18 Mart 2007

Nerede Kalmıştık

Ne çok olmuş yazmayalı, özlemişim. Ne fena bu kadar zaman elim değmedi, ilham gelmedi. İçimi dökemedim, yazacaklarımı, söyleyeceklerimi dışarı çıkartamadım, içimde sıkışıp kaldılar. Çoğaldılar, üst üste geldiler, birbirlerini ezdiler, eskisini unutturdular, yenisi öne çıktı, halbuki ne çok şey vardı yazılacak. Bakalım şimdi bir bir dökülürler belki.
Yeniden çalışmaya başladım, işe gidip geliyor olmak iyi geliyormuş bana meğerse. Insanı daha dinamik, canlı yapıyor. Eski işimden sonra hem moralim bozuktu, hem çok yorgunmuşum, hem de artık çalışmak istemiyorum moodundaydım. Yeter artık diyordum, evde oturdum, dinlendim, tembellik yaptım, sağa sola gezdim, uyudum, evdeki bilumum eskileri temizledim, belki daha yapılacak çok şeylerim vardı (kursağımda kaldı) ama kendimi çalışmaya hazır hissetmişim ve gelen teklif beni çok yormayacak nitelikte, çok şükür evime yakın bir yerde olduğu için hadi dedim başlayım tekrar. Bir yandan da geçim meselesi, ne kadar ekonomi yaparsan yap, para lazım. Şehrin göbeğinde, hem de enN ! semtinde otururken öyle emekli olmak olmuyormuş. Çalışmayı bırakacaksan bu diyardan gideceksin, başka türlü bir hayat tarzı benimseyeceksin.
Bir arkadaşım gönüllü olarak çalışma hayatından çekildi, öyle emekli olacak yaşta da değil zaten, çocuğumla olmak istiyorum dedi, ne iyi etti, şimdi Ada senin Moda benim geziyor, içinden gelenleri yapıyor, havanın, suyun, toprağın, çiçek böceğin tadını çıkartıyor. Tabi kocası var, feci çalışıyor, ehh işte bir denge meselesi bu. Ben yine çalışan kadın, yılların yıpratamadığı....

13 Şubat 2007

EV ALMAK


Bu sıralar kafayı ev almaya taktım. Bu kadar senedir çalışıyorum, hala kirada oturuyorum, artık yeni bir işe girip çok paralar kazanma şansım da epey azalmaya yüz tuttuğundan, kiradan kurtulup, daha mütevazi bir hayat yaşamayı (eğer hala Istanbulda oturacaksam) emekli maaşı ile veya eskiye nazaran daha az bir maaş ile geçinmeyi öğrenmeliyim. Ama hiç olmazsa kira vermeyim, kendi evimde oturayım.
Yaa bu insanların hiç insafı kalmamış, ya matematik okumamışlar, yahutta havadan para yağıyor birilerine. Ne evlere ne rakkamlar istiyorlar inanılmaz. İnşaat piyasası durgunlaştı diyorlar, bu hali durgunsa, azgın hali ne olacak acaba. Ama şimdi piyasada inanılmaz bir inşaat şekli bolluğu ve bina çeşidi var.
Mesela ilk göz ağrım, ilk reklamları çıktığında göz koymuştum ama ulaşmam neredeyse imkansız, www.tasyapi.com inşaatın Acıbadem sırtlarında yaptığı Almondhill evleri. Bina estetiği, evlerin planı, (bitince inşallah maketteki gibi olur) bahçe peyzajı falan pek güzeldi. Ne olur oradan bir daire alabilsem.
En son gözdem ise www.narcity.com da göreceğiniz evler. Maltepe-Başıbüyük sırtlarında ne güzel binalar, nefis manzaraya karşı, iç planı, bahçesi, konumu, yeri, etrafı, havası ne kadar güzel. Şurada kısmetse 5 sene daha çalışıp, şehir çocuğu olarak şehrin göbeğinde, kargaşa, kalabalığın ortasında oturmaya devam etsem, sonra oraya taşınıp ömrümün sonuna kadar bir yerlere gitmeden orada oturup yaşasam gıgım çıkmaz.
Ben böyle Ataşehir veya Ataköy evleri gibi uzun uzun bloklardan meydana gelmiş siteleri sevmiyorum. Etrafı çevrilmiş bloklar, aralarında dar sokaklar, binalar birbirine bakıyor, ortalarına süs havuzu gibi veya yüzme havuzu olarak illa bir havuz kondurulmuş evler (sanki hepimiz havuzlu evlerde doğduk, bir yüzme merakıdır gidiyor, memleket de yüzücü rekorlarından geçilmiyor !) .
Bir de sözüm ona oturanlara fayda diye sitenin ortasına kondurulan alış veriş merkezi veya bir büyük mağaza şubesi, sonra site çevresini duvarlarla çevir, al sana izole, güvenlikli herşey dahil yaşamlar. Ayrı bir köy veya kasaba yaratmalar, site hayatı, ben pek sevemiyorum, istemiyorum.
Ben böyle en fazla 6-8 katlı apartmanlar olsun, birbirlerini kapatmasın, etrafı da çevrili dünyadan kopmuş gibi durmasın, içinde yaşayanların da dışarıyı görecekleri, daha sıcak bir çevrede, ağaç, bitki bahçe ile çevrili duran binalardan oluşmuş yerleri seviyorum. İşte bu Narcity evlerini onun için çok beğendim, yine de orada da yukarıda saydığım şeylerin hepsi yok değil ama ne bileyim sanki daha bir hoşluk içinde duruyor. Tabi kendi yerine gidip görünce, örnek diye dekore ettikleri 2 daireyi de gezince tam anlamıyla vuruldum.
Ne olur yaaa, bana da buradan ev almak kısmet olsun, istediğim tipdeki daireler bitmeden ne olur, ne olur, ne olur, lütfen yaaa. Piyango, loto, on numara, şans topu, hepsi benim !!!!!!!
İnşallah Allahım acı bana azıcık.....

GÖZLÜK

İşte bana bu yaşımın, bu senenin hediyesi, yakın gözlükler. Aslında senelerdir uzağı göremem, TV seyrederken, sinemada veya araba kullanırken miyop gözlüklerimi takardım. Şimdi gazete veya ilaç içi kağıtları okumakda zorlanıyordum. Doktora gittim, miyop yarı yarıya iyileşmiş, hipermetrop fazlalaşmış (zaten herkesde 40'ından sonra illa olurmuş) az biraz da astimat varmış, şöyle ortaya karışık bir reçete çıktı. Aldım gözlükçüye götürdüm, eski uzak çerçeveye miyopları yapacak, birgün lazım olur diye birkaç sene evvel İtalya' dan aldığım yakın gözlük çercevesine de benim yakın camları takacaklar. Gözlükçü bey sen benim kemik çerceveyi kır, buyrun buradan çerçeve beğenin dedi. Ayol ben onu almışım getirmişim, bir gün nasıl olsa lazım olacak diye saklamışım, daha kullanamadan, adamın elinde çıt gitmiş. Ne üzüldüm ama ne yapacaksın, oradan yeni birşey seçtim, yapıldı şimdi alışacağım da bir şey okurken takacağım, veya ipleri boynumda öyle sallandırarak gezineceğim, her an birşeye yakından bakmak icap eder diye. Halbuki ben daha renkli lens denemesi yapmak istiyordum. Hani şu resim çektirmece yeşil gözlü olsam nasıl olurmuşmuşum acaba gibilerden...
Amaannn insana seneler ilerledikçe neler oluyor yaaa, daha neler olacak bakalım, buna da şükür.

27 Ocak 2007

Doğum Günü


24 Ocak benim yaş günümdü, benim için hoş heyecanlı bir gün ama, geçmiş tarihimize bakarsak pek de sevinçli bir gün değil. 1980 yıllarının 24 ocak kararları, 1994 de Uğur Mumcu vefatı, 2001 Gaffar Okan vefatı ve 2007 İsmail Cem vefatı yine bugüne denk geldi. Benim için pek üzücü oluyor aynı zamanda. Gittikçe enteresan bir gün oluyor bu tarih.
Bu sene hafta arasına geliyor herkes için zor olur diye cumartesiye aldım kutlama törenlerini. Ama daha bir ay öncesinden mail attım bu tarihi ayırın bir yere söz vermeyin ben sizleri muhakkak istiyorum dedim. Pek büyütmüştüm gözümde, yuvarlak bir yaşa geldiğim için herhalde biraz da özen bezen yaptım, değişik birşeyler olsun istedim. Mesela doğumdan bu güne kadar resimlerle ve esprili sözlerle hafif özgeçmişi anlatan görsel bir hikaye veya bir atraksiyon, yemek eşliğinde hafif müzik, sohbet, gır gır şamata gibi şeyler. Uzun uzun araştırdım herkese uyacak, gelmesi gitmesi kolay olacak (sandığım!!) bir yer ayarlama, fiyat, menü, saat, kişi sayısında anlaşma çabaları. Sonra neredeyse ilk okuldan bugüne kadar olan arkadaşlarımın listesini yapıp hepsine ulaşmam ve hepsini bir arada görmek istemem ve hepsini bir araya getirip beraber kutlamak arzum. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı, kimisi kırıttı sudan selden bahaneler söyledi, kimisi şehir dışında olacakmış, kimisine belki fiyat uymadı??, kimisi cevap vermeye tenezzül bile etmedi, kimisi ilk günden cevapladı, bazıları her an yardım istermisin yapılacak birşey varmı diye aradı, kimisi menüyü beğenmedi, mecbur muyuz bunları yemeğe dedi, kimisi müziği beğenmedi, kimisi ben diğerlerini tanımıyorum ki dedi (sanki tanıması şartmış gibi). Velhasıl geriye kalan sayı benim taahhüt ettiğim sayıya ulaşmayınca ben de iptal ettim. Pek bozuldum, pek kırıldım, çok kafama taktım, bu kadar hayal kırıklığı ve neden acaba yı daha önce hiç yaşamamışım, çok çok düşündüm, bi çok da şaşırdım.
Bu kadar zamandır bu kişileri arkadaşım dostlarım diye sayıyor ve bağrıma basıyordum. Herşeyi yeniden gözden geçirip, bu durumdan kendime ders çıkarmak üzere yapılacak işler listesinin en üstüne koydum bu durumu.
Ama sağolsun gerçekden seven samimi arkadaşlarım da o günden beri hergün ayrı bir kutlama ile beni neşelendirmeye çalışıyorlar, böylece bir gecelik kutlama yerine şimdiye kadar 3 ayrı gece kutlama yaşadım ve pasta kestim, daha da devam edecek görünüyor, teşekkürler gerçek arkadaşlarıma.
Biz anamızdan öyle öğrendik, çok önemli acil bir şey çıkmadığı müddetçe davete cevap verilir ve icabet edilir, dostlar böyle günler içindir, üzüntüler acılar gibi sevinçler de güzellikler de paylaşılır.

22 Ocak 2007

YAŞLANMAK


Zaman bazen çok acele geçiyor, bazen çok yavaş ilerliyor gibi geliyor bana. Bu tabiki bulunduğum ruh durumuyla ilgili birşey galiba. Aynen bazen havanın açık güneşli olmasına rağmen benim içimin karanlık olması veya kapalı yağmurlu bile olsa benim içimin neşeli, gayet pozitif şeylerle dolu olması gibi. Bunlara ek olarak bir de ortalıkta olup bitenlerle ilgili yaşadıklarımız var. Zaman zaman ne kadar geleceğe dair umut dolu, hep daha iyi olacak ümidini yitirme sakın, bunlar da geçecek duygusu varsa, zaman zaman da bundan sonra nasıl daha iyi olacak, ne yapacağız böyle giderse, ne olacak bu durumlar, nereye gidiyoruz, nasıl gidiyoruz gibi gayet ümitsiz hatta kötümser duygular da gelip gidiyor.
Kapı gibi bir adamı pisi pisine öldürdüler, daha 53 yaşındaydı, işi, karısı, çocukları, sevdikleri vardı. Yapacakları vardı, yapmak istedikleri vardı, sevdiklerine doyamamıştı, yaşamaya doyamamıştı bence. Kader diyeceğiz, alın yazısı diyeceğiz, yukarıdaki böyle istedi diyeceğiz ve teslim olacağız.
İnsan işte böyle böyle yaşlanıyor, bir olay daha, bir söz daha, bir insan daha, bir yer daha diye diye, baka baka, göre göre zamanı dolduruyor. Keşke bilebilsek ne zaman vakit gelecek diye, belki o zaman bir parça yapmaya, sevmeye, bakmaya, görmeye, yaşamaya doyarız, içimizde keşkelerimiz kalmaz, ben daha bunu yapacaktım, şuraya gidecektim, onu söyleyecektim demeyiz belki hani...
Yeni bir yıl, yeni bir yaş, yeni ümitler, hayaller, beklentiler, istekler, arzular diyecektim ama insanın içinde birşey bırakmıyorlar, yahutta ben mi çok fazla etkileniyorum, çok dertleniyorum. Belki de benim yaşım benim içimi böyle yaşlandırıyor, halbuki ne görünüşden, ne isteklerden, ne beklentilerden hiç yaşlı hissetmiyordum kendimi ama duygularım yaşlanıyor galiba. Üzülmem artıyor, sevinmem azalıyor, samimiyetsizlikler artıyor, dürüstlük azalıyor, inancım sarsılıyor. Niye niye diye sormakdan bir hal oluyorum, bu da bu yaş sendrumu herhalde. Yine de ümidini yitirme, sakın hiç vazgeçme diyorum....

11 Ocak 2007

KURU FASULYE

Bu resmi aşağıdaki yazıya yerleştiremedim, koymasam da çatlarım.
İşte soba üzerinde pişen güveçde kuru fasulye, yılbaşı gecesi şampanyanın patlama anı, bahçeden toplama yaban laleleri ve nergizler, ve de 2007 süsleri.

10 Ocak 2007

ORMANDA, BAHÇEDE, DENİZDE


Hergün yürüyüş yaptık, sabah kahvaltıdan sonra ver elini orman yolları, ağaçlar arasından patikaları takip ediyoruz, ayağımızın altındaki çam iğneleri kuru yerlerde hışırdıyor, nemli yerlerde yastık gibi yumuşacık, ne çok ne kadar sık ağaçlar, kozalaklar dolu etrafda, kuş sesleri,köpek havlamaları. Bazen de yolumuzu kaybedip ormanda kalıyorduk, neyse gelip bizi kurtarıyorlardı. Denize kadar yürüdük, papaz koyu, kazanova koyu, korsan koyu denilen yerlerde gezindik, hava nasıl sıcak, güneş mis gibi pırıl pırıl ve 31 Aralık pazar günü paçaları sıvayıp denize soktuk ayaklarımızı sonra kumların üzerinde kuruttuk, kimse inanmaz diye resimle tespit ettik (bakınız). Ben bile kendime inanamadım, belki yanımızda mayo olsaydı, birbirimizi gaza getirir yüzmeye de girerdik valla. Sonra Gagai denilen Frikyalılardan kalma tarihi yerlerde gezdik, kaya mezarları vardı, kayaların içine oyulmuş mağaralar vardı, surların üzerine tahta evler çivilemişler, etraf portakal, nar, mandalina bahçeleri dolu, arasından patika yol geçiyor, durup dalından koparıp yedik, mis gibi kokuyorlar, ellerimiz kollarımızı doldurduk, hergün bedava portakal mandalin. Burada migrosda 2,5 YTL, sinir oldum.
Sonra sahilde oba evleri denilen bir yere gittik, upuzun sahil ve kumsal, geride tahta ayaklar üzerinde yükselen tahta evler. Yazın serin serin oturmak, denize gelmek üzere herhal. Karadenizdeki yayla evleri gibi, çoğu ahşap tersalı balkonlu, bazıları şıklaştırmış, cephe kaplaması pancur v.s yapmış, herhalde kışın da oturuyorlar. Ve orada güneş batımını izledik, an be an güneş denize battı şiir gibiydi. Sonra da nasıl soğuyor birden ortalık inanılmaz. Devam edeceğim....

YILBAŞI


Yeni yıla gireli 10 gün oldu ben hala yılbaşını yazacağım, tembelliğin de böylesi az bulunur valla. Efendim bu sene yılbaşı ve bayram tatilini Antalya'ya 2 saat uzaklıktaki bir dağın tepesinde, çam ormanı içinde bir kampta geçirmeye gittim. Hemen girip bakın www.havasucamp.com .
Kumluca'dan ileri gidip tepeye tırmanıyorsunuz orman yolu içinde ağaçdan yapılma kulübeler görüyorsunuz, çok sevimli anne kız iki köpek karşılıyor sizi, biraz sonra horozlar, tavuklar etrafınızı sarıyor, şöyle etrafa bir bakayım derseniz üç sevimli kedinin yaşadığı -psikopalas- kedi evini görüyorsunuz, sonra nefis renkleriyle kazlar gözünüze ilişiyor, kafayı kaldırıp orman içine doğru bakarsanız keçilerin tırmandığını görürsünüz, velhasıl burası hayvanı bol bir yer.
Çam ağaçlarının kokuları, reçine kokusu, ağaç kokusu, sobada yanan odun kokusu, bu mevsimde bile bahar gibi açmış papatyalar, rengarenk yaban laleleri, nergizler insanı şaşırtıyor biz hangi aydayız yaa nasıl olur diyorsunuz.Ağaçların arasından görünen seralar beyaz bir sahil gibi duruyor şaşırtıyor o kadar çokki her yer sera, sonra deniz görülüyor, hele güneş çıktığı zaman pırıl pırıl görüntü nefis oluyor. Tertemiz hava, herşey yalın, sade, basit, yavaş ve sakin ilerliyor zaman, böyle bir yayılma, rahatlama hissi geliyor. Güneş varken bahçede kazakla oturma, çay, kahve eşliğinde sohbetler, veya ormanda yürüyüş (köpekler illa eşlik ediyorlar) yaparken bir sessizlik, durgunluk, sadece ağaç veya rüzgar sesi, veya kuş sesi.
Ben resmini gördüğünüz ağaç tepesindeki kulübede kaldım, odanın içinden de ağaç geçiyordu!!!! Yağmurda veya rüzgarda sallanması, gıcırdaması pek keyifli değildi ama sakin havalarda reçine kokusu eşliğinde uyumak çok enteresandı. Ufacık bir fanla ısınıyordum, bir tek odanın içinde tuvalet yok, sabah mahmurluğu pijamalarla tuvalete koşmak ve diğer müşterilerle karşılaşmak bayağı değişik bir manzaraydı. Restoran kısmında kocaman bir kuzine soba yanıyor, odun kokusu etrafı sarıyor, üzerinde ekmek kızartması mı istersin, kestane mi, sonra çay mı kaynamadı, güveçde fasulye mi pişmedi, içinde patatesli oturtmalar mı olmadı, sıcak şarap mı yapılmadı, neler neler. Yemekden sonra soba başı sohbetleri, bir kedi gibi gevşeme hali, önüm sıcak, arkam soğuk halleri pek değişikti. Çocukluğumdaki anneannemin evindeki sobalı günler aklıma geldi.
Böyle şehirden uzak doğa ile başbaşa yaşama hali ben gibi şehirliler için hem çok değişik, çok özlenen keyifli birşey, hem de ne kadar şehir çocuğu olmaya alıştığımızın, bu tip şeylerin ne kadar uzağında kaldığımızın göstergesi. Belki hava bahar-yaz olsaydı daha iyiydi ama kışın epey zorlanıyor insan. Devam edeceğim....

27 Aralık 2006

2006 dan 2007 ye doğru

Bu yıl da bitiyor, birkaç gün sonra yeni bir yıla gireceğiz, yeni bir yaşa gireceğiz, yeni olaylar, yeni havalar, yeni insanlar, yeni şeyler olacak hayatımızda. Belki de eskiden olan şeyler tekrar olacak veya bildiğimiz şeyler yeniden başka şekilde olacak ve bize yeniymiş gibi gelecek.
Hep böyle olmuyormu zaten, tarih tekerrürden ibarettir.
Yılın son günleri bir telaş, bir koşuşturma, bir hazırlık, bir merak, birşeyleri bekler gibi haller. Sonra yılbaşı, aybaşı falan filan, yeni yıl geldi, ilk günler bir sevinç, bir iyimserlik, bu yıl şöyle olsun, bu yıl böyle olsun dilekleri, bir beklenti. Yeni kararlar almak, bir başka bakış açısı geliştirmek, yapmak istediklerim listesi falan filan.
Ben geçen senenin günlüğüme baktım, ne güzel şeyler dilemişim, sene güzel başlamış, ehh çok şükür güzel de bitiyor, sağlığım yerinde ya, iş sorunu var ama o da olacak inşallah.
Yeni yılda ilk yaptığım yemek, ilk gittiğim film, ilk aldığım hediye, ilk dışarıda yediğim yer gibi şeyler yazmışım, sonra ipin ucu kopmuş orada kalmış.
Ayy her sene başında oturup yeni bir ajanda alıcam, telefon numaralarını ve adresleri temize çekicem, sonra önemli gün ve olayları küçük notlar halinde yazıcam, bu da beni 5 sene falan götürür, sonra yine bir yenileme yaparım, yoksa artık herşeyi unutuyorum, lüzumlu şeyleri de kaybediyorum, ne olur bu sefer yapayım diye dualar ediyorum, söz veriyorum, yeni ajandalar alıyorum ama olmuyor işte, niyese şu işi bir tamamına erdiremedim, hep yarıda kaldı.
Ama bu sene yapıcam, hala evde oturuyorum ve iş bulamadım ya, ben de vakitten çok ne var, otur yaz işte dimi. Yapıcam inşallah, buraya da yazıcam yine.
Bu sene için de ilk dileğim sağlık ve huzur, sonra şans ve yeni bir iş bulmak, sonra da yarım kalmış işlerimi tamamlayabilmek.
İlk defa yeni yıla yazlık biryerde gireceğim kısmetse, bu mevsimde gitmeyi aklımdan geçirmediğim bir yere gideceğim, yeni insanlarla, yeni bir yerde, yeni yıla gireceğiz, inşallah bana uğur getirir.
Herkese mutlu huzurlu yeni bir yıl, neşeli, keyifli iyi bir bayram dilerim.

26 Aralık 2006

İKİ KADIN

Bir gün iki kadın biraraya gelirler, şöyle şehir dışına çıkarlar, spor kıyafetler içinde ayaklarında rahat ayakkabılar yürürler. Hava serindir biraz ama güneş ara sıra çıkar girer buluta. Açık havada, oksijen almaya bakarlar, ağaçlar, toprak, evler, kuşlar, gökyüzü, güneş, kediler, köpekler onları görür, selamlaşırlar gizlice aralarında, kimse anlamaz.
Akşam olur, giyinip süs püs yaparlar, deniz kenarında bir balık lokantasına giderler, hafta arası bir akşam olduğu için, hem de o akşam maç olduğu için pek tenhadır ortalık. Sanki koca salonu onlara ayırmışlar, sonra 2-3 masa daha dolar ama bayağı uzaklarındadır oturdukları yere.
Yani kimse duymaz onların konuştuklarını.
Salonun bir köşesinde şömine yanıyordur, içeride hep odun kokusu vardır zaten. İkisi de ayrı ayrı zamanlarda, başka arkadaşlarınla oraya gelmişlerdir, yemeğe, kahvaltıya, kahveye v.s.
Ama o akşam ilk defa ikisi bi başlarına oraya gelmişler.
Masaya otururlar, domatesli roka salatası, karides salatası, kalamar söylerler, kızarmış ekmek gelir, birisi rakı, diğeri kırmızı şarap içer.
Birbirlerini ilkokul 1. sınıfdan beri tanıyorlardır, arada 5-10 sene ayrılık olmuş, başka şehirlere, başka memleketlere gitmişlerdir, başka başka okullarda okumuşlar, başka hayatlar yaşamışlardır ama yıllar sonra yine aniden sokakda karşılaşmışlar ve şıp diye birbirlerini tanımışlar, tekrar dostluğa devam etmişlerdir.
Yemekle birlikte sohbet de başlar, hem yer hem konuşurlar, sonra Kalkan söylerler, ahçı nefis bir kayık tabağın içinde derya kuzusu tava kalkan dilimlerini ortaya getirir, yeme de yanında yat misali, onları da yerler afiyetle.
Çocukluktan, evlilikten, eski kocalardan, çocuklardan, kayınvalideden, hayattan, yeni kocadan, işden, işsizlikden, paradan puldan, arkadaşlardan, dostlardan, gelecekden, geçmişden, aptallıklardan, üzüntülerden, sevinçlerden, çektiklerinden, sevgiliden, anne babadan, kardeşlerden, velhasıl herşeyden konuşurlar. Ağlarlar bazen, bazen de çok gülerler, o günlere giderler, bugünlere gelirler, neydi nasıldı, ne yaptıydık, ne yapamadıydık derler, çook çok konuşurlar. Hafifden sarhoş olurlar, resim çektirirler kadeh tokuştururken, bir hatıra diye saklayacakları karelere biraz kederli, biraz hoş, biraz da yeni umutlarla bakarlar.
Sonra yemek, sohbet, içki biter, kalkar arabaya atlar evlerine dönerler.
Dolu dolu bir gün ve gece olmuştur, kimbilir bir daha ne zaman ve nerede tekrarı olacaktır....

PAPATYA


Birgün yolunuz Demirciköye düşerse muhakkak Papatya'ya uğrayın, Arzu hanıma benden selam söyleyin. O ufacık ama sıcacık, çok sevimli ve samimi kafesinde oturup, elleriyle yaptığı yemeklerden, kurabiyelerden yiyin, nefis çaylarından veya kahvelerinden için. Kapıdaki, yüzünüze melüm melün bakan köpekleri sevin, koltuğun minderine kıvrılıp yatan kediyi okşayın. Kendisi birçok kişi gibi Istanbulda yoğun çalışırken sıkılıyor, bıkıyor, yoruluyor, çocukları olduktan sonra veya onlar artık bir yaşa geldikten sonra buralardan kaçıp oralara yerleşmişler.Eskiden bakkal olan bu ufacık yeri alıp bambaşka bir hale dönüştürmüş, mahallenin ve o çevrenin şirin kafesi yapmış.
Kışın içeride toplam 2-3 masası, bir kanepesi var, ama yazın herhalde kapı önünde de birkaç masa oluyor. Nasıl renkli, cici aksesuarlarla süslemiş, içeri girer girmez, böyle sizi kucaklayan bir atmosfer yaratmış, tertemiz adeta evinizde gibi oluyorsunuz. Menüde ince parmak kalınlığında dolmalar, evde açma mantı, çiğ börek, köfteler ve kurabiyeler var, hepsi de pek leziz.
İsteyen çevre sitelerdeki davetlere zengin büfeler de hazırlıyor, evlere servis yapıyor, sabah işe giderken uğrayanlara nefis kahvaltılar çıkarıyor veya kurabiyelerini paketleyip veriyor.
Belli ki zevkle, isteyerek, neşeyle çalışıyor, öyle çook çok paralar kazanmıyormuş ama masraflarını çıkartıyormuş, yaptığı şey onu tatmin ediyor.
Komşuları pek seviyor onu, illa geçerken uğrayıp bir kahve içip bir sohbet ediyorlar, birşey içmeniz gerekmez oturmaya gelin diyor. Hiç demezsiniz 2 çocuk annesi diye, nasıl genç, nasıl hoş bir hanım, ben pek memnun oldum tanıdığıma, siz de tanıyın.
Demirciköy, Kilyos yolu No:24/A, Tel: 204 09 38.

11 Aralık 2006

MUTFAK


Bugün Migrosa gittim, herzamanki gibi alış-verişimi yaptım, reyonların önünde dikildim ööölee seyrettim, elimdeki listeye baktım, liste dışı şeyler de aldım, herzamanki gibi, eve geldim yerleştiriyorum her zamanki gibi. Ben de titizlik cinsi varya, öyle herşey hoop diye dolaba konmaz, meyvalar yıkanır kurulanır, sebzeler pişirilme zamanlarına göre özel paketlenir, etler-tavuklar porsiyonluk ayrılır buzluğa konur, sütler, meyva suları son tüketim tarihlerine göre içilme sırasına konur falan filan, her zamanki gibi. Şimdi ne çok vaktin var diyeceksiniz, valla vaktim kısıtlı da olsa, bol da olsa bu işleri hep böyle yaparım.
Ama bugün herşey tezgahın üzerindeyken bir ışık çaktı kafamda, önce kırmızı narları, sarı ayvaları, yeşil elmaları, turuncu portakal, mandalinaları görünce şairler aklıma geldi, sonra ressamlar. Boşuna mı bu güzel meyvaları, sebzeleri şiirlerine, resimlerine konu etmişler. Güzel memleketimde ne güzel bir sonbahar yaşıyoruz, ne çok meyva var, ne güzel renkler var, o narların rengi, biçimi, yanında yemyeşil elmalar, sapsarı ayvalar, mandalina portakal, hatta taza hurma bile aldım, yemesi pek zevkli gelmez ama senede bir tane yemek faydadır. Sonra o güzelim maydanozlar, karnıbahar, kereviz, havuç, domatesler, ayy hepsi bir tablo gibi göründü gözüme.
Sonra tezgahın üzerinde bunlardan bir yerleştirme yapıp resimlerini çekmek geldi içimden. Yazılarıma kendi resimlerimi koymak gittikçe daha cazip gelmeye başladı, şu dijital fotograf makinalarının gözünü seveyim, anında şip şak. Şu güzelliklere bakın, yerleştirmeler pek amatörce ama maksat renkleri ve meyva, sebzeleri bir araya getirmek.
Sonra işi azıttım pişmiş yemeklerimi de işin içine katarak renkleri çoğalttım.
(Soldan sağa) havuç-dereotu karışımı salata, zeytinyağı+limon yatağında brüksel lahanası, taze marjoram+taze kişniş üstünde cherry domates salatası.
Bu arada bu marjoram'ı seneler önce kızkardeşimin Isviçre'den getirdiği bir vücud şampuanında keşfetmiştim. Allahım o ne güzel bir kokuydu, etiketinde okuduğum maggiaorana'nın ne demek olduğunu bilemeyip (o zamanlar daha italyanca da döktüremiyordum) ne türkçesini ne ingilizcesini bulamamış, herhalde sadece onlarda yetişen bir bitki, tühh keşke bir tane daha olsa diye düşünmüştüm, Yves Rocher marka şişeyi yıllarca saklamıştım.
Çook sonra bu bitkiyi keşfettim, türkçe adı mercanköşkü idi. Buralarda daha çok toz halinde bulunduğunu öğrendim. Ama bugün migrosda Chimera (www.chiremagourmet.com) şirketinin ufak plastik kutularda sunduğu taze mercanköşkü ve taze kişniş yapraklarını bulunca ne çok sevindim, sanki altın bulmuştum.
Ne işe yaradıklarını www.ekoses.com sitesinden okuyun, ben salata gibi yaptım ama çorbalara, salatalara, yemeklere çok güzel lezzet katar, patates salatasına pek yakışır. Hem de migrene iyi geliyormuş daha ne yapayım. Kişniş'e gelince o da maydanoza benzer hali ile ama bambaşka tadı ile bir başka faydalı bir bitkiymiş, kurusu balla karıştırılıp afrodizyak niyetine falan filan.
Alın deneyin, yiyin, koklayın, çok güzel bitkiler, sebzeler, meyvalar var güzel yurdumda, allaha çok şükür bu nimetler için dimi ?? Afiyet olsun...

8 Aralık 2006

GÜNLER


Ööölee geçiyor günler işte, bazen boş geliyor bana, bazen dolu dolu. Bazen boşu boşuna diyorum, bazen ohh çok iyi diyorum. İniş çıkışlar, gel gitler işte....
Bitişik apartmanı yıktılar, kepçeler, kamyonlar gelip gidiyor, şimdi de devasa bir matkap kayaları deliyor (altımız hep kayalık, sağlam zemindeyiz yani) aman ne gürültü, ne toz duman, ne pislik. Yarım metrelik balkonumun içine ettiler. Bir de evdeki eşyaların sarsılması, sanki deprem oluyor hissi, çok gıcık. Biraz sonra yan duvarları dikecekler, demir kafesler içindeki bloklar içine çimento - harç akıtma makinası gelecek, gecenin bilmem kaçında. Trafik yüzünden gündüz giremiyorlar ya buralara bunlar, gece oluyor bu işler, diğer bitişikteki apartman yıkılıp yapılırken ne çektik oradan biliyoruz.
Seneye de bizim apartmanı alır yıkar bu Keten İnşaat, bütün Nişantaşının içine ettiği gibi. Tamam çok güzel binalar, şık, estetik inşaatlar yapıyorlar kabul edelim ama tarihi doku diye bir şey kalmıyor, sanki o eski güzelim apartmanlar hiç yaşamadı, hiç varolmadı, kaç senelik yapılar bir bir gidiyor, birdenbire bu modern tasarımlı apartmanlar bitti bu semtte.
Şöyle 20 yaşında buradan çıkıp gitmiş, (okumaya, çalışmaya, evlenmeye, v.s neyse) birisi 20 sene sonra dönüp çocukluğumun geçtiği ev diye arayıp bakmaya kalksa hiçbirşey bulamıyacak.
Ben 18 senedir burada oturuyorum, ben bile tanıyamıyorum bazı yerleri, o kadar çok değişti ki.
Çok şikayetciyim bu Keten İnşaat'tan, arkasında kim var merak ediyorum (Sarıgül mü dediniz ?).
Bir de her geçen gün feci şekilde kalabalıklaşması, trafiğin artık her saat içinden çıkılamaz bir hal alması anlatılır gibi değil, arabayı park etmek için dolanıp durmalar, gecenin bilmem kaçında evin önünde yer açılırsa koşa koşa gidip arabayı getirmeler, çekilir gibi değil. Arabamın kapısını kanırtıp teybimi çaldıklarından beri paranoyak oldum, her çıt sesinde benim arabayla uğraşıyorlar sanıyorum. Siz asıl City Mall inşaatı bitip de açılıca seyredin manzarayı, teşvikiye caddesi üzerindeki dev ! inşaat bitince nasıl olacak görecekmiyim acaba ?? Iyice suyu çıktı buraların valla.
Gitmek mi zor, kalmak mı zor, sen gel bunu bir de bana sor...

24 Kasım 2006

Benim Bilgisayarım


Ayy söylemeyi unuttum, ve de göstermezsem çatlarım. Telekom nihayet Vestel masaüstü bilgisayarımı getirdi, adsl yi bağladılar, hepsi yarım saat sürdü, ben birdenbire dünya ile yeniden bağlantıya gectim.
Şimdi maillerimi evden kahvemi yudumlayarak yazıyorum, okuyorum, blog da döktürüyorum. Ne fena alışmışız buna, yokken kendimi bi fena hissediyordum, sanki dünyanın öbür ucundayım ve kimse beni duymuyor sanıyordum.
Aslında başına bir oturunca da kalkmak bilmiyorsun, o da ayrı konu ama, şimdilik yeni heves geçer bunlar, alışırım diyorum.
Şimdilik bu şekilde hala derlenip toplanacak şeyler olan odanın baş köşesine yerleşti, sonra daha bir sağını solunu düzelteceğim inşallah. Kolay gele.....

ORTAKÖY


Şimdi ben çalışmıyorum evde oturuyorum ya, (inşallah çok uzamaz) hergün ne yapsam acaba diye kafa patlatıyorum, hatta bir gün önceden planlıyorum. Ama bazen o planlar hiç tutmuyor, o zaman da akışına bırakıyorum olayları kendime stress etmeden.
Dün aynen böyle oldu, sabah spora gittim, hava misler gibi, yeniden bahar geldi sanki, öğlen de eve dönünce bütün planlar çöpe ben deniz kenarına gideceğim dedim. Bazı arkadaşlara mailde anlattığım gibi paranoyak bir taksiciye rastlayıp Ortaköy'e attım kendimi.
Hava güneşli ama ara sıra güneş buluta giriyor, yani bulut bize gölge yapıyor ama ışıkları denize düşüyor, böyle şıkır şıkır. Ortalık yaza nazaran sakin, öyle çoluk çocuk hep bir ağızdan bağıranlar, koşturanlar yok, daha çok emekliler toplanmış, banklarda oturup ya az az sohbet edip çok çok denize bakıyorlar, ya da yalnız olanlar öööle denizi seyrediyorlar. Meydandaki kahvelerin önündeki garsonlar (çığırtkan demek daha doğru) müşteriyi kendi kahvelerine oturtacak diye bar bar bağırıyorlar, neredeyse kapalıçarşı işi kolundan tutup buraya gel diye çekecekler. Ben bir tanesine oturdum, kahvemi söyledim, gazetelerimi açtım önüme ama konsantre olmak ne mümkün, bunların bağırtısı bitmiyor, bir de birbirlerine bağırıyorlar, sen benim müşterimi aldın, ayıp valla, görürsün gününü gibi laflar şeklinde. Hadi dedim, la havle dedim, uymayım şimdi onlara dedim, gömdüm başımı gazeteye, zaten bir tane kahve içip iki saat oturan kadını rahatsız etmeseler olmayacak. Başladılar çay içermisiniz diye habire sormaya, ben de simitçiyi bekliyorum gelsin simit alınca bir çay içerim diye savsakladım.

Şöyle bir etrafı seyrettim, yazın ne kadar farklıydı burası, şimdi hafif grimsi bir hava, güneş buluttan çıktıkça heryer renkli pırıl pırıl oluyor, sonra yine puslu gibi, karşı sahiller de hafif soluk renkte, deniz çok güzel, yani ne kadar çok seviyorum şu denizi içmek geliyor içimden. Kocaman gemiler geçiyor, vapurlar geçiyor, bir de şu yine çığırtkanlı gezi motorları, bilmem kaç liraya, bilmem kaç saatte boğaz turu, gelmek isteyenler bilmem nereye toplaşın gibilerden, hemde mikrofonla bağırıyorlar.
Ayy ne çok lüzumsuz gürültü var (lüzumlu gürültü olur mu? ) şöyle bırakın bir sakin sakin denizin sesini dinleyim, kocaman gemiler geçince dalgaların sahilde patlamasını duyayım sadece, veya vapur düdüğü veya kuşlar olsun az biraz.
Ama yine de o dinginlik, o hafif üşüten ama bu mevsime göre ılık hava, ortalıktaki boşluk, sakin sakin oturanlar, yürüyenler, böyle kaçamak bir gün yaşamak güzeldi.
Sonra kenardaki banklara oturup resim çektim. Dönerken en baştaki balık restoranının yanından caddeye çıkarken tam karşınıza gelen binanın cephesini Turkcell böyle kaplamış, hem reklam, hem de tertemiz bir apartman gibi görüntü, altında Yapı Kredi şb var hani. Camlarda cellocanlar var, ne güzel bir düşünce, bakakaldım.
Böyle kaçamak günleri daha fazla yapmak istiyorum, mesela bu mevsimde adalar da ne güzel olur, şöyle sıkı sıkı giyiniyorsun, spor ayakkabılar ayağında, vapurda sahlep içerek Burgaz adaya gidiyorsun, sahide yürü, pastanede sütlü kahve iç, taze börekler al, belki midye tava yersin, yollardaki sakinlik, telaşsızlık, boşluk belki biraz hüzün verir ama kendini daha çok adayla başbaşa kalmış hissedersin.
Deniz, dalgalar, martılar, vapur düdüğü, köpükler ve sen sadece.

18 Kasım 2006

GEL - GİT ' ler 30.10.2006

Insanın duyguları o kadar çok değişiyor ki bazen kendi bile şaşıyor. Biraz önce şöyle hissediyor düşünüyordum, şimdi böyleyim gibi. Yani ruh halimiz mi diyelim acaba, böyle bir kırılgan hassas, bir ellesen çatlayacak durumu, ama sonra daha sağlam, daha dik duruşlu, daha kuvvetli bir hal, yani iniş çıkışlar.
Bu çok yorucu aslında, yani bu git gel'ler, ama iyiki de oluyor sonunda dengeyi buluyorsun. Bunlar olmasa daha çok batacaksın, belki de hiç çıkamıyacaksın. Moral dediğimiz şey de bence bu ruh hali. Moralim bozuk bugün diyoruz mesela, yani ruh halim inişde, karalar bağlamaktayım, ne desen fayda etmez, belki güneş açarsa ben de düzelirim. Sonra bugün moralim iyi diyoruz, yani ruh halim çıkıyor yukarılara, gel-git'ler bitmiş, deniz karaya varmış, güneş açmış, kafamda büyüttüklerim küçülmüş, ben de teslim olmuşum, herşeyi olduğu gibi kabullenmişim falan yani.... Size de oluyor mu ???

HAVA KARARIYOR 03.11.2006

Günler iyice kısaldı ve karardı. Sabah kalkıp kahvaltı ve gazete okuma faslından sonra spora gidip eve geldikten sonra neler yapacağımı planlayıp işe koyulunca bir bakıyorum gün bitmekte. Ne çabuk kararıyor ortalık, hele bir de hava yağmurlu ise akşam oldu sanki hissi başlıyor, bende bir telaş, istediklerimi yapamadım, gün boşa geçti gibi hisler oluyor.
Neyse yine de şükür, az da olsa keyif yapıyorum, yapmak istediğim evdeki ıvır zıvır işlere dalıyorum. Nasıl olsa yetişecek bir yerim ve zamanla sınırlı yetiştirecek şeylerim yok artık. Tamamen bana kalmış zamanları harcıyorum. Bu aslında büyük bir lüks, farkındayım. Çalışan arkadaşlar benim için de bir saat fazla uyu diyorlar veya şunları, bunları benim için de yap diyorlar. En güzel tarafı istediğim müzikleri koyup, kahvemi de yapıp bunları yazmak veya sıkıldım deyip oturmak, bir film takıp seyretmek.
Film deyince aklıma "Dönüş" filmi geldi, Almodovar'ın son filmi, güzel film, anlatışı, filmin akışı, kadın tipleri, hele Penelope Cruz ne hoş kız, saçı, duruşu, dekoltesi iyice vurgulanmış. Sanki yarı fantastik bir film gibi, sonunda hepsi kafayı yedi diyorsun, salondan çıkarken hoş bir tad bırakıyor. Kadınların türlü çeşidini böyle incelikli bir anlatımla sergilemek de bu adama mahsus sanki.
Bir de 1980 darbesini çok detaya girmeden anlatan ama gayet vurucu noktalara değinerek anlatan, Sibel Kekilli'nin ödül aldığı, ne kadar duru bir ifade ile oynadığı dönem filmi "Eve Dönüş" filmini görün derim. O günleri yaşayanlar daha iyi takdir eder ama işkence sahnelerine dayanabilirseniz seyredin ve bu işten yağdan kıl çeker gibi sıyrılarak şimdi adeta saygın bir isim gibi kenarda oturup ahkam kesen birilerinin !! bu memleketin insanlarına neler yaptıklarını seyredin. Hele o yılları yaşamamış gençler illa görsün ve bizlere neleri unutturduklarını bir daha hatırlasınlar. Filmin sonunda verilen rakkamları toplayın kaç kişi eder bir daha düşünün.
Herşey o kadar basit değildi....

15 Kasım 2006

YENİDEN, YENİ BAŞTAN

15 Kasım 2006
Merhabalar,
Çok şükür kavuşturana, nasıl özlemişim ben buraları, yazmayı, okumayı. Ne kadar çok olmuş buralara girmeyeli, içim bir tuhaf oldu.
İşten ayrildiğimdan beri ara sira internet cafelere girip maillerime bakıyorum veya en acil internet işlerimi yapabiliyordum, banka işleri v.s.
Arada evde içimden gelen duygulara göre de ufak ufak yazılar yazıyorum ama onları blog'a yerleştiremiyordum ve eve PC bağlantısı için Telekomcuların gelmesini dört gözle bekliyordum.
Malum ekim başından beri kampanya yaptılar ona müracaat etmiştim, 20 gün oldu hala gelecekler de PC getirecekler ve adsl bağlantısı yapacaklar. Ne olur lütfen hadi gelin artık...

Bugün bir arkadaşın ofisindeyim, bana otur yaz, çiz, oku ne istersen yap dedi, ben de burada döktürüyorum işte. Ne hoş bir duygu, nasıl ben kaç günlerdir yazamadım ne fenaydı yaaa...
Evde yazdıklarımı sonra buraya yapıştıracağım inşallah.
Şeker bayramından beri evde oturuyorum, ne başka bir iş aradım, ne ilanlara baktım. Sadece bazı arkadaşlarımın haber verdiği 1-2 firmaya gidip görüştüm. Anladığım kadarıyla çok ümitsiz vak'a değilim, niteliklerim sayesinde başka iş bulmam çok zor değil, yeterki şartlarımız karşılıklı birbirimizi tatmin etsin. Son 6 yıldır evden çıkıp yürüyerek 15 dk sonra ofisde olmaya alıştığım için şimdi uzak diyarlara gitmek, araba, otobüs, dolmuş, vapur veya servis aracı kullanmak bana kabus gibi görünüyor. Ama Allah muhtaç etmesin insan herşeye alışıyor, mecburiyetten kabul ediyor, bakalım bana ne çıkacak.
Hele şöyle bir kafamı toplayım, biraz dinleneyim, evdeki işleri hızaya sokayım elbet ben de tekrar çalışmaya başlıyacağım.

Sabah 8.30 gibi kalkıyorum, bir koca bardak suyumu içiyorum, sonra bir elma yerken gazetemi okuyorum, sonra kahvaltı yapıyorum, 11.00 gibi spora gidiyorum, 2 saat kendimi paraladıktan sonra eve donup birşeyler yiyorum. Eğer dışarıda yapacak işim yoksa evdeki bilumum birikmiş ıvır zıvır işlere bakıyorum. Kütüphaneyi baştan aşağı indirip kitapları ayıklamak, bazılarını arkadaşlara, bazılarını okullara göndermek, birikmiş gazete küpürlerini konularına göre tasnif etmek (seyahat var, sağlıklı beslenme var, beğendiğim makaleler var), diğer rafları yerleştirmek, hep sonra bakarım diye bir kenara koyduğum şeyleri elden geçirmek, resimleri bir araya toplamak, albümlere yerleştirmek (daha yapılacak). Bilumum çekmecelerdeki lüzumsuz şeyleri temizleyip herşeyi yerli yerine koymak. Birikmiş dergileri okumak, hemen verilecekleri ayırmak.
Taa geçen kıştan kalma örgüleri bir araya getirmek ve mevsime göre örülecekleri öne almak. (bir yazlık bir kışlık 2 tane lacivert hırka bekliyor, bir bej rengi kışlık kazak bekliyor, hepsinin 1-2 parçası bitmiş öyle kalmış). Sonra da devamlı alınıp sıraya konulmuş ama bir türlü firsat bulunup okunamamış kitapları okumaya başlamak (belki 10 tane yeni kitap bekliyor, hem okuyamıyorum, hem de almaktan vazgeçemiyorum).
Tabi bütün bu işler yapılırken de evdeki bilumum CD leri duruma göre ya bangır bangır yada hafif mood da çalmak, dinlemek. Valla çok hoş oluyor hepsi, böyle bir ferahlama, hafifleme hissi, çok işler başarmışsın duygusu, torba torba çöpleri kapıya koyma zevki, evde yer yer boşluklar olma görüntüsü bambaşka bir şeymiş, tavsiye ederim.
Ama eğer dışarıda yapılacak işiniz varsa eğer, daha bir tanesini yapana kadar akşam oluyor. Mesela banka işleri, hep internet üzerinden yapıyordum ya şimdi şubeye gitmeye muhtaç oldum, ayy sıra nosu al, bekle bekle, ne kadar ağırlar, ne cinsler, iki satır birşey yapacaklar akşam oluyor sen de deliriyorsun. Mesela Yapı Kredi Bankası, Koçbank ile birleşti ya, bütün işleri eline yüzüne bulaştırdı, ne hesaba girebiliyor, ne internetten ulaşabiliniyor, ne yeni şifre kabul ediyor, beşyüz kere git gel, deli ettiler beni.
Sonra T.Vakıflar Bankası, ayy Allahın unuttuğu bütün tipler bu şubede toplanmış, nasıl seçmeceler ama görmek lazım. Onlar da banka kartımı 20 günde değiştirdiler valla, 2 kere gidip gelmece.
Neyse işte bu tip şeylerle oyalanıyorum, ara sıra internet cafeye giriyorum maillerime bakıyorum, 2 satır yazıyorum. Ama oralar da bir acaip, ya yanıbaşına püf püf sigara içen biri düşüyor, burada içilmez yasak diyorsun, ne yapayım ben duramam içerim sen git diyor. Ya da 3 çocuk yan yana oturuyorlar, oyun oynuyorlar, gürültü patırdı, hatta birbirlerinin başında bekleyiğ dişarıdan müdahele ile ahkam kesmeler. Ne konsantrasyon kalıyor, ne okuduğunu anlama. Oralarda blog yazılırmı allah aşkına.
Hadi şimdilik bu kadar, yine buluşmak üzere...

9 Ekim 2006

BITIYOR

Buradaki 6 yıllık iş hayatım bitiyor. Altı yılda 5 patron değiştirdim, üçü Italyandı, 2 si Türk, kendimden çok şey kattım, onlardan az şey aldım, ama en sonuncusu en arkadan vuran çıktı.
En neşeli, en keyifli çalışan, en güler yüzlü, en yakışıklısı en kan kırmızı çıktı, yüzüme güldü, arkamdan iş çevirdi. Ben ne diyeyim artık bunlara, allahından bulsun, yaptıklarım burnundan gelsin. Benim için zor günler başlayacak, bayrama kadar pılımı pırtımı toplayıp gidiyorum, altı yılda ne çok yayılmışım, ne çok şey birikmiş odamda, at at bitmiyor, çantalara koyup taşıyorum bitmiyor. Aklim çok yerinde olmadığı için şimdilik götür evde ayıklarsın diyorum, belki sonra lazım olur diyorum, bunu da şuraya yazarsın diyorum, o da lazim olur diyorum, habire taşıyorum. Evde PC, laptop falan da yok, böyle sudan çıkmış balık gibi olacağım, sanki dünya ile bağlantım kopacak, bir köşede unutulacağım gibi panikliyorum. Nasıl mailleşeceğim arkadaşlarla, nasıl blog yazacağım veya başka bloglar okuyacağım, nasıl her sabah ilk işim PC yi açıp gelen maillere bakmak, bağlantıda olduğumu hissetmek, dünyadan, uzaktakilerden haberdar olmak gibi bir duyguyu yaşayacağım. Ne alışkanlıktır bu, nasıl bir bağımlılıktır bu, nasıl hayatımın elektronikleşmesidir bu, şimdi teller kopacak ben karanlıkta kalacağım hissi.
Umarım geçer, atlatırım, bir arkadaşım laptop verdi, bayağı eskice ama idare edeceğim, modem alıp adsl bağlantısı yapmalıyım, sonra kendime iyi birşey almalıyım. Yeniden doğmalıyım. Birikmiş kitaplarımı okumalıyım, üzerimdeki stresi, üzüntüyü, kırıklığı atmalıyım, CV mi heryere göndermeliyim, yine gazetelerin IK eklerinin içine düşmeliyim, habire CV faxlayacak arkadaşlar aramalıyım, veya postaya vermeliyim, artık herkes mail kullanıyor, postanın da modası geçti. Burada resimler eşliğinde gezip yazıp yazilar yazmalıyım, içimi dökmeliyim, yoksa ben ne yaparım.
Biraz kafamı dinledikten sonra yeniden çalışma hayatına dönmeliyim, inşallah bir iş bulurum ve para kazanırım yeniden dimi ????
Mevsimin de en hüzünlüsüne denk geldi, ben zaten havalar böyle oluyor diye otomatikman depresyona girerim, şimi duble olacak. Burada ne çok şeyler yaşadım, ne çok arkadaşım vardı, ne çok konu vardı, hergün bir heyecan vardı, şimdi ne kadar sakin olacak hayat.
Vardır bir sebebi, vardır alacağım bir ders, vardır beni bekleyen bir kapı, yeniden açılacak beyaz bir sayfa dimi ???
Üzülüyorum, pek üzülüyorum...
Mutfak penceresi önündeki kumru yine yattı kuluçkaya, kaç yumurta var altında göremiyorum ama yeni torunlar çıkacak, bare ben onlara bakayım. Önceki torun büyüdü, uçtu gitti bile.
Şimdilik hoşçakalın.

20 Eylül 2006

Can Sıkıntısı


Ne kadar zamandır yazamamışım tek satır bile.
Bu da bendeki kusur, habire devrik cümle yapıyorum, sebebi neyse bulamadım, herhalde diyorum, patronla italyanca bazen ingilizce konuşuyoruz, beynim o lisanların cümle yapısı şeklinde çalışıyor, türkçeye çevirince çuvallıyor, hoş görün işte, farkettikçe düzeltiyorum.

En son yazdığım kısa seyahatten sonra ortalık güllük gülistanlık gidiyorduk, ne oldu herşey tersine döndü anlamadım. Önce havalar soğudu, sonra yaz bitti sendrumu başladı, halbuki şimdi çok güzel gidiyor havalar, tam eylül havası, gündüz rahatsız etmeyen bir sıcak, güneşli gökyüzü, akşamları serince, rutubet yok, ara sıra hafif yağmur iyi bile geliyor, hırkalar, montlar giyiyoruz, akşamları dşarıdaysak şallara falan sarınıyoruz, öyle birşeyler işte. Sonra ofisde işler sapa sarmaya başladı, durduk yerde benim huzurumu bozmaya çalışıyorlar, hem de desteği dayanağı olmayan hikayelerle, hem de profesyonelce bakıyoruz havalarında gayet amatörce çabalar, beni işimden veya posizyonumdan ayırmaya çalışmalar, geleceğini garanti altına almaya çalışıyoruz ayaklarında ama kovulursun tehditleri ile. Neyse inşallah yoluna girecek, benim son derece sabırlı, sakin ve kendime güvenli olmam lazim. Sinirlerim tel tel oluyor ama sıkı dur diyorum.
Şu iş dünyası çok acımasız, çok haksız, çok yıpratıcı.
Keşke şartlar el verse de gönlümden geçenleri yapabilsem ve resmi çalışma ortamlarına veda edip kalbimin git dediği yola gidebilsem. Bize de bir gün kader güler, güler inşallah.....

Torunum kumru büyüdü, çirkin tüyleri, suratı düzeldi, uçmayı öğrendi, ama bir kat yukarı balkona kadar uçuyor, daha öyle gökyüzünde serbestçe dolaşamıyor, annesi de yanında geziyor, pencerenin kenarına koyduğum bulgur ve arpa şehriyelerini bitiriyorlar, su kabını aşağı düşürdüler, başka bir kap bulamadım, su ihtiyaçlarını karşılayamıyorum. Ama pencere kenarı pisliklerinden çok fena oldu, bu haftaki temizlikte oralardan artık taşınmalarını isteyeceğim. Kuluçka, doğum, büyüme, gelişme diye sabır ettik, yardım ettik ama pencere pencerelikten çıktı. (Resimlerini bir dahaki sefere koyabileceğim, evde unutmuşum)

Bazen hiç dikkatinizi çekmeyen bir çiçek bir anda önünüze çıkıyor ve meğer ne kadar güzelmiş diyorsunuz. Bu günlerde Topağacından Ihlamura doğru inen yollarda kaldırım çalışmaları yapılıyor (yine birileri zengin oluyor) bu sefer daha estetik, daha şık kaldırımlar yapıyorlar, üzerlerindeki ağaçların köklerinin etrafını da çerceveler içine alıp, ağaç diplerine mevsim çiçekleri ekiyorlar, pek güzel oluyor.
Onlardan birinde rastladığım akşam sefalarının bu rengine bayıldım. Yeşil ile bu koyu pembenin yanyana bu kadar güzel durması, aslında kıyafet olarak düşünsem katiyen yanyana gelmeyecek iki rengin bu kadar uyumu çok hoşuma gidiyor. Gündüz olunca büzüşüp kapanan, akşam olunca açılan ne enteresan bir çiçek dimi şu akşam sefaları (ismi bile şiir gibi).