22 Aralık 2011

Cesaria Evora

Afrika'nın kuzey batısında Cape Verde isimli bir adada dünyaya gelmiş, babasının yanında sokaklarda şarkı söylermiş. Bir gün bir menajer keşfediyor, Paris'e gidiyor meşhur oluyor, fakirlikten kurtuluyor, Gramy kazanıyor, köyündeki eski evin yerine apartman yaptırıyor, başka bir şehirde veya evde yaşamak istemiyor, ana dili Creole'den başka lisanda şarkı söylemiyor. İçkiyi sigarayı bırakamıyor ve 70 yaşında bizlere veda ediyor. 
Benim gözümde sanki içine kapanık, acılarını dışa vurmayan, mutlu olduğunu da çok belli etmek istemeyen, çok fazla neşelenmeye gerek yok, hayat her daim hüzünlüdür, ona göre sakin olun, dengeyi yitirmeyin, anın tadını çıkarın, ne çok fazla varlığa sevinin, ne de çok fazla yokluğa yerinin der gibi bir kadındı. Istanbul'a geldiği zamanlarda iki konserine gidip sahnede onu seyreden, dinleyen, bir konser çıkışında kulise gidip "Sao Vicente di Longe" albümünü bütün orkestra üyelerine de imzalatan birisi olarak bu teşhisi koymak ne kadar doğru bilmiyorum ama içimde uyandırdığı hisler bunlar. Tonton, sahnede seyirci ile çok diyalog kurup konuşmayan, çıplak ayakla sahneye çıktığı için hep halı serili sahnede konser veren, kilolu, ağır yürüyen ama gülümseyince içtenlikle gülen, şahane bir sesi olan kadındı. Pek severdim, şarkıları, sesi ruhuma ilaç gibi gelir. Ne zaman dinlesem bıkmam, döner döner yine dinlerim, yolda, arabada, evde, her zaman her yerde. Her ana uyumlu yumuşacık içinizi yıkayan bir ses. Geç keşfedilip bizlere geç ulaştığı için belki doyamadık, 70 yaş pek erken değil ama çok da değil, keşke kendisine daha iyi bakmış olsaydı, keşke hastalanmayıp bizi bırakmasaydı. Belki yine gelirdi buralara. Belki sadece yeni bir albüm yapardı, biz de onu dinlemeye doyamazdık. Şimdi eski albümlerini döne döne dinleyeceğiz, hele bir Besame Mucho söylemesi var, çok güzel çok çok. Işıklar içinde olsun, rahat uyusun.

20 Kasım 2011

Yine Şiir

Şiir okumak insana iyi gelir demiştim ya, işte bir şiir okudum, etkilendim buraya almak istedim. Takip ettiğim Vakıf Grubunun bir üyesi var, Sevgili Sedat Sarıbudak, toplantılarımızdan birinde bu şiiri ilk okuduğunda  ıhh olmuştum, kaldım öylece, nasıl bunu yazmış nasıl gelmiş bu cümleler demiştim. Sonra bir daha okudum, geçen gün yine Vakfın dergisinde yine çıktı karşıma, üstelik isminin de Dilek olduğunu orada öğrendim, şimdi buraya yazmadan olurmu ?? Ustanın diline, eline, gönlüne sağlıklar.
                Dilek

Ko, ey sevgili kapının eşiği olayım
Bas üstüme ki, yerle yeksan olayım
Gayri bildim: Hikmetindendir himmetin
Ne buyuyursan ona razı olayım
İster odun gör, ateşlere at beni
İster adama say, ateşinle ısınayım
Usta sensin, yont ki kirimi bir şekil alayım
Dilinden dökülene yetişen kadehlere say beni
Vaktidir de. Göster kapıyı çıkayım ben benden ki
Bakıp göreyim olmuş muyum ham mıyım
Kadir kıymet bileyim, süreyim izini ustaların
Nasipse bir iz de kendimden bırakayım
Sonra unutayım gitsin aynayı, yüzü, izi
Ben çıplak O çıplak, Hakk ile yeksan olayım.

Bebek Difenbahya

Bu sevgili difenbahya çiçeğim 6-7 senelik, başka bir saksıdan bir dal alarak yetiştirmiştim. Eski iş yerimde ofisimde duruyordu sağolsun şirket bahçıvanı da özenle bakıyordu. Ayrılırken aldım eve getirdim, büyüdü saksısını değiştirdim, iyice büyüdü. Şimdiki evimi çok sevdi ışığı, yeri, sulanması, benim onunla konuşmam, şarkı dinletmem, yapraklarını silmem derken ağaç gibi oldu tavana yaklaştı. Alttan eskiyen yapraklar da gidiyor üstten yenileri çıkıyor, ne olacak bunun hali, tavana değince ne yapacağım diye düşünüyordum. Acaba kessem küçültsem, çıkanları tekrar daldırıp 2-3 tane ayrı saksılar oluştursam mı derken bu yeni çıkan yaprakları gördüm. Biri ana gövdeden yandan verdi, diğeri kökten ayrı bir yaprak olarak başka bir dal olacak şekilde çıkıyor. Nasıl şaşırdım nasıl sevindim, bebeklerim benim çıkıverdiler ansızın. Ne kadar bereketli bir çiçek, nasıl büyüyüp gelişiyor ve çoğalıyor maşallah hayretler içindeyim. Bu fotolar eskidi yenisini çekmem lazım nasıl çoğaldı yapraklar görmelisiniz. Benim onca sevgime ilgime böyle karşılık verir benim çiçeklerim. Hele bir begonya var, bir arkadaşımın evinden resmen bir yaprak çalarak gelip toprağa saplamıştım. Tuttu ve ne güzel büyüdü. Hayatımda ilk defa bir yaprak çaldım, geldim evde toprağa batırdım ve tuttu, şimdi harika bir saksı oldu. Şu işi bir de sardunya çalma ve tutturma şeklinde becerebilsem ne harika olacak. Bayıldığım çok güzel açmış sardunyalardan çalacak yer bulamıyorum, diyelim ki ince bir dal veya yaprak aşırdım gelip daldırıyorum tutmuyor olmuyor işte. Her sene gelecek sefere deyip duruyorum. Ama yine de bu seneki sardunyalarım da maşallah çok güzel açtılar, somon renkli olanı hala balkonda açmaya devam ediyor. Soğuklar olmasa üşümeseler güneş olsa nasıl serpileceğini şaşırıyor. Çiçek hayat demek, emeğine, sevgine, ilgine karşılık demek. Gözüne, gönlüne, eline sağlık demek.

17 Kasım 2011

ŞİİR

Hava soğuk ve kasvetli, tv ye baksan her haber iç karartıcı, üzücü, gazete okusan yine aynı için çöküyor. Bütün olan bitenler, söylenenler, Devlet adamı dediğimiz kişiler, yapılan/yapılmayan/yapılamayan uygulamalar, sonuçlar, bugün geldiğimiz noktalar, son birkaç yıldır devam eden ama bugün daha da vahim hale gelmiş bir sürü şey. Hangisini okuyayım, hangisini düşüneyim, hangisine esef edeyim, hangisine ağlayım, acıyim veya vah vah diyeyim. Artık aklım almıyor, haksızlıklar içimi acıtıyor, çaresizlikler isyan ettiriyor, umursamazlık öyle boyutlara geldi ki en can alıcı noktalar, en önemli konular, en üzerinde durulması gereken şeyler, çoook normal, her an olurmuş, ne olacak canım geçer işte, yaptık oldu havası içinde geçiştiriliyor. Özensiz, duyarsız, düşüncesiz, müthiş bir pişkinlikle ve kayıtsızlıkla akıp gidiyor. Okusam, seyretsem, dinlesem bir türlü görmezden, duymazdan gelsem, yapmasam bir başla türlü. Bir de sana mı kaldı, sen mi düzelteceksin bakış açısı.... Ne diyeyim...
Böyle zamanlarda okumaya veriyorum kendimi, kitaplara gömülüp hiç başka bir yere bakmamak üzere. Su iç, yemek ye, oku, uyu kalk oku, başka birşey yapma hep oku. O dünyanın içine gir, ne okuyorsan, roman, hikaye neyse onun dünyasında yaşa. Hiç olmazsa bir müddet kendini korumaya al, başka bir ortamda nefes al, gözünün önünden başka şeyler geçsin, aklında başka şeyler canlansın. Galiba en güzeli şiir okumak, hayata şair yoluyla bakmak, o nasıl bir duygudur, nasıl bir hissediş, nasıl bir ilham gelmedir ki yazıya dökülür, akar gider. İnsanın içini açacak en güzel şey bence şiir. Keşke herkes okusa, hele Meclistekiler baştan sona hepsi, o duyguyu, hissi alsalar, o yumuşamayı, o sakinliği, çoşkuyu, sevgiyi, derinliği, durup kalakalmayı yaşasalar. Belki daha iyi olur hayat, hadi gülümse mevsimler değişir Akdeniz olur diyor ya, onun gibi.
    
      "Tüyden hafif olurum böyle sabahlar
       Karşı damda bir güneş parçası,
       İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar,
       Bağıra çağıra düşerim yollara,
       Döner döner durur başım havalarda"   Orhan Veli.

****
""Hayat
  Yarım somunun varmı, bir de ufak evin ?
   Kimsenin kulu kölesi değil misin?
   Kimsenin sırtından geçindiğin de yok ya,
   Keyfine bak, en hoş dünyası olan sensin.""    Ömer Hayyam.

****
"""İnsan yemeden içmeden edemez,
   Bunlar için gayret sarfetmene birşey denemez,
   Ama ondan ötesi olmuş olmamış,
   Onurundan fedakarlık etmeye değmez.
   Dedim artık bilgiden bir noksanım yok,
   Şu dünyanın sırrına erdim az çok,
   Derken aklım geldi birden başıma
   Bir de baktım ömür geçmiş, hiçbirşey bildiğim yok.
   Gençlik bir kitaptır okuduk bitti,
   Canım bahar çoktan geçti, Kış şimdi,
   Hani sevincim o cıvıl cıvıl kuş?
   Nasıl geldi, ne zaman uçtu gitti? """ Ömer Hayyam.

Bu şiirleri eskiden de paylaşmışım, tekrar okuyunca yine pek sevdim, bundan sonra arada bir şiir takılıcam ben, belki iyileşirim.


16 Kasım 2011

Gün Doğarken

Kasım ayının ilk günü sabah erken kalkmam gerekti, yazdan beri bu kadar erken uyanmamıştım. Havanın o gün açık olacağı sabah güneşin doğuşundan belliydi. Ortalığı nasıl bir kızıllık kaplıyor, daha güneş görülmemesine rağmen bulutlar nasıl bir renke boyanıyor görmek lazımdı. Sanki gökyüzünün görünmeyen bir yerinden bir kova şarap rengi sıvı boşaltılıyor ve göğe, bulutların arasına, altına üstüne yavaşça yayılıyorlar. Gittikçe kızarıyor, yoğunlaşıyor ve acaip bir şey oluyor, sanki yoğun bir hazırlık, bir çalışma ve kısa sürelerle her an değişim, bir anı yakalayana kadar başka bir an geliyor, tam şimdi muhteşem oldu derken başka bir hale dönüyor, çabucak oluyor. Bana gökyüzü doğum sancısı çekiyor  hissi verdi. Sonra güneş göründü, doğum oldu, kızıllık kayboldu, beyazımsı, pembemsi bulutlar, mavi gökyüzü daha çok ışığa dönüştü, sararan bir gökyüzü oldu. Çok enteresan bir olay güneşin doğuşunu seyretmek. Düşünün ki bu benim balkondan gördüklerim, ya Nemrut'da olsaydım, ya Kapadokya'da veya daha da muhteşem neredeyse. İnşallah bir gün de oradan yazarım. Bir sabah erken kalkın siz de deneyimleyin.

Balık Zamanı

Çok şükür balık zamanı ve fırsat buldukça balık yemeğe çalışıyorum. Her ne kadar bu foto geçen aya ait olsa da ara sıra masamda balık, roka, şarap üçlüsü keyif veriyordu. Bu sıralar biraz perhiz durumları var, ne kızartma balık ne de alkol gündemde değil, inşallah kısa zamanda kavuşacağız. Henüz lüfer ile hasret gideremedik, zaten malum seninki kaç cm tartışması var, tezgahlarda görürseniz ihbar edin meselesi var. Ben balıkçılarda bol bol çinekop görüyorum ve konuşabildiklerime niye avladınız bunları, bıraksanız da lüfer olsalar deyince dövecek gibi baktıkları için artık konuşmuyorum. En azından almıyorum yemiyorum kendi çapımda onların düşüncesizliklerine, cahilliklerine katkı sağlamıyorum. Ama kaç kişiyiz, kaç kişi bu duyarlılıkta, kaç kişi uyguluyor, sonuç ne oluyor ? İnşallah toplum bilinci gelişir ve uygulamaya döner ve seneye artık bu konu konuşulmaz. Şimdi ben yine palamutlarla kendimi avutayım. Hem büyüdüler, hem yağlandılar, takoz kestirip elektrikli ızgarada nefaset oluyorlar. Tavsiye ederim. 

20 Ekim 2011

Kızılcık Şurubu

Ne çok olmuş yine buraya elim değmeden geçmiş günler. Ne oldu, neler yaptım, niye yazamadım ben de bilemedim. Yaz aylarıydı, sıcaktı, havuzdu, gidip gelmek derken Ekim olmuş da bitiyor bile. Şimdi Eylül ayından kalma bir etkinlik paylaşayım. Evde kızılcık şurubu yapmak. Valla ekşi olduğu için pek sevdiğim bir meyva değildir ama kızkardeşim severdi, halâ da severmi acaba? Halen çok iyi hatırlıyorum babam ile bir gün pazara gitmişiz demek ki, tezgahta görünce kardeşin sever kızılcık alalım demişti. Ne hoşuma gitmişti, babamın kızkardeşimin sevdiği bir meyvayı hatırlayıp onu sevindirmek için alalım demesi. Amma yer etmiş bende unutmuyorum. Ben de pazarda görünce alayım şundan bakalım dedim. Ya öyle yerim ya komposto yaparım ya da suyunu sıkarım. Biraz yedim çok ekşi değil ama ağzını büzüyor insanın garip bir tad, sıcakta şurup yapıp soğuk içmek daha iyi fikir dedim. Birkaç gün beklediler, daha bir yumuşadılar sonra bir güzel onları sıkarsın, kevgirden geçirip süzersin, sonra biraz kaynatırsın, içine biraz bal atarsın (şeker kullanmıyoruz) ve iyice karıştırırsın. Soğuyunca yine bir ince süzgeçten geçirip buzdolabına atarsın. Soğuk soğuk pek güzel oldu. Ama en şahanesi rengi, nasıl güzel bir renk bu böyle insanın içini açıyor. Keşke şeffaf bir sürahiye koyup fotografını çekseydim, benimkiler renkli cam tam yansıtmamış sanki. Bir de çok faydalı bir meyva, idrar yolu enfeksiyonuna, ateş düşürmeye, ishale iyi geliyor, antioksidan, flavanoidler var, ayrıca da uyku sorunları olanlar için melatonin ihtiva ediyormuş. Bence halâ bulursanız alın ve suyunu sıkıp için, çok faydalı ve şahane renkli bir şey. Afiyet olsun.

24 Ağustos 2011

Teknede Düğün

Kınasını yaptığımız arkadaşlarımızın bu sefer düğünlerini de yaptık. Yine fedakar abla, yeğen, arkadaş üçlüsünün süslediği tekne de gelin gibiydi. Mor-beyaz tüllerle, kelebekler, fiyonklar, çiçekler, fenerler, mumlar derken pek şık olmuştu. Kabataştan misafirleri alan tekne denize açıldı, sohbet, kaynaşma, selamlaşma derken iki köprü arasına geldik. İki kıta arası, denizin ortası havanın kızılımsı renkleri, gün batımının en şahane saatleri, limonata gibi bir hava varken, gelin ve damat gayet şenlikli bir yürüyüş ile nikah masasına geçti sonra da şahitler. Bizler etrafta neşe içinde nikah kıyıldı, ilk dans yapıldı. Sonra bütün arkadaşların dansa eşlik etmesi, tebrikler derken aşağı salona yemeğe geçtik. Şık masalarımızda nikah şekerlerini gördük hemen, güzel kutular içindeki zeytinyağlı sabunlar tülden keselere konmuş içlerine de Mevlana'dan, İbni Arabi'den sözler, kısa şiirler yazılmıştı. Herşey neşe içinde, zevkle, iştahla sürdü gitti. Sonra yine yukarı çıkıp gecenin ilerleyen saatlerine kadar güzel müzikler eşliğinde dans ettik, gelin ile damadı oynattık, resimler çektik. Onların mutluluğu, çoşkusu, sevgisi, aşkları bizlere de bulaştı, harika bir gece oldu. Salonda, havuz başında, otelde, veya herhangi bir yerde bir sürü düğüne katılmışızdır, ama bu teknede düğün çok güzel oluyormuş, hele hava böyle şahane olunca. Tek mahsuru bazılarımızı tekne tuttu, dalga olunca veya beklerken, yoksa yol alırken iyi. O Istanbul'un kıyıları, ışıkları, manzara ne kadar güzelmiş, içindeyken göremiyor insan, böyle azıcık dışarıdan bakmak lazım ara sıra, misafir gibi, uzaktan, başka gözle, harika.....

22 Ağustos 2011

Gül Böreği

Bugünkü dersimiz gül börek yapmak. Ben iki türlü yaparım ya bütün olarak tepsi böreği veya sigara böreğinden daha irice sararım. Bir arkadaştan bu şekli gördüm böreğini yedim ve çok beğendim, evde denemek istedim. Yufka almaya gittiğim yer yufkayı 5 lik paket halinde sattığı için, ayıracağım yufkalar sonra kullanılamıyacağı için, daha azını alacak yer olmadığı için ben zorunlu olarak beş yufka alıp eve geldim ve habire börek sardım. Peynirli, kıymalı, patatesli börek çeşitlerimiz mevcuttur. Allahtan bir kısmını pişmiş veya pişmemiş olarak buzlukta saklıyorum, bir kısmını komşuya verdim, bir kısmını da yiyeceğim. Hele tepsiden ziyade bu yuvarlak payrexde pişirmek çok daha kolay ve temiz oldu. Fırın tepsilerini sevmiyorum, yağladığım halde yapışıyor, cam her zaman daha kolay temizleniyor. Böyle kıvırtarak şekil vermesi de pek hoşuma gitti.  Şimdi sırada patlıcanlı, kabaklı, mevsimi gelince pırasalı börekler yapmak var. Afiyet olsun.

2. Kına Gecesi Maceram

Bir arkadaşımızı daha evlendirdik. Geç oldu güç olmadı dedik. Eh bu kadar bekledik madem öyle her türlü ritüelini de yapalım keyfini çıkaralım dedik. Daha doğrusu gelin hanım böyle istedi. Ablası, arkadaşları, yeğeni her birimiz seferber olduk. Şile yolunda harika bir bahçe içinde kocaman evi olan bir arkadaşı evini açtı, herkes bir yemek yaptı, en çoğunu da ablası yapmış, içkiler, çalgılar, çengiler, kıyafetler, ziller, kınalar tam tekmil hazırdı. Hepimize mor tülden duvaklar hazırlamış abla, onları taktık, çimenlere yayıldık, yemekler, sohbetler derken oyunlara başladık. Gelin hanıma kırmızı duvak taktık, etrafında döne döne "yüksek yüksek tepelere" türküsünü söyledik, gelini de bir güzel ağlattık. Hem onun avucuna hem bizim avucumuza kınaları koyduk, sonra bu kadar ağlamak, tören, gelenek yeter dedik, harika müzikler yapan başka bir arkadaş sayesinde çimenler üzerinde hoplayıp zıpladık. Ne gülmek, ne çoşku, ne danslar, oyun havaları, masa üstüne çıkmalar, belimize bağladığımız zilli eşarplar, bütün kızlar toplandık iyice dağıttık yani. Pek güzel geçti. Alşama erkekler bastı ortalığı, yemek, içki, müzik devam ederken bu sefer düğün provası danslar, giriş çıkış müzikleri denemesi eşliğinde ve müthiş bir neşe içinde saatler aktı gitti. Allahtan etrafta yerleşim alanı yok, gecenin geç saatlerine kadar kahkahalarımız, müzik sesi, çoşkumuz bölgeye yayıldı. Her an jandarma gelecek diye bekledik valla. Darısı başımıza diye diye dağıldık. Hatıra olarak bu küçük kına paketlerini hazırlamışlar, ne zarif, ne güzel bir düşünceydi.

9 Ağustos 2011

Vişne

Her sene bu vakitler vişne çıkınca beni bir vişne merakı sarıyor, bir iştah oluyor, nerdeyse bir oturuşta bir kilo vişne yiyeceğim geliyor. Son 4-5 senedir böyle, eskiden pek sevmezdim, meyvasını yiyeceğime komposto veya reçel yapmaya yarar bir meyva olarak bakardım. Ama şimdi tabak tabak yiyeceğim geliyor. Bunun içinde ne var bende eksik birşey var ki canım bu kadar çok istiyor dedim. Şimdi size vişne bilgileri ;
Anayurdu Anadolu ve Balkanlar, boyları 5 ila 7m uzayabiliyor, 4 yaşındayken meyva vermeye başlıyorlar ve 40-50 yıl yaşıyorlar. İlkbaharda en erken açan vişne çiçekleri beyaz oluyor, temmuz ortalarında meyvalar olgunlaşıyor. En meşhuru Kütahya dolaylarındaki vişneler. Vişneyi meyva, meyva suyu, reçel, marmelat, komposto olarak tüketiyor, likör, içki, pasta, kek, tatlı yapımında faydalanıyoruz, kurutulmuşu da epey rağbet görüyor. Vişnede A, C, E vitaminleri ve Potasyum, Kalsiyum, Sodyum ve Fosfor gibi mineraller bulunuyormuş. Ayrıca antioksidan özelliği var, kas ağrılarını hafifletiyor, kalp damar sorunlarına karşı koruyucu, iltihap giderici özelliği var, hafıza gelişimi için faydalıymış. Bende birçok şey eksik herhalde ki canım çok istiyor ve bayılarak yiyorum. Pazarcıların söylediğine göre bu sene Meysu firması yurttaki bütün vişneleri toplamış (zaten de az yetişmişmiş) onun için piyasada vişne çok az ve çok pahalı. Kilosu 5-6 TL ve bu hafta artık bulamıyacağım galiba. Dolayısıyle iki defa bulup aldım, meyva olarak yedim, suyunu sıktım içtim, komposto yaptım. Eğer bulursam yine alıp son bir defa irilerini yerim, küçüklerini de reçel yaparım. Halbuki her sene likör yapmayı aklımdan geçiririm, bakalım ne zamana kısmet olacak vişne likörü yapmak ve ikram etmek. Çok severim bulunca çok çok içmek isterim ama ev yapımı olanından. Afiyet olsun.

Ormanda yürüyüş

Malum bunaltan sıcaklar yüzünden sabah sporu ve yürüyüşü akşam saatlerine kaydırdık. Burada oturmanın bir başka güzel yanı da ormana yakın oluşu. Havanın temizliği, ağaçlar, kuş sesleri, böcek zırıltıları, çam kokuları derken gerçekten hem sabah erken saatlerde hem de akşam güneş batarken bu yollarda yürüyüş pek keyifli oluyor. O ne kokular, sesler ve bazen hiç kimsenin olmadığı dakikalarda da sanki doğa ile Yaradan ile başbaşa kalma halleri yaşıyorum. Bütün ormanı tavaf edemiyorum ama üçte birlik yolu gidip geliyorum. Esintili havalarda burası harika oluyor, sanki rüzgar girmiyor, kuytu gibi, çok nemli havalarda serinlik, sanki esintili bir ortam sunuyor. Hele geçenlerde olduğu gibi fotograf makinam yanımdaysa yolun sonunda ışık görününce yakala dedim. Ağaçların arasından güneşin batışı, dallar arasından süzülen ışık huzmeleri, tam tespit edemedim ama harika bir görüntü vardı. Bunun üzerinde daha çok çalışacağım. Oksijen alıp, hareketlerimi yapıp dönünce duş aldıktan sonra sanki gün yeni başlıyor gibi bir enerji, dinç olma hali ile akşam uyku gelmiyor, cin gibi oluyorum. Şu sıcaklar hafiflerse sabah erkenden davranmak çok daha zevkli olacak eminim.

28 Temmuz 2011

Yemek yapma zevki

Belki çoğu kadın yemek yapmaktan benim kadar zevk almaz, daha doğrusu yemek yapmaktan çok, yaptıktan sonra onları birilerine yedirmek çok hoşuma gidiyor. Elde malzeme olunca hiç üşenmem, hiç de dertlenmem, adını koyduktan sonra kısa sürede birşeyler meydana gelir, yani elim çabuk galiba. Bir de severek yapınca zevkli oluyor valla. Bu sıcakta üşenmedim, sabahtan öğlene kadar bitirip evin daha serin bir yerine kaçayım dedim. Önce kabak, biber, domates karışık etli dolma, sonra evde kalan iki tane patlıcanı ne yapacağımı bilemeyip son dakka patlıcanlı börek, sonra bu senenin ilk taze barbunya fasulyesi zeytinyağlı diye tasarlayıp işe koyuldum. Buralarda sıcaklık 36 derece diyorlar, bugün estiriyor iki üç cam açınca hava akımı biraz ferahlatıyor, ama dün ve evvelsi gün hiç esmedi, bunalım oldu her taraf. Bir de bununla beraber mutfaktaki ısıyı düşününce herhalde 40 derece filandı kendi kendime şaştım. Ama güzel oldular resimlemeden edemedim. Şimdi kime kısmet olacak de yiyecekler bakalım. Önümüzdeki günlerde zeytinyağı biber ve patlıcan dolması yapmayı planlıyorum. Yine resimlerim herhalde. Bu sefer barbunyanın resmini unutmuşum idare edin. Afiyet olsun.

25 Temmuz 2011

Büyükada

Aslında yaz mevsiminde adaya gitmek hiç akıl işi değil ama hani akşamüstü, ne deniz zamanı ne yemek zamanı, gidenler gitmiştir, dönmelerine de daha vakit var, biz de aradan sıvışır gideriz diye düşünmüştüm. Ne gezer, bütün Istanbul halkı, bütün turistler, bütün Araplar, velhasıl herkes oraya gitmiş ve hala gidiyorlardı. Sıcaktan burnumuzu çıkaramadığımız pazar günü (hem de pazar !)vapurda serinleriz sandım. Akşam 18.00 vapuru pardon motoru ile (Bostancı-Adalar arası vapuru kaldırmışlar niyese, sadece Karaköy veya Kabataş arası vapur var, diğerleri vapur bozuntusu motorlar var) gittik. Aman Allah adaya ayak basmakla havada yürümek arası bir gürüh arasına karıştık. Her kafadan bir ses çıkıyor, her cins ve boydan insanlar, pislik, kargaşa, gürültü, ada değil panayır meydanı. San Pasifico katolik kilisesinde bir konser izleyeceğiz, onun yerini ve saatini keşfedip tekrar iskele binasına döndük ve üst kata çıkıp deniz ve Ist manzarası ile oturup sohbet edelim dedik. Allahtan hava esiyordu (hatta bazen çok esti) dondurmalar güzeldi, sohbet iyiydi. Sonra Kiliseye gittik, kilisenin papazı org çaldı, Leyla Pekin hanım aryalar söyledi. İçerisi serince gibiydi kapıya yakın oturup biraz havalandık. Küçük şirin bir kilise, bahçesi yeşillik ağaçlık, huzurlu bir yer. Mum yakmayı, dilek dilemeyi unuttuk, bir dahaki sefere dedik. Konseri bitirmeden kalktık yine motora yetişip Bostancı'ya döndük. Dönüş havası daha iyiydi, iskelenin ışıkları böyle görünüyordu. Bir daha sonbahar olmadan gitmeyiz, gidemeyiz dedik. Ada batacaktı valla, bu kadar insanı taşımazki yani, ne oluyor, başka gidecek yer kalmadı mı, bedava birşey mi satıyorlar sanki. Bazı güzellikler bozuk para gibi harcanıyor, yazık. Ben de ada diye kudurmuştum aldım boyumun ölçüsünü.

Amy Winehouse

Aşağıdaki siteye girince bu güzel kızın ilk zamanlarda yaptığı video klipi göreceksiniz. Eski model takma saçı olmadan, göz makyajı kuyruklarının abartılı uzamadığı, güzelim gözlerinin ve harika bir vücudunun olduğunu göreceksiniz. Sonradan nerelere geldiğini ise çok merak edenler Belgrad konseri videosundan izlerler ama ben bakamıyorum. Bir insanın bu kadar yıpranması bu kadar kendini bırakması, ne hale geldiğini görmek gerçekten içler açısı. Aslında bu yetenek, bu güzelim ses, bu harika vücut ölçüleri ile kendine iyi baksaydı dünyayı siler geçerdi. Zaten toplam 2 (veya 3) albüm ile bir sürü Grammy ödülleri toplaması bunu göstermiyor mu ? Televizyondan haberi duyunca içim cız etti, sanki akrabam, arkadaşım o kadar etkilendim, çok üzüldüm.  Önce genç bir insanı kaybetme, sonra böyle bir yeteneği kaybetme, sonra böyle bir sesten mahrum kalma adına pek dertlendim. Tipi, saçları, kıyafetleri, aldırmaz duruşu, arıza halleri, kimseyi sallamaması, tedaviye kısa kısa girip çıkması, hiç günümüz insanı olmaması, şöhreti umursamaması, herşeyi ile orjinal olması onu efsane yapan şeylerdi zaten. İnsanın isyan edeceği geliyor, neden ailesinin, arkadaşlarının, etrafındaki insanların ona daha fazla sahip çıkıp zorla da olsa, döverek de olsa onu iyileştirmek için çabalamadığına, bir hastaneye kapatıp tedavi sürecinde ona yardımcı olup bunu atlatmasına yardım etmediğine isyan edesim geliyor. Sadece para makinası olarak görmek, oradan oraya sürüklemek, battığını gördükçe onu yalnız bırakmak neden. Sanırdım ki ailesi boşanmış, veya çok fakir veya aileden gelme uyuşturucu vs işler içinde olan bir ortamda büyümüş bir kız. Şimdi tv de gördüğüm kadarıyla annesi de babası da gayet düzgün insanlar, şimdi pek üzülüyorlar ama acaba yeterince kızlarını dinleyip anladılar mı, onu kolladılar mı, ona zaman ayırdılar mı, ona ince ince derinden hassas bir gözle baktılar mı? Arkadaşları, menajerleri, orkestra elemanları, organizatörler, yiyip içtiği insanlar, sevgilileri, acaba anlamak için çaba sarfettiler mi ?
Onu ilk "Back to Black" şarkısı ile duydum, radyoda çalıyordu, bu nasıl bir ses, bu nasıl bir şarkı dedim, sonra "Rehab" şarkısını dinledim, hemen CD sini aldım, arabada, evde belki 20 defa üst üste dinlemiştim, hala arabada çalıyorum. Çok yazık oldu. Ama insanın kendi kendisini bırakması gerçekleşince etrafı ne yapsın değil mi? Kendi kendisini bırakmış, artık dayanamıyorum noktasına gelmiş olmalı, yapacak birşey yok.

21 Temmuz 2011

Lifeport Tatil Köyü

Bu sıcaklarda tatile gidemedim diye dertlenmeye, denize giremedim diye bozulmaya başlamışken, geçen seneden beri keşfedemediğim bu yeri keşfetmeye soyundum. Bu yakınlarda böyle bir tesisin olabileceğini düşünememiştim. Duyduklarımın güzel şeyler olmasına rağmen güvenememiştim. Hem tesis hem gelenler açısından şüpheyle yaklaşmıştım. Ama bunalım sıcaklardan offf deyince çıktım yola. Ha bir de şehir fırsatının indirimli kuponu olunca elimde keşfedelim bakalım dedim.
Daha girişinden tavlıyor sizi, binası, otoparkı, lobisi, hoş karşılanma, kapalı spor salonu, kapalı havuz, soyunma kabinleri derken açık havaya çıkıyorsunuz. Kocaman bir arazi üzerine yayılmış tahta kulübeler, çimenlerin ortasında havuz, şemsiyeler, minderler, küçük loca tipi üstü kapalı alanlar, çay bahçesi ve dahası. Çimenlere yayıldım, şemsiyeyi açtım, şezlonglar minderli, temiz, rahatsız etmeyen aksine ferahlık veren bir rüzgar, güneş çayır çayır derken neredeyse 16.00 kadar gölgede kalıp gazetelerimi, kitabımı okudum kahvemi içtim. Sadece fiyatlar biraz pahalı, bir kahve 6 TL, tost 8 TL, daha insaflı olabilirlerdi, yemek yemeye kalksam ne ödeyecektim acaba. Ama bunu da tesisin kalitesine uygunluk adına böyle tutuyor olabilirler. Gelen insanlar nezih, çocuklu aileler, bekar gençler, 3-5 kişi bir arada iş adamı tipinde erkekler, çocuklu anneler vardı etrafta. Kapalı havuzun üstünde de yaz okulu öğrencileri cıvıldıyordu. Allahtan bizim açık havuza bulaşmadılar, hocaları eşliğinde epey şamata ettiler.  
Dışarıya yayılan çok güzel müzikler, (latin ve caz) eşliğinde huzurlu bir gün geçirdim, yüzdüm, güneşlendim, okudum ve akşam 20.00 e kadar keyif yaptım. Bungalovlar çok şirin, kalmalı olarak da gelinir valla. Ayrıca uzaktan gördüğüm harika bir terası var yemekler orada yeniliyormuş, sadece akşam yemeği için de gelinebilir. Sitesine girip inceleyebilirsiniz. Buralarda bu tesisi kurmak, işletmek, müşteri çekmek valla bravo, iyi akıl etmişler dedim. Şehirde yaşayanlar için harika bir gözden ırak, kafa dinleme yeri, deneyin derim.

14 Temmuz 2011

Demirhindi bitkisi, yaprakları, ağacı, satışa sunuluş şekli.

Demirhindi

Bu sıralar demirhindi şurubuna merak saldım. Geçenlerde bir dergide okuyunca çok eskiden '80 li yıllarda Karaköy'deki işime giderken yaz aylarında Baylan pastanesinden sabah sabah demirhindi şurubu içip serinleyip, hem de çok faydalıymış diye konuşa konuşa işe gittiğimizi hatırladım. Şimdi yine karşıma çıkınca evde yapmanın yollarını aradım. Adaçayı, Melisa gibi otlardan yapılıyor sanmıştım. Baharatçılarda ot aradım, meğerse meyvaları, çiçekleri kalıp gibi sıkıştırılmış,  bir pakette satılan yapışkan katı birşey.
Afrika kökenli olup bütün tropikal ülkelerde, özellikle Hindistan ve Mısır’da yetiştirilen, 20-25 metre boylarında olan ağaç türüymüş. Benim aldığım da Hindistan'dan ithaldi. Demirhindi çiçekleri dalların ucunda sarı ya da kırmızımsı salkımlar halinde bulunan düğme gibi çekirdekleri olan, yumuşak ve ekşi bir meyva. Bu ağacın yaprakları yem olarak kullanıldığı gibi meyvaları da kaynatılarak içiliyormuş. Ayrıca meyvaları reçel yapımında, Afrika ve Uzakdoğu ülkelerinde yemeklerde yaygın bir şekilde kullanılıyormuş. Faydaları da az buz değil, bağırsak faaliyetlerini düzenliyor, sindirim bozukluğuna iyi geliyor, ferahlatıcı etkiye sahip, baharat olarak da kullanılıyormuş. Kan yapıcı özelliği de var. Osmanlı mutfağında epey kullanılırmış. Ben o pastanedeki gibi şerbet yapamadım ama fena değildi, fayda faydadır diyorum. Şerbet denince içine bayağı bir şeker koymak lazım, ben de şeker yemem, şekersiz yaptım aman ne kadar ekşi bilseniz, içine karanfil, çubuk tarçın, taze zencefil koyuyorsun. Bu sefer bal koyup yapacağım belki şerbete benzer.

Ortanca

Balkondaki ortancam büyüdü, gelişti, rengi ruhu yerine geldi. Sırf yeşil yaprak halinde almıştım, ne renk olacak bilmiyordum, sonra beyaz açmaya başladılar, sonra pembeye döndüler, hem de böyle irileştiler. Sardunyalarla kardeş kardeş oturuyorlar. Biraz suyu aksasa boyunlarını büküyorlar, zaten sıcak hepimizi büküyor bu günlerde. Onları bırakıp gidince pek üzülüyorum, ya akşamdan ya sabahtan su vermek lazım. Bakalım ne zamana kadar gidecekler. Geçen sene aldığım çok daha güzel bir tondaki pembe idi, kış boyunca da yaprakları dayandı ama bahara girerken öldüler. İnşallah bunu saklayabilirim.

Kelebek

Bu sene misafirim kelebek. Geçen sene arı idi. Böyle güzel, böyle renkli, desenli, şahane birşey. Allahım nasıl yaratır böyle birşeyi diye bakakaldım, seyrettim durdum. Bütün gün dolaştı, mutfağın içine girdi, dışarı çıktı, çiçekleri gezdi. Kadife çiçeğinin üstüne kondu, upuzun burun anteni ile çiçeği deldi deldi içine çekti. Önceleri biraz fazla sakindi, birşey oldu uçamıyor sandım, mutfak tezgahı üzerinden alıp çiçeğin üstüne koydum, sonra hareketlendi uçtu, kondu kalktı. Şimdilerde ara ara yine geliyor, pır pır çiçeklerin üzerinde veya balkonda bir tur atıp yine gidiyor. Renkleri şahane, böyle desenli olunca panter kelebek diyorum.