30 Haziran 2009

Uzunya 14 Haziran



Hazır gelmişken bir sabah kahvaltısında çoktandır görmediğim arkadaşları da görelim derken yine yollara düştük Demirciköy' deki Uzunya'ya gittik. Bilenler bilir nefis zengin bir kahvaltısı vardır, deniz kenarında bir restoran, kumların üzerine uzayan tahta iskele üstünde masalar şemsiyeler ve kaymaktan domatese, reçelden yumurta çeşitlerine uzayan milyon tane çay içtiğin, sonra üstüne kahve içip, 2 saat sonra yine açıkıp acaba balıkta yesek mi diye düşündüğün bir yer, pek hoşuma gider. Yanında deniz olsun da çamurdan olsun benim için. Arkadaşlar iyi, sohbet koyu, güneş nefis, daha ne olsun yani, ye iç, yat kumların üzerine, ayaklarımı denize soktum ilk defa bu sene, ne ılıktı su, sözümona orası karadeniz. Bu sene burayı da açmış olduk yani...
Bir ara masanın üzerinde kıçında çantası = torbası olan bir böcek gezindi. İlk defa böyle birşey görüyorum, zar zor bu kadar yakından ve net fotosunu çekebildim, acep ne böceğidir bu, nerelerden gelmiş nerelere gidiyordur bilen varmı ?

Küçükkuyu 21 - 24 Haziran 2009


İşte benim ikinci memleketim, yine oradayım. Sağolsun bir arkadaşım annesini Ankara'dan oraya götürürken ben de otobüs ile buradan yola çıktım, sabah oradaydım. Nefis oksijen bol hava, pırıl pırıl deniz ve ben. Bu sene de kısmet oldu ya, çok şükür. Malum ekonomik kriz beni vurdu vuralı hayatımdan ne çok şeyi çıkarmak zorunda kalıyorum ve kalacağım daha da. Artık bu sene buraya yine benim kırk yıllık İdatur Motele gelecek halim olmayacak sanki, dolayısıyla böyle ufak kaçamak çok hoşuma gitti, allah razı olsun onlardan. Yoksa uykularım kaçacaktı küçükkuyu diye diye.
Bazen deniz çok haşin olsa da, çoğu zaman şahaneydi, akşamları hafif kafa çekmeler, mangalda balık, bahçeden rokalar, balkona ve bahçeye çiçek böcek dikmeler, alışveriş, annenin bakımı, yardımcı kadının halleri, son gece yildizları seyrederken UFO görmeler (kimse inanmadı ama ben dürbünle baktım valla UFO'ydu). Velhasıl güzel geçti, kısa ama upuzun bir tatil gibi keyifli geldi. Dönüşte buradaki hava vurdu beni, iki gün habire uyudum, orada oksijen çarpması oldum galiba. Üç buçuk günlük tatil bu kadar olur işte. İnşallah bir daha olur.

Yeniköy 13 -17 Haziran















Bu sefer arka arkaya konserler var, Istanbul'da kalışım dört günlük olacak. Yeniköy'de oturan bir arkadaşıma rezerve yaptırmıştım. Orada otururken ara sıra ona gider gelirdim ama etrafa hiç bu kadar dikkat etmemişim. Ne güzel bir semtmiş orası, hala eski Istanbul'un cumbalı evleri var, daracık sokakları, çiçekler, eski bir kilise, evlerin bahçelerinde muhteşem meyva ağaçları falan. Deniz gören nefis bir balkonu var, gündüz orada takılıp doyasıya denizi içime sindiriyordum, veya sahile inip kahvemi içiyordum. Bitişik bahçedeki dut ağacında gözüm kaldı, çıkıp toplayamadım, balkondan da elim yetişmedi ama kilosu 7 tl den sokaktan aldım patlayıncaya kadar yedik, ne güzeldi o dutlar yaaa. Ayrıyeten kiraz ağacı da var, muhteşem kirazlar sallanıyordu.
Sonra pzt akşamı yine açıkhavada "Kodo" ya gittik. Bu japon davulcuları kaç sene evvel AKM de seyretmiştim, sanki büyülenmiştim ve hemen CD sini almıştım. Sanki bu sefer o kadar etkileyici gelmedi, daha az davul getirmişler, daha danslar, kizlar, kıyafetler falan görselliğe ağırlık vermişler, yine de sonlara doğru enn kocaman davulda karşılıklı iki kişinin performansı ve finalda bütün davulların sahnede yer alarak çalmaları müthişti.
Salı akşamı da yine Aya İrini'de Viyolonselde "Sol Gabetta" isimli şeker İtalyan kız ile "Sonatori De La Gioiosa Marca" isimli İtalya'nın önde gelen topluluklarından Vivaldi ve Hendel dinledik, kızcağız klasik konser değilde pop orkestra ile pop müzik çalıyormuş gibi fıkır fıkır yerinde duramadı, ork çalarken yerinde dans etti falan pek de güzeldi. Daha konserler var ama benim program bu kadar, kapanış yaptık. Bakalım kısmet Caz programında nelere gidebileceğim.

Loreena McKennitt 13 Haziran


Yine yollardayım, öğleden sonra çıktım neredeyse yarım saate Ist. varıyorum ama orada ilerliyemiyorum, Bağdat cad. düşmek gafletinde bulundum, saatlerce gideceğim yere ilerleyemedim. Nasılda unutmuşum buranın trafiğini, insanların hepsinin buraya geldiğini, hem de cumartesi günü ne aymazlık yani. İşlerimi bitirip bu sefer bir başka arkadaş ile buluşup açıkhavadaki Loreena konserine gittik. Seneler önce yine seyretmiştik. Meğer bu hanım bizi bizden daha iyi tanıyormuş, Bursa'da da bir konseri olacakmış, daha önceki gelişinde Amasya, Kastamonu yöresini gezmiş, kuzeyde yaşayam lazların ve daha önceki Rum pontusların müziğinden etkilenmiş, İskoçya'daki Kelt'lerin müzüğünden besteleri vardı zaten bilirdik, bizim müziğimizden etkilenip bestelri varmış, memleket çok güzelmiş, Ankara yöresindeki Hattuşaşlıları okumuş ve daha bir sürü şey. Zaten kendisi pek mistik bir hanım, çok duygulu, sakin, alçak gönüllü, egosuz, yumuşak, ama ne hoş ve kuvvetli bir ses, yeni şarkıları, eski şarkıları derken tıklılm tıklım dolu açıkhavayı inletti. Orkestra elemanları çok şeker ve hepsi çok başarılıydı, kendisi piyano, arp, akordeon çaldı, orkestradakiler ud, kemençe, tabla ve bildiğimiz diğer enstrümanları çok şahane çaldılar mest olduk. Tabi bis parçası bildiğimiz, bir zamanlar Beyoğlu'nun her köşesinde çalan Nilüfer'in de türkçesini "özlediğim şimdi çok uzaklarda" diye yaptığı "Secrets" albümündeki parça oldu, hep beraber ayakta söyledik.

Istanbul 10 Haziran 2009


Taşındıktan bir ay sonra Istanbul'a gittim, önceleri buraya sürgüne gönderildim, hiç gidemiyeceğim sanmıştım, yani öyle bir psikolojiye girmiştim. Gittim, Aya İrini'de konser vardı, festivalden de geri kalamam ya. Bir arkadaşımı aldım, giyindik süslendik konsere gittik, tekrar o atmosferi yaşadım, şehirli insanları gördüm, Suna Kan ve arkadaşlarının konserini içimize çektik. Sultanahmet araç trafiğine kapatılmış, insanlar, turistler, çoluk çocuk herkes ortalıkta, mısırcı simitçi (bu arada simiti çok özlüyorum burada yok niyeyse) baloncu, herşey var, hava mis, insanlar güzel şık, yaz başlamış gidiyor bile, nefis bir akşam oldu Acıbadem'e döndük akşam orada kaldım, ertesi gün ver elini Nişantaşı, milattan önce terzide kalmış elbisem, ayakkabıcı, mağazalar, indirimler, kuruyemişci, D&R dan alınacaklar tekmili birden işimi bitirip tekrar mutlukentime döndüm. İşte oluyormuş, hapiste değilsin, günübirlik de gidip dönersin dedim kendi kendime. Daha sırada bir sürü konser var, inşallah.

21 Mayıs 2009

Mutlukent'de Ben (8 Mayıs 2009)

Sonunda oldu işte, taşındım, kendi evimde oturmaya başladım. Istanbul'dan ayrıldım, yabancı bir yerde yalnız başıma yine ayakta durmaya çalışacağım. Dünyanın sonu değilmiş, Istanbul' da olmayınca bir yerim eksilmiyormuş, yine nefes alıyorum, yine akşam yatıp sabah kalkıyorum, yine bir düzen kurmaya ve hayatın devam ettiğini ispatlarcasına yaşamaya devam edeceğim.

Ama yerleşmek toplanmaktan daha zor, daha mı detaylı acaba, yoksa ben aylak olduğum için herşeyi detaylı bir şekilde yapacağım diye hepten dağılıyorum. Koli yapmaktan anam ağlamıştı, şimdi açmaktan babam ağladı. Ne çok koli yapmışım aç aç bitmiyor, çıkanları bir oraya bir buraya taşımaktan, oraya sığdı, buraya sığmadı, yok öyle yok böyle dursun diye bakmaktan bir hal oldum. Amele gibiyim, ellerim, tırnaklarım ters döndü, kollarım, bacaklarım tutmuyor, belim koptu, ne uyku, ne doğru dürüst yemek. İlk bir hafta çok tuhaf oldum, ne sabah oluyor ne akşam oluyor, zombi gibiydim. Evde hergün en az iki usta, elektrikçi, tesisatçı, marangoz, Bosch servisi, kablo TV ci, internet bağlayıcısı, Digitürkcü, Doğalgazcı, biri deliyor, birisi çakıyor, biri gidiyor biri geliyor. Eski evde tıkır tıkır çalışan bulaşık makinası buraya gelince çalışmadı, çamaşır makinasını bağladığımız gider borusu tıkalıymış ilk yıkamada sular eve yayıldı, dolaplar sığmadı, sehpa sığmadı, hiçbirşey sığmadı, ben delirdim, habire sigara içtim, hala da azıtmış bir şekilde içiyorum. Sonra biraz daha şekillenmeye başladı, ben elimde elektrik süpürgesi ( bunu icat edene hergün hayır duaları gönderiyorum) her ustanın tepesinde veya ayağının altında tırrr şeklinde, ben siliyorum yarım saate kalmadan ortalık yeniden batıyor. Tam 10. günde temizlikçi kızla beraber heryeri kazıdık, yerlestirdik, bağlanacaklar bağlandı, halı, kilim, koltuk yastık derken yerleştirdik ve ev eve benzedi. Benim hala yerleşecek dolaplarım var, banyodan tut, yatak odasına kadar, salondaki resimlerden tablolara kadar bir sürü şey hala beni bekliyor ama olsun, kapıdan girince bir eve girdiğini anlıyorsun, bir de şirin oldu, ufak ama sevimli bir daire şimdi. Çok şükür bu günleri gördüğüme, balkonda güneşlendiğime, çiçeklerime fidelerime günler doğmasına, tam karşımdan mehtabın çıkmasına, evin sıcak olmasına, herşeyin benim için güzel görünmesine, yeni olmasına ve benim olmasına çok şükür, çok teşekkürler.

30 Nisan 2009

23 Nisan Çocuk Bayramı













23 Nisanda Gündoğan meydanında protokolde Belediye Başkanı, Kaymakam, Ordu Komutanı, öğretmenler ve Velilerden oluşan topluluk önünde ilkokul öğrencileri kolbastı oynadılar, pek şekerdi hepsi. Güneşte hayvanlar mutlu mesut, deniz ve çiçekler mis gibi huzur içindeydiler.

23 Nisanda Bodrum
















Bunca yorgunluğa, moralsizliğe, yapılacak bin türlü işe rağmen önceden almış olduğum uçak biletlerimi değiştirmedim, sanki çalışıyormuşum gibi aradaki cumayı da katıp, 4 günlüğüne çarşamba akşamından Bodrum'a gittim. Eksik olmasın her zaman herşeye yardımcı olan bir arkadaşım beni misafir etti. Gündoğan'da harika taş evlerden oluşmuş bir sitede kalıyor. Sitenin bahçesinden ve etraftan çektiğim fotolar. Bu çiçeklere baktıkça içim açıldı. Buraya koyamadığım daha bir sürüsü de arşivlerde duruyor. Bu kadar çeşit, bu kadar renk cümbüşü, güzellik, papatyasından gelinciklere, sardunyalardan kaktüslere kadar ne çok çeşit bitki örtüsü var. İlk iki gün hayli soğuk ve rüzgarlı gelen hava sonra ısındı, havuz kenarında güneşlendim bile. Deniz hala buz gibi, suya giremeden sadece seyrettim. Yalıkavakta kahvaltı, akşamları balık, Türkbükünde çay kahve keyifi, Bodrum merkezde sokak arası turlamalar, arkadaşlarla buluşmalar, at çiftliğinde brunch, yolda koyunlar, uyuma, kitap okuma, denizi seyretme, kafayı boşaltma, enerji toplama, umutlu olma, yeni gelecek şeylere hazırlanma, düşünme, sonra hiç düşünmeme, akışa bırakma ve dua etme. İşte dört günlük birşey.
Oraya yerleşirmiyim diye bakma, iş bulurmuyum diye düşünme, burada ne yaparım diye sorma. Herşey olabilir, yeterki beklemesini, bakmasını, görmesini bileyim. İnşallah taşındıktan ve yerleştikten sonra yine denize girmeye, dinlenmeye ve morallenmeye gidebilirim. Hayat burada sanki daha hafif, daha kolay, herşey daha iyi gidiyormuş gibi görünüyor. Bu hisler benim içimde mi, yoksa bulunduğum yerde mi??
Belki de burada iş bulurum, mevsimlik çalışırım, kismet, her an herşey olabilir.





Mutlukent

Adı üstünde mutlu insanların yaşadığı yer gibi düşünür insan değil mi inşallah öyledir. Benim de bundan sonraki hayatımı geçireceğim yer olacak, Şekerpınarı dolaylarında bir bölge, ufak bir dairem vardı, üç sene içinde iki kiracı oturdu çıktı, tam yenisi ile kira kontratı yapacaktım, iş bitti haberi geldi, aynı güne denk gelirmi bu kadar mı olur tesadüf yani. Ama tesadüf değil işte sanki ?
Neyse şimdi orasını kendime alıştırmaya çalışıyorum, kendi evim, badanası, boyası, çelik kapısı, parkesi yapılmış, güneş gören balkonu olan küçük ama sevimli bir yer. Herkes orada nasıl yaşıyorsa ben de yaşayacağım. Beş dakkada Beşiktaş, on dakkada Nişantaşı yapamıyacağım, bir dolmuşla Taksim'e çıkamıyacağım, yürüyerek sinemaya, konsere gidemiyeceğim, market on adım mesafede değil, arkadaşlar hele hiç değil. Ama çok şükür arabam var, bir saat içinde yine şehre gelebilirim, sosyal aktiviteleri azaltarak, dostlarla daha seyrek görüşerek, birşeylere daha uzaktan, daha yavaş, daha sakin bakabilirim, belki biraz kendi tempomu yavaşlatırım ve de daha çok içe dönerim diye düşünüyorum. Insan sözlerine, dileklerine çok dikkat etmeli. Birgün otururken, tv veya gazete haberlerinden, olaylardan, insanlardan, olan biten abukluklardan o kadar sıkılmış, o kadar bunalmıştım ki, ben inzivaya çekilmek istiyorum yaa demiştim. Bunlardan uzaklaşmak istiyorum, ruhumu dinlendirmek istiyorum demiştim. Öyle dünya nimetlerinden elini eteğini çekmek değil de mücadele, kavga, karmaşa, koşturma olmadan yaşamak, hırslardan arınmak, stresle yaşamamak, herşeyin ve her anın tadını çıkarmak, niye dünyaya geldiğimi hatırlamak, sakin ve asude yaşamak istiyorum diye geçirmiştim. Belki de bu isteğim gerçekleşecek. Yeni taşınacağım yerdeki bir komşu burada huzuru bulursunuz, korkmayın demişti. İnşallah diyorum.

Nisan Şakası - 01 Nisan 2009

Aynen 1 Nisan şakası gibi oldu işten çıkarılacağımı söylemeleri. Durdu durdu bu tarihi buldu. Yeniden yapılanmaya gideceklermiş, başka türlü çalışma sistemi kurulacakmış, vs vs .
Eğer yeni bir iş olmazsa 33 sene 3 aylık çalışma hayatım sona erdi. Bu kriz döneminde, bu yaşta, bu memlekette, tekrar yeniden başlamak zor, emekli parası ile kirada oturmak daha zor, çalışmadan yaşamaya çalışmak enn zoru. Bu yüzden en kestirmeden ne yapabilirim diye düşününce bu diyardan göç etmek ehveni şer olacak. Zaten bir gün Istanbul'u terketmek için konuşup duruyorduk, esas emekli olup çekileceğimiz hayatı hayal ediyorduk, ben Ayvalık'a yerleşmeyi, çiçek, domates yetiştirmeyi, doğaya, denize, çiçek böceğe bakmayı hayal ediyordum. Ama böyle birdenbire değil, kendimi alıştıra alıştıra, belki yavaş geçişler halinde, ve de en önemlisi kendi isteğimle. Şu borcu da bitireyim, onu da yapayım, bunu da alayım sonra ehh artık tamam derim. Evdeki hesap çarşıya uymadı, Allah bu işler senin planlamanla değil benim planımla olacak dedi. Sen bir türlü kendi elinle yapamıyacaksın, ben sana böyle yaptıracağım dedi. Belkide iyi eyledi, hayırlısı olsun diyorum. Her işte bir hayır vardır, hiçbirşey tesadüf eseri değildir. Çok üzülüyorum ama belli etmiyorum.
Bu inancım gün geçtikçe kuvvetleniyor ve hayat bana ne veriyor, daha da neler getirecek diye bakmaya ve görmeye çalışıyorum. Şimdi eşyaları topluyorum, kullanmadığım, dursun sonra bakarım dediğim, belki lazım olur dediğim, giymediğim, takmadığım, kullanmadığım eski yeni ne varsa paketliyorum birilerine dağıtıyorum. Azalmam, hafiflemem lazım gideceğim ev küçük oraya sığmam lazım. Insan ne çok şey biriktiriyor, veya ne çok şey evde birikiyor. Öyle eskici bir tip olmadığım halde, daha buraya taşınalı birbuçuk sene olup, zaten gelirken birsürü şeyi attığım halde yine de ne çok şey varmış elden çıkması gereken. İnşallah gittikleri yere, insana faydalı olurlar, güle güle kullanırlar. Sadeleşmek lazım, azalmak lazım, hafiflemek lazım. O zaman başka gerekli şeylere yer açılıyor galiba.

30 Mart 2009

Kitaplar, Konserler, Filmler

Bu yağmurlu ve kasvetli giden hava yüzünden daraldığım bunaldığım günlerde Oscar adayı olan veya kazanan iyi filmleri seyredip, yeni keşfettiğim kitapları okuyarak ve Borusan Filarmoninin konserlerini dinleyerek teselli buluyorum. "The Reader", "Milk", "Doubt", "Benjamin Button", "Revolutionary Road" "Grand Torino", "Frost Nixon" gibi filmler harikaydı.
Son bir yıldır birkaç kitabı aynı anda okuma eğilimindeyim. R.Şanal kitaplarını keşfettim, TV deki programını her sefer yakalayamıyorum ama "Kuantum Düşünce Tekniği" ile başladığım seriye, "Kuantum Sıçrama", "Kuantum Olumlama", ve şimdi "Kuantum ve Kur'an" ile devam ediyorum. Bununla paralel giden Su ile ilgili kitaplar var, tasavvufa ait bir kitap var. "Bab-ı Esrar", "Aşk" sırada bekliyorlar. Ne çok isterdim şöyle hızlı okuma kabiliyetim olsaydı da hepsini çabucak okuyup yutsaydım.
Bu yılın başından beri düşüncelerimde, görüşlerimde, isteklerimde daha fazla içe dönme, daha çok kendimle hesaplaşma, ne yapıyorum, nereye gidiyorum, ne istiyorum şeklinde bir eğilim var. Sorgulamalarım daha derine doğru oluyor, kendimi, herşeyi ve herkesi daha olumlu nasıl yaparım, nasıl bu şekilde davranırım, daha iyilik, sevgi dolu olabiliriz diye kafa yormak istiyorum. Tasavvufun güzelliğini daha derinden anlayarak, uygulamaya geçirerek benimsemek, hayat tarzım şekline getirmek hislerim gittikçe artıyor.
Yine müziğe sığınarak ferahlıyorum, Funda Arar'ın ve Zuhal Olcay'ın son çıkan albümleri ve tesadüfen keşfettiğim Yücel Arzen+Devrim Gürenç ikilisinin "Bir Aşk On Şarkı" isimli albümdeki şarkılar insana kendini iyi hissettiriyor. İyiki film, müzik ve kitap var.

29 Mart 2009

2009 YILI BAŞLADI, GİDİYOR

Biraz geç kalmış bir yazı olacak ama ben ancak vakit bulup konsantre oluyorum.
Yeni yıl geldi ve üç ay bitti bile. Ben şimdiki işimde 9 aylık oldum. 33 yıl + 3 aydır çalışıyorum.
Bazen çok zor geliyor, bazen çok hoş oluyor, bazen 5 yıl daha giderim diyorum, bazen 1 gün daha dayanamıyacağım gibi oluyorum, bir anda cinnet geçirip herşeyi havalara atıp bağırarak kaçmak geliyor içimden. Ama yaş almak insana sağduyusunu daha çok kullanmayı öğretiyor sanki, daha çok sabırlı olabileceğini, olması gerektiğini gösteriyor. Kendimi yeniden tanıyorum sanki, evvelden bu gibi bir durumda çantamı alıp gitmiştim, ben babama bile tamah etmedim sana mı edeceğim durumları aklıma geliyor ama demiyorum, dememem lazım. Hele şimdi şu zamanda, bu durumda, bu devirde. Kriz, alternatifsizlik, birşeylerden kopamamak, değişikliğe direnmek mi acaba ? Yoksa yerine koyamadığım bir plan yüzünden mi henüz bilemiyorum ama belki de hepsi birden. Zor veya kolay çalışmaya devam, binlerce kere şükürler olsun diyerek.

Ocak sonunda ilk arabam 1997 model Beyaz Uno arabamı satıp, kendime doğum günüm hediyesi olarak 2009 Dacia Sandero araba aldım. İnşallah borcumu ödeyip sağlıkla, huzurla kullanabilirim, çok hoşuma gidiyor yeni arkadaşım.

Şubatın ilk gününden Martın 25 ine kadar hergün yağan yağmur, kasvetli hava, soğuk beni depresyona soktu. Gün gün saydım, hergün yağdı, ya tüm gün, ya yarım gün. Resmen daraldım, bunaldım, güneş diye bağırdım. Neyse son 3-5 gündür güneş görüyoruz, ve inşallah ısınacağız. Baharlar patladı ama çoşamadılar şöyle gönlünce ağaçlar, çiçekler, böcekler. Ben de balkonda kendime güzellikler yapıyorum.

Daha sonra bu seneki Pembe Domates girişimlerimi de yazacağım. Tohumları çimlendirmeden fide yapmaya doğru giden yol.

17 Şubat 2009

ORKİDELER











Bu çiçeklerle tanışmam pek yeni. Zaten de kaç senedir bizim memleketimizde varlar sanki. Eskiden ithal edilirdi, şimdilerde burada da yetiştiriliyor ama çok da pahalılar. Ofise patronumun eşinin özel merakı olarak daha ortada tomurcukları bile yokken kocaman yaprakları ve bir sopa halinde alındı ve bu köşeye yerleştirilip beklemeye başlandı, ortalama 2 ayda bu hale geldiler, böyle güzellik, böyle renkler, böyle zerafet görmedim, bakmaya kıyamıyorum, doyamıyorum. Boşuna değil yani, bir hanımın sevdiğinden bir orkide hediye alması nefis bir şey olmalı ???




25 Temmuz 2008

Sezen Aksu

Yeni çıkan albümünü alıp dinlemeyen varmıdır hala acaba ??
Bu sefer de döktürmüş, hepsini bir araya getirip okusan roman gibi, hayat anlatımı sanki. Bayıldığım satırları paylaşmak istiyorum, hoş okuyanım çok az da olsa, belki bir tel titrer...

"Deniz Yıldızı" şarkısında,

Bebeğim işte hepsi bu kadar, deniz yıldızının hikayesidir hayat,
Ne kadar kurtarırsan kâr, kaç hayat kurtarırsan kâr

"Güvercin" şarkısında,

Sen de çekip gitme dayan be umudum, dön gel dön gel,
Meydan okur hayat pabuç bırakmaz ölüme, dön gel dön gel,

"Roman" şarkısından,

İnsanı insandan ayıranı kayıranı, sen islah et aşka yasak buyuranı, hak ya hak !
Tepeden bakanını, zulüm yapanını, ruhunu çula çaputa hak diye satanını, yak mevlam yak !

"Tanrı'nın Gözyaşları" şarkısından,

Her insan meyillidir ihanete, cinayete, her insan merhametli ve zalimdir
Bir yandan gücün suç ortaklığında bir yandan sızlar vicdan, ilahi bir takiptir

"Beşik" şarkısından,

Beşik gibi sallar hayat bizi, çeker basar vesikalık resmimizi
Aşk koruyabilir bir tek kaldıysa eğer hala masumiyetimizi

Aslında bütün şarkıları ve bütün sözleri şahane ama, beni vuranlar bunlar gibi sanki....
Eğer CD sini almadıysanız büyük kayıptasınız.

Kısa Kısa

Bazen güzel yazılar, şiirler okuyorum, kesip saklıyorum, birilerine de okumak istiyorum, veya maille gönderiyorum onlar da okusun istiyorum, şimdi burada paylaşmak istedim.
Yedinci yüzyılda Çin'de yaşayan bilge adam Lao Tzu, Taoizm adlı yaşam felsefesinin kurucusu ve bunun en kutsal kitabı olan Tao Te Ching'in yazarıdır. Taoizm müritlerine doğal ve yalın bir hayat tarzı önerir ve doğanın akışına karşı çıkmamayı tavsiye eder. Tao Te Ching şiir şeklinde yazılmıştır, çeviriye göre şöyle diyor ;

İnsan dünyaya geldiğinde yumuşak ve esnektir,
İnsan öldüğünde sert ve katıdır,
Bitkiler canlı iken yumuşak ve körpedir,
Bitkiler öldüklerinde çürük ve kurudurlar.
Demek ki sert ve bükülmez olan ölüme aittir,
Yumuşak ve esnek olan hayata aittir.
Sert ve kudretli olanlar yere çakılır,
Mütevazı ve yumuşak olanlar yükseklere çıkar.

Ne güzel dimi, ne kadar basit, yalın ama ne kadar derin, düşün ve iyice anla...

Arkasından bizden bir şairin iki satırı, Metin Altıok demiş ki;

Bir yarım umuttur elimizde kalan
Göğüslemek için karanlık yarınları

Hiç umudumuzu yitirmeyelim, gün doğmadan neler doğar demiş atalarımız, bir bildikleri vardı elbet.

Malezya

Bu yazıyı okuyalı epey oldu ama fırsat bulup buraya geçiremedim. O günden beri de atamıyorum bir türlü, okuyup fıkra niyetine gülüyorum ama, biraz sonra işin ciddiliği karşısında ne düşüneceğimi, ne diyeceğimi, böyle adamların var olduğu bir memleket olduğunu, ve de adamın seçimle gelip bir posizyona oturduğunu falan düşününce saçımı başımı yolasım geliyor. Bir de en fenası bunu söyleyenin memleket dışından birisi olmasına karşılık memleketimde bu kafada binlercesi olduğunu düşününce ümitsizliğin dibine vuruyorum.
""" Malezyalı bir milletvekili dün, Müslüman kadınlara çok eşliliği benimsemeleri öğretilirse evliliklerde yaşanan sorunların ve boşanmaların azalacağını söyledi.
Meclisde konuşan bağımsız milletvekili İbrahim Ali, "bu gibi sorunlar genellikle kadınların çok eşliliği kabullenememelerinden kaynaklanıyor, kadınların çok eşliliği benimsemelerini sağlayacak büyük bir kampanya yapmaya ne dersiniz? " dedi. Ali ayrıca kadınların, hamile olduklarında ya da 50' li yaşlarında bazı "sorunlar" yaşamaya başladıklarında bile erkeklerin "eğlenmek istediklerini" anlamaları gerektiğini söyledi. """
Nasıl görüş ama, çok akıllı !! bir zat dimi ??? Ne diyeyim, allahından bulsun.

29 Haziran 2008

DÖRT AY OLDU

Yine eski rekorumu egale ettim, (yani yine yineledim) dört aydır evde oturuyordum, (işsiz kalıp evde oturma süresi 4 ay değişmedi yine).

1 Temmuzda işe başladım nihayet. Nasıl geçti bir de bana sorun, bazen neşeli, bazen çok üzgün, bazen ümitsiz, depresif, bazen moralini bozma, bunlar da geceçek hali ile. Çoğu zaman tamam artık çalışma hayatın bitti, B planı yapmaya başla. Tamam burada sana artık ekmek yok, bu kirayı da ödeyemezsin, eh daha bir kasabaya yerleşip inzivaya çekilecek kıvama da gelmedin o zaman tıpış tıpış Gebze'ye doğru yollan, bir de orasını dene bakalım diye kendimi havaya sokarak. Yahutta niye şartları zorluyorsun, değiştir hayatını çek git Ayvalık'a yerleş, ne yaparsan yap, otur orada zamanla insan herşeye alışıyor, neden olmasın diye acı acı ağlayarak, düşünerek, bekleyerek, lütfen ne olur bir şans daha, ben iyiyim, hala çalışırım, ben çalışarak ayakta duruyorum, ben daha bu şehirden gitmeye hazır değilim, biliyorum, birşey çıkacak karşıma, benden anlayan birisi ile yolum kesişecek, benim gibi birine ihtiyacı olan bir patron, müdür, birisi vardır elbet diyerek.
Bazen ağlayarak, bazen de yeter yaa ucunda ölüm yokya, (olsa ne olur, ölümden mi korkuyoruz sanki) en fazla ne olur sanki diyerek, bazen de iyi düşün iyi çağır, kuvvetle iste, ne istersen o olur uygulaması yaparak dört ay geçti işte. Birikmiş paralar suyunu çekmişti, pat diye gelen ay başları kira ödeme gıcıklığı, diğer faturalar ve daha bugüne kadar yapıp da artık yapamadığın şeylerin dayanılmaz ağırlığı ile geçen günler.
İşte çok şükür geçti, bitti, Allah yüzüme güldü, benden anlayan! bir patron çıktı, bana bir şans veriyor, beraber çalışıyoruz, Allahım beni utandırma, adamı pişman etme, nerede kalmıştık, aynen devam diyorum.
Sanki bir his, inceden inceye, alttan alttan duyduğum, sanki ben biliyordum böyle olacağını, içimde bir his vardı, zaten onun için de çok üzüldüğüm zaman içimden bir ses boşuna üzülüyorsun, etrafı dinleme, kendine güven, neden söylenenlerden etkileniyorsun, ümitsizliğe düşüp kendine güvenini yitiriyorsun diyordu. Sanki zamanı var, bekle, hayat sana birşeyler öğretiyor, bunun altındaki manayı gör, bırak nasıl olsa olacak birşey hissi. Sanki ennn içim biliyordu da dışıma anlatamıyordu böyle olacağını. Ahh unutmadan şu özümü dinleyebilsem, o herşeyi biliyor ve zamanı gelince uyguluyor, sabret, güven, akışa bırak, sadece iste, gerisini havale et. İşte hep bunu unutuyorum ve tekrar hatırlayana kadar anam ağlıyor.
Hayat tekrar teşekkür ederim sana.

TEKİRDAĞ - 15 Haziran



Bu sefer de yine günü birlik Tekirdağ'a gittik, 1,5 saatte ulaştık, İstanbul'dan çıktıktan sonra yollar çok güzel, yol hep yeşillikler arasından geçiyor. Tekirdağ 'da gezilecek, görülecek çok yer yok, sadece Macarlar ile bir bağımız varmış, her sene 16 temmuzda buraya gelip kutlamalar yapıyorlarmış, bizi pek severlermiş, kardeş şehir meselesi galiba. Eskiden bir Macar kontu orada yaşamış, evi şimdi müze olarak kullanılıyor, restore edilmiş, çok güzel bir bina.
Ayrıca Arkeoloji müzesi var, bahçesinde tarihi kalıntılar sergileniyor, müzede de enteresan şeyler var. Namık Kemal'in yaşadığı ev var, müze olmuş, sergi galerisi olarak da kullanılıyor. Sakin bir şehir, kıyı boyunca ilerlemiş, sahilde çok şeyler var, pazar, çay bahçeleri, lokantalar, kahveler, balıkçılar, ve daha ne ararsanız. O hafta Kiraz Festivali varmış, her boy, her çeşit kiraz sergileniyordu, hatta kiraz yarışması da yapılmış, seçilen enn birinci kiraz nerdeyse erik kadardı. Köftesi meşhurdur ya, manzarası çok güzel ama ne yazık ki köfteleri pek güzel olmayan bir yerde yedik, çok da hoşnut kalmadık, keşke başka yerde yeseydik dedik. Ama önemli olan beraberlik dedik.
Bir ara nasıl sağanak yağmur yağdı, belki 45 dk kadar otobüsde bekledik, ama seller gitti adeta. Sonra durdu, bir güneş açtı, bütün sular çekildi gitti, sanki buharlaştılar. Alt yapısı çookkk iyi bir şehir, gelde burada arama, o yağmurun yarısı yağınca heryer felç oluyor. Gezelim, görelim.....

EDİRNE 18 Mayıs Pazar


18 Mayısda bizim dernekle günü birlik Edirne'ye gidip döndük. Buradan otobüsle 2,5 saatte gidiyorsun otoban, yollar nefis çok rahat.
Edirne'nin bu kadar yeşil ve güzel bir şehir olacağını hiç tahmin etmemiştim. Zaten içinden su geçen şehirler hep güzeldir ya, burası da Arda, Tunca, Meriç nehirlerinin geçtiği bir yermiş, bir yerde bu nehirler birleşiyor, biz de kıyısında oturduk. Selimiye Camii gerçekten muhteşem, Mimar Sinan'ın ustalık zamanım dediği gibi ama 80 yaşındayken yapmış olduğu çok görkemli bir cami, fotoğraflarda anlaşılmıyor görmeniz lazım. Buradaki gibi kapalıçarşısı var, ayrica Eski cami de çok güzeldi, duvarlarında hat yazıları var, Arasta çarşısı, Rüstempaşa avlusu, etrafındaki binalar otele dönüşmüş, Kervansaray Otelleri gibi. Sonra biraz şehir dışında Sultan 2.Beyazıt Külliyesi var, burasi cok enteresan, Trakya Üniversitesinin üstlenmesiyle diğer katkıda bulunan firmalar sayesinde restore edilmiş. Kocaman bir alanda düşünün, medrese, cami, tıp merkezi, müze, avlu, bahçeler hepsi bir arada ve harika olmuş. Osmanli zamanında Edirne başkent olmuş, burada ilk Tıp Akademisi kurulmuş, daha da eski zamanlardan itibaren hastaların su ve müzikle tedavi edildiği yermiş. Medresenin odalarının herbirini müze haline getirmişler ve cansız mankenlerle o zaman yapılan tedaviler canlandırılıyor. Çok şaşırıyorsun, o devirlerin giysileri, aletler, dekor, hocalar, talebeler falan geçmiş yaşatılıyor. 2004 yılında Avrupa Sağlık Müzesi ödülü kazanmış, 2007 de ödüllü müzeler arasında 1. olmuş. Bütün külliyenin restorasyonu tamamlanınca harika bir yer olacak.
Sonracıma, sokaklar ciğerci ve köfteci dolu, meşhur Kazım ustada Edirne ciğeri yedik. Pamuk gibi ve ince ince kesilmiş tava yapılıyor, bu kadar mı güzel olur, sadece yanına kırmızı soğanlı maydanozlu garnitür yapmayı bilmiyorlar, kurutulmuş acı kırmızı biberleri kızartıp getiriyorlar. Köftesi de çok güzel, ama Beşiktaşda çarşının içinde var, ben arada bir ısmarlıyordum. Yoğurdu bir harika, ama tam yağlı tabi hergün yenmez, ama orada herşeyi boşverip yumulduk. Sonra Keçecizade'den fıstıklı lokum aldık, selanik kurabiyelerinden tattık (ay şeklinde un kurabiyesinin bir değişiği), badem ezmesi yedik.
Vasat bir şehir ama yeşili bol, ucuz, (yoldaki tezgahın üzerinde satılan bakla dalından yeni kopmuştu, nasıl körpe, 2 ytl kilosu, iki bileğim kalınlığında dereotu 1 ytl) aldım pişirdim, burada aldıklarımdan bu kadar mı tadı farklı olur.
Nefis beyaz peynir en pahalısı 9 ytl. Kaşkaval peyniri meşhurmuş orada, ama vakit kalmadı bulamadık alamadık.
Bazı sokaklar sanki zamanın ötesinden kalmışlar gibi, eski cumbalı evler var, aynı Rum evleri gibi, kapılar, penceredeki demirler, merdivenler, herşey öyle duruyor sanki. Bazıları az biraz restore edilmiş, bir evde gözüm ve aklım kaldı valla. Param olsa hemen alır restore ettirirdim, o kadar şirindiki.
Kapıkule sınır kapısının yakınından geçtik, Sinan'ın yaptığı köprülerden gectik, Karaağaç yolu iki tarafı nefis ormanlık ve yeşillik, sonunda meriç köprüsü dibinde oturup çaylarımızı içtik.
Arasta çarşısında aklınıza gelen tüm meyvalar sabun şeklinde yapılmış, canlı gibi duruyorlar, boy boy satılıyor, ceviz, sarımsak, erik, limon, nar, mantar şeklinde sabunlar harikaydı.
İşte böyle, yurdumuzda ne köşeler var, ne yerler var, yıllarca yurt dışına gittim, oralara hayran kaldım, İtalya'nın kiliselerini, tüm tarihi yerlerini ezberledim, ama burada da neler var, gezmekle bitmez. İyi ki burada doğmuşum ve yaşıyorum diyorum hergün.
Gezelim görelim arkadaşlar, inşallah birgün fırsatınız olursa bu şehre gidip gezin.


5 Mayıs 2008

BALKONDAKİ GÜZELLER

Insanın baktıkça içi açılıyor, gerçi şimdi hercai menekşeler geçiyorlar, çuha çiçekleri de bitiyorlar, onların yerine kadife sakız sardunyalarım gelecek, bekleyin beni eyy beyaz sayfalar......