3 Eylül 2012

Yaprak sarma

Burada yani Ege'de zeytinyağlı yaprak sarma benim bildiğimden değişik yapılıyormuş. Bodrum'daki bir plajın restoranında denk geldiğim hanımları seyrettim, sordum, onlarla konuşup öğrendim. İçine ne dolma fıstığı, kuş üzümü koyuyorlar, ne tarçın, dolma baharı konuluyor, ne de içini önceden pişiriyorlar. Hepsi çiğden, pirinç, domates, belki maydanoz, yağ ve tazecik asma yaprağı, hepsi o kadar. Bütün kadınlar, ev halkı, konu komşu, kim varsa toplaşıp oturuyorlar ve gerçekten benim küçük parmağım kadar incelikte ve küçüklükte sarıyorlar. İçler yaprakla beraber pişiyor, tadı fena değil, tabakta sunum gayet hoş, hele böyle sararlarken seyrederseniz, ne sabır, ne marifet, nasıl böyle kalem gibi diyorsun, ellerinize sağlık diyorum. Amaaaa ben yine de bizim usul fıstıklı, üzümlü, baharatlı dolma içini tercih ederim. İster patlıcan, biber doldur, ister yaprak sar, önceden pişmiş olduğu için sararken veya doldururken de bir kaşık ağzıma atmayı çok severim. Üşenmesem de otursam şu mevsim bitmeden bir zeytinyağlı patlıcan, biber dolması yapsam.

11 Temmuz 2012

Gümüşlük (Myndos)

Myndos, Bodrum yarımadasının batı ucunda, Bozdağın üzerinde kurulmuş. Myndos sözcüğü etimoloji yönünden incelendiğinde “Ana Tanrıça’ya Tapınma” anlamına gelirmiş. Ayrıca Herodotos’da da bir ilk çağ kenti olarak ismi geçermiş. Myndos’un arkasındaki tepelerde, uzun burnun ucunda gümüş ocakları bulunuyormuştu, daha sonra buraya verilen Gümüşlük ismi bu maden ocaklarından kaynaklanıyormuş.
Tarihi bilgi olarak bunları okudum, ismi nereden geliyor buldum.
Her Bodrum'a gelenin bir kere de olsa Gümüşlük'e gitmeden burada bir rakı+balık yapmadan dönmediğini düşündüğüm, hemen hemen bütün köşe yazarlarının birçok kere bahsettiği güzelim koy, belde burası. Gün batımı manzarası harikaymış, (bence her koydan gün batımı ayrı bir şahane manzara) akşam sahilde suyun içinde masalarda balık yemek şöyleymiş, gündüz deniz güneş böyleymiş, şirin küçük sahil beldesiymiş, sanatçılar, enteller!! daha çok buraya gelirlermiş ve daha nicelerini duydum, dinledim. 
Bir sefer mayısta şöyle bir uğramıştık, iskelenin kenarındaki bir kafede oturup çay keyfi yapmıştık. Daha tenhaydı, denize girenler azdı. Sonra geçen akşam Gümüşlük Klasik Müzik Festivali kapsamında sergilenen Alman bir grubun "Carmina Burana" balesine gittik. Eski bir kilisenin bahçesine sandalyeler koymuşlar, bahçeden uzak bir binanın üzerini de sahne yapmışlar, orada sergilediler ama kilise bahçesi düz arazi, sandalyeleri koyunca sahne aşağıda kalıyor, önden yer kapanlar iyi seyretti de bizim gibi arkaya kalanlar sandalyenin üzerine çıkarak ayakta seyretti. Olsun güzeldi yine, değişiklik oldu öğrenmiş oldum. Bundan sonraki, jazz veya klasik konserler için hoş bir atmosfer, hafif ışıklarla aydınlatılıyor, müzik olunca sahneyi görmeden de dinlemek mümkün, ama görsel sanatlar için yerleştirme düzeni ile ilgili bir şeyler yapmaları lazım. Sıcak yaz gecelerinde böyle sanatsal etkinliklerde bulunmak benim için büyük nimet. Festival 5 Tem. - 7 Eylül arası duyurulur.
En enteresanı da kilisenin bir tarihçesini bulamamış olmam ve kiliseyi görünce hayal kırıklığına uğramam. İç duvarları sanki alçı ile veya kireç boyayla kaplanmış, hiçbir şekil, figür, resim, ikon, tarihi kalıntı hiçbirşey yok. Sadece dış duvarlar var, hangi zamandan kalma, ne kilisesi, iç duvarlarına ne oldu böyle, kim yaptı bu hale getirdi, şaştım.
Ertesi gün denizini keşfetmeye gittik. Bu sıralar hava çok sıcak ama aynı oranda da rüzgar var, bizim buralarda deniz dalgalı, bazen dayak yemiş gibi oluyorsun denize girerken çıkarken falan. Gümüşlük kapalı bir koy, yarımada ama karşısında karadan kopan parça ada gibi duruyor ve denizden oraya insanlar paçaları sıvayıp yürüyerek gidip geliyor. Orada halen kazı çalışmaları yapıldığı için adaya çıkmak yasak, tellerle çevrelenmiş kazı alanı diye ilanlar asılmış. Deniz mis gibi dalga yok, yüz yüzebildiğin kadar, ama sahilden girerken taşlı alan hemen yosuna dönüşüyor ve her yer yosun, dibi göremiyorsun. Allahtan çok uzun değiller de ayaklarına dolanmıyor, yoksa benim yüzeceğim yer değil. Ya taş, ya da kum, dibi göreyim. Sahil boyunca restoranlar, oteller, çay bahçeleri insanları ağırlıyor. Masada otur önündeki şezlongda yat, sonra denize gir, akşam çıkınca arkadaki masada yemek ye, beşi bir yerde sanki. El sanatlarının sergilendiği küçük dükkanlar, incik boncuk, deri eşyalar, tekstil malzemeleri, ne ararsan var. Gün boyu güzel vakit geçirdik, sonra bira kalamar, patates kızartması yaptık. Ama gece eve dönerken yol biraz endişelendirdi beni, dar yol, çok virajlı, bazıları araba kullanırken bütün yol onların sanıyor, üstüne üstüne geliyor, bayağı dikkatli gitmek lazım.

Torba

Bodrum'u yavaş yavaş öğrenmeye başlıyorum. En beğendiğim koylar, semtler sıralaması yaparsam Torba bunlardan birisi. Sanki kendi halinde, kalabalıktan uzakta, kendi içinde, kendi kendisi ile sakin, güzel, usul usul bir yer. Sahili güzel, marinası ne çok büyük, ne küçük, otelleri, güzel evleri, yolları, çiçekleri ile hoş bir semt. Yolları genişliyor, asfaltlanıyor, sonra çizgiler çekilecek, güzelleştiriliyor. Havaalanı dönüşü Torba üzerinden buraya gelmek daha rahat sanki. Torba yolundan Bodrum'a gitmek de öyle, ben de bir gün bu yolları öğreneceğim. Bir koyda Voyage otel var, kaç yüz, bin, milyon metrekare arsa üzerine kurulmuş, devasa bir tatil köyü.  Şöyle bir dolaşmak için girdiğimizde benim sayabildiğim 8 tane havuz var, her milletten restoranlar var, Türk Fasıl, Çin, Yunan, Hint, Tayvan, vs. Ailece, çoluk çocuk gelebileceğiniz, her çeşit plaj, şezlong muhabbeti yapacağınız, geniş alanları olan, bungalovlardan, otel odalarına, küçük evlerden, bahçeli villalara kadar ne ararsan var. Böylece her kesime hitap ediyor. Sahili de pek güzel, onun yanında sıralanan küçük oteller, kafeler falan pek hoş bir yer. Daha nice koyları varmış, butik otelleri olan, restoranların saklandığı bölgeler ile keşfe hazır bir yer. Burada balık yemeğe gelmeli. Niye adı Torba olmuş onu henüz bulamadım, çok da merak ederim. Ünlülerden Ali Poyrazoğlu, Gönül Yazar, Akrep Nalan, Fedon, Ferdi Özbeğen, Fatma Girik Torba aşıklarıymış, buradan ayrılamazlarmış. Bu ünlülerin bazılarını herdem görmek mümkünmüş, bazıları hiç görünmezlermiş. Daha sık Torba'ya gitmeli etrafı keşfetmeli.

29 Haziran 2012

Begonviller

Bodrum'un ananevi çiçeği, yollarda ilk bunları görüyorsun, çeşitli renklerde, bazıları duvarlardan sarkıyor, bazıları evin damlarından aşağı bakıyor, bazıları top şeklinde ağaç gibi olmuş, pembe beyaz iki renk bir arada açanlar var, turuncumsu pembemsiler var, morlar var, cart pembeler var, kırmızımtraklar var. Benim renk skalam gelişiyor, ne isim vereceğimi şaşırıyorum. Hele mor mor  açan Bodrum papatyaları çok güzel. Ben de balkona bir top şeklinde morumsu renkte, bir de uzun dalları sonra aşağıya sarkacak pembe turuncu arası bir renkte begonvil aldım, inşallah yerlerini sevecekler ve büyüyecek çoğalacaklar. Onların yanında kırmızı sardunyalar, yasemin, fesleğen derken yine balkon çiftçiliğine başlıyorum. Sonra inşallah bahçeye de domates, biber, maydanoz şeklinde açılımlarım olacak. Ev sahibi mandalina, limon ağaçı dikeceğini söyledi, bekliyorum. Yandaki evin sahipleri şimdiden diktiler, sabah akşam suluyorlar, hem begonviller, hemde sebze, meyve, ehhh komşuda pişer bize de düşer.





Bodrum'a hoşgeldim

Bugün bir ay oldu ben buraya taşınalı. Gündoğan koyunda, iki katlı yeni yapım bir evin üst katı, 2+1 her şey yeni, şirin, temiz, bahçesi çiçek, sebze, meyve ağaçları dikilmek için bekleyen, yolu yeni yapılacak, sokak lambalarının takılması lazım gelen, sırtını kayalara dayamış önünde mandalina limon bahçeleri cici bir daire. Köye yakın, pazar üst sokakta, kasap, bakkal, fırın, sağlık ocağı, muhtar, deniz, kafeler, balıkçılar yürüme mesafesinde. Etrafta köy evleri, kocaman bahçeler olduğu için inekler, horozlar, köpekler, kediler dolu. Ara sıra tezek kokuları, mööö sesleri, sabah horoz ötüşleri, bazı geceler beni uykusuz bırakan köpek sürüleri derken yerleşmeye çalışıyorum işte. Bana bu evi bulan arkadaşımdan Allah razı olsun, çok yardımı oluyor, hala eksik gedik kapanmadı, elektrikçi, tesisatçı, tv ci, internetci, telefoncu derken hiç bitmiyor. Telekom bile yeni direk dikti telefon hattı çekti, internete gireceğim diye 25 gün bekledim. Çevre düzenlemeleri bitince bayağı güzel olacak, bazen bu bâkirlik, eksiklik hoşuma gidiyor, bazen şehirli kız tarafım çoşuyor hadi ne zaman olacak diyorum. Burada (sıcaktan herhalde) işler çok ağır, insanlar da, olaylar da, her şey ağır çekim gidiyor. Benim de ağırlaşmam lazım. Huzurlu, dingin, neşeli, yavaş yavaş bir hayat, sakin deniz gibi, (arada bayağı sert rüzgar var ama) hafif dalgalı, yeşillikler içinde, yumuşak bir hayat olacak inşallah. Bir de iş bulursam kaymaklı kadayıf olur artık. Hoş geldim Bodrum.

Hoşçakal Mutlukent 30.05.2012

Bir hayli geçikmiş bir yazı anca vakit buldum. Tam bir ay oldu, 3 senedir oturduğum kendi evimden, balkonu güzel, havası temiz, çevrede ağaç, çiçek, böcek, balkonda önce domates sonra çiçek yetiştirdiğim, 2-3 komşum olan, bazen çok severek, mutlu mesut, çoğu zaman çok sıkılarak sıkıntılı, üzüntülü oturduğum, ilk geldiğim günler ve yıllar iş bulup çalışacağım zannettiğim, sonra bütün ümitlerimin söndüğü, kendimi pasif, işe yaramaz hissettiğim, arkadaşlarımın uzaklıktan sık sık gelemediği, benim de Istanbul'a gitmekte zorlandığım, hem maddi hem manevi iyice çıkmaza girdiğim uzunca bir süreden sonra artık taşındım. Bu yılın ilk ayından itibaren ben burada ne yapıyorum, neyi bekliyorum düşünceleri gelişmeye başladı, olacak olmayacak şeyler artık çok bariz olmuştu. Biraz daha beklesem korkaklık başlayacak, beceremiyeceğim hisleri ağır basacak, ben içinden çıkılamaz bir durumdayım, bunun değişeceği yok, imdaaattt raddelerine gelecektim. Azıcık geldim de zaten, sonra düşün taşın, arkadaşlara danış, neresi olursa iyi olur, daha önce gitmişler memnun mu, ne düşünüyorlar araştır derken, önce keşif gezileri yap, sonra son kararı ver ve harekete geç. Korkma, dene, keşfet, kendine bir şans tanı, en kötüsü bundan daha kötü olur mu ? Tamam kötü nedir, burası kötü mü değil, ama daha iyisi olabilir, güven. Böylece Mayıs 30 ben Mutlukent'e veda ettim. İyisi, kötüsü, mutlu, üzüntülü, çoşkulu, sakin, huzurlu, huzursuz, neşeli, neşesiz ve daha bir sürü şeylerle dolu evimi kiraya verdim ben gidiyorum, hoşçakal.

13 Mayıs 2012

Güzel Şeyler



Baharla birlikte güneş ısıtmaya, çiçek böcek açmaya, ortalık yeşillenmeye başlayınca insanın neşesi yerine geliyor. Ama bu hava çok değişken tam ısındık derken soğuyor, erguvanlar açtı bakalım derken dökülüp gittiler bile. Tam baharı yaşıyoruz derken sonbahar oluyor, insanların ruh halleri halden hale giriyor, nezle, grip oluyorlar, bıkkınlık, bezginlik çöküyor. Hadi bakalım toparlan toplanabilirsen. Hele benim gibi hava ile bağımlı ruh hali değişken birisi için hayli zor valla. Bir öyle bir böyle diye ağrılarım artıyor, bir gün cin gibiyim zıplıyorum, ertesi gün uykuya doyamıyorum. Ama iyi ki seyahat etmek var, iyi ki insanın arkadaşları dostları var, bir sohbet oluyor, bir toplantı oluyor bir araya geliyorsun kafan dağılıyor. Hele bir de sıcak bir yere gidip güneşi iyice kemiklerine geçirirsen D vitamini yüklemesi ile neşen yerine geliyor. Yine bir seyahati ile kendime geldim,  ama 30 derecede bronzlaştığım, denize girip yüzdüğüm havalardan buraya dönünce 16 derece, yağmur, puslu, bulutlu, serin hava beni yine dertlere garketti. Kapı pencere açamıyorum, kazak çorap geziyorum. Şimdi bana geçen günlerin fotolarını seyretmek kaldı teselli olarak. Kahvem, yanında lokum ve karanfil taneli suyum, keyif sigaram ile hayat pek güzeldi. Hele renk renk çiçekleri seyretmek, kapıya gelen kedileri beslemek, balık ziyafetleri, tekne, deniz gezileri, gün batımı derken epey enerji depoladım. Önümüzdeki günlerde bana çok lazım olacak, yolcudur Abbas bağlasan durmaz demişler.

19 Nisan 2012

Bahar ve Çiçekler





Ben ne kadar güneş, bahar, sıcak, çiçek, böcek dersem hava o kadar tersine gidiyor. Tam ısındık artık bundan sonra soğumaz diyorum, hemen kapatıyor, kara bulutlar, fırtına arkasından soğuk ve yağmur.  Ama yılmıyorum, her gördüğüm güzelim çiçeklerin fotografını çekiyorum ve umutla bekliyorum, ısınacağız. Hele dün Nişantaşın'daki felaketten kıl payı kurtulunca, noluyoruz yaa ne bu durumlar oldum. Şehrin ortasındaki hortumu bizzat yaşadım, Allah korudu hepimizi, beş dakika sonra olsaydı ben de oradan geçiyor olacaktım. Ara sokaklara nasıl kaçacağımı bilemedim. Sonra denizdeki fırtına, dalgalar, lodosu seyretmesi çok zevkli ama zarar verici hale dönüşünce hiç de zevki kalmıyor. Akşam buralarda da ne çok fırtına vardı, sonra da seller gitti. Toz toprak basıldı, ortalık yıkandı iyi oldu. Ama tamam artık, Nisanı yarıladık, ısınalım lütfen. 
Ben yine buralardan kaçıyorum, hem biraz daha ısınmak, hem yeni hayata başlangıç yapacak girişimlerde bulunmak, hem gözlem, konuşma, anlaşma, hem gezip dolaşma, yeni tohumlar atma sürecindeyim. Hayırlı ve uğurlu olsun inşallah. 
Ne demişti Edip Akbayram ;
Güzel günler göreceğiz inanın çocuklar,
Güneşli günler, motorları maviliklere süreceğiz
Güzel günler göreceğiz, güneşli günler....


8 Nisan 2012

Gazetelerden

Yine bir Metin Münir (Milliyet 07.04.2012) yazısı okudum bir bölümünü paylaşmak istedim; 

"""İnsan Ölmek istemez
Çünkü sevdiklerinden ayrılmak istemez. En çok sevdiği de, kabul etsin etmesin, kendi olduğuna göre, kendini arkada bırakıp bir yere gitmek istemez. Kendi olmadan ne yapacak ?
Vücut devamlı tüketir ama hiç doymaz. Bağımlıdır, günlere, paraya, kudrete, sevgiye, sekse, şöhrete, gıdaya hep açtır. Acıdan korkar, hep okşanmak, pohpohlanmak ister. Ne kadar uzun oturduysa otursun, dünyanın sofrasından kalkmak istemez. Asabidir, çünkü kalıcı olmadığını, sahibi olduğu hiç bir şeyin kendine mülk olmadığını bilir. Gidecek yeri olmadığından kalmak ister. Her bir hücresi ile, hiç ümit olasa da direnir. Başını duvardan duvara vurur. Ağlar isyan eder, kabul eder, teslim olur ama hep asık suratla, hep kandırılmışlık duygusu içinde.
Ruh tükenmez, kavrar. Bilgedir, korkusuz ve sakindir, rahattır. Nereden geldiğini, nereye gideceğini bilir. Ben ruhumun kayığına binerdim. Vaveyla yapmadan ve ortalığı velveleye vermeden, olgun bir meyve gibi ölür, ölürken beni taşıyan ağaca teşekkür ederdim."""

Yani bence nefsimizi doyurmak için uğraşırken ruh güzelliğini ve ruhun gelişimini kaçırıyoruz demek istiyor. Maddeyi bırakıp manaya baksak keşke.

CKM' de "Suya Noktalar" Ebru Sergisi

Çocukluğumda televizyonda gördüğüm bir programda ebru ustası birisi suya boyaları atıyor ve sonra suyun üzerine koyduğu kağıdı çekiyor ve kağıtta harika renkler şekiller gözüküyordu. Bunun ebru sanatı olduğunu sonradan öğrenmiştim, ama bana adamın yaptıkları çok sihirli, mucizevi bir şey olarak görünmüştü. Çok şaşırıp nasıl oluyor bu Allah Allah demiştim. Hep öğrenmeye heves etmiştim ama vakit ile nakit bir türlü denk gelmemişti. Yıllar sonra emekli oldum, buraya yerleştim ve tesadüfen karşıma ebru kursu çıktı. Öğrenmeye başladım, 3 senedir yapıyorum. Şimdi bir arkadaşımın atölyesine devam ediyorum. Bakınız; www.berrinakson.com 
Daha ilk sene bunu yapmaktan ne kadar zevk aldığımı, bu kadar beni mutlu eden bir şey olmadığını farkedince, yaptıklarımı çok beğeniyorum, çok seviyorum diye herkes görsün istemiştim ve sergi açmayı dilemiştim.  İşte kısmet oldu ve Caddebostan Kültür Merkezinde bir hafta süreyle sergi açmam için bana fırsat verdiler. Nasıl heyecanlandım, nasıl telaşlandım, ama elimde hazır bir sürü ebru olduğu için çok da dertlenmedim, içlerinden seçim yaparak hangilerini sergiye koyacağımı seçtim. Eksik olmasın arkadaşlarım bana yardım ettiler, taaa nerelerden kalkıp geldiler. Yerleştirdik, açılış yaptık, ben ağzım kulaklarımda dolanıp durdum ortalıkta, gelenlere lokum ikram ettim. Anı defteri koydum gezenler bir şeyler yazdılar. Bir hafta her gün sabah gittim akşam döndüm, çok yoruldum, düzenim değişti. Ama o kadar çok beğenildi ki, öyle övgü dolu sözler duydum ki, deftere ne kadar sıcak duygularını yazdılar, içimdeki çoşkunun, sevginin, aşkın onlara geçtiğini söylediler. Bu vesile ile yeni arkadaşlıklar oluştu, birçok arkadaşım ebruları beğenip aldılar, evlerinde görmek istediler, beni ne kadar memnun ettiler. Onlardan bir türlü ayrılamam zanneden ben, alanların beğenisini duydukça ne güzel, benim enerjim, hevesim onlara da geçecek dedim. Lise hocam geldi gezdi, çoktandır görmediğim arkadaşlarımı gördüm, yenileri ile tanıştım. Kocaeli Üniversitesi öğrencileri gezdi, kendi bünyelerinde haber yaptılar, Bilfen Okulu fotograf klubü öğrencileri resimlerini çektiler, ebru ile uğraşanlar, eskiler, yeni başlayanlar, bunu hiç bilmeyenler, velhasıl herkes beni çok motive etti. Beğenilmesi, çok severek yaptığımın ve bunun başkalarına da ulaştığının göstergesidir, ebru dünyası için küçük ama benim için büyük bir adımdı. Çok şükür, çok teşekkürler. 

Bodrum'da Deniz

Bu kış ağır ve uzun geçti, çok soğuk oldu, aslında çocukluğumuzda Ankara'da daha beterlerini yaşamıştık, aynen bu sene Ankaralıların yaşadığı gibi. Ama ben çok bıktım, azıcık güneş görsem kendimi hemen açık havaya attım, bir parça iliğim kemiğim ısınsın diye. Çok şükür Nisan iyi geçiyor, arada bir yağmur veya rüzgar olsa da güneş ısıtıyor ve insanın içini açıyor. İnşallah daha da iyi günler gelecek. Ben geçen ay başında buralardan bunalıp bir kaçamak yapmıştım, yüzüm gözüm açılmıştı, çok özlediğim denizi seyretmek, birkaç arkadaş ile sohbet etmek, onlarla fikir alışverişi yapmak, oralara yerleştiler de neler yaptılar, nasıl hissediyor, ne düşünüyorlar diye sormak için, buralardan kaçmıştım. Bir hafta güneş, balık, sohbet, yürüyüş, açık havada kahvaltı derken kendime gelmiştim. Şimdi bu fotolara bakıp ne hoş diyorum. İnşallah yakında yine yapacağım, kısmet ise, acaba kalıcı olur mu bu hayat ? demek için. Sakinlik, sıcaklık, huzur, mutluluk için, dostlarla sohbet, yeni yaratıcılıklar için.....

Dibeklihan Sanat Köyü

Bodrum Ortakent'de Yaka köyünde sanatçı ve sanatsever Mimar Cenap ve Gülay Tezer'in kurdukları bir sanat köyü.  Dibeklihan, içinde sergi salonu, müzesi, sanat atölyeleri, Türk el sanatlarının en güzel örneklerinin sergilendiği ve satıldığı dükkanları ve yaz boyunca açılan sergileri, sanatsal etkinlikleri ile Bodrumlu sanatseverlerin buluşma merkezidir. Böyle diyorlar kendi web sitelerinde, bütün detaylar orada var. Bakınız www.dibeklihan.com 
Mayıs ayında açılacak sanıyorum, biz uğradığımızda kapalıydı ama dıştan görünüşü bile görkemli, çok ince sanat işçiliği olan, uzaktan isimlerini okuduğumuz galerileri, sergi salonları ve merakla beklediğim kafeteryası, atölyeleri, ve dükkanları ile çok güzel bir yer. Hiç beklemediğiniz bir şekilde, hiç beklemediğiniz bir yerde. Keşke yolu daha kolay olsaydı, ulaşım daha kolay olsaydı, daha sık sık gidebilseydik. Ama yine de Bodrum'da böyle bir yerin varlığı şahane bir şey. Ben şimdiden diliyorum orada konserler, sergiler izlemeyi, şahane yemekler yemeyi ve kimbilir belki orada ebru sergisi açmayı. Neden olmasın ???

Bal isimli kedi

Kendi kendine geldi, öyle durdu baktı, sanırsın konuşacak, ben de ona bakıyorum, bakıştık. Biz kahvaltıdayız, o da açtır dedim biraz peynir, biraz salam gibi şeyler verdim nasıl yedi, belli ki aç. Çocuklardan kedi maması istedik, Allahtan etrafta kedi besleyenler var, mamalar da hazır tutuluyor. Döktüm mamayı taşın üzerine nasıl ham hum yedi, bu arada hep bakışıyoruz, ben böyle sarman tipi kedileri pek severim, elleyemem, kucağıma alamam, hatta biraz korkarım ama kendi çapımda çok aşama kaydettim ve onlara ısınmaya çalışıyorum. Bence kediler bu dünyada son evrimlerini yaşıyorlar, sonra insan olacaklar diye düşünüyorum. Çünkü bakışları, davranışları çok enteresan hiç hayvan gibi değiller. Bunu arkadaşlarımın kedilerini gözlerken de hissetmiş ve böyle düşünmeye başlamıştım. Sonra geldi nasıl ayaklarıma dolanıyor, yatıyor, sırt üstü dönüyor, kıvranıyor, beni sev diyor belli ki, geriniyor, bakıyor, yine yatıyor ters dönüyor falan. Ben tabi elleyemiyor ve uzaktan konuşarak anlaşmaya çalışıyorum. Anladım ki memnun oldu, ben de o an onunla olmaktan çok memnun oldum, sonra dedim ki senin adın Bal olsun. Bir gün evime bir kedi alabilecek kıvama gelirsem böyle bir şey olacak galiba.

20 Şubat 2012

İKİ KADIN


Son günlerde bu iki kadını televizyonda gördükçe daha çok dikkat etmeye başladım ve düşündüm. Benim çok beğendiğim kadın tipleri bunlar, belki ortak tarafları çok az, kimisine göre belki hiç yok ama bana sorarsanız var. Tamam müzik ilk ortak tarafları ama ondan önce ikisi de kadın gibi kadınlar. Önce Sıla diyelim, ilk çıktığı günden beri farklı olduğu her halinden belliydi, sesi, şarkıları, duruşu, fiziği. Çok genç '80 doğumlu, şimdi tam kıvamında, yani bir kadının en güzel yaşlarında, genç kızlık bitmiş, sesi, fiziği oturmuş, tecrübeleri var, görmüş geçirmişliği var ama fazla değil, onu katılaştıracak veya (hiç sevmediğim ama başka deyim bulamadığım kelimeyle) kaşarlaştıracak kadar biriktirmemiş, hafif olgun, ayakları sağlam basan, ne istediğini bilmeyi iyice sindirmiş ve o yolda sağlam giden bir kadın. Sesi ne güzel, şarkıları ne hoş, hem hayattan hem şakacı, hem romantik hem komik, düşündürüyor, eğlendiriyor, güldürüyor ve ağlatıyor. Hele geçen akşam Beyaz Show programında süperdi, elbisesine, saçına, makyajına, duruşuna bayıldım.

İkinci kadın Adele, o da '88 li, son Grammy ödüllerinde altı ödül aldı, tombikçe, ama bence bu kilolar ona çok yakışıyor, sahnede harika görünüyor. Saçlarını yıllar içinde epey değiştirmiş, bence bu son hali çok güzel, sarışın, '60 lı yılların kadınları gibi, gözleri de çok güzel, o da gözlerine kuyruklu eye-liner çekiyor. Ama ne tatlı, sesi, şarkıları, sahnede duruşu, konuşması, komplekssiz, şakacı. Şarkılarından "Rolling in the deep", "Someone like you" ve şimdilerde çok çalınmayan "Baby it's you"  bence harika şarkılar, zaten de ödül aldılar diyeceksiniz tamam ama sesi, söyleyişi başka türlü, çok etkileyici, tamam bestelerin büyük payı var ama hayır, o kadının içinden gelen bir şey var, bir his, bir duyuş, bir tarz, herkeste olmayan değişik bir şey. En tarif edebileceğim nokta, belki de ben çok sevdiğim için bana öyle geliyor, şarkıcı Sade gibi, Amy Winehouse gibi, o familyadan geliyor bence Adele de. Ne mutluyum müziği duyabiliyorum, dinleyebiliyorum, şarkıları anlayabiliyorum. Zaten müzik olmasa bu dünya nasıl olurdu düşünemiyorum bile. Çok şükür ve çok teşekkür demeliyim. Bu iki kadına da sağlıklar ve uzun kariyer hayatları diliyorum.

17 Şubat 2012

Mektup

Yine gazetelerden... geçen hafta sonu Milliyet'te Metin Münir yazdı, oradan bir paragraf çok hoşuma gitti. Burada kayda geçsin istedim, bazen insanın içinden geçip cümleye dökemediği şeyler birdenbire karşına bambaşka bir yerde ve şekilde çıkıyor, sonra bir yerlerine değiyor, bir şey oluyor, tam diyemiyorsun sanki.


"""........ yalnızlık insanın kendine olan sevgisi midir -  diye sordu geçen gün, benim gibi tek yaşayan bir arkadaşım. Bach çalıyor kahvemi yudumluyorum. Bahçeye yağan karın hışırtısı. Mutluluktan gülümsüyorum. Bu yalnızlıktan alınan zevk doğuştan mı yoksa sonraki olayların getirdiği mi, yoksa ikisi mi? Yalnızlıktan alınan zevk de diğer zevkler gibi geçicidir dedim ona. Bir sarkaç gibi, başkaları ile olma ve yalnız olma istekleri arasında gidip gelmekle geçer insanın hayatı. Ne tek yaşamak için geldin dünyaya, ne de tek yaşamamak için. Hayat kitabı olmayan bir dersin sınav soruları gibidir. Ne kadar kafa yorarsan yor, cevapları bulamazsın. Zil çaldığında, boş bir kağıt verip çıkacaksın. """

Böylemi gerçekten, düşünmeliyim, gözden geçirmeliyim, çok katılıyorum bazen, bazen de yok bu seçimler senin değil diyorum, kısmet böyleymiş falan. Yani sarkaç halimiz, bir o yana bir bu yana, doğru valla, gidip geliyoruz işte.


Gazetelerden

Geçen ay cumhuriyet gazetesinde Bekir Çoşkun'un yazısını okuyup bayılmıştım, bir türlü kısmet olmadı buraya aktarmak, geç de olsa kayda geçsin pek beğendim. Bazı kısaltmalarla,
"Yanıt bulamadığınız zaman doğaya dönün.. yandaki bahçeye, arkadaki koruluğa, dere kenarına, ormana, şu yamaca... bakın orada yanıtlar var. 
Kar birleşmenin gücünü öğretir bize.. bir tek tanesi, minik bir kelebek gibi avucunuza konduğunda.. narin, yok olmaya hazır, cılız, zayıf ve güçsüz... ama bir araya geldiklerinde, tüm yolları, bulvarları, köprüleri kapatabiliyor işte kar taneleri...
Kumrudan aşkı öğrenin ...o uzun şarkıları olmasaydı, yarım olacaktı kumruların aşkları... şu serçeler... koca cüsseli canlılar ayazda donarken, şarkılarını bir arada söyleyebilmek için mi sağ çıkıyorlar sabahlara?...
Mahallenin kırma köpeği dürüstlüğü öğretir size... sevdiği halde dişini gösterip havlayan... ya da sevmediği halde kuyruk sallayan köpek hiç kimse görmedi... 
Yaşamında henüz hiç düşmediği halde, masanın kenarına gelince tırnaklarıyla direnen yeni doğmuş kedi yavrusu yaşama içgüdüsünü gösterir... Annesi ise anneliğin yüceliğini...
O deniz kendisi sudur ama ortasında susuz kalanlara bir yudum su vermez cimri... ve cesedi götürüp ortasına atın, karakolun önüne getirip bırakır huysuz...Çünkü o içinde başlayan yaşamı, aynı mükemmellikte, aynı titizlikte, aynı düzeyde ister... ciddiye alınmadığında boğar sizi...
Şu nehir tersine akmaz, çağdaşlık nehir gibidir... ve iyi bakın nehre... o nehir en baştaki minik kar taneleridir...

Soğuk

Kaç zamandır baharı bekleyen kumrular gibiyim. Kar, soğuk, eve tıkılı kalmak, karlar eridi, 1-2 gün yerler kurudu, galiba ısınıyoruz derken tekrar kar yağdı, off çok soğuk, kaçıncı Sibirya soğuğu geliyordan başka bir şey konuşamaz, düşünemez, yazamaz oldum.Devamlı kar muhabbeti, devamlı soğuklar, ısınamamak, öyle atıl olmak, bir şey yapamamak beni sıktı. Kitap okumak güzel, örgü de harikalar yaratmak iyi, evi temizlemek, orayı burayı yerleştirmek, devamlı yemek yapayım ısınırım demek falan tamam ama yeter artık. Ben dışa açılmak istiyorum, hareketlenmek, oraya buraya rahatça koşturmadan keyifle gidip gelmek istiyorum, iki gün ısınınca hafif giyinmek ama sonrasında hasta olmamak istiyorum. Geçen pazar Haydarpaşa protestosuna katılmak için gitmiştim, güneş vardı, deniz kenarında oturup çay içtik, sallandık yürüdük, sohbet derken üşütmüşüm, bu haftayı yarı yatarak, yarı ayakta, sonunda ilaç alarak bitiriyorum. Hala sinüzitlerim akıyor, ağırıyor falan. Hadi haftaya cemreler düşecekmiş, ısınalım, bahar müjdesi cemreleri ılık hava ile karşılayalım. Barajlarımız doldu çok şükür toprak suya doydu inşallah, bereket iyi ama sokakta köpekler, kediler, kuşlar dondular, yiyecek bulamıyorlar. Kumrular her sabah gelip pencere önünde bekliyorlar, hiç çekinmiyorlar, camı açsam da korkup kaçmıyorlar yem bekliyorlar. Evdeki bulgur ve buğdayı onlara yediriyorum, mutlu mesut oluyorlar ama çok üşüyorlar. Bugün bir de fırtına var, her yer uçuyor. Bu son olsun bu son......

1 Şubat 2012

Kar Yağıyor

Burada son üç gündür ne kadar çok kar yağıyor bilemezsiniz. Her yer karlar altında, her yer bembeyaz tamam biliyorum ama sanki buraya kilolarca karlar tepeden kovalarla dökülüyor. Pamuk pamuk, uçuş uçuş, döne dolaşa, tipi halinde, bazen çok hızlı göz gözü görmez, bazen yavaş yavaş seyre doyum olmaz şeklinde. Pazar akşamı başladı hala devam ediyor, arada duruyor, güneş açıyor falan ama sonra yine devam. Yollar, kaldırımlar, bahçeler, damlar çok güzel oldu. Allahtan okullar tatil çoluk çocuk telef olmuyorlar, ama arabalar pek zorlanıyor, çoğu kar lastikli veya zincir takanlar, takmayanlar çok temkinli gidip geliyorlar. Trafik yoğunlaşırsa ana cadde açılıyor, yumuşak kar yüzünden temizleniyor, şırıl şırıl yanlara birikiyor. Ama biraz trafik hafiflesin veya tipi çoğalsın yol yine bembeyaz örtülüyor. Sokak lambasından akan karlar dondu, sarkıt dikit haline geldi. Ama gündüz ormanda çok güzel manzaralar oluşuyor, yürümek çok hoş, dizine kadar kara gömülüyorsun. Araba park yerinde kayboldu sanki, yarın onu biraz temizlemeliyim, yüzü gözü açılsın. Bazen de nasıl şiddetli rüzgar eşliğinde yağıyor, evde ısınmak mümkün değil. Gece gündüz haldır haldır yanıyor doğal gaz. Bu ay iflas edeceğiz milletçe. Hani ısınsak tamam soğuktu yaktık ısındık diyeceğim ama ne mümkün. Hafta sonu biraz daha ısınacak ve kar duracakmış. Hadi inşallah, eve tıkılıp kaldık, sıkıldım imdaaattt.  

Tren

Tren ile seyahat etmek başka türlü bir şey. Çok zevkli, rahat, serbest, özgür bir yolculuk. Vagonun içinde ve vagonlar arasında dolaşabiliyorsun. Koltuklar rahat, yemekli vagon var, pencereler kocaman etrafı çok rahat seyrediyorsun. Sıcak gelirse iki vagon arasında sallanırsın, yoksa yerine oturur kitap, gazete okur, kulağında müzik dinlersin, lap top varsa ne istersen yaparsın. Kaza riski çok az, sıcak, soğuk, kar, yağmur seni pek etkilemiyor. Yola bakıp onu solladık, bu bizi geçti, aman çok hızlı gidiyor, şoför uyudu mu, yolda kaydı mı gibi şeyler düşünmüyorsunuz. Karayolundaki risklerin çok daha azı var burada diye düşünüyorum. Çocukluğumdan beri tatillerde Ankara Istanbul arasında trenle gidip geldiğimiz için de çoook eskilerden kalma yataklı vagon, kuşetli, pulman koltuklu gibi değişen tren kavramları oldu hayatımda. O günlerden bugüne çok da güzel şeyler oldu, gelişti, yenilendi, ilerledi. Amaaaa şimdi de bunu kaldırıyorlar, artık Ankara'ya, Eskişehir'e trenle gidemiyeceğiz. Hızlı tren yapacağız diye hem daha pahalı hem de hızlı olacağından hiç de konforlu olmayacağını düşündüğüm trenlerin gideceği yolu yapmak üzere bu trenleri seferden kaldırıyorlar.Bunu protesto etmek için de TCDD çalışanları, yakınları, sendika temsilcileri son defa trenle Eskişehir'e gittik. Garda ellerimizde pankartlar, düdükler, çıngıraklar hep beraber sloganlar attık, protesto ettik, bildiriler okundu, halka anlatmaya çalıştık ama katılım öyle az ki, insanlar sadece şaşkın şaşkın baktılar, sivil polisler aramızda dolaşıp bizleri tespit etti. Sonra hep beraber arabalara binip TCDD kurucusu Behiç Erkin'in (tr.wikipedia.org/wiki/Behiç_Erkin) mezarını ziyarete gittik. Eskişehir'de Enveriye banliyö durağı yakınlarında anıt mezarı var. Özellikle mezarının orada olmasını vasiyet etmiş. Ankara-Istanbul-Eskişehir üçgeninde, tren yollarının kesişme noktasında, her tren geçerken düdük çalsın selamlasın demiş. Mezarı başında Onun vasiyetine sadık kalamadıklarını ve kurduğu bu kurumun nasıl perişan edildiğini anlatan güzel bir mektup okudu arkadaşlar. Bu kurumun içinden olmamama rağmen onların sahiplenişini, üzüntülerini, gerçekten çok emek vererek çalıştıklarını ve şimdi çok dertlendiklerini görüp meseleyi daha iyi anladım. Hele hele Haydarpaşa Garını otele veya alışveriş merkezine çevirmeleri söz konusu olunca daha da içi gidiyor insanın. Mart ayından itibaren de benim kullandığım banliyö treni de kalkacak. Her sefer araba ile gidemiyoruz benzin malum, ne yapacağım o zaman ben. Üç kuruşluk konforumuz, ekonomik seyahat hakkımız, rahatımız, emniyetimiz, vaktimizi ayarlamamız derken bütün imkanımız yok ediliyor. Bu şimdi halka hizmet mi, eziyet mi, başına gelen anlar, gerisi sadece seyirci kalır.YAZIK, ÇOK YAZIK.  

31 Ocak 2012

Eskişehir

Eskişehir'e gittik, bir vagon dolusu insan, çoğu Haydarpaşa'da TCDD da çalışanlar, onların arkadaşları, akrabaları, tanıdıkları, çolukları çocukları. Başkent Ekspresi ile, son defa trenle Eskişehir'e gittik. Sabahın köründe yollara düştük, Haydarpaşa'da buluştuk, gazetelerimizi aldık, vagondaki yerlerimize oturduk. Yollarda çalışma varmış, dört saat sonra vardık. Burada hava karlı ve soğuk ya, orada daha fenasını bulacağız diye düşünüyorduk. Sarınıp sarmalanmıştık. Sohbet ederek, yemekli vagonda çaylarımızı içip sigara böreklerimizi yiyerek, etrafa bakarak, ayy kar var, hava açtı, ayy kapattı diyerek Eskişehir'e geldik. Trenlerle ilgili düşüncelerimi daha sonra yazacağım. Şimdi şehir gezimizi anlatacağım.Önce yemeğe gittik, buranın köftesi ve çiğ böreği meşhurmuş. Böreği biliyordum ama köfteyi bilmezdim. Çok acıkmışız hepsini silip süpürdük ama başka yerde gerçek, sıcak, yeni pişmiş çiğ börek yemek isterdim. Neyse sonra düştük yollara, hava soğuk, yerde kar var ama yumuşak, arada güneş açıyor, buz yok, kaymıyoruz, donmuyoruz. "Devrim Arabası" nın sergilendiği DDY nın lokomotif fabrikasını gezmeye gittik. Fotografdaki gibi camekan içinde ilk Türk yapımı araba sergileniyordu. Karakurt denilen ilk lokomotifi de görelim dedik ama cumartesi olduğu için müdür izin vermedi, içeri giremedik. Şehri bilen arkadaşlarımız bize rehberlik yapıyor, Porsuk nehri boyunca yürüdük, iki yanında ne güzel yollar, parklar, bahçeler, kafeler, heykeller, üzerinde hepsi farklı renk ve biçimde köprüler var. Nehir yer yer buz tutmuştu, gondollar parka çekilmiş duruyorlardı. Sonra Odunpazarı semtine yürüdük, iki veya üç katlı evleri restore etmişler, bazıları konuk evi bazıları galeri, sanat atölyesi, otel gibi değerlendiriliyor. Herbiri cart denilebilecek keskin renklere boyanmış ve hafif yokuş üzerinde yer alıyorlar, sağlı sollu yürüyüp onların arasından geçiyorsun, yollar parke taşı döşeli güzel bir ortam, meydanları, sokak lambaları ile hoş biryer. Gece ışıklandırması daha da güzel.Orada haşhaşlı çörek yapan bir fırına daldık, Eskişehir'in simge yiyeceklerinden. Sonra Odunpazarı Belediyesi El Sanatları Çarşısına girdik, başta lületaşından yapılma binbir çeşit hediyelik eşyalara baktık. O kadar hoş bir yer ki, avlu içinde etrafı dükkanlarla çevrili bir alan. Sonra Kurşunlu Külliyesini gezdik, içinde nikah salonu, cam atölyesi, halıcı, sergi salonu, hediyelik eşya dükkanları olan yapısı nefis, bahçesi harika bir yer. Artık akşam oluyor hava daha da serinliyordu, gün boyunca epey yürüdüğümüz için ve soğuktan ayaklarımız kopmak üzereyken acele gar yakınlarına döndük bir kahvede oturup salep içtik. Sonra trenimize bindik ve yarım saat rötar ile yola koyulduk ve gece yarısını geçerken Istanbul'a vardık. Az ama öz bir seyehat oldu, güzel bir şehir, rahatça yürüyüp gezilebilecek bir şehir, hele baharda veya yazın ilk aylarında harika olur bence. Yine gitmeli, gondollarla veya motorla porsuk üzerinde gezmeli, börek yemeli.