21 Mayıs 2010

Mayıs

Tam bahar ayı, geldi de geçiyor bile. Yine bir sürü olaylar oluyor, herşey çabucak geçiyor, ben buraya yazana kadar eskiyor, önemi kaçıyor bile. Şimdi kısa kısa aklımda olanlar ;
LOST; Bir dizi bu kadar insanı hop oturtup hop kaldırır yani. Her cuma akşamı bu diziyi seyrederken dumur oluyorum. Nereden başladım seyretmeye diye söyleniyorum, bu ay sonu bitecek ya iyice garip oldu, her bölüm ayrı bir olağanüstü oluyor, sanki evvelki bölümler çok olağandı ya neyse. Kendimce çözdüğüm, eş zamanlı birçok zaman dilimleri içiçe oluyor, hepsinin hayatları bir şekilde farklı zaman dilimlerinde olsa da illa çakışmış falan filan. Kendi payıma çok dersler çıkarıyorum, çok görüşlerim etkileniyor, haa bak gördün mü oluyorum,   mistik duygular ince ince işleniyor falan. Sonunu nasıl bağlayacaklar çok merak ediyorum. Seyrederken bu kadar heyecanlandığım, bitince dudaklarımı kemirdiğim dizi hatırlamıyorum, adrenalin tavan yapıyor.
CHP; Sanırım çoğu kişi, ne olsa nasıl olsa da bu partinin lideri bir şekilde bıraksa da arkadan gelenlere yer açılsa diye düşünmüştür, sormuştur. Eminim hiçkimse bu şekilde olacağını değil düşünmek aklından bile geçirmemiştir. Çok garip ve hazin bir olay bence, doğru, yanlış, öyleydi, değildi belki aylarca tartışılacak, belki senelerce hatırlanacak ama benim bundan çıkardığım ders veya beni etkileyen noktası, hiçbirşeyin bizim elimizde olmadığı, hiç ummadığın zaman ve yerde neler olabileceği, ne kadar ısrarla ben yapıyorum, kararları ben veririm, benim isteğimle şöyle veya böyle olacak diye düşünürseniz düşünün, sizin elinizde olmayan şeyler saniyede hayatınızı değiştirebilir. Bir anda altüst olmak buna denir işte. Nasıl yaşayıp giderken birçok şeyi kendimiz yapıyoruz zannediyoruz, veya kontrol bende zannediyoruz. Her an herşey olabilir, dikkat ipler senin elinde değil, sadece teslim olmalısın, iyiyi dilemeli, yarın ne olur olmaz diyebilmelisin. Ego insanı bir anda dağın tepesine çıkarır ama bir anda yerin dibine de gönderebilir.
Yeni aday içime serin sular serpiyor, hepimizin üzerindeki ölü toprağının kalkacağını, insanların başka bir bakış açısı ile silkineceğini ve hak ettiğimiz, doğru olanın, hak olanın, iyi olanın ve güzel olanın dalga dalga yayılarak gerçek hayat şeklinin yaşanabileceğini hissediyorum, inşallah yanılmam ve o günleri görebiliriz.

EBRULAR; Kursumuzun sonuna geliyoruz, haziranın ilk haftası bitecek. Şimdi sergi hazırlıklarımız var. Gayet amatörce, gayet acemice yaptığımız işleri çerceveletip güzelleştirerek sergileyeceğiz. Aslında şöyle hatasız temiz pak çiçekler yapmayı hala beceremiyorum ama işte istek çok, gönlüm zengin, renkler, desenler, içimden gelenler, ne tam olarak karanfil ne menekşe ne de güller oluyor ama andırıyor işte idare edin. İnanamıyorum, bütün hatalarına rağmen çerceveye girince ayrı bir güzel oluveriyorlar. Ben de nasıl şişiniyorum, sanki Picasso'yum ve dünya şaheseri yaratmışım gibi hislerle doluyorum. İleride kimbilir ne kadar güleceğim kendime, ama bu acemice haller, bu amatörce yapılanlar çok samimi, çok sıcak geliyor bana. Hele bir de rağbet görür, bir arkadaşımın, bir tanıdığımın evinde duvarında durursa değmeyin keyfime o zaman, ebruli dilek olacağım. 

30 Nisan 2010

Çiçek Ebrular

Kursta öğrendiklerimiz ilerledikçe benim de içimdeki yaratıcılık ilerliyor galiba. Nasıl rüyamda renkler ve desenler görüyorsam, teknenin başına geçince de neler neler yapmak geliyor içimden. Tabi kısıtlı bir zamanda , 7 - 8 hanımın sıra ile iş yapması, rahat çalışması derken, yapılan işler ne kadar temiz, ne kadar az hatalı oluyor allah kabul etsin artık. Ama yine de elimiz alışsın diye tekrar tekrar aynı şeyi yapıyoruz  ve hocamızı dikkatle izleyip öğrenmeye çalışıyoruz. Çiçek yapmaya başladık, sanki ebru üzerine çiçek yapınca daha çok birşey yapmış gibi duruyor. Hele renkli çiçekler pek güzel oluyor. 

29 Nisan 2010

Mutlukent'de 23 Nisan Bayramı

Bizim mahallenin ilkokulunun bahçesinde yapılan 23 Nisan şenliklerinden önce okul bandosu, yavrukurt ekibi, folklör ekibi, "Atam İzindeyiz" bayrağını taşıyan öğrenciler, öğretmenler, veliler ve daha bir alay halkımız hep beraber bütün siteyi dolaştılar, sonra okul bahçesinde  hazırladıkları  gösterilerini sergilediler. Bando takımının liderini görmeniz lazımdı, pek heyecanlı bir kız öğrenci işini çok ciddi yapıyordu. Geçen sene 23 Nisanda Bodrumdaydım, bakalım gelecek sene nerede olacağım.

23 Nisan 2010

Bugün 23 Nisan neşe doluyor insan.
Böyle öğrendik, böyle marşlar, şarkılar okuduk, stadyumda veya okul bahçesinde yürüyüşler yaptık, folklör oyunları oynadık, müsamereler yaptık. Kimimiz kelebek oldu, kimimiz arı veya başka bir figür. Şiir ezberledik, ayaklarımızı bitiştirip, ellerimiz yanda hazırol vaziyetinde okuduk, yüksek sesle, heyecanla, yüreğimiz çarparak, şaşıracağız veya unutacağız diye ödümüz koparak. Bahar da geliyorken, havalar ısınırken, yepyeni elbise ve ayakkabılarımızı giyerek, sadece bizim bayramımız diyerek, büyük bir heyecanla Atatürk'ü anarak, bu bayram ile ilgili tarih bilgilerini hazırlayarak, nasıl olmuş, ne zaman olmuş diye öğrenerek. Elimizde çiçeklerle Anıtkabir'e giderek, Atamızı ziyaret edip çiçek bırakarak, bütün törenler bittikten sonra da şen şakrak ve çoşku içinde gerçekten bayram yaparak yaşadık biz 23 Nisanları.
Şimdi çok merak ediyorum, çocuklar aynı neşe ve çoşkuyu hissediyorlar mı acaba, Anıtkabir'e gitmek gerçekten içlerini çok heyecanlandırıyormu, Ata'ya çiçek götüreceğiz diye elleri ayaklarına dolaşıyormu. Stadyumda yürüyeceğiz diye uykuları kaçıyormu veya oynayacakları ront, folklör, piyes ne varsa artık oradaki rolü unutmamak üzere tekrar yaparken midelerine sancı giriyormu ?
Yoksa tamamen kural, kaide, yapılması gereken bir tören, okunması gereken bir şiir, şarkı, marş, v.s diye düşünüp, hadi bugün 23 Nisan yapalım da bitsin acelesi içinde olan öğretmenlerin eşliğinde bir gidip gelme midir, bir mecburiyeti yerine getirme midir çok merak ediyorum. Etrafımda gözlemlediğim ne çocuklarda, ne velilerde, ne öğretmenlerde bu heyecanı, sevinci bulamıyorum da, çok merak ediyorum. Nasıl yapacaklar, böyle yetişirlerse, kendi çocuklarına nasıl ve neyi aktaracaklar. Aynı şeyleri 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramında da düşünüyorum. İyi ki her iki bayramda da görev almışım o anları yaşamışım. Halâ tv de izlerken, marş duyunca, ront yaparlarken izleyince heyecanlanıyorum, gözlerim yaşarıyor sonra da resmen ağlıyorum. Yaşlanmak mı, yoksa başka türlü duygular mı bunlar..

22 Nisan 2010

Ebru Minyatür karışık

Bunlar da en son numaralarım. Sol ilk sıradakiler taraklı ebru örnekleri onun altındakiler hatip ebru çalışması.  
Sonra da sergi açılacak, fuara katılacağız diyen hocamızın yol göstermesi ile yaptığımız ebru desenlerini kullanarak bir minyatür resmi koplayamaya çalıştım. Gayet acemice önce deseni kartona çizip sonra kesip yapıştırma işi ile bir çeşit kolaj yaparak bu köylü kızımızı yaptım. (sağ ilk resim) 
İşin orjinali (sağdaki 2.resim) o kadar güzelki onu da ayrıca çerceveletip asacağım. Ama benim gibi ince işlere çok eli yatkın olmayan birisi için  büyük başarı örneği. Kontür çizgileri daha zarif olabilirdi ama bu ilk, sonrası daha iyi olacak inşallah.
Bu güzel ebru çalışmasını değerli ebru sanatçısı Alparslan Babaoğlu yapmış. Bu sanatçı aynı zamanda ebru ile hat ve minyatür sanatlarını birleştiren çalışmaları da yaratmış. Araştırdıkça, okudukça neler çıkıyor, insanlar neler yaratıyorlar, neler yapmışlar ağzım açık kalıyor. Gönülünü bu işe koyanlar için harika bir alan, harika bir yaratıcılık imkanı.

Ebrular çoğalıyor

Bugünlerde ebru ile yatıp ebru ile kalkıyorum, rüyamda bile ebru desen ve renkleri görüyorum. Kurs ilerledikçe bizim de öğrendiklerimiz ve marifetlerimiz artıyor, içimizdeki yaratıcılık melekeleri dışarı vuruyor. Hani çok temiz düzgün işler çıkardığımızı söyleyemem, çünkü bir teknenin başında 7-8 kadın sırayla birşeyler yapmaya çalışıyor, vakit kısıtlı, herkesin titizliği, düzeni, eli, bir değil. Böylece benim gibi detaycı, titiz, düzen meraklısı birisi için hayli zor saatler geçiyor, sabırlı ve sakin olmayı tekrar öğreniyorum, kendi sıram gelince  birşeyler yapmaya çalışıyorum. Ama bu beni hiç kesmiyor, illa eve gelince tekrar devam etmek istiyorum. İnşallah maddi durumları ayarlayıp en kısa zamanda kendime bir takım almalıyım ve bu işi kendi başıma sessizce, huzur içinde yavaş yavaş yaparak devam ettirmeliyim. Ne kadar sevdiğimi, orada yaparken nasıl hissettiğimi, meydana gelen gayet acemice işleri seyrederken nasıl bir huşu içinde olduğumu anlatamam. Meğer ben bu işi çoktandır arıyormuşum, şimdi buluştuk, bırakmaya hiç niyetim yok. Düz çizgiyi bile doğru düzgün çizemeyen, eline fırçayı en son orta okulda almış, renklerden sadece belli başlı olanları bilen ben şimdi neler öğreniyorum ve ben bununla var oluyorum hissi duyuyorum. Neden şimdiye kadar yapmadım diye dövünesim geliyor. Bu yaştan sonra sanat açılımı yapıyorum. Daha bu yaptıklarımız battal, şal desen, bülbül yuvası, gelgit dedikleri ebru çeşitleri. Yani aşama aşama fırça kullanmayı, suya boya atmayı ve sonra biz denilen tığ gibi bir aletle şekil vermeyi öğrendik. Sonra sırasıyla düz satıh üzerine desenler yapmayı öğrendik, en son da inşallah çiçek yapmayı öğreneceğiz. Neler yaratacağımı hayal bile edemiyorum. Ama bu hisler, büyük bir hevesle kursa gitmek, orada çalışmak, sonra da yaptıklarımı seyretmek beni benden alıp götürüyor. Çok iyi geliyor bana, çok şükür yine, yeniden bir kere daha, her zaman binlerce kere....

12 Nisan 2010

Lale, Erguvan Zamanı

Şimdi lale zamanı ya, Istanbul'un herbir köşesi lalelerle dolandı ya, hepsi de ne kadar güzel renk ve şekillerde bahçeleri, parkları, refüjleri, kaldırımları süslüyorlar ya, bizim buralar kusur kalırmı !
Gerçekten buradaki Belediyenin Park ve Bahçeler Müdürlüğü iyi çalışıyor. Sitelerin arasındaki boş bir alanı hemen küçük bir koruya çevirdiler, sıra sıra çeşitli ağaçlar dikildi, hem gölgelik yapacaklar, hem de binalar arasında yeşillik, ferahlık, oksijen kaynağı. İnşallah güzide halkımız yıkıcı değil yapıcı olur, altında piknik yapacağız diye genç fidanları bozmazlar. Çok güzel şeftali ağaçları, limon çamı, servi ve akasya diktiler. (sağdakiler şeftali ağacı baharları). Sonra küçük çocuk bahçesi veya spor aletlerinin durduğu parklarımızı da lalelerle donattılar, harika görünüyorlar. Tesadüf eseri bahar açmış ağaçları seyrediyor, bu ne ağacı, diğeri ne ağacı diye bakarken erguvan ağaçlarının olduğunu ve açmış olduklarını farkettim. Hem buralarda varolacaklarını hiç ummuyordum, hem de açmaları için henüz erken sanıyordum, ne güzellik, ne renkler, seyretmeye doyamıyorum. Istanbul'un boğaz tepelerine gideceğime burada yanıbaşımda buldum onları. Daha da serpilecekler, yerlere dökülüp ortalığı pembeye boyayacaklar.

Karakol

Mutlukent mutlukent olalı böyle mutlu olmadı. Çok klişe bir cümle oldu ama gerçekten eylem olarak böyle. Resimlerden de göreceğiniz üzere, eskiden Sağlık Ocağı olup artık kullanılmayan bu bina neredeyse altı aydır hummalı bir hazırlıkla karakola dönüştürüldü. Hele son bir haftadır, (meğerse cumartesi günü açılış yapılacağından) gece gündüz çalışmaya başlamışlardı. Belki elli tane işçi, binanın içi dışı yenilendi, herşey çatıdan bahçeye yeni baştan kuruldu. Sonra kale duvarı gibi etrafına duvar yapıldı, bahçeye taş döşendi, silindir geldi, kum, çakıl, toprak döküldü yol yapıldı. Sonra cumartesi sabahtan itibaren ağaçlar, çiçekler dikildi, velhasıl nasıl hızlı bir hazırlanma görmek lazımdı. Büyükşehir belediyesinin slogan sözü yazılı levhalar da ortalıkta "Çalışınca oluyor". Böylece öğleni buldular. Bir sürü kamyon, minibüs, otobüs gelip gidiyor, tribün kurdular, kırmızı halılar döşendi, konuşma kürsüsü, tenteler yapıldı, sandalyeler dizildi. İlkokul çocuklarından oluşan folklör takımı geldi, hatta bando! bile geldi. Kırmızı sırmalı elbiseleri ve kendilerinden büyük sazları ile.
Sonra bilumum makam arabaları ile (çoğunluğu son model Mercedesler) vali, kaymakam, büyük şehir belediye başkanı ve  çevre ilçelerin belediye başkanları, ilçe emniyet müdürleri, organize sanayi bölgelerinin başkanları, çeşitli fabrikaların müdürleri, askeri komutanlar ve halkımız yerlerini aldılar. Bando İstiklal Marşını çaldı açılış başladı. Vali, Belediye Bşk ve Emniyet Müdürü konuşma yaptılar, çocuklar kolbastı oynadı, kurdele kesildi, resmen karakol açılmış oldu. Sonra yan tarafta bir çırpıda hazırlanan kokteyl masaları üzerindeki ikramlara geçildi. Bütün bunlar o kadar çabucak ve düzenle, gerçekten seri şekilde hazırlanan bir program dahilinde olup bitti ki balkondan onları izlerken şaştım kaldım.  Allahtan hava güzel, polislerin dağıttığı şapkaları kafalarına takan yerli halkımız huşu içinde belki kırk yılda bir ayağımıza gelen devlet erkanını izleyip, açılışı kutladı ve tabak tabak ikramları evlerine taşıdılar. Allah için şimdi söylemem gerekirse karakol çok iyi oldu, hem görünüş hem emniyet bakımından sağ olsunlar.
Ama, madem bu devletin, belediyenin, bu kadar parası var, bu kadar hızlı çalışanı var, aleti edevatı var, bu kadar zevki ve estetiği bilen elemanları var, neden bu güne kadar buraya bir sosyal tesis yapmazlar,  etrafı güzelleştirecek ve halkın ortaya çıkıp gezeceği, oturacağı, vakit geçireceği, kahveler, restoranlar, kütüphane, belki sinema veya küçük bir etkinlik salonu olan bir tesis yapmamışlar hiç anlamadım, anlamıyorum. Başka türlü buraya ruh gelmez, ruhsuz bir yer burası bunu kırmak lazım. İnsanlar ortaya çıkmıyor.
Çünkü istenirse çabucak ne güzel birşey yapabileceklerini bu karakol yapımında günbegün gördüm. Arı gibi çalıştılar, henüz etraf çalışması tam anlamıyla bitmese de gayet güzel bir bina ve bahçesini yaptılar. Bu siteye böyle şaşalı bir karakol da ne lazım o da ayrı bir konu ama olsun, şimdi daha emniyetteyiz. Bir de polis haftası ya, illa ona denk getirip açılış yapalım valiyi de getirelim diye koşturdular zaar. Herkese hayırlı olsun, Allah muhtaç etmesin.   

2 Nisan 2010

Ebru Sanatı

Ebru'nun birçok tarifi var ama ben en çok bunu sevdim. Ebru; Suyun gökkuşağına aşkı demektir. Ne güzel demişler dimi?? Esasında "Ebru ;  Birbiri içine geçmiş, ancak karışmamış, bakışla ayırdedilebilecek şekilde duran renk ve şekillere denir. Sanat olarak Ebru, "su üzerine serpiştirilen sıvı boyanın rasgele bezendiği şekillerin ve bu şekillere müdahale edilmesiyle meydana gelen figürlerin kağıda aktarılarak sergilenmesidir". İşte esas anlamıyla budur, en güzel tarif. Bizde bunu uygulamaya başladık. Kitre denilen suyun hazırlanışı ve koyduğumuz tekne denilen  kabın içine, karıştırarak elde ettiğimiz boyaları, at kılından, bizzat yapmasını öğrendiğimiz fırçalar yardımı ile atmaya başladık. Önce tek renk, sonra iki renk ve sonra üç renk ile fırçayı elimize vurdurarak atmaya çalıştığımız boyalar ile çıkan şekillerde "Battal Ebru" denilen en temel ve ilk halleri yaşamaya başladık.
Aslında Ebru Sanatı çoook önceleri başlamış, kesin tarih bilinmemekle beraber, 13 yy dan beri varolagelmiş. Osmanlı devrinde çok yapılmış, çok iyi ustalar yetişmiş. Bu sanatın felsefesi, yapılışı, meydana gelişi, yapma anı, boyalarla haşır neşir halleri, sabırla beklemek, en az hata yapmak için çok iyi hazırlanmak, sessiz, sakin ve rahat olmak. Meditasyon gibi, kendini o ana, o hallere ve renklere bırakmak, yavaşça, sessizce, sakince suyla başbaşa olmak, suya müdahale etmenin, yapacağın şekillerin, hayalindeki şeklin eline yansıyıp seni yönlendirmesi, o birebir halleri bana çok tanıdık geldi, beni benden aldı. Aynı yoga yaparken, meditasyon yaparkenki gibi, bir olmak, bütün olmak, sadece sen ve O olmak halleri çok güzel. Tabi 14 kadından oluşan atölyemiz benim için gerekli olan sessizlik ve sakinliği çok yaşatamıyor ama hep, burada herşeyi öğrenip, ileride kendi atölyemde özgürce çalışacağımı ve yaratıcılığımın sonuna kadar gidebileceğimi hayal ederek daha bir istekle sarılıyorum. Bana ilaç gibi geliyor, teşekkürler Allahım sen hep beni duyuyorsun.

Resim Dersleri

Hani biz küçükken hatta gençken annelerimiz "gün" yaparlardı ya, maksat sohbet olsun diye çay, pasta, börek, çörek eşliğinde bazıları "konken partisi" derken, bazıları "altın günü" derken bu yeme içmeler alıp başını gitmişti. Hepsi bin kilo olmaya doğru gittiklerini farkedip bu sefer ev işlerinden ve artık büyümüş çocuklarının işlerinden arta kalan zamanlarda ne yapacaklarını düşünmeye koyulmuşlardı. Kimisi dikiş dikiyordu, kimisi örgü örüyordu zaten ama yine de canları sıkılıyordu ki o sıralar Belediyenin açtığı elişi kursları imdada yetişmişti. Çiçek yapmak, tahta boyamak, makreme, incik boncuk yapmak, şimdilerde stililistlik, grafikerlik, lisan kursu, resim kursu derken bir sürü bölümler vardı. Benim annem de çiçek yapma ve makreme kurslarında ne güzel şeyler yaratmıştı, evi süslemişti. Şimdi hala bu kurslar devam ediyor, hepsi sanki okul gibi belli bir disiplin ve program eşliğinde neredeyse altı ay sürüyor ve sonunda sertifika bile veriyorlar.  İşte bendeniz cennet kuşu da emeklilik günlerini yaşarken ve eylülde başlayan şehirdeki kursları kaçırdığım için esef ederken bizim mahallede "Ebru Kursu" başladı. Ben istedim bir göz Allah verdi iki göz misali, taaa Istanbul'dan beri kaç senedir ebru yapmasını öğreneyim diye düşünüp yapamayınca bir kenara koyduğum bu arzum, beklenmedik bir zamanda ve beklenmedik bir şekilde önüme geliverdi. Ne çok canı gönülden istemişim ve sonra da unutmuşum, işte gerçekleşiyor. Ahh keşke diğer arzularımı da bu şekilde yapabilsem...
Ebru yapmadan önce, renkleri tanıma ve hangi renk ile hangi rengi karıştırırsam ne renk elde ederim, açmak için ne yapmalı, koyultmak için ne yapmalı gibi temel bilgileri öğrendik. Resim kağıtları üzerinde renk çalışmaları yaptık. Ana renkler olan kırmızı, sarı ve mavi ile işe başlandığını, sadece bunların karışımından diğer renklerin elde edildiğini, siyah ve beyazın yardımcı renk olduğunu açmak veya koyultmak için kullanıldığını öğrendik. Çok zevkli, çok enteresan bir dünya, ödev olarak da renk çemberi yaptık. Ayrıca teori derslerimiz de var. Haftada iki gün kendimi bu dünyaya veriyorum. İçimdeki yaratıcılık marifetleri açığa çıkıyor.

Bahar Dalları

Bu mevsimde ağaçların böyle beyaz, açık pembe veya koyu pembe baharlar açması, dalların gelinler gibi süslenmesi çok hoşuma gidiyor. Ama bir türlü hangi ağaçların beyaz, hangi ağaçların uçuk pembe, hangi ağaçların da koyu pembe baharlarla bezendiğini öğrenemedim. Bunun üzerinde biraz daha çalışmam lazım. Bu yaşa kadar öğrenemeyen bundan sonra inşallah bunu keşfeder artık. Şimdilik görünüşlerine bayılıyorum, inşallah çok soğuk olmaz da bu dallar bozulmaz. Zaten ömürleri kısa sürüyor, hele kuvvetli bir rüzgar olursa savulup gidiyorlar. Seyretmesi, fotograflarını çekmesi çok zevkli bence. Bir arkadaşımın evinin yan bahçesinde yazın parmak kadar dutların olduğu ağacı bildim, bembeyaz açıyorlar, hemen onları tespit ettim. Bir de buradaki mahallemin pembe baharlar açan ağaçlarını çektim. Ne ağaçı olduklarını öğreneceğim.
Aslında ben Ziraat Fakuültesine girecekmişim. Keşke o zaman buna kafam bassaydı da kendimi ona yönlendirseydim. Ama bu çiçek böcek merakı da otuzumdan sonra başladı o da başka. Ahh insan birazcık da olsa ileriyi görebilme yeteneğine sahip olsa, yani çok değil şöyle 1-2 sene sonrası. Flashforward dizisini izliyormusunuz, görse bir türlü görmese bir türlü diyeceksiniz şimdi de, haklısınız.....

26 Mart 2010

TAKI KURSU

Evde oturan hanımların çoğu ev işlerini hallettikten sonra, eğer çoluk çocuklar da büyümüşlerse veya çocukları yoksa, uzun çalışma hayatından sonra emekli olmuşlarsa, yani bir şekilde hayatlarının bir bölümünde illa bir kursa gidiyorlar. Kimisi dikiş nakış, kimisi örgü, kimisi resim, ahşap boyama, kimisi tezhip, kimisi de amatör şarkıcı olma uğruna musiki cemiyetlerine devam ediyorlar. Bir arkadaşım kapalıçarşıda bir taş ustasının yanında çalışmaya başlamış. Gümüş üzerine pırlanta çalışıyor yüzük, kolye, broş gibi şeyler tasarlıyor. Kendisi tasarımlarını yapıyor sonra gümüş dökümler elde ediyor, sonra da taşlarla çalışıyor. Elindeki birkaç örnekten fotograflar çektim. Keşke pazarlamasını yapabilsem, ısmarlama işler çıkarabilse de satış yapabilse, ne çok memnun olur. Ben de aracı olarak ne çok sevinirim.

25 Mart 2010

Yemekler

Yemek yapmak benim için terapi gibi birşey. Çok şükür elimde çabuktur, eğer dolapta malzemelerim varsa, hiç korkmam, en kısa zamanda birkaç çeşit ayarlayabilirim. Hani aç kalmayıp iştahla yiyebileceğimiz, en az iki çeşit ile akşam yemeğini bir saat içinde kotarabilirim. Ayrıca keyfim yerindeyse, zamanım da bolsa eğer, yine hiç üşenmeden ince ince süslemeleri ile uğraşarak, ennn zeytinyağlılardan dolmaya, ennn tavuk yemeklerinden mezelere veya böreğe kadar birşeyler yapmayı, ortaya koymayı ve misafirlerime yedirmeyi çok seviyorum. Yemek yapıp birisine yedirmek bence çok keyif verici ve müthiş bir doygunluk hissi uyandırıyor. Bu sıralar brokoli ve kerevize takmış bulunuyorum. Kereviz havuçlu, ayvalı ve portakal suyu ile zeytinyağlı hazırlandi pek leziz oldu bence. Ayriyeten çiğ olarak da rendelenir üzerine yoğurt ve ceviz karıştırılarak salata gibi yenir, pek faydalıymış.
Brokoli ise malum her derde deva bu sıralar neredeyse illa hergün yiyin diyorlar. Onu da azbuçuk haşladıktan sonra sarımsakli zeytinyağında hafifçe döndürüp üzerine kırmızı biber ile süsleme ile tavuk veya et yanına garnitür olabileceği gibi yine az haşladıktan sonra sıcakken üzerine zeytinyağı ve limon gezdirip soğuyunca salata gibi yemek yahutta az haşlama sonrasi soğutup üzerine sarımsaklı yoğurt ile pek güzel olur. Geçenlerde etli karalahana dolması sardım ama fotografını çekmeyi unuttum, yine yapacağım. Evde olunca bunlara sarıyorsun işte. Kimisi de kek, pasta, kurabiye yapıyor. Afiyet olsun.

BAHAR BAYRAMI

21 Mart Ekinoks zamanı, güneş kuzey yarı kürede bahar ve yaza doğru, güney yarı kürede sonbahar ve kışa doğru yol alıyor. Eskiler tabiatın kış uykusundan uyanma zamanı, çiçek böcek için dirilme zamanı, baharların açma, karların erime, hayvan, bitki, insan kısacası hepimizin kış mahmurluğunu üzerinden atıp çoşma, canlanma, neşelenme zamanı demişler. Yurdumuzun dört bir yanında kutlamalar yapılırken biz de kendimizi her zamanki yerimize attık. Demirciköyedeki Uzunya restoran. Nefis kahvaltı hazırlıyorlar, bal ve kaymaktan, sahanda yumurtaya, sigara böreğinden domatese kadar yok yok. Kaç dilim ekmek yiyorsun, kaç bardak çay içiyorsun belli değil. Hem iştah açıklığı, hem sohbet, hem açık hava, hem dostlar bir arada olunca herşey su gibi akıp gidiyor. Üzerine kahveler, iyice koyulaşan sohbet, sonra biraz etrafta yürüyüş, dağ, bayır, çayır, çimen veya deniz kenarı, kum, suya taş atmaca. Çimenlerin arasında çiğdemlerin, papatyaların boy göstermesi, yine çimenlere serilen çoluk çocuk herkesin toprakla buluşması, kendini topraklaması, temizlemesi, bütün stres, gerilim, uyuşukluğun, ağrıların sızıların bir anda yok olması, derin derin nefes almalar, kendini rüzgara bırakma, suya bakma, gökyüzüne bakma, yeşilin ve mavinin birbirine karışması. Her yaştan insanlar vardı, bebekten anneannelere kadar. Güzel bir pazar oldu, bahara hoşgeldin dedik.

26 Şubat 2010

Perdelerim


Nihayet gönlüme göre mutfak perdeleri yapabildim. Taşınalı 10 ay oldu, ha bugün ha yarın derken, geçici perdelerimi de bağrıma basarak bugünlere geldim. Bir anda Tchibo'nun haftalık ürün tanıtımında bunları görünce kafamda şimşek çaktı (reklamları izliyorsunuz). Her ne kadar ölçüleri her pencereye uymasa da ben uydurdum işte, pek güzel oldu bence, resmini çekmezsem, buraya yazmazsam olmazdı sanki... Hem gece halleri, hem gündüz halleri, hem de pencere önü çuhalarım. Birbirlerine pek yakıştılar. Görünüş süper bakalım yıkama işleri nasıl olacak....

Gelen Bahar Mimozaları

Baharın geldiğini sokaklarda salkım saçak mimozaları görünce anlıyoruz birazda sanki. Ada' dan geldi bunlar diye hem sarılı yeşilli görüntüleri ile hem de baygın kokuları ile hepimizi çiçekçilerin başına topluıyorlar dimi??? Bir demet alıp geldim, salonda vazoya koydum, nasıl güzel kokuyor evin içi, baktıkça içim açılıyor. Böyle bir çiçek yaratmak, bu görünüş, bu koku, insanın içinde böyle güzel duygular uyandırmak, bunları görüp anlayabilmek, hissedebilmek ne güzel birşey ve ne kadar daha çok şükürler olsun.
Bugün 2. cemre suya düşmüş, onun için ortalık yağmurlu herhalde, hadi az kaldı toprağın ısınmasına.

Kemoterapi

Adını söylemek bile insanı üzüyor, hele başına gelmesi... Hele hele sonuçlarını görünce, yani bu seanstan sonra bazı kişilerin bunu kaldırıp kaldıramamasına bağlı olarak iyice yerlerde sürünür halleri pek iç paralayıcı, pek üzücü dimi. Çook yıllar evvel bir arkadaşımız beyinde oluşan bir tümör yüzünden bu tedaviyi almıştı, epey hırpalanmıştı ve son günleri çok acılar içinde tamamlamıştı, pek ağırdı, altından kalkamamıştı. Ne güzel bir kadındı, ne güzel bir insandı, neden ona diye isyan etmiştik. Kader kısmet böyle yazılmış deyip susmaya, sabır etmeye çalışmıştık. Belki üzerinden 15 yıl geçti. Işıklar içinde yatsın.
Ama şimdi bir arkadaşım var, yine bu kötü hastalık yüzünden bu tedaviye gerek duyuldu ve 4-5 seans aldı. Ama o kadar moralli, o kadar iyi bakılan, yemesi, içmesi, uykusu, ilacı her dakikası kontrollü ve dikkatli bir insan ki, ayrıca imanı, inancı, isteği, arzusu ve kabullenmişliği ile ve teslimiyeti sonucu o kadar iyi gidiyorki inanamıyoruz, maşallah demekten bir hal olduk.
Tıp literatürüne geçecek kadar mucizevi sonuçlar alması yüzünden sevinç içindeyiz ve sen bunu da geçeceksin diyoruz. Bu kadar sevgi dolu, yaşama arzusu olan, herşeyi kabullenen, dikkatli, bağlantısı olan ve hissettikleri ile kendine yön çizen bu güzel arkadaşım bunu da atlatacak inşallah. Kemo'nun 2. veya 3. seansında saçları dökülmeye başlamış (ne güzel, gür dalgalı saçları vardı) o da gidip hepsinin dökülmesini seyretmektense veya beklemektense bir güzel 3 numaraya vurdurmuş kafasını. Sonra tabi hepimizin yapacağı gibi bu işler başlamadan önce peruk yaptırmış, ama kel kafalı olunca bile öyle bir kabullenmişlik varki, peruk takmayı reddedip ben böyle dolaşırım tamam demiş. Sadece insanın kafası çabuk üşüyor! diyor. Gerçekten kellik bile ona yakışmıştı. Geçenlerde ziyarete gidip ilk defa saçsız halini görünce epey şaşırdım ama gözleri, yüzü ortaya çıkmış, kafa şekli de düzgün fırça gibi duran hepsi bembeyaz saçları ile bambaşka bir kişi olmuş. Şimdi kemo terapisi bitti, kontrol altında evde ilaçına devam edecek, saçları uzayacak ve hayata yeniden nerede kalmıştık diye devam edecek. Bu arkadaşımın duruşu ve azmi de bana kapak olacak. Allah herkese kaldıracağı kadar yük verir diyorlar ya.... bir de testlerden geçiyoruz ya.....

19 Şubat 2010

Bugün 1. cemre havaya düşmüş. Belliydi zaten pırıl pırıl masmavi gökyüzü, sıcak hava, nefis güneş içimi dışımı heryeri ısıttı. İlk defa kaloriferi yakmadım. Balkona alaka gösterip çuha çiçeklerini diktim. Sarı papatyalar diktim, pek güzel oldular.
Üstteki resimde yaprağın üzerindeki sümüklü böceği görüyormusunuz, nasıl tutunmuş çiçekçiden eve kadar gelmiş farkında değildim, resimleri çekince gördüm. Kıvrıldı biraz yürüdü, saksının kenarına geldi, yapraklar arasında kayboldu, bakalım bir daha ne zaman ortaya çıkacak. Şu çiçek kadar insana iyi gelen, içini açan, gönlünü ferahlatan, baktıkça ruhunu aydınlatan başka bir şey varmı acaba ? Çinli atasözü gibi "bir ömür boyu mutlu olmak istiyorsan çiçekle uğraş".

16 Şubat 2010

KIRMIZI


Bugün kırmızı yazmak istedim. Buradaki Sitelerin bahçelerinde böyle çok güzel kırmızı çiçekler açan bitkiler var. Bazıları yılbaşında sokaklarda satılan kokinalara benziyor, bazıları nar ağacı çiçekleri gibi. Bazılarına ben yabani yaban mersini adı verdim. Büyükçe bir alanda toplu halde salkım salkım dökülmeleri pek hoş duruyor. Hele resimde sol ortada duran ağaç, kuru dallar üzerinde sadece bu çiçekler var, ne yaprak, ne yeşillik hiçbirşey yok. Ne ağacı olduğunu keşfedeceğim, sonra nasıl yapraklanacağına bakacağım.
Buralar şimdiden böyle bahar gelince neler açacak, neler olacak. Bunca yağmur, kar, sulak alanlar anında yeşeriyor işte. Aralarında bu kırmızılar çok güzel duruyor göze batıyorlar.

14 Şubat 2010

Susarız....

Susarız…
Konuşulan konuyu boş, basit ve anlamsız buluyoruzdur, konuşmayı da gereksiz ve anlamsız buluruz…
Susarız…
Konuşulanlar öyle abes ve mantık dışıdır ki sadece hayretle dinler ve sessiz bir tepkiyle belli ederiz duruşumuzu…
Susarız…
Sessiz bir onaydır susuşumuz…Biraz utangaçlık belki ama içten bir katılıştır söylenenlere…
Susarız…
Sessiz bir bekleyiş olur susmak…Ya kendimizin yada karşımızdakinin ortak değerleri yeniden gözden geçirmesine tanınmış bir fırsattır sessizliğimiz…Yada birinin bizi fark etmesi, doğru algılayabilmesi için tanınmış bir süre… Susan için endişe ve olasılık hesapları arasındaki gel git lerle biraz da huzursuz bir bekleyiştir susmak…
Susarız…
Dile getirilmeyen bir öfkedir bazen suskunluğumuz… Öylesine yaralanmışızdır ki yaralamak isteriz, yüreğini acıtmak ve kanatmak…Ve biliriz ki hiçbir söz acıtamaz, yaralayamaz ve kanatamaz kimseyi bir suskunluk kadar…Ve susmak en acımasız, öldürücü silahtır bazen…
Susarız…
Hassas ve kırılgan bir tepkidir…Küçücük bir hatırlatmadır belki…Fark edilmesi ve onarılması incelik ister…Ya yeniden bir kazanıştır yada aleyhte bir delil olarak kalır karşımızdaki için…
Susarız…
Bir ilişkide negatiflerin gözümüze batmaya başladığı, karşımızdakine ait aleyhte deliller dosyasının kabarmaya başladığı ve hatta dosyayı masanızdan kaldırmaya gerek duymaz olduğunuz bir noktadasınızdır…Bir duruş, bir soluklanmadır susmak…Ortak geçmişin değerlendirilmesi ve geleceğin muhasebesidir…Durup yeniden, şimdi bulunduğunuz noktadan bir daha bakmak istersiniz yaşananlara ve eldekilerle geleceğe gitmenin ne kadar mümkün olduğuna…Bir içe kaçış ve söylenemeyenlerin biriktirilmeye başladığı yerdir susmak…
Susarız…
Ayağımız yerden kesilmiş, bulutların üstündeyizdir ve çiçek çiçek bahardır yüreğimiz…Sevdiğimizle yan yana ve can cana yızdır…Öyle bir ruhsal bütünleşmedir ki hiçbir söz tanımlamaya yeterli gelmez hissedilenleri ve susarız…Sadece yüreklerin ve gözlerin konuştuğu yerdir suskunluğumuz…
Susarız…
İletişimin tıkandığı yerdeyizdir , hiçbir iletinin bize yeterli gelmediği ve hiçbir iletimizin doğru algılanmadığı…Yanlışlıklar, yanılgılar ve kim bilir belki de gerçeklerdir bir fırtınaya tutulmuşçasına savrulup duran…Sözler yerini sessizliğe bırakmaya başlar ve siyah, tek nokta konur cümlelerin sonuna…Zamanla cümlelerimizin sonuna konan o tek ve siyah nokta büyüyerek bir kara deliğe dönüşmeye başlar…Güven ve sevginin içten içe çürümeye başladığı yerdir ve gitmek zamanının ertelenmiş halidir susmak…
Susarız…
Kabul edilmiş bir hata yada suçtur susuşumuz ve söylenecek her söz kaybetme riskidir…Korku eşlik eder suskunluğumuza…
Susarız…
Bir gidişi kabullenmektir susmak, yerinde ve zamanında olduğunun ayırdımında olduğumuz bir gidişin…
Susarız…
Hayata karşı bir susuştur bu kez yaşanan…Bizi can evimizden vuran bir kayıp, yaşanan büyük bir acı, ölesiye bir çaresizliktir yaşadığımız…Söylenecek hiçbir sözümüzün adrese teslim olmayacağından emin olduğumuz, bütün sözcüklerin anlamını yitirdiği bir yerdeyizdir…Hayatın bize bir şey katamadığı ve bizim de hayata bir şey katmak için anlamımızı kaybettiğimiz bir yer…Belki de boş gözlerle, algılamadan bir seyirdir hayat o noktada ve belki de amacı ve beklentisi olmayan, bir mesaj kaygısı taşımayan ve hedefi olmayan tek susuştur yaşadığımız…
Susmak; eylemsiz ve durağan bir edim gibi görünse de her susku bir şey anlatır yine de ve her suskunun bir nedeni vardır ve her susku içinde pek çok sesi hapseden sessiz bir eylemdir…
İnsanda güzel olan yüzdür,yüzde güzel olan gözdür ama insanı insan yapan ağızdan çıkan sözdür.......

Benim Sevgililer Günüm

Aslında böyle ticari kaygısı öne çıkan ve senede bir gün dayatmacı bir tavırla gözümüze sokulan günleri hiç sevmiyorum. Anneler, babalar günü, sevgililer günü v.s. Hele sevgi ile ilgili bir konu. Ama günümüzde, diğer bir çok şey gibi hepsi yerlere serildi, ayaklar altına alındı, alış verişi arttırmak için, markaların, mağazaların, otelden tut, kafelere kadar, tv den tut, gazeteye kadar herkes ne diyeceğini, ne yazacağını, ne akıl vereceğini şaşırmış durumda. Alışveriş körüklemesidir gidiyor işte.

İlla birşey yapılacak illa birşey alınacak, illa kırmızı olacak, illa gül olacak, kalpler, vs olacak. Ve bu dolduruşa gelen birçok da insan olacak ve bir telaştır gidecek. Bütün bir sene boyunca ne yaptığın nasıl yaptığın ne alıp verdiğin veya ilişkinin nasıl gittiği önemli değilmiş gibi, illa bugün birşey alacak, sevgiliye ne çok sevdiğini belirtecek, bu da kesenize göre bir gül, bir tek taş, bir otel, tatil, bir uçak, seyahat, çukulata, kalpli yastık, kalp şeklinde pasta, yok helikopter turu v.s şeylerle olacak. Valla çok gülüyorum, çok şaşıyorum, bu dolduruşa gelen ve bu uygulamaları yapanlara da acıyorum azıcık. Halbuki sevgi, sevgili, aşk, ne kadar özeldir, ne kadar hassastır, sadece iki kişi arasında olur. Böyle birşeyi böyle ticari telaşlara kurban etmek ne kadar yazık oluyor. Neyse alan razı veren razı diyecekseniz öyle olsun. Benim sevgililer günüm kalp şeklindeki tabakta havuç salatası, afiyet olsun...

13 Şubat 2010

Can Geyran Deniz Kabukları Merkezi










Geçen gün arkadaşlarla buraya gittik, Dragos'ta. www.cangshells.com sitesinden bilgi alabilirsiniz. Hobi olarak deniz kabuğu toplamaya başlayan Kemal bey burayı oğlu anısına yaptırmış, bize tek tek bilgi verdi, deniz kabuklarının hayatı üzerine kısa bir film izlettirdi. Uzak doğudan gelen, orta Amerika'dan gelen güzelim renk ve desenlerdeki kabukları, bizim denizlerden çıkanları sergilemiş. Çok güzeller, o renk ve desenleri görünce, Yaradan karşısında bir kere daha dilin tutuluyor.
O kabukların içindeki hayvanlar (yumuşakcalar, karından bacaklılar deniliyormuş) çok enteresan şeyler. Ben de eskiden hep toplardım, hatta küçüklerinden kolye yapardık, evde de dekoratif olarak kullandığım bir sürü kabuklar vardı. Bunları görünce evdekilere daha iyi bakmam lazım dedim kendime. Gidin, gezin, seveceksiniz, kumda yürürken daha dikkatli olacaksınız...





12 Şubat 2010

Bazı Şeyler

* Buraya düzenli olarak hergün veya en azından haftada 2-3 kere girip yazmam lazım. Olaylar birikiyor, benim aklımdakiler gidiyor, sonra da zaten önemini yitiriyor.
* Bu sene yılbaşı gibi doğum günümde de yalnızdım. 24 Ocak önemli gün, tarihte yer etmiş bir gün, aynı gün bir sürü de ölenler var, önemli kişiler. Her sene ben doğum günümü anarım, onlar kaybettiklerini anarlar. Uğur Mumcu, Gaffar Okan, Ismail Cem, 23 Ocak Şakir Eczacıbaşı az daha o da bugüne denk gelecekti. Hava da nasıl kar, soğuk, tipi şeklinde. İstesem de bir program yapamazdım. Sonra başka bir arkadaşın d. günü ile birleştirip ev toplantısı ile kutlaştık, sağolsun arkadaşlar...
* Haiti Depremi ne feciydi, çoluk çocuk binlerce insan telef oldu, yağmacılık da yüz karası. Ama nasıl canım sıkılıyor, bizde de aynen öyle olacak, bu gidişle, bu insanlarla korkarım...
* Eski evimden karşı komşum tatlı bir hanım vardı, arkadaş olmuştuk dertleşirdik, konuşurduk. Oradan taşınınca ayrıldık, bir daha görüşemedik, ama bayram, yeni yıl falan hep mesaj atar, hiç ihmal etmez, ben unuturum o unutmaz. Geçenlerde Istanbul'a gittiğimde aradım Tarabya'da oturuyor bir kahve içmeye gittim. Ne güzel bir insan, nerede kalmıştık oradan devam ettik, sanki hiç araya 1,5 yıl girmemiş gibi, dolu dolu, çok güzel, yumuşacık bir kadın, aynı zamanda ressam, zevkle, hayranlıkla sevgiyle bakıyor konuşuyor. İyiki böyle bir arkadaşım var dedim, bana ne iyi geldi bilse. Keşke daha yakın otursaydık birbirimize...
* Şubat başında da bir başka doğum günü kutlaması ile baba tarafı akrabalarla bir araya geldik. Amcam, yengem, kızı, kocası, çocukları derken bir Italyan lokantasında süpriz toplantı vesilesiyle ben de sosyal ortama karıştım. "Fratelli La Bufala" isimli lokantada güzel mozzarella, pizza ve manda biftek yedik, pek güzeldi. Sıcak aile ilişkileri, mutlu çocuklar ve eşler, sevgi ile sarmalanmak, birbirini sevindirmek kollamak, muhabbet ne güzeldi.
* Kanyondaki D&R pek güzel, kocaman dolaş dolaş bitmiyor, her kitap, her CD var orada sanki, yok yok. Geçenlerde vakit geçirmek için gitmiştim, dergi aldım, sonra içindeki Starbucks cafede oturdum, nefis hafif müzikler çalıyor, çok gürültülü değil, nefis bir kahve eşliğinde dergimi okudum, müzik dinledim kahvemi içtim. Çok hoşuma gitti, ara sıra yapmalı, pek hoş biryer...
* Son günlerde Merly Streep'in son çevirdiği iki filmi de seyrettim. "Julie&Julia" da bir ahçıyı, "It's Complicated" de boşanmış bir kadını canlandırıyor. Tamamen apayrı tipler, saçı başı, tipi, filmin geçtiği dönem çok farklı. Arka arkaya seyredince daha iyi görüyorsun farklı tipleri canlandırma nasıl olurmuş. Ama bu kadın nasıl oynuyor, nasıl sahici, nasıl o rolün kendisi oluyor doyamıyorum seyretmeye. Çok güzel iki filmdi, çok eğlendim, düşündüm, baktım baktım, bazı yerlerde sen olsan ne yapardım dedim, bir kere daha hayran oldum. İyi ki sinema var, iyi ki böyle oyuncular ve filmler var...
* Son günlerdeki seller ne fena, Antalya sular altında, önümüzdeki günlerde meyva sebze beklemeyelim, bulamıyacağız veya çok pahalanacak. Bütün seralar, bağlar bahçeler battı, turistik tesisler, evler, insanların hayatları gitti. Öyle tv den seyrediyoruz ama başa gelen bilir, ne yazık oldu onlara. Kimse de yardım etmeyecek, ne yapacaklar bu sene bilinmez. Ya ağaçta kalan iki kişiden birisinin dayanamayıp gitmesi, diğerinin gözü önünde, bir türlü gelemeyen kurtarmayı beklerken, öylesine, çok basit birşeymiş gibi bile bile, göre göre ölüvermek. Gerçekten aklıma sığmıyor, dayanamıyorum, artık bakamıyorum...

Yine Kar yine Kar

Bunlar da 2. büyük parti kar yağışından manzaralar. O sefer ne çok yağmıştı, ne çok bembeyaz olmuştu ortalık. Ben manzara seyretmekten ve resim çekmekten yazamadım buralara. Bazen de epey bir tembelliğim tutuyor. Ama yürüyüşler çok güzeldi, arabamı temizlerken karlarla oynamak çok zevkliydi. Tertemiz havada nefes almak çok sağlıklıydı. Ama esaslı don oldu, esaslı soğuk olmuştu. Buz tuttu herşey, 2-3 gün açılmadı. Allahtan evde herşey vardı, sabah yürüyüşten başka dişarı çıkma ihtiyacı olmadı. Tabi sonlara doğru epey sıkıldım, param da bitti bankaya gidemedim. Sonra o ayazda o donmuş karlarla kaplı ortamda bir kış güneşi açtı, nasıl güzel oldu, sanki Uludağ'dayız. Pırıl pırıl güneş yavaş yavaş ısıttı ortalığı, bizim donmuş karlar, çatılardan veya pencere kenarlarından sarkan dikitler, sarkıtlar erimeye başladı. Sokaktaki köpekler, kuşlar yiyecek aramaktan helak oldular. Bazen tüm kuşlar için ekmekler alıp ufalayıp onların çok toplandıkları yerlere döktüm, bazen benim balkonun kenarına ufaladıklarım bir anda kapışıldı gitti. Birkaç defa köpeklere etsuyu tabletli makarna pişirdim, gidip yol kenarlarına veya açıklık yerlere serdim, nasıl sevindiler yediler, teşekkür için üzerine çıktılar. Hem soğuk hem açlık pek acıdım onlara içim ezildi, başka ne yapabilirim dedim ama elden gelen budur...
Şimdi yağmurlu günler yaşıyoruz, bir lodos bir poyraz esiyor, etraf çamur halinde. Ama bu kadar suyu gören çayır çimen yemyeşil oldu. Yollar berbat oldu, asfaltlar bozuldu, bazı yerler çöktüler. İnşallah Belediye de onlara el atacak ve bahara doğru giderken etrafı düzeltecekler. Hadi sıkalım dişimizi az kaldı kışı kovalamaya, eğer Mart kapıdan baktırır yapmaz ise....

5 Ocak 2010

2010 ve KAR



Yeni yıl geldi, ve ilk kar yağdı. Dün sabah uyandığımda nefis bir görüntü vardı etrafta. Aslında Kasım ayında da bir defa yağmıştı ama tutmamıştı. Dolayısıyla ilk kar yağdı diyorum, uludağ gibi oldu buralar, hele güneşin pırıl pırıl parladığı masmavi bir gökyüzü eşliğinde etrafı seyretmek hoş oldu. Sıcak evde pencere önünde kuşları seyrettim. Bugün her yer buz tutmuştu, yarın hava ısınacak perşembe yine lodos diyorlar. Elimde bu resimler kalacak anlaşılan. Kış da kış gibi yapsın ama dimi. Istanbul'da da böyle güzel manzaralar oluyor ama çabucak çamura dönüşüyordu sanki. Sabah şöyle sıkı sıkı sarındım, botlarımı giydim mis gibi havada uzun uzun yürüdüm, hava buz gibiydi ama tertemiz, nefes açtım. Arabamın üzerindeki karları temizledim, karlarla oynadım. Beyaz bir yıl olsun.

31 Aralık 2009

Yılbaşı



Bu yılın son gününde son duygularımı yazayım dedim. Resimde gördüğünüz gibi benim yılbaşı klasiğim, kapıma astığım süsler, bu sene hem kapı içine hem dışına astım. Bir de Atatürk çiçeği (yılbaşı çiçeği) almak. O da salonun baş köşesini süslüyor. Bunları görünce kendimi iyi hissediyorum. Her sene olduğu gibi yeni yıldan çok beklentiler, eskisinde olan biteni hemen kısacık film şeriti gibi göz önünden geçirmek ve heyecanla yeni yılın birşeyler getireceğini, hayatının bambaşka olacağını zannetmek, içinde böyle hisler falan taşımak, ona büyük anlamlar yüklemek, dualar, dilekler, istekler, hayaller falanlar filanlar... yok bu sene bende. Herhangi bir gün gibi, hatta çalışıyormuşum da sanki bir hafta sonu akşamı gibi hissediyorum. Hani yarın tatil çok uyuyacağız hissi gibi. Yemeklerimi yaptım, güzelce soframı süsleyeceğim, şarabımı koyacağım, geçeceğim TV nin karşısına hem yiyip içip hem de zap yapacağım ve kanalların neler hazırladıklarını seyredeceğim. Arkadaşların bazısı evde toplandı, bazısı dışarıda yemeğe gidiyorlar, sağ olsunlar hepsi bizimle gel, bana gel dedi. Ben de kendimdeki beklentileri kırmak adına hem de gerçekten ennnn içimin ne istediğini dinledikten sonra kendi evimde kendimle başbaşa olmaya karar verdim. Daha huzurlu ve rahat olacağım, böyle daha iyi hissediyorum. Herkese iyi eğlenceler, keyifler, yeni yılınız kutlu olsun. Bu yıl Allah hepimize, kendimizin ve bütünün hayrı için ne kismet ettiyse versin, bunları almak, yaşamak ve anlamak nasip etsin.

18 Aralık 2009

Aralık 2009


Bu seneyi de bitiriyoruz şurada on gün kaldı. Eskiden tek seneler çift seneler gibi takıntılarım vardı, tek seneler pek iyi gelmezdi, sanki çift seneler daha iyi geçerdi falan filan. Bu senenin bir muhasebesini yapıyorum bu günlerde. 2009'a benim eski evde arkadaşlarla beraber toplanıp yemek yiyip, dans edip, tv ye bakıp, sohbetler, şarkılar, sarılıp öpüşmeler eşliğinde girmiştik. Epey gülmüştük, epey derin derin konuşmuştuk. İyi temenniler, ufak tefek hediyeler, gır gır şamata derken tam 24.00 de kutlaşmalardan sonra kapının eşiğinde nar patlatmıştık, sonra da üzerinden hoplayıp zıplayarak geçmiştik. Bereketli olsun, bu sene çok yer gezelim görelim diye dilekler tutarak. Bana öyle geldi valla.
Zaten hemen yılbaşının ertesi günü o kar kış kıyamette Ankara'ya yola çıkmıştım. Yolda tren bozulmuş, Ankara'ya 100 km kala yolda kalmıştık, trenin bir parçası buz tutmuştu, saatlerce gelecek yeni parçayı beklerken donmuştuk. Yeni yıla başlama şekline bak demiştim. Ondan sonra çeşitli vesilelerle yurt içinde habire bir yerlere gittim geldim, arabayla, uçakla, otobüsle kaç seyahat yaptım. Nar patlatmanın faideleri !! bunlar dedim.
Sonra yeni yıla girerken 2008' in son günlerinde eski arabamı satıp yenisini almıştım, 2009'u yeni arabamla karşılamıştım, ayy ne kadar sevinçliydim, gıcır 1. el araba. Borç var ama çalışıyorum ya öderim dertlenme dedim kendime. Dünya krize girmiş, gittikçe daha fena olacağız diyorlar, ben dua üstüne dua çok şükür yarabbi işim var, sağlığım var, arabam var, kirada olsa evim var deyip duruyordum. Sonra 1 Nisan şakası gibi işten ayrılmam gerçeği yüzümde elimde, içimde, gövdemim her yerinde patladı, krizin bana da uğradı. Sonrası malum Mayıs'tan itibaren kendi evim diye buralara taşınma, yerleşme, alışma çabaları, uzun zaman evle uğraşmalar, etraf tanıma, arada biraz tatil, sonra yeni çevrede neler yapabilirim araştırmaları, çokca özlem, herşeye rağmen her zaman şükür duaları, biraz sıkılmalar, çokca ne olacak düşünceleri, her sıkılmadan sonra kendini ve herşeyi akışa bırak telkinleri ile bu günlere geliş.
Hayatımda bu kadar köklü bir değişikliğin bu kadar çabucak olması ve zamanın bu kadar çabucak geçip gitmesi karşısında elim ayağım, dilim tutuluyor, sadece çok şükür allahım bu günleri de aratma diyorum.
Bu sene başka şeyler de öğrendim. Arkadaşlık, dostluk neymiş nereye kadarmış, nasılmış meğerse. En yakın arkadaşlarım dediklerin veya uzaktan arkadaşların, yahutta bu benim dostumdur dediğin az sayıdaki kişilerin, yer, durum, mevki, şartlar ve şekle bağlı olarak ne kadar ve ne zaman senin yanında yer alıyorlar veya almıyorlarmış onu öğrendim. Seni nasıl değerlendiriyorlar veya seni nereye koyuyorlar veya koymuyorlarmış. Dost acı söyler, gerçekleri söyliyelim, sen de gerçeklerle yüzleş, artık olanları kabullen gibi konu başlıkları altında nasıl keskin hatlar çizerek, belki bilmeden belki bilerek can acıtıcı oluyorlar veya ne kadar gönül alıcı oluyorlarmış. Seni sen olarak değerlendiren, her zaman bunu ön planda tutan, her ne durumlarda olursa olsun farketmeyen davranışlarla yanında arkanda önünde olanlar gibi, durumlardan vazife çıkarıp kendi egolarını sivrilten ve yardımcı oluyoruz aslında hisleri içinde gerçekten kırıcı, yıkıcı olanlar da varmış. Nasıl kalbini açan, nasıl moral veren, nasıl yardımcı olmak için çırpınanın yanında, nasıl kendini mukayese edip iyi hisseden, nasıl küçük dağlar benim, büyükler de babamındı zaten olanlar da varmış. Nasıl hiç ummadığın halde yaptıkları veya söyledikleri ile sevinçten gözlerini yaşartanlar gibi, üzüntüden yaşartanlar da varmış.
Ben bunları öğrendim, öğreniyorum, halâ şaşırıyorum, hiç şaşırmıyorum, ama olgunlaşıyorum, zayıflamış gibi görünsem de daha kuvvetleniyorum. Çatlaklarım, kırıklarım çoğalıyor ama hamurum daha sıkılaşıyor, daha sivrilerimi törpülüyor, yuvarlaklarımı köşeliyorum. Daha anlayışlı, daha affedici daha şükreden birisi olmam için gerekli vesileler bunlar diye düşünüp sakin ol, hiçbirşey olmamış gibi davran ve devam diyorum. Sukûnet ve sessizlik içinde olmak çok daha gürültülü bir çoşkuyu anlatır bence. Ama anlayana tabi...
Senenin başındaki ile sonundaki halim ve duygularım 180 derece farklı belki ama ben kendimi halâ çok seviyorum ve takdir ediyorum.
2010 resimdeki nar gibi bereket, neşe, çoşku, canlılık, heyecan getirsin inşallah. Sağlık ve huzur dolu günlerimiz yeni ve güzel şeylerle dolu olsun.

Lale Soğanları

Baharda açan o güzelim laleleri şimdiden ekmek lazımmış. Buranın mahalle pazarındaki çiçekcim bahardan beri her mevsime göre ondan aldığım çiçeklerle beni bilgilendiriyor, yönlendiriyor. Onlar da balkonumu şenlendiriyorlar.
Begonyalar hala diri ve renkli duruyorlar valla. Ama bu soğuklara dayanacaklarmı bilemedim, atmaya da kıyamıyorum, sardunyalarla beraber balkonda duruyorlar, onlara arkadaş olarak hercai menekşeler aldım ama nedense bir türlü canlanıp şenlenemediler. Sağlam fide değillermi nedir, onları yakındaki seradan almıştım, kazıklandım mı acaba ! anlayamadım. Ayrıca açelyam da bir açılıp bir kapanıyor. Yazdan kalma Ortancalar bile daha bebekler ama bakalım dayanacaklarmı.













Şimdi de kasım sonu gibi aldığım lale soğanlarımı ektim. Ambalajın üzerindeki görüntüleri pek hoş, bakalım mart nisan gibi inşallah öyle güzel çıkarlar. Balkonu olmak ve balkonda birşeyler yetiştirmek, sonra onları seyretmek pek zevkli oluyor, kasvetli günlere neşelenme vesilesi.
Baharı bekleyen kumrular gibi....