Kınasını yaptığımız arkadaşlarımızın bu sefer düğünlerini de yaptık. Yine fedakar abla, yeğen, arkadaş üçlüsünün süslediği tekne de gelin gibiydi. Mor-beyaz tüllerle, kelebekler, fiyonklar, çiçekler, fenerler, mumlar derken pek şık olmuştu. Kabataştan misafirleri alan tekne denize açıldı, sohbet, kaynaşma, selamlaşma derken iki köprü arasına geldik. İki kıta arası, denizin ortası havanın kızılımsı renkleri, gün batımının en şahane saatleri, limonata gibi bir hava varken, gelin ve damat gayet şenlikli bir yürüyüş ile nikah masasına geçti sonra da şahitler. Bizler etrafta neşe içinde nikah kıyıldı, ilk dans yapıldı. Sonra bütün arkadaşların dansa eşlik etmesi, tebrikler derken aşağı salona yemeğe geçtik. Şık masalarımızda nikah şekerlerini gördük hemen, güzel kutular içindeki zeytinyağlı sabunlar tülden keselere konmuş içlerine de Mevlana'dan, İbni Arabi'den sözler, kısa şiirler yazılmıştı. Herşey neşe içinde, zevkle, iştahla sürdü gitti. Sonra yine yukarı çıkıp gecenin ilerleyen saatlerine kadar güzel müzikler eşliğinde dans ettik, gelin ile damadı oynattık, resimler çektik. Onların mutluluğu, çoşkusu, sevgisi, aşkları bizlere de bulaştı, harika bir gece oldu. Salonda, havuz başında, otelde, veya herhangi bir yerde bir sürü düğüne katılmışızdır, ama bu teknede düğün çok güzel oluyormuş, hele hava böyle şahane olunca. Tek mahsuru bazılarımızı tekne tuttu, dalga olunca veya beklerken, yoksa yol alırken iyi. O Istanbul'un kıyıları, ışıkları, manzara ne kadar güzelmiş, içindeyken göremiyor insan, böyle azıcık dışarıdan bakmak lazım ara sıra, misafir gibi, uzaktan, başka gözle, harika.....İlk okuldan beri kitap okumayi çok seven, gittikçe edebiyata gönül veren, sonra da yazmayı keşfeden, böylece hem içini rahatca döken, hemde bir gün bir gazete ekinde köşe yazma hayali ile yaşayan bendenizin, zamana, duruma, olaylara, iç halime göre döktürdükleri.
24 Ağustos 2011
Teknede Düğün
Kınasını yaptığımız arkadaşlarımızın bu sefer düğünlerini de yaptık. Yine fedakar abla, yeğen, arkadaş üçlüsünün süslediği tekne de gelin gibiydi. Mor-beyaz tüllerle, kelebekler, fiyonklar, çiçekler, fenerler, mumlar derken pek şık olmuştu. Kabataştan misafirleri alan tekne denize açıldı, sohbet, kaynaşma, selamlaşma derken iki köprü arasına geldik. İki kıta arası, denizin ortası havanın kızılımsı renkleri, gün batımının en şahane saatleri, limonata gibi bir hava varken, gelin ve damat gayet şenlikli bir yürüyüş ile nikah masasına geçti sonra da şahitler. Bizler etrafta neşe içinde nikah kıyıldı, ilk dans yapıldı. Sonra bütün arkadaşların dansa eşlik etmesi, tebrikler derken aşağı salona yemeğe geçtik. Şık masalarımızda nikah şekerlerini gördük hemen, güzel kutular içindeki zeytinyağlı sabunlar tülden keselere konmuş içlerine de Mevlana'dan, İbni Arabi'den sözler, kısa şiirler yazılmıştı. Herşey neşe içinde, zevkle, iştahla sürdü gitti. Sonra yine yukarı çıkıp gecenin ilerleyen saatlerine kadar güzel müzikler eşliğinde dans ettik, gelin ile damadı oynattık, resimler çektik. Onların mutluluğu, çoşkusu, sevgisi, aşkları bizlere de bulaştı, harika bir gece oldu. Salonda, havuz başında, otelde, veya herhangi bir yerde bir sürü düğüne katılmışızdır, ama bu teknede düğün çok güzel oluyormuş, hele hava böyle şahane olunca. Tek mahsuru bazılarımızı tekne tuttu, dalga olunca veya beklerken, yoksa yol alırken iyi. O Istanbul'un kıyıları, ışıkları, manzara ne kadar güzelmiş, içindeyken göremiyor insan, böyle azıcık dışarıdan bakmak lazım ara sıra, misafir gibi, uzaktan, başka gözle, harika.....22 Ağustos 2011
Gül Böreği
Bugünkü dersimiz gül börek yapmak. Ben iki türlü yaparım ya bütün olarak tepsi böreği veya sigara böreğinden daha irice sararım. Bir arkadaştan bu şekli gördüm böreğini yedim ve çok beğendim, evde denemek istedim. Yufka almaya gittiğim yer yufkayı 5 lik paket halinde sattığı için, ayıracağım yufkalar sonra kullanılamıyacağı için, daha azını alacak yer olmadığı için ben zorunlu olarak beş yufka alıp eve geldim ve habire börek sardım. Peynirli, kıymalı, patatesli börek çeşitlerimiz mevcuttur. Allahtan bir kısmını pişmiş veya pişmemiş olarak buzlukta saklıyorum, bir kısmını komşuya verdim, bir kısmını da yiyeceğim. Hele tepsiden ziyade bu yuvarlak payrexde pişirmek çok daha kolay ve temiz oldu. Fırın tepsilerini sevmiyorum, yağladığım halde yapışıyor, cam her zaman daha kolay temizleniyor. Böyle kıvırtarak şekil vermesi de pek hoşuma gitti. Şimdi sırada patlıcanlı, kabaklı, mevsimi gelince pırasalı börekler yapmak var. Afiyet olsun.2. Kına Gecesi Maceram
Bir arkadaşımızı daha evlendirdik. Geç oldu güç olmadı dedik. Eh bu kadar bekledik madem öyle her türlü ritüelini de yapalım keyfini çıkaralım dedik. Daha doğrusu gelin hanım böyle istedi. Ablası, arkadaşları, yeğeni her birimiz seferber olduk. Şile yolunda harika bir bahçe içinde kocaman evi olan bir arkadaşı evini açtı, herkes bir yemek yaptı, en çoğunu da ablası yapmış, içkiler, çalgılar, çengiler, kıyafetler, ziller, kınalar tam tekmil hazırdı. Hepimize mor tülden duvaklar hazırlamış abla, onları taktık, çimenlere yayıldık, yemekler, sohbetler derken oyunlara başladık. Gelin hanıma kırmızı duvak taktık, etrafında döne döne "yüksek yüksek tepelere" türküsünü söyledik, gelini de bir güzel ağlattık. Hem onun avucuna hem bizim avucumuza kınaları koyduk, sonra bu kadar ağlamak, tören, gelenek yeter dedik, harika müzikler yapan başka bir arkadaş sayesinde çimenler üzerinde hoplayıp zıpladık. Ne gülmek, ne çoşku, ne danslar, oyun havaları, masa üstüne çıkmalar, belimize bağladığımız zilli eşarplar, bütün kızlar toplandık iyice dağıttık yani. Pek güzel geçti. Alşama erkekler bastı ortalığı, yemek, içki, müzik devam ederken bu sefer düğün provası danslar, giriş çıkış müzikleri denemesi eşliğinde ve müthiş bir neşe içinde saatler aktı gitti. Allahtan etrafta yerleşim alanı yok, gecenin geç saatlerine kadar kahkahalarımız, müzik sesi, çoşkumuz bölgeye yayıldı. Her an jandarma gelecek diye bekledik valla. Darısı başımıza diye diye dağıldık. Hatıra olarak bu küçük kına paketlerini hazırlamışlar, ne zarif, ne güzel bir düşünceydi.9 Ağustos 2011
Vişne
Her sene bu vakitler vişne çıkınca beni bir vişne merakı sarıyor, bir iştah oluyor, nerdeyse bir oturuşta bir kilo vişne yiyeceğim geliyor. Son 4-5 senedir böyle, eskiden pek sevmezdim, meyvasını yiyeceğime komposto veya reçel yapmaya yarar bir meyva olarak bakardım. Ama şimdi tabak tabak yiyeceğim geliyor. Bunun içinde ne var bende eksik birşey var ki canım bu kadar çok istiyor dedim. Şimdi size vişne bilgileri ;
Anayurdu Anadolu ve Balkanlar, boyları 5 ila 7m uzayabiliyor, 4 yaşındayken meyva vermeye başlıyorlar ve 40-50 yıl yaşıyorlar. İlkbaharda en erken açan vişne çiçekleri beyaz oluyor, temmuz ortalarında meyvalar olgunlaşıyor. En meşhuru Kütahya dolaylarındaki vişneler. Vişneyi meyva, meyva suyu, reçel, marmelat, komposto olarak tüketiyor, likör, içki, pasta, kek, tatlı yapımında faydalanıyoruz, kurutulmuşu da epey rağbet görüyor. Vişnede A, C, E vitaminleri ve Potasyum, Kalsiyum, Sodyum ve Fosfor gibi mineraller bulunuyormuş. Ayrıca antioksidan özelliği var, kas ağrılarını hafifletiyor, kalp damar sorunlarına karşı koruyucu, iltihap giderici özelliği var, hafıza gelişimi için faydalıymış. Bende birçok şey eksik herhalde ki canım çok istiyor ve bayılarak yiyorum. Pazarcıların söylediğine göre bu sene Meysu firması yurttaki bütün vişneleri toplamış (zaten de az yetişmişmiş) onun için piyasada vişne çok az ve çok pahalı. Kilosu 5-6 TL ve bu hafta artık bulamıyacağım galiba. Dolayısıyle iki defa bulup aldım, meyva olarak yedim, suyunu sıktım içtim, komposto yaptım. Eğer bulursam yine alıp son bir defa irilerini yerim, küçüklerini de reçel yaparım. Halbuki her sene likör yapmayı aklımdan geçiririm, bakalım ne zamana kısmet olacak vişne likörü yapmak ve ikram etmek. Çok severim bulunca çok çok içmek isterim ama ev yapımı olanından. Afiyet olsun.
Ormanda yürüyüş
Malum bunaltan sıcaklar yüzünden sabah sporu ve yürüyüşü akşam saatlerine kaydırdık. Burada oturmanın bir başka güzel yanı da ormana yakın oluşu. Havanın temizliği, ağaçlar, kuş sesleri, böcek zırıltıları, çam kokuları derken gerçekten hem sabah erken saatlerde hem de akşam güneş batarken bu yollarda yürüyüş pek keyifli oluyor. O ne kokular, sesler ve bazen hiç kimsenin olmadığı dakikalarda da sanki doğa ile Yaradan ile başbaşa kalma halleri yaşıyorum. Bütün ormanı tavaf edemiyorum ama üçte birlik yolu gidip geliyorum. Esintili havalarda burası harika oluyor, sanki rüzgar girmiyor, kuytu gibi, çok nemli havalarda serinlik, sanki esintili bir ortam sunuyor. Hele geçenlerde olduğu gibi fotograf makinam yanımdaysa yolun sonunda ışık görününce yakala dedim. Ağaçların arasından güneşin batışı, dallar arasından süzülen ışık huzmeleri, tam tespit edemedim ama harika bir görüntü vardı. Bunun üzerinde daha çok çalışacağım. Oksijen alıp, hareketlerimi yapıp dönünce duş aldıktan sonra sanki gün yeni başlıyor gibi bir enerji, dinç olma hali ile akşam uyku gelmiyor, cin gibi oluyorum. Şu sıcaklar hafiflerse sabah erkenden davranmak çok daha zevkli olacak eminim.28 Temmuz 2011
Yemek yapma zevki
Belki çoğu kadın yemek yapmaktan benim kadar zevk almaz, daha doğrusu yemek yapmaktan çok, yaptıktan sonra onları birilerine yedirmek çok hoşuma gidiyor. Elde malzeme olunca hiç üşenmem, hiç de dertlenmem, adını koyduktan sonra kısa sürede birşeyler meydana gelir, yani elim çabuk galiba. Bir de severek yapınca zevkli oluyor valla. Bu sıcakta üşenmedim, sabahtan öğlene kadar bitirip evin daha serin bir yerine kaçayım dedim. Önce kabak, biber, domates karışık etli dolma, sonra evde kalan iki tane patlıcanı ne yapacağımı bilemeyip son dakka patlıcanlı börek, sonra bu senenin ilk taze barbunya fasulyesi zeytinyağlı diye tasarlayıp işe koyuldum. Buralarda sıcaklık 36 derece diyorlar, bugün estiriyor iki üç cam açınca hava akımı biraz ferahlatıyor, ama dün ve evvelsi gün hiç esmedi, bunalım oldu her taraf. Bir de bununla beraber mutfaktaki ısıyı düşününce herhalde 40 derece filandı kendi kendime şaştım. Ama güzel oldular resimlemeden edemedim. Şimdi kime kısmet olacak de yiyecekler bakalım. Önümüzdeki günlerde zeytinyağı biber ve patlıcan dolması yapmayı planlıyorum. Yine resimlerim herhalde. Bu sefer barbunyanın resmini unutmuşum idare edin. Afiyet olsun.
25 Temmuz 2011
Büyükada
Aslında yaz mevsiminde adaya gitmek hiç akıl işi değil ama hani akşamüstü, ne deniz zamanı ne yemek zamanı, gidenler gitmiştir, dönmelerine de daha vakit var, biz de aradan sıvışır gideriz diye düşünmüştüm. Ne gezer, bütün Istanbul halkı, bütün turistler, bütün Araplar, velhasıl herkes oraya gitmiş ve hala gidiyorlardı. Sıcaktan burnumuzu çıkaramadığımız pazar günü (hem de pazar !)vapurda serinleriz sandım. Akşam 18.00 vapuru pardon motoru ile (Bostancı-Adalar arası vapuru kaldırmışlar niyese, sadece Karaköy veya Kabataş arası vapur var, diğerleri vapur bozuntusu motorlar var) gittik. Aman Allah adaya ayak basmakla havada yürümek arası bir gürüh arasına karıştık. Her kafadan bir ses çıkıyor, her cins ve boydan insanlar, pislik, kargaşa, gürültü, ada değil panayır meydanı. San Pasifico katolik kilisesinde bir konser izleyeceğiz, onun yerini ve saatini keşfedip tekrar iskele binasına döndük ve üst kata çıkıp deniz ve Ist manzarası ile oturup sohbet edelim dedik. Allahtan hava esiyordu (hatta bazen çok esti) dondurmalar güzeldi, sohbet iyiydi. Sonra Kiliseye gittik, kilisenin papazı org çaldı, Leyla Pekin hanım aryalar söyledi. İçerisi serince gibiydi kapıya yakın oturup biraz havalandık. Küçük şirin bir kilise, bahçesi yeşillik ağaçlık, huzurlu bir yer. Mum yakmayı, dilek dilemeyi unuttuk, bir dahaki sefere dedik. Konseri bitirmeden kalktık yine motora yetişip Bostancı'ya döndük. Dönüş havası daha iyiydi, iskelenin ışıkları böyle görünüyordu. Bir daha sonbahar olmadan gitmeyiz, gidemeyiz dedik. Ada batacaktı valla, bu kadar insanı taşımazki yani, ne oluyor, başka gidecek yer kalmadı mı, bedava birşey mi satıyorlar sanki. Bazı güzellikler bozuk para gibi harcanıyor, yazık. Ben de ada diye kudurmuştum aldım boyumun ölçüsünü.Amy Winehouse
Aşağıdaki siteye girince bu güzel kızın ilk zamanlarda yaptığı video klipi göreceksiniz. Eski model takma saçı olmadan, göz makyajı kuyruklarının abartılı uzamadığı, güzelim gözlerinin ve harika bir vücudunun olduğunu göreceksiniz. Sonradan nerelere geldiğini ise çok merak edenler Belgrad konseri videosundan izlerler ama ben bakamıyorum. Bir insanın bu kadar yıpranması bu kadar kendini bırakması, ne hale geldiğini görmek gerçekten içler açısı. Aslında bu yetenek, bu güzelim ses, bu harika vücut ölçüleri ile kendine iyi baksaydı dünyayı siler geçerdi. Zaten toplam 2 (veya 3) albüm ile bir sürü Grammy ödülleri toplaması bunu göstermiyor mu ? Televizyondan haberi duyunca içim cız etti, sanki akrabam, arkadaşım o kadar etkilendim, çok üzüldüm. Önce genç bir insanı kaybetme, sonra böyle bir yeteneği kaybetme, sonra böyle bir sesten mahrum kalma adına pek dertlendim. Tipi, saçları, kıyafetleri, aldırmaz duruşu, arıza halleri, kimseyi sallamaması, tedaviye kısa kısa girip çıkması, hiç günümüz insanı olmaması, şöhreti umursamaması, herşeyi ile orjinal olması onu efsane yapan şeylerdi zaten. İnsanın isyan edeceği geliyor, neden ailesinin, arkadaşlarının, etrafındaki insanların ona daha fazla sahip çıkıp zorla da olsa, döverek de olsa onu iyileştirmek için çabalamadığına, bir hastaneye kapatıp tedavi sürecinde ona yardımcı olup bunu atlatmasına yardım etmediğine isyan edesim geliyor. Sadece para makinası olarak görmek, oradan oraya sürüklemek, battığını gördükçe onu yalnız bırakmak neden. Sanırdım ki ailesi boşanmış, veya çok fakir veya aileden gelme uyuşturucu vs işler içinde olan bir ortamda büyümüş bir kız. Şimdi tv de gördüğüm kadarıyla annesi de babası da gayet düzgün insanlar, şimdi pek üzülüyorlar ama acaba yeterince kızlarını dinleyip anladılar mı, onu kolladılar mı, ona zaman ayırdılar mı, ona ince ince derinden hassas bir gözle baktılar mı? Arkadaşları, menajerleri, orkestra elemanları, organizatörler, yiyip içtiği insanlar, sevgilileri, acaba anlamak için çaba sarfettiler mi ?
Onu ilk "Back to Black" şarkısı ile duydum, radyoda çalıyordu, bu nasıl bir ses, bu nasıl bir şarkı dedim, sonra "Rehab" şarkısını dinledim, hemen CD sini aldım, arabada, evde belki 20 defa üst üste dinlemiştim, hala arabada çalıyorum. Çok yazık oldu. Ama insanın kendi kendisini bırakması gerçekleşince etrafı ne yapsın değil mi? Kendi kendisini bırakmış, artık dayanamıyorum noktasına gelmiş olmalı, yapacak birşey yok.
21 Temmuz 2011
Lifeport Tatil Köyü
Bu sıcaklarda tatile gidemedim diye dertlenmeye, denize giremedim diye bozulmaya başlamışken, geçen seneden beri keşfedemediğim bu yeri keşfetmeye soyundum. Bu yakınlarda böyle bir tesisin olabileceğini düşünememiştim. Duyduklarımın güzel şeyler olmasına rağmen güvenememiştim. Hem tesis hem gelenler açısından şüpheyle yaklaşmıştım. Ama bunalım sıcaklardan offf deyince çıktım yola. Ha bir de şehir fırsatının indirimli kuponu olunca elimde keşfedelim bakalım dedim. Daha girişinden tavlıyor sizi, binası, otoparkı, lobisi, hoş karşılanma, kapalı spor salonu, kapalı havuz, soyunma kabinleri derken açık havaya çıkıyorsunuz. Kocaman bir arazi üzerine yayılmış tahta kulübeler, çimenlerin ortasında havuz, şemsiyeler, minderler, küçük loca tipi üstü kapalı alanlar, çay bahçesi ve dahası. Çimenlere yayıldım, şemsiyeyi açtım, şezlonglar minderli, temiz, rahatsız etmeyen aksine ferahlık veren bir rüzgar, güneş çayır çayır derken neredeyse 16.00 kadar gölgede kalıp gazetelerimi, kitabımı okudum kahvemi içtim. Sadece fiyatlar biraz pahalı, bir kahve 6 TL, tost 8 TL, daha insaflı olabilirlerdi, yemek yemeye kalksam ne ödeyecektim acaba. Ama bunu da tesisin kalitesine uygunluk adına böyle tutuyor olabilirler. Gelen insanlar nezih, çocuklu aileler, bekar gençler, 3-5 kişi bir arada iş adamı tipinde erkekler, çocuklu anneler vardı etrafta. Kapalı havuzun üstünde de yaz okulu öğrencileri cıvıldıyordu. Allahtan bizim açık havuza bulaşmadılar, hocaları eşliğinde epey şamata ettiler.
Dışarıya yayılan çok güzel müzikler, (latin ve caz) eşliğinde huzurlu bir gün geçirdim, yüzdüm, güneşlendim, okudum ve akşam 20.00 e kadar keyif yaptım. Bungalovlar çok şirin, kalmalı olarak da gelinir valla. Ayrıca uzaktan gördüğüm harika bir terası var yemekler orada yeniliyormuş, sadece akşam yemeği için de gelinebilir. Sitesine girip inceleyebilirsiniz. Buralarda bu tesisi kurmak, işletmek, müşteri çekmek valla bravo, iyi akıl etmişler dedim. Şehirde yaşayanlar için harika bir gözden ırak, kafa dinleme yeri, deneyin derim.14 Temmuz 2011
Demirhindi
Bu sıralar demirhindi şurubuna merak saldım. Geçenlerde bir dergide okuyunca çok eskiden '80 li yıllarda Karaköy'deki işime giderken yaz aylarında Baylan pastanesinden sabah sabah demirhindi şurubu içip serinleyip, hem de çok faydalıymış diye konuşa konuşa işe gittiğimizi hatırladım. Şimdi yine karşıma çıkınca evde yapmanın yollarını aradım. Adaçayı, Melisa gibi otlardan yapılıyor sanmıştım. Baharatçılarda ot aradım, meğerse meyvaları, çiçekleri kalıp gibi sıkıştırılmış, bir pakette satılan yapışkan katı birşey.
Afrika kökenli olup bütün tropikal ülkelerde, özellikle Hindistan ve Mısır’da yetiştirilen, 20-25 metre boylarında olan ağaç türüymüş. Benim aldığım da Hindistan'dan ithaldi. Demirhindi çiçekleri dalların ucunda sarı ya da kırmızımsı salkımlar halinde bulunan düğme gibi çekirdekleri olan, yumuşak ve ekşi bir meyva. Bu ağacın yaprakları yem olarak kullanıldığı gibi meyvaları da kaynatılarak içiliyormuş. Ayrıca meyvaları reçel yapımında, Afrika ve Uzakdoğu ülkelerinde yemeklerde yaygın bir şekilde kullanılıyormuş. Faydaları da az buz değil, bağırsak faaliyetlerini düzenliyor, sindirim bozukluğuna iyi geliyor, ferahlatıcı etkiye sahip, baharat olarak da kullanılıyormuş. Kan yapıcı özelliği de var. Osmanlı mutfağında epey kullanılırmış. Ben o pastanedeki gibi şerbet yapamadım ama fena değildi, fayda faydadır diyorum. Şerbet denince içine bayağı bir şeker koymak lazım, ben de şeker yemem, şekersiz yaptım aman ne kadar ekşi bilseniz, içine karanfil, çubuk tarçın, taze zencefil koyuyorsun. Bu sefer bal koyup yapacağım belki şerbete benzer.
Ortanca
Balkondaki ortancam büyüdü, gelişti, rengi ruhu yerine geldi. Sırf yeşil yaprak halinde almıştım, ne renk olacak bilmiyordum, sonra beyaz açmaya başladılar, sonra pembeye döndüler, hem de böyle irileştiler. Sardunyalarla kardeş kardeş oturuyorlar. Biraz suyu aksasa boyunlarını büküyorlar, zaten sıcak hepimizi büküyor bu günlerde. Onları bırakıp gidince pek üzülüyorum, ya akşamdan ya sabahtan su vermek lazım. Bakalım ne zamana kadar gidecekler. Geçen sene aldığım çok daha güzel bir tondaki pembe idi, kış boyunca da yaprakları dayandı ama bahara girerken öldüler. İnşallah bunu saklayabilirim.
Kelebek
Bu sene misafirim kelebek. Geçen sene arı idi. Böyle güzel, böyle renkli, desenli, şahane birşey. Allahım nasıl yaratır böyle birşeyi diye bakakaldım, seyrettim durdum. Bütün gün dolaştı, mutfağın içine girdi, dışarı çıktı, çiçekleri gezdi. Kadife çiçeğinin üstüne kondu, upuzun burun anteni ile çiçeği deldi deldi içine çekti. Önceleri biraz fazla sakindi, birşey oldu uçamıyor sandım, mutfak tezgahı üzerinden alıp çiçeğin üstüne koydum, sonra hareketlendi uçtu, kondu kalktı. Şimdilerde ara ara yine geliyor, pır pır çiçeklerin üzerinde veya balkonda bir tur atıp yine gidiyor. Renkleri şahane, böyle desenli olunca panter kelebek diyorum.
23 Haziran 2011
Ortanca
Özledim
Denizi özledim, şöyle önce serin, sonra ılık, sonra sıcak gelecek, sessiz sakin veya az dalgalı, berrak, temiz, şırıl şırıl, yüzerken sarhoş olduğum, kendimi kollarına atınca mest olduğum, derinlere gidip etrafı seyrettiğim, kokusunu, tadını içime çektiğim, çok sevmekten içsem de içime alsam dediğim, sabah erkenden kalkıp yüzdüğüm veya akşam herkes gittikten sonra saat 20.00 gibi kimseler yokken yüzmeyi sevdiğim o denizi özledim. Bu sene yaz geldi mi, gelecek mi, geldi de geçiyor mu bilemedim, ben hala buradayım ayağım suya değmedi. Karpuz kabuğu düşmedi henüz ondan herhalde.
Gerçek bir Çanakkale domatesini özledim, kokusu, tadı, suyu, rengi gerçekten domates olan. Kesince kokusu duyulan, yiyince iştah açan, yanında beyaz peynir, üzerinde az zeytinyağı olan domatesi özledim. Nerede o domatesler, ne zaman çoğalacak ve içi beyaz olmayan domatesleri bulacağız ne zaman ?
Karpuzu özledim, kıpkırmızı, dışı koyu yeşil, ince kabuklu, çocukluğumdaki gibi büyük siyah çekirdekli, keserken kendiliğinden çatırdayıp yarılan, suyu akan, dilim dilim kesip yerken bütün suratımın içine girdiği, sonra çekirdeklerini kurutup yediğimiz, sofraya gelince kokusu duyulan, soğusun diye buzdolabında bekletilen yiyince ferahlık veren gerçek karpuzu özledim. Niye yok oldu bizim karpuzlar, tatsız ithaller sardı ortalığı daha nisan ayında karpuz vardı sergilerde.
Açıkhava sinemalarını özledim. Şöyle mahallece gidilen veya gençlerin anne babadan izin alarak arkadaşlarla gittiği, o grup içinde beğenilen birisi olduğu için tesadüfen onunla yanyana oturabilme ihtimalini düşünmeyi özledim. Elimizde çekirdek, sırtımızda ince bir hırka, perdede bir Türk filmi. Ara verilince açacağı şişelere sürterek çırt çırt ses çıkararak gazoz satıcılarını, perdede filmi seyrederken sahnenin üstünden çıkan dolunaya da bakmaktan geri duramadığımız dönüşte hafifçe serinleyen yaz akşamlarını özledim.
Ay ben yaşlanıyorum galiba, ama bütün bunları gerçekten çok özlüyorum, hepsinin anısı hala gözlerimin önünde, tadı dilimde, bazılarını hala yapabilirim, bazılarını artık arasak da yok, ama içimden gelen bu özlem çok elle tutulur bu sıralar, çok lazım, çok istiyorum, çok özledim. Hayırlısı olsun inşallah.
Diziler
Hayatımız dizi oldu. Hem şöyle kafa yıkamak, hem daha ciddi meselelere fazla kafa yormamak, hem yapılanlara baş kaldırmamak üzere hafifçe uyutulmak, hem bazen klasik Türk romanlarını hatırlatmak, hem yabancı dizilerden esinlenerek bizde yaparız diye göstermek, hem de akşamları sohbeti engelleyip, herkesi hipnotize ederek ekrana bağlamak adına yapılan bir sürü film. Eskiden ne yapardık merak ediyorum, hiç müzik programı yok, neyse açık oturum veya yarışma kanalları da var ama topumuz dizi olduk.
Allah için bazıları çok güzel, çok yaratıcı, hatta ilklere örnek olacak kadar detaylı düşünülmüş, bazıları da yok artık dedirtecek kadar sıradan, sudan, birbirine benzer, hep dayatmacı, hep klişe, hep aynı hep aynı.
Benim emekli olduktan sonra bu dizilere vaktim ve merakım arttı, yani iki senedir. Eskiden toplasam 1-2 tanesine bakarken şimdi 3-4 olmuş. Bu sıralar da hepsinin ya sezon finali, ya da hepten finalini izliyoruz.
Beni etkileyen diziler şöyleydi; "Fatmagül'ün Suçu Ne" gayet dramatik, çok iyi oyuncularla çekilen, hepsinin rolünün hakkını fazla fazla verdiği, dekor, kostüm, mekan ve kurgu olarak da çok başarılı bulduğum bir diziydi. Bazen seyrederken iyice kendimi kaptırıp gidiyordum, sanki gerçekten olmuş gibi tepkiler veriyordum. Öyle bir yerde sezon finali yaptılar ki bu kadar olur, kalakaldık.
"Hanımın Çiftliği" zaten önceden de seyrettiğimiz, ama benim bir türlü daha sonra olacakları hatırlayamadığım ve her seferinde şu romana baksam ne oluyordu diye bir sonraki haftayı bekleyemediğim bir dönem dizisi. Tabi birebir romana sadık kalınmayıp uyarlama yapıldı ama merak işte. Dekor, kostüm, lehçe, oyunculuk, devir, arabasından eve kadar bir sürü detayların çok güzel tasarlanmış ve uygulanmış olması, oyuncuların rollerini sanki elbise giymiş gibi benimsiyerek, sindirerek oynamaları, olaylar, kişi karakterleri, hırsların insanı nereye götürdüğüne dair birçok ders, her karakterin apayrı bir dünyası ve bir bütün içinde bize bunu yansıtmaları hepsi çok güzeldi. Çok etkileyiciydi, nasıl bir drama sergilendi, nereden nereye diye çok düşündürdü. Güllü'yü oynayan Özgü Namal döktürdü, hepsi şahaneydi ama Ramazan ile Halide benim favorilerim oldu. Bir karakter bu kadar mı güzel yansıtılır. Ayrıca Serap ve Halide'nin bütün elbiseleri beni aldı götürdü, zaten o yıllara bayılırım. Final çok güzel olmuştu, harika bağladılar, yazara ve romana selam ile.
Gelelim "Ezel" e, iki yıldır hop oturup hop kalktık, ilk günden beri çok değişik, çok etkileyici, çok merak ettiğim, müziği, karakterleri, metni, çekimi, kurgusu, hikayesi, 2 dönemli çekimler, tipler, kıyafetler falan filan acaip bir diziydi. Her pazartesi herşey iptal, telefonlar kapalı ben tv başındaydım. Bir ara tansiyon düştü ama sonra toparlandı ve benim için beklenmeyen bir final oldu. "Lost" dizisi bitince de böyle olmuştum, anlamadım, doymadım, bu mudur dedim, böyle mi olmalı dedim ve öyle kaldım. Son sahneyi anlayan varsa bana anlatsın lütfen. Yine de jenerikten tut müziğe kadar esaslıydı hani. Kenan da bonus valla.
Haftaya da "Aşk ve Ceza" bitecek, sen sağ ben selamet. Sohbete, film seyretmeye, kitap okumaya, balkonda oturmaya veya erkenden uyumaya selam olsun.
13 Haziran 2011
Seçimler ve Biz
İlk başlarda bu kadar çok kendimi vermemiştim, aylardır açık oturumları takip ediyorum, liderlerin il il gezi programlarına bakıyorum, gazetede köşeleri okuyordum. Ama tarih yaklaştıkça, RTE hiddetini arttırdıkça, KK programlarını açıkladıkça, ortalıkta türlü çeşit garip olaylar olmaya başladıkça, yabancı dergiler bile işin içine girmeye kalkıştıkça epey heyecan sardı beni. Artık yeter bu kadar senedir gördük, yaşadık, anladık, okuduk ama tamam demiştim. Bıktırma insanı, sen de dinlen, hiddetini yatıştır, bu bir nöbet değişimidir, bırak biraz da başkaları programlarını uygulasın, ortalıkta ciddi meseleler var, doğu başka, batı başka, içerisi başka dışarısı başka. Dünyada neler oluyor biz nelerle uğraşıyoruz hadi ama artık yeter diyordum. Gerçekten yasakların bittiği saatten 2-3 saat sonrası tv yi açıp bakayım dedim. Daha çok sayım yapılmış, daha çok durumlar meydana çıkmış, belli olmuş olsun dedim. Keşke açmasaymışım, sonra beni aldı bir mutsuzluk, sanki dünya yıkıldı ben de altında kaldım. Ne kadar çok umut etmişim. Ne kadar çok olabilir hallerine girmişim. Ben daha da birşey anlıyorsam nağmertim. Biz nerede yaşıyoruz, biz kimlerden oluşuyoruz, burası neresi, biz kimiz, bu insanlar kimler, ben neredeyim anladıysam arap olayım. Ne ekonomik şartlar, ne yöresel şartlar, ne memleket meselesi, ne ulusalcılık, ne dünya meseleleri, ne doğu - batı, ne emekliler, ne öğrenciler, ne kadınlar ne erkekler, ne düşmanlar, ne dostlar, ne gelecek, ne gidenler, ne kayıplarımız, ne kazanacaklarımız. Hiçbirisini anlamadım, anlayamıyacağım. Bu insanlar ne yapıyorlar, yaşayacağız ve göreceğiz herhalde. Neler oluyor bize, anlayan varsa bana da anlatsın. Hayırlısı olsun inşallah, herşeyin bir sebebi vardır. 12 Haziran 2011, not edelim bunu tarihi bir yere, sonra döner bakarız.9 Haziran 2011
Sezen Aksu
Yine bir Sezen Aksu CD si çıktı. Politik olarak ne söylerse söylesin senelerce şarkıları beni mest etti. Her konuya dokundurmaları, hislerimize tercüman olması, içimizden geçenleri en uygun kelimelerle tarif etmesi, sahnede kendinle ve herşeyle dalga geçmesi, başka bir dünyadan gelmiş gibi hali, filozofça halleri, yaratıcılığı, söz ve besteleri, başka türlü hissedip, başka türlü gösterebilmesi önünde hep saygıyla eğilirim. Hemen CD yi aldım, belki günde on defa dinliyorum. İlk şarkıya hemen vuruldum. Müziği, sözleri pek güzel, yumuşaçık, çok güzel anlatıyor sitemlerini, ... kırlangıç da mı küs bana..... İkinci şarkı daha da dokunaklı, bana pek dokundu;
Çok zamandan beri eski dostlar birbirini aramaz olduAramıza hayat girdi yıllar bize yaramaz oldu
Ağlarım ağlarım geceler boyunca
Anılar dalga dalga sahilime vurunca
Bir selam gelince, selâ verilince ağlarım "Arkadaş" şarkısını duyunca....
Diğer parçalar da müzik ve sözler çok güzel, herbiri ayrı bir ders sanki, dinliyorsun, düşünüyorsun, sonra yine dinliyorsun, keyfe varıyorsun. Herkese tavsiye ederim, bakarsınız bu yaz onunla güzel geçer.
6 Haziran 2011
Filmler
Sinemalara aylar önce gelen ama benim DVD de ancak seyrettiğim iki film var. Nasıl becerdiysem ikisini de üst üste aynı akşam seyrettim. Oturduğum yere mıhlandım. Birincisi "Never let me go" "Asla gitmeme izin verme" diye çevrilmiş. Keira Knightley ile beraber 3 kişi üzerine kurulmuş bir film. Ama ben daha çok Andrew Garfield ve Carey Mulligan'a bayıldım. Hele C.Mulligan'ın ifadesi, rolü, oyun gücü harikaydı. Epey ağır, sakin bir film. İleride organ bağışında kullanılmak üzere klonlanmış kişilerin yetiştirildiği bir okulda çocukluktan ölene kadar (arada ayrılık olsa da) beraber olan üç kişi. Kıskançlık, Aşk, Bağlılık, Sevgi, Entrika var ama en çok içinizi ısıtan ve gözyaşlarına dönüşen yıllar boyu süren sevgi. Böyle bir sevgi karşısında pes eden birisi. Çekimler, çevre, renkler çok güzeldi. Hele o muhteşem deniz kenarı olan yer. Film insanı koltuğa yapıştırıyor, seyredilir.
Bu yetmedi, üstüne ikinci filmi de nasıl seçmişim yani pes dedim kendime. Hani aynı akşam üst üste seyredilecek filmler değilmiş. Danimarka-İsveç ortak yapımı bir film, hem de bu sene Yabancı Film Oscar'ını kazanmış, orijinal adı "İntikam = Haevnen" bizdeki çevirisi "Daha iyi bir dünyada" olan film. Kadın yönetmen Susanne Bier yönetiyor ve adlarını okumakta zorlandığım Danimarkalı veya İsveçli sanatçılar oynuyor. Aile dramı, eşini kaybeden babanın oğlu ile ilişkisi ve eşi ile arası açık 2 oğlu olan bir doktorum Afrika Mülteci kampındaki işi ve ailesi arasında gel gitler. Bu iki ailenin oğullarının arkadaşlığı ve olanlar. Nefis bir film, ilk başta sanki belgesel bir film seyrediyorsun gibi oluyorsun.Sonra esas meselenin içine giriyorsun ama tam anlamıyorsun, olaylar geliştikçe çözüyorsun. Baba tipleri, aile draması, çocuklar, olaylar, ebeveyn durumları. Çocuk aklı, bakışı, duruşu ile ona örnek olacak anne baba figürü. Aman Allah hepsi birden alıp götürüyor seni. Seyretmeniz lazım., boşuna Oscar almamış. Hele iki oğlanın oyunculuklarına da şapka çıkarılır, harikaydı.
5 Haziran 2011
Roland Garros
Müthiş bir final seyrettik. Evvelki gün Federer - Djokoviç maçı da enfesti. Böyle çekişmeli, heyecan dolu ve gümbür gümbür bir maç ancak Federer'e yakışır. Az daha Djokoviç alacaktı ama Federercim bırakmaz. Ama bugünkü Nadal-Federer çekişmesi tam finale yakışır oldu. Bu ikisi eşleşince bir başka oluyor, geçen sene de seyretmiştim, ya buradaydı, ya da Wimbledon'da Nadal kazanınca Federer ağlamış, konuşamaz olmuştu. Bugünkü maç da Nadal baskındı ama Federer de hiç bırakmadı. Şansı yaver gitmedi. Çok hoşuma gidiyor bu Federer ne asil, ne yakışıklı, ne kadar cool bir adam. Böyle maçlarda soğukkanlı olmak artı birşey ama adam her daim soğukkanlı. Çok yakışıyor kortlara, şortu, t-shirt ü, saç bandı hepsi ayrı bir hoştu. Duruşu, oyun tarzı (benim gibi tenisin kurallarını çok iyi bilmeyen birisi için bile) acaip taktik savaşı yapan çaktırmadan strateji uygulayan bir adam. Başkası ile oynarsa illa onu tutarım, kazanınca da sanki ben yenmişim gibi sevinirim. Ama Nadal ile oynarken favorim Nadal. Her ne kadar Federer kadar yakışıklı olmasa da, halk çocuğu gibi, hatta çirkin bile denilecek tipte, saçları ıslanınca iyice beter olan, ama solak oynayan, bacakları, kolları acaip kuvvetli bir çocuk. Final maçındaki t-shirt, şort, bileklikler, saç bandı falan ikisi de harikaydılar. Korttaki renk uyumları, şıklık, zerafet bir başkaydı. Ne acaip bir maç oldu, nefes nefese, kaç saat sürdü, sırılsıklam oldular, Federer t-shirt bile değişti, Nadal su içinde kaldı. Onları seyredince hiç tenis dersi almadığıma, tenis oynamasını bilmediğime esef ediyorum, niye bizim memleketimizde tenis pahalı bir spor çok kızıyorum. Ne kadar zevkli ve zarif bir oyun, ne kadar da heyecanlı. Darısı başımıza, inşallah bir gün bizden de buralarda oynayacak bir tenisçi çıkar, benim de ömrüm yeter seyrederim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




