beklemesi, mama yedikten sonra gırlaması, yumuşak paspasın üzerinde yuvarlanması, keyifle bacaklarıma sürünmesi beni mest ediyor. 3 ay bu kediye balık, peynir, yoğurt, köfte, artık ne yersek verdim, sonra gidip kuru mama, yaş mama almaya başladık. Sabah geldi gitti, akşam geldi bazen paspasın üzerinde yattı, bazen gitti. Sonunda nüfusuma geçirmeye karar verdim. Aldık veterinere götürdük, tüm aşıları yapıldı, pasaportu çıktı, 3,5 yaşında, erkek, sarman melezi, 6,5 kg adı Bal, annesi ben. Hala çene altını azıcık, başını azıcık seviyorum, göz göze konuşuyoruz beni dinliyor, çok utangaç başını hemen eğer, gözlerime dik dik bakamaz, gırlar, sürünür. Şimdilerde çevre evlerde oturan bir yazlıkçı eve almış bakıyormuş diye duydum, pek üzgünüm epeydir görmüyorum ama o yazlıkçı evine dönecek, kedi kışın bana kalacak. Sanmayın ki evin içine alacağım, hiç düşünmüyorum ama bahçeye ona layık bir yer yapacağım. Kim derdi ki ben bu hallere gelicem, valla kendim bile inanamıyorum. Bu kedi Nisan ayından beri benim dikkatimi çeken bu sayfalarda daha önce de şaşkınlıkla söz ettiğim kedidir. Şimdi hatırladım, nisan ayında ilk onu yazmışım.


Mandalina Zamanı

3 Eylül 2012

Balkondaki misafirler ve Mehtap

Hemen hemen bir ay kadar oluyor, evin içinde koyacak yer bulamadığım için balkonda duran büyükçe bir kolinin içine koyduğum tamir çantasından bir şey almam icap etti. Üzerindeki örtüyü kaldırıp alet çantasını açana kadar bir sürü arı sardı ortalığı, nereden geldi bunlar savulun diyene kadar bir tanesi dizimden soktu bile. Ulan şimdi sırası mı, işim var, seninle mi uğraşacağım, bu ne arısı, benim alerjim var mıydı, bal arısı mı, eşşek arısı mı, kolonya, buz basalım şişmesin gibi işlemlerden ve hallerden sonra kendime gelip şu kutuya bir daha baksam dedim. Aynen fotoda gördüğünüz gibi arılar kolinin iç duvarına iki adet petek yapmışlar. Bir tane petek boş duruyor, diğerinin üzerinde her zaman 5-6 arı var, ben olan bitenden habersiz örtüyü açınca petekleri bozacağım zannettiler herhalde, can havliyle ortalığa yayılıp beni de bir güzel soktular, vay sen misin bizim keyfimize dokunan. Ben nebileyim oraya ne zaman geldiniz, ne yapıyorsunuz. Acaba bunlar bal mı yapıyorlar, hazır petek yapılmış bal damlayacak herhalde dedim ama alakası yok, bunlar bal arısı değilmiş, hatta dizimden soktuğu için kurtulmuşum, boynumdan veya damara yakın bir yerden sokarlarsa öbür tarafa gidebilirmişim, alerji olup olmamak şart değilmiş. Şimdi halen yerlerinde duruyorlar, bir arkadaşın görüşüne göre üzerlerine sheltox sıkılacak ve oradan atılacaklarmış. Bekliyorum hangi babayiğit üzerlerine sheltox sıkacak diye. Ben katiyen sıkamıyacağım, sıkarlarken de evde olmayacağım. Şimdi dua ediyorum tamir çantası gerekli olmasın diye, onlar orada ben evde yaşayıp gidiyoruz işte. O bölgede temizlik de olamıyor tabi, hani havalar soğuyunca kendiliklerinden çekip gitseler diyorum. 
Son olarak da arkamdaki kayaların üzerinden doğan mehtabın manzarası harika oluyormuş, dün akşam yakaladım, kayda geçsin istedim.

İncir, Mandalina, Bostan

Evimin önündeki bahçede mandalinalar büyüdüler ama hala yeşiller, hani böyle yeşil haldeyken dilimleyip içkiye veya limonataya katıyorsun falan pek güzel oluyor. Sabırsızlıkla sararıp kızarmalarını bekliyorum, ne hoş bir manzara olacak kimbilir. Yan bahçedeki incirler de büyüdü olgunlaştı hatta çatladılar ama çok yüksekte duruyorlar toplayamıyorum. Bir sabah ağaca merdiven dayayacağım bakalım yetişebilecekmiyim. Hem sarı incirler var hem kara incirler, pek severim. Yandaki komşu evin özenle dikip baktığı ve büyüttüğü bostandan bana da kabak, patlıcan, biber, domates, salatalık düşüyor, pek güzel oluyor, seneye darısı başıma inşallah. İşte burada böyle bir yaşantı var, hani çalışırken hayali kurulan, emekli olunca böyle yapacağım denilen, ahh bir bahçem olsa şöyle böyle diye planlar yapılan. Çok şükür bana bunların hepsi bir hediye gibi geldi, fazla çaba göstermeden, çok plan program yapmadan, fazla beklentiye girmeden, zamanla olur şart değil, hele bir bakalım diye söylerken. Şimdi bakıyorum da hepsi önüme konmuş, etrafıma serpiştirilmiş, beni de bu ortama sokmuş. Ne ben bunların farkındaydım, ne de onlar benim farkımdaydılar. Galiba  artık farkediyoruz birbirimizi. Ben bir gayretle balkondaki sardunyaları öldürmemeye çalışıyorum, çok sıcaklarda bayıldılar, yandılar, şimdi toparlanıyorlar. Ama begonviller için ne kadar çaba sarfetsem olamıyor,  bir dönem öldüler, sonra yenileri geldi, şimdi onlar da soldular ama yeniden canlanacaklar bekliyorum. Taktım begonvillere, böyle olurlarmış, önce yerlerini şaşarlarmış, bir dönem dökülürlermiş, sonra yeniden açarlarmış, inşallah bekliyorum.   

Eylül

Ben buraya gelişimin 3. ayını bitirdim, yani hanyayı, konyayı öğrenmeye çalışalı henüz 3 ay oldu. Laylay lom devam ediyor, tatil havası yaşıyorum, az çok kendi başıma gidip gelecek yerleri öğrendim, daha fazlası ihtiyaç halinde öğrenilecek, zamana yayıyorum. Çarşı pazar tamamdır, hatta pazarda belli pazarcıları belleyip hep onlara gitmek gibi huylar de edindim. Evin bahçesinde, alt kattaki komşuların yardım severliği sayesinde dört adet yavru kedi cirit atıyor, her biri başka renk ve tipte oldukları gibi balkondan izlediğim kadarıyla huyları da farklı. Uzaktan olsun ben de kedi sevmeye gayret edeyim derken, arkadaşımın evinin bahçesine gelen iki adet kediyi isim verip ( Bal ve Badem) evlat edinip bağrıma basarken, benim evin bahçesi kedi çiftliği oldu. Ama burada zaten her yer hayvanat bahçesi konsepti şeklinde. Yandaki evde kocaman bir köpek var, çoğu geceler uyku haram, devamlı zincire bağlı hayvan bunalımda bence,  içim acıyor. Bir gece zincirini açıp hayvanı özgürlüğüne kavuştursam gider mi yoksa kalır mı diye merak ediyorum. Ne gezdirmek, ne koşturmak, sahipleri de bir hoş, hayvan hep bağlı, gece gündüz 3 metre zincir boyunca gidip geliyor. Önümdeki mandalina ağaçları dolu bahçeye ara sıra geceleri yaban domuzları (bakınız aynen resimdeki gibiler) geliyor, sürü halinde, dün akşam fener ışığında 6-7 tane saydım, homur homur sesler çıkarıyorlar, onu duyan etrafdaki bütün köpekler uluma ile havlama karışımı senfoniye başlıyorlar. Civar evlerin bahçelerinde horozlar, tavuklar var, horozlar bazen saatleri şaşırıyorlar, gece yarısı falan ötüyorlar veya öğle vakti aşka geliyorlar niyese. Ama inekler baş tacımız, hemen hemen her bahçede var, ara sıra dışkı kokuları balkon keyfimize keyif katıyor, ama sesleri de bir o kadar köy havası yaratıyor. Onlar olmasa o mis gibi sütleri nasıl bulur da yoğurt veya sütlaç yaparım dimi ama. Kıymetini bil, böyük şehirlerde böyle şeylere hasret yaşıyor millet. Eylülde gel şarkısı eşliğinde gidiyoruz işte. Bayram bitti, okullar açılacak, yazlıkçılar dönüyorlar galiba, bir tenhalaşma bir sakinleşme göze çarpıyor sanki. Buradaki yerlilerin dediği gibi şu yabancılar gitse de biz hayatımızı yaşasak, bakalım göreceğiz nasıl yaşanıyormuş.


Manzara

Yine hoş manzaralar görünce, fotoları çekince yazmadan, buraya koymadan edemiyorum. Belki benzerleri veya değişik açıdan çekilmişleri doludur burada, ama olsun, yine kayda geçsin, yine bakalım, yine bu anları yaşayalım istedim. Artık güneş kavurmuyor ama hala yakıyor, deniz şerbet gibi, zaten hep öyleydi, rüzgar hafifledi, yavaşladı diyelim. Fırtına gibiydi bazen bıktırdı off dedik, bazen iyi ki esiyor dedik ama şimdi artık kararınca esiyor sanki veya kararınca essin yani. Daha güzel manzaralara doğru.


Mimoza

Her sene yaz mevsimi gelince, gazetelerin çoğu köşe yazarları illa bir Bodrum yaparlar, ya bayrama denk gelir, ya baharda gelirler, ya özellikle tatile gelirler ama illa gelirler. Sonra da illa Gümüşlük'e giderler. Hani yazar çizerler,  sinemacı, tiyatrocu gibi sanatçılar, esas Bodrum' u sevenler, esas rakı + balık yapmak isteyenler illa oraya giderler ya. Halbuki başka semtlerde de harika rakı + balık yapılacak yerler var, oralarda da denizin dibinde restoranlar var, oralarda da güneş nefis batıyor falan filan. Sonracıma Gümüşlük'de de illa Mimoza'ya giderler. Halbuki aynı sırada başka bir sürü deniz dibi restoran olmasına rağmen, en fiyakalısı, en gösterişlisi ve gerçekten de duruşu, görünüşü, havası ile en hoş olanı Mimoza, hem de en pahalısı. Ama şimdi dekorasyon için onları kutlamak lazım. Denizin dibinde, yolun sonunda, masası, örtüsü, çiçeği, mumları, etraftaki ağaçları beyaza boyayıp üzerine hoş süsler asması ile ve de her şeyi beyaz yapması ile farkını ortaya koyuyor, dikkat çekiyor ve ambiyansı insanları tavlıyor. Akşamüstü gün batarken başka, gece ışıklar yanınca başka havada ve çok güzel bir yer. Bizim köşe yazarları da illa gelip bir tek atarlar, güzel balıklar yerler, dünyayı kurtarırlar ve sonra köşelerinde yazarlar. Sanki her sene mutat böyle oluyor bu. Bu sene ben de bizzat gittim gördüm ve yazdım. Hiç kusur kalır mıyım ???

Yaprak sarma

Burada yani Ege'de zeytinyağlı yaprak sarma benim bildiğimden değişik yapılıyormuş. Bodrum'daki bir plajın restoranında denk geldiğim hanımları seyrettim, sordum, onlarla konuşup öğrendim. İçine ne dolma fıstığı, kuş üzümü koyuyorlar, ne tarçın, dolma baharı konuluyor, ne de içini önceden pişiriyorlar. Hepsi çiğden, pirinç, domates, belki maydanoz, yağ ve tazecik asma yaprağı, hepsi o kadar. Bütün kadınlar, ev halkı, konu komşu, kim varsa toplaşıp oturuyorlar ve gerçekten benim küçük parmağım kadar incelikte ve küçüklükte sarıyorlar. İçler yaprakla beraber pişiyor, tadı fena değil, tabakta sunum gayet hoş, hele böyle sararlarken seyrederseniz, ne sabır, ne marifet, nasıl böyle kalem gibi diyorsun, ellerinize sağlık diyorum. Amaaaa ben yine de bizim usul fıstıklı, üzümlü, baharatlı dolma içini tercih ederim. İster patlıcan, biber doldur, ister yaprak sar, önceden pişmiş olduğu için sararken veya doldururken de bir kaşık ağzıma atmayı çok severim. Üşenmesem de otursam şu mevsim bitmeden bir zeytinyağlı patlıcan, biber dolması yapsam.

11 Temmuz 2012

Gümüşlük (Myndos)

Myndos, Bodrum yarımadasının batı ucunda, Bozdağın üzerinde kurulmuş. Myndos sözcüğü etimoloji yönünden incelendiğinde “Ana Tanrıça’ya Tapınma” anlamına gelirmiş. Ayrıca Herodotos’da da bir ilk çağ kenti olarak ismi geçermiş. Myndos’un arkasındaki tepelerde, uzun burnun ucunda gümüş ocakları bulunuyormuştu, daha sonra buraya verilen Gümüşlük ismi bu maden ocaklarından kaynaklanıyormuş.
Tarihi bilgi olarak bunları okudum, ismi nereden geliyor buldum.
Her Bodrum'a gelenin bir kere de olsa Gümüşlük'e gitmeden burada bir rakı+balık yapmadan dönmediğini düşündüğüm, hemen hemen bütün köşe yazarlarının birçok kere bahsettiği güzelim koy, belde burası. Gün batımı manzarası harikaymış, (bence her koydan gün batımı ayrı bir şahane manzara) akşam sahilde suyun içinde masalarda balık yemek şöyleymiş, gündüz deniz güneş böyleymiş, şirin küçük sahil beldesiymiş, sanatçılar, enteller!! daha çok buraya gelirlermiş ve daha nicelerini duydum, dinledim. 
Bir sefer mayısta şöyle bir uğramıştık, iskelenin kenarındaki bir kafede oturup çay keyfi yapmıştık. Daha tenhaydı, denize girenler azdı. Sonra geçen akşam Gümüşlük Klasik Müzik Festivali kapsamında sergilenen Alman bir grubun "Carmina Burana" balesine gittik. Eski bir kilisenin bahçesine sandalyeler koymuşlar, bahçeden uzak bir binanın üzerini de sahne yapmışlar, orada sergilediler ama kilise bahçesi düz arazi, sandalyeleri koyunca sahne aşağıda kalıyor, önden yer kapanlar iyi seyretti de bizim gibi arkaya kalanlar sandalyenin üzerine çıkarak ayakta seyretti. Olsun güzeldi yine, değişiklik oldu öğrenmiş oldum. Bundan sonraki, jazz veya klasik konserler için hoş bir atmosfer, hafif ışıklarla aydınlatılıyor, müzik olunca sahneyi görmeden de dinlemek mümkün, ama görsel sanatlar için yerleştirme düzeni ile ilgili bir şeyler yapmaları lazım. Sıcak yaz gecelerinde böyle sanatsal etkinliklerde bulunmak benim için büyük nimet. Festival 5 Tem. - 7 Eylül arası duyurulur.
En enteresanı da kilisenin bir tarihçesini bulamamış olmam ve kiliseyi görünce hayal kırıklığına uğramam. İç duvarları sanki alçı ile veya kireç boyayla kaplanmış, hiçbir şekil, figür, resim, ikon, tarihi kalıntı hiçbirşey yok. Sadece dış duvarlar var, hangi zamandan kalma, ne kilisesi, iç duvarlarına ne oldu böyle, kim yaptı bu hale getirdi, şaştım.
Ertesi gün denizini keşfetmeye gittik. Bu sıralar hava çok sıcak ama aynı oranda da rüzgar var, bizim buralarda deniz dalgalı, bazen dayak yemiş gibi oluyorsun denize girerken çıkarken falan. Gümüşlük kapalı bir koy, yarımada ama karşısında karadan kopan parça ada gibi duruyor ve denizden oraya insanlar paçaları sıvayıp yürüyerek gidip geliyor. Orada halen kazı çalışmaları yapıldığı için adaya çıkmak yasak, tellerle çevrelenmiş kazı alanı diye ilanlar asılmış. Deniz mis gibi dalga yok, yüz yüzebildiğin kadar, ama sahilden girerken taşlı alan hemen yosuna dönüşüyor ve her yer yosun, dibi göremiyorsun. Allahtan çok uzun değiller de ayaklarına dolanmıyor, yoksa benim yüzeceğim yer değil. Ya taş, ya da kum, dibi göreyim. Sahil boyunca restoranlar, oteller, çay bahçeleri insanları ağırlıyor. Masada otur önündeki şezlongda yat, sonra denize gir, akşam çıkınca arkadaki masada yemek ye, beşi bir yerde sanki. El sanatlarının sergilendiği küçük dükkanlar, incik boncuk, deri eşyalar, tekstil malzemeleri, ne ararsan var. Gün boyu güzel vakit geçirdik, sonra bira kalamar, patates kızartması yaptık. Ama gece eve dönerken yol biraz endişelendirdi beni, dar yol, çok virajlı, bazıları araba kullanırken bütün yol onların sanıyor, üstüne üstüne geliyor, bayağı dikkatli gitmek lazım.

Torba

Bodrum'u yavaş yavaş öğrenmeye başlıyorum. En beğendiğim koylar, semtler sıralaması yaparsam Torba bunlardan birisi. Sanki kendi halinde, kalabalıktan uzakta, kendi içinde, kendi kendisi ile sakin, güzel, usul usul bir yer. Sahili güzel, marinası ne çok büyük, ne küçük, otelleri, güzel evleri, yolları, çiçekleri ile hoş bir semt. Yolları genişliyor, asfaltlanıyor, sonra çizgiler çekilecek, güzelleştiriliyor. Havaalanı dönüşü Torba üzerinden buraya gelmek daha rahat sanki. Torba yolundan Bodrum'a gitmek de öyle, ben de bir gün bu yolları öğreneceğim. Bir koyda Voyage otel var, kaç yüz, bin, milyon metrekare arsa üzerine kurulmuş, devasa bir tatil köyü.  Şöyle bir dolaşmak için girdiğimizde benim sayabildiğim 8 tane havuz var, her milletten restoranlar var, Türk Fasıl, Çin, Yunan, Hint, Tayvan, vs. Ailece, çoluk çocuk gelebileceğiniz, her çeşit plaj, şezlong muhabbeti yapacağınız, geniş alanları olan, bungalovlardan, otel odalarına, küçük evlerden, bahçeli villalara kadar ne ararsan var. Böylece her kesime hitap ediyor. Sahili de pek güzel, onun yanında sıralanan küçük oteller, kafeler falan pek hoş bir yer. Daha nice koyları varmış, butik otelleri olan, restoranların saklandığı bölgeler ile keşfe hazır bir yer. Burada balık yemeğe gelmeli. Niye adı Torba olmuş onu henüz bulamadım, çok da merak ederim. Ünlülerden Ali Poyrazoğlu, Gönül Yazar, Akrep Nalan, Fedon, Ferdi Özbeğen, Fatma Girik Torba aşıklarıymış, buradan ayrılamazlarmış. Bu ünlülerin bazılarını herdem görmek mümkünmüş, bazıları hiç görünmezlermiş. Daha sık Torba'ya gitmeli etrafı keşfetmeli.

29 Haziran 2012

Begonviller

Bodrum'un ananevi çiçeği, yollarda ilk bunları görüyorsun, çeşitli renklerde, bazıları duvarlardan sarkıyor, bazıları evin damlarından aşağı bakıyor, bazıları top şeklinde ağaç gibi olmuş, pembe beyaz iki renk bir arada açanlar var, turuncumsu pembemsiler var, morlar var, cart pembeler var, kırmızımtraklar var. Benim renk skalam gelişiyor, ne isim vereceğimi şaşırıyorum. Hele mor mor  açan Bodrum papatyaları çok güzel. Ben de balkona bir top şeklinde morumsu renkte, bir de uzun dalları sonra aşağıya sarkacak pembe turuncu arası bir renkte begonvil aldım, inşallah yerlerini sevecekler ve büyüyecek çoğalacaklar. Onların yanında kırmızı sardunyalar, yasemin, fesleğen derken yine balkon çiftçiliğine başlıyorum. Sonra inşallah bahçeye de domates, biber, maydanoz şeklinde açılımlarım olacak. Ev sahibi mandalina, limon ağaçı dikeceğini söyledi, bekliyorum. Yandaki evin sahipleri şimdiden diktiler, sabah akşam suluyorlar, hem begonviller, hemde sebze, meyve, ehhh komşuda pişer bize de düşer.





Bodrum'a hoşgeldim

Bugün bir ay oldu ben buraya taşınalı. Gündoğan koyunda, iki katlı yeni yapım bir evin üst katı, 2+1 her şey yeni, şirin, temiz, bahçesi çiçek, sebze, meyve ağaçları dikilmek için bekleyen, yolu yeni yapılacak, sokak lambalarının takılması lazım gelen, sırtını kayalara dayamış önünde mandalina limon bahçeleri cici bir daire. Köye yakın, pazar üst sokakta, kasap, bakkal, fırın, sağlık ocağı, muhtar, deniz, kafeler, balıkçılar yürüme mesafesinde. Etrafta köy evleri, kocaman bahçeler olduğu için inekler, horozlar, köpekler, kediler dolu. Ara sıra tezek kokuları, mööö sesleri, sabah horoz ötüşleri, bazı geceler beni uykusuz bırakan köpek sürüleri derken yerleşmeye çalışıyorum işte. Bana bu evi bulan arkadaşımdan Allah razı olsun, çok yardımı oluyor, hala eksik gedik kapanmadı, elektrikçi, tesisatçı, tv ci, internetci, telefoncu derken hiç bitmiyor. Telekom bile yeni direk dikti telefon hattı çekti, internete gireceğim diye 25 gün bekledim. Çevre düzenlemeleri bitince bayağı güzel olacak, bazen bu bâkirlik, eksiklik hoşuma gidiyor, bazen şehirli kız tarafım çoşuyor hadi ne zaman olacak diyorum. Burada (sıcaktan herhalde) işler çok ağır, insanlar da, olaylar da, her şey ağır çekim gidiyor. Benim de ağırlaşmam lazım. Huzurlu, dingin, neşeli, yavaş yavaş bir hayat, sakin deniz gibi, (arada bayağı sert rüzgar var ama) hafif dalgalı, yeşillikler içinde, yumuşak bir hayat olacak inşallah. Bir de iş bulursam kaymaklı kadayıf olur artık. Hoş geldim Bodrum.

Hoşçakal Mutlukent 30.05.2012

Bir hayli geçikmiş bir yazı anca vakit buldum. Tam bir ay oldu, 3 senedir oturduğum kendi evimden, balkonu güzel, havası temiz, çevrede ağaç, çiçek, böcek, balkonda önce domates sonra çiçek yetiştirdiğim, 2-3 komşum olan, bazen çok severek, mutlu mesut, çoğu zaman çok sıkılarak sıkıntılı, üzüntülü oturduğum, ilk geldiğim günler ve yıllar iş bulup çalışacağım zannettiğim, sonra bütün ümitlerimin söndüğü, kendimi pasif, işe yaramaz hissettiğim, arkadaşlarımın uzaklıktan sık sık gelemediği, benim de Istanbul'a gitmekte zorlandığım, hem maddi hem manevi iyice çıkmaza girdiğim uzunca bir süreden sonra artık taşındım. Bu yılın ilk ayından itibaren ben burada ne yapıyorum, neyi bekliyorum düşünceleri gelişmeye başladı, olacak olmayacak şeyler artık çok bariz olmuştu. Biraz daha beklesem korkaklık başlayacak, beceremiyeceğim hisleri ağır basacak, ben içinden çıkılamaz bir durumdayım, bunun değişeceği yok, imdaaattt raddelerine gelecektim. Azıcık geldim de zaten, sonra düşün taşın, arkadaşlara danış, neresi olursa iyi olur, daha önce gitmişler memnun mu, ne düşünüyorlar araştır derken, önce keşif gezileri yap, sonra son kararı ver ve harekete geç. Korkma, dene, keşfet, kendine bir şans tanı, en kötüsü bundan daha kötü olur mu ? Tamam kötü nedir, burası kötü mü değil, ama daha iyisi olabilir, güven. Böylece Mayıs 30 ben Mutlukent'e veda ettim. İyisi, kötüsü, mutlu, üzüntülü, çoşkulu, sakin, huzurlu, huzursuz, neşeli, neşesiz ve daha bir sürü şeylerle dolu evimi kiraya verdim ben gidiyorum, hoşçakal.