23 Haziran 2011

Özledim

Denizi özledim, şöyle önce serin, sonra ılık, sonra sıcak gelecek, sessiz sakin veya az dalgalı, berrak, temiz, şırıl şırıl, yüzerken sarhoş olduğum, kendimi kollarına atınca mest olduğum, derinlere gidip etrafı seyrettiğim, kokusunu, tadını içime çektiğim, çok sevmekten içsem de içime alsam dediğim, sabah erkenden kalkıp yüzdüğüm veya akşam herkes gittikten sonra saat 20.00 gibi kimseler yokken yüzmeyi sevdiğim o denizi özledim. Bu sene yaz geldi mi, gelecek mi, geldi de geçiyor mu bilemedim, ben hala buradayım ayağım suya değmedi. Karpuz kabuğu düşmedi henüz ondan herhalde.  
Gerçek bir Çanakkale domatesini özledim, kokusu, tadı, suyu, rengi gerçekten domates olan. Kesince kokusu duyulan, yiyince iştah açan, yanında beyaz peynir, üzerinde az zeytinyağı olan domatesi özledim. Nerede o domatesler, ne zaman çoğalacak ve içi beyaz olmayan domatesleri bulacağız ne zaman ?
Karpuzu özledim, kıpkırmızı, dışı koyu yeşil, ince kabuklu, çocukluğumdaki gibi büyük siyah çekirdekli, keserken kendiliğinden çatırdayıp yarılan, suyu akan, dilim dilim kesip yerken bütün suratımın içine girdiği, sonra çekirdeklerini kurutup yediğimiz, sofraya gelince kokusu duyulan, soğusun diye buzdolabında bekletilen yiyince ferahlık veren gerçek karpuzu özledim. Niye yok oldu bizim karpuzlar, tatsız ithaller sardı ortalığı daha nisan ayında karpuz vardı sergilerde.
Açıkhava sinemalarını özledim. Şöyle mahallece gidilen veya gençlerin anne babadan izin alarak arkadaşlarla gittiği, o grup içinde beğenilen birisi olduğu için tesadüfen onunla yanyana oturabilme ihtimalini düşünmeyi özledim. Elimizde çekirdek, sırtımızda ince bir hırka, perdede bir Türk filmi. Ara verilince açacağı şişelere sürterek çırt çırt ses çıkararak gazoz satıcılarını, perdede filmi seyrederken sahnenin üstünden çıkan dolunaya da bakmaktan geri duramadığımız dönüşte hafifçe serinleyen yaz akşamlarını özledim.
Ay ben yaşlanıyorum galiba, ama bütün bunları gerçekten çok özlüyorum, hepsinin anısı hala gözlerimin önünde, tadı dilimde, bazılarını hala yapabilirim, bazılarını artık arasak da yok, ama içimden gelen bu özlem çok elle tutulur bu sıralar, çok lazım, çok istiyorum, çok özledim. Hayırlısı olsun inşallah.

Diziler

Hayatımız dizi oldu. Hem şöyle kafa yıkamak, hem daha ciddi meselelere fazla kafa yormamak, hem yapılanlara baş kaldırmamak üzere hafifçe uyutulmak, hem bazen klasik Türk romanlarını hatırlatmak, hem yabancı dizilerden esinlenerek bizde yaparız diye göstermek, hem de akşamları sohbeti engelleyip, herkesi hipnotize ederek ekrana bağlamak adına yapılan bir sürü film. Eskiden ne yapardık merak ediyorum, hiç müzik programı yok, neyse açık oturum veya yarışma kanalları da var ama topumuz dizi olduk.
Allah için bazıları çok güzel, çok yaratıcı, hatta ilklere örnek olacak kadar detaylı düşünülmüş, bazıları da yok artık dedirtecek kadar sıradan, sudan, birbirine benzer, hep dayatmacı, hep klişe, hep aynı hep aynı.
Benim emekli olduktan sonra bu dizilere vaktim ve merakım arttı, yani iki senedir. Eskiden toplasam 1-2 tanesine bakarken şimdi 3-4 olmuş. Bu sıralar da hepsinin ya sezon finali, ya da hepten finalini izliyoruz.
Beni etkileyen diziler şöyleydi;  "Fatmagül'ün Suçu Ne" gayet dramatik, çok iyi oyuncularla çekilen, hepsinin rolünün hakkını fazla fazla verdiği, dekor, kostüm, mekan ve kurgu olarak da çok başarılı bulduğum bir diziydi. Bazen seyrederken iyice kendimi kaptırıp gidiyordum, sanki gerçekten olmuş gibi tepkiler veriyordum. Öyle bir yerde sezon finali yaptılar ki bu kadar olur, kalakaldık.
"Hanımın Çiftliği" zaten önceden de seyrettiğimiz, ama benim bir türlü daha sonra olacakları hatırlayamadığım ve her seferinde şu romana baksam ne oluyordu diye bir sonraki haftayı bekleyemediğim bir dönem dizisi. Tabi birebir romana sadık kalınmayıp uyarlama yapıldı ama merak işte. Dekor, kostüm, lehçe, oyunculuk, devir, arabasından eve kadar bir sürü detayların çok güzel tasarlanmış ve uygulanmış olması, oyuncuların rollerini sanki elbise giymiş gibi benimsiyerek, sindirerek oynamaları, olaylar, kişi karakterleri, hırsların insanı nereye götürdüğüne dair birçok ders, her karakterin apayrı bir dünyası ve bir bütün içinde bize bunu yansıtmaları hepsi çok güzeldi. Çok etkileyiciydi, nasıl bir drama sergilendi, nereden nereye diye çok düşündürdü. Güllü'yü oynayan Özgü Namal döktürdü, hepsi şahaneydi ama Ramazan ile Halide benim favorilerim oldu. Bir karakter bu kadar mı güzel yansıtılır. Ayrıca Serap ve Halide'nin bütün elbiseleri beni aldı götürdü, zaten o yıllara bayılırım. Final çok güzel olmuştu, harika bağladılar, yazara ve romana selam ile.
Gelelim "Ezel" e, iki yıldır hop oturup hop kalktık, ilk günden beri çok değişik, çok etkileyici, çok merak ettiğim, müziği, karakterleri, metni, çekimi, kurgusu, hikayesi, 2 dönemli çekimler, tipler, kıyafetler falan filan acaip bir diziydi. Her pazartesi herşey iptal, telefonlar kapalı ben tv başındaydım. Bir ara tansiyon düştü ama sonra toparlandı ve benim için beklenmeyen bir final oldu. "Lost" dizisi bitince de böyle olmuştum, anlamadım, doymadım, bu mudur dedim, böyle mi olmalı dedim ve öyle kaldım. Son sahneyi anlayan varsa bana anlatsın lütfen. Yine de jenerikten tut müziğe kadar esaslıydı hani. Kenan da bonus valla.
Haftaya da "Aşk ve Ceza" bitecek, sen sağ ben selamet. Sohbete, film seyretmeye, kitap okumaya, balkonda oturmaya veya erkenden uyumaya selam olsun.

13 Haziran 2011

Seçimler ve Biz

İlk başlarda bu kadar çok kendimi vermemiştim, aylardır açık oturumları takip ediyorum, liderlerin il il gezi programlarına bakıyorum, gazetede köşeleri okuyordum. Ama tarih yaklaştıkça, RTE hiddetini arttırdıkça, KK programlarını açıkladıkça, ortalıkta türlü çeşit garip olaylar olmaya başladıkça, yabancı dergiler bile işin içine girmeye kalkıştıkça epey heyecan sardı beni. Artık yeter bu kadar senedir gördük, yaşadık, anladık, okuduk ama tamam demiştim. Bıktırma insanı, sen de dinlen, hiddetini yatıştır, bu bir nöbet değişimidir, bırak biraz da başkaları programlarını uygulasın, ortalıkta ciddi meseleler var, doğu başka, batı başka, içerisi başka dışarısı başka. Dünyada neler oluyor biz nelerle uğraşıyoruz hadi ama artık yeter diyordum. Gerçekten yasakların bittiği saatten 2-3 saat sonrası tv yi açıp bakayım dedim. Daha çok sayım yapılmış, daha çok durumlar meydana çıkmış, belli olmuş olsun dedim. Keşke açmasaymışım, sonra beni aldı bir mutsuzluk, sanki dünya yıkıldı ben de altında kaldım. Ne kadar çok umut etmişim. Ne kadar çok olabilir hallerine girmişim. Ben daha da birşey anlıyorsam nağmertim. Biz nerede yaşıyoruz, biz kimlerden oluşuyoruz, burası neresi, biz kimiz, bu insanlar kimler, ben neredeyim anladıysam arap olayım. Ne ekonomik şartlar, ne yöresel şartlar, ne memleket meselesi, ne ulusalcılık, ne dünya meseleleri, ne doğu - batı, ne emekliler, ne öğrenciler, ne kadınlar ne erkekler, ne düşmanlar, ne dostlar, ne gelecek, ne gidenler, ne kayıplarımız, ne kazanacaklarımız. Hiçbirisini anlamadım, anlayamıyacağım. Bu insanlar ne yapıyorlar, yaşayacağız ve göreceğiz herhalde. Neler oluyor bize, anlayan varsa bana da anlatsın. Hayırlısı olsun inşallah, herşeyin bir sebebi vardır. 12 Haziran 2011,  not edelim bunu tarihi bir yere, sonra döner bakarız.

9 Haziran 2011

Sezen Aksu

Yine bir Sezen Aksu CD si çıktı. Politik olarak ne söylerse söylesin senelerce şarkıları beni mest etti. Her konuya dokundurmaları, hislerimize tercüman olması, içimizden geçenleri en uygun kelimelerle tarif etmesi, sahnede kendinle ve herşeyle dalga geçmesi, başka bir dünyadan gelmiş gibi hali, filozofça halleri, yaratıcılığı, söz ve besteleri, başka türlü hissedip, başka türlü gösterebilmesi önünde hep saygıyla eğilirim. Hemen CD yi aldım, belki günde on defa dinliyorum. İlk şarkıya hemen vuruldum. Müziği, sözleri pek güzel, yumuşaçık, çok güzel anlatıyor sitemlerini, ... kırlangıç da mı küs bana..... İkinci şarkı daha da dokunaklı, bana pek dokundu;

   Çok zamandan beri eski dostlar birbirini aramaz oldu
   Aramıza hayat girdi yıllar bize yaramaz oldu
   Ağlarım ağlarım geceler boyunca
   Anılar dalga dalga sahilime vurunca
   Bir selam gelince, selâ verilince ağlarım "Arkadaş" şarkısını duyunca....

Diğer parçalar da müzik ve sözler çok güzel, herbiri ayrı bir ders sanki, dinliyorsun, düşünüyorsun, sonra yine dinliyorsun, keyfe varıyorsun. Herkese tavsiye ederim, bakarsınız bu yaz onunla güzel geçer.

6 Haziran 2011

Filmler

Sinemalara aylar önce gelen ama benim DVD de ancak seyrettiğim iki film var. Nasıl becerdiysem ikisini de üst üste aynı akşam seyrettim. Oturduğum yere mıhlandım. Birincisi "Never let me go"  "Asla gitmeme izin verme" diye çevrilmiş. Keira Knightley ile beraber 3 kişi üzerine kurulmuş bir film. Ama ben daha çok Andrew Garfield ve Carey Mulligan'a bayıldım. Hele C.Mulligan'ın ifadesi, rolü, oyun gücü harikaydı. Epey ağır, sakin bir film. İleride organ bağışında kullanılmak üzere klonlanmış kişilerin yetiştirildiği bir okulda çocukluktan ölene kadar (arada ayrılık olsa da) beraber olan üç kişi. Kıskançlık, Aşk, Bağlılık, Sevgi, Entrika var ama en çok içinizi ısıtan ve gözyaşlarına dönüşen yıllar boyu süren sevgi. Böyle bir sevgi karşısında pes eden birisi. Çekimler, çevre, renkler çok güzeldi. Hele o muhteşem deniz kenarı olan yer. Film insanı koltuğa yapıştırıyor, seyredilir.
Bu yetmedi, üstüne ikinci filmi de nasıl seçmişim yani pes dedim kendime. Hani aynı akşam üst üste seyredilecek filmler değilmiş. Danimarka-İsveç ortak yapımı bir film, hem de bu sene Yabancı Film Oscar'ını kazanmış, orijinal adı "İntikam = Haevnen" bizdeki çevirisi
"Daha iyi bir dünyada" olan film. Kadın yönetmen Susanne Bier yönetiyor ve adlarını okumakta zorlandığım Danimarkalı veya İsveçli sanatçılar oynuyor. Aile dramı, eşini kaybeden babanın oğlu ile ilişkisi ve eşi ile arası açık 2 oğlu olan bir doktorum Afrika Mülteci kampındaki işi ve ailesi arasında gel gitler. Bu iki ailenin oğullarının arkadaşlığı ve olanlar. Nefis bir film, ilk başta sanki belgesel bir film seyrediyorsun gibi oluyorsun.Sonra esas meselenin içine giriyorsun ama tam anlamıyorsun, olaylar geliştikçe çözüyorsun. Baba tipleri, aile draması, çocuklar, olaylar, ebeveyn durumları. Çocuk aklı, bakışı, duruşu ile ona örnek olacak anne baba figürü. Aman Allah hepsi birden alıp götürüyor seni. Seyretmeniz lazım., boşuna Oscar almamış. Hele iki oğlanın oyunculuklarına da şapka çıkarılır, harikaydı.

5 Haziran 2011

Roland Garros


Müthiş bir final seyrettik. Evvelki gün Federer - Djokoviç maçı da enfesti. Böyle çekişmeli, heyecan dolu ve gümbür gümbür bir maç ancak Federer'e yakışır. Az daha Djokoviç alacaktı ama Federercim bırakmaz. Ama bugünkü Nadal-Federer çekişmesi tam finale yakışır oldu. Bu ikisi eşleşince bir başka oluyor, geçen sene de seyretmiştim, ya buradaydı, ya da Wimbledon'da Nadal kazanınca Federer ağlamış, konuşamaz olmuştu. Bugünkü maç da Nadal baskındı ama Federer de hiç bırakmadı. Şansı yaver gitmedi. Çok hoşuma gidiyor bu Federer ne asil, ne yakışıklı, ne kadar cool bir adam. Böyle maçlarda soğukkanlı olmak artı birşey ama adam her daim soğukkanlı. Çok yakışıyor kortlara, şortu, t-shirt ü, saç bandı hepsi ayrı bir hoştu. Duruşu, oyun tarzı (benim gibi tenisin kurallarını çok iyi bilmeyen birisi için bile) acaip taktik savaşı yapan çaktırmadan strateji uygulayan bir adam. Başkası ile oynarsa illa onu tutarım, kazanınca da sanki ben yenmişim gibi sevinirim. Ama Nadal ile oynarken favorim Nadal. Her ne kadar Federer kadar yakışıklı olmasa da, halk çocuğu gibi, hatta çirkin bile denilecek tipte, saçları ıslanınca iyice beter olan, ama solak oynayan, bacakları, kolları acaip kuvvetli bir çocuk. Final maçındaki t-shirt, şort, bileklikler, saç bandı falan ikisi de harikaydılar. Korttaki renk uyumları, şıklık, zerafet bir başkaydı. Ne acaip bir maç oldu, nefes nefese, kaç saat sürdü, sırılsıklam oldular, Federer t-shirt bile değişti, Nadal su içinde kaldı. Onları seyredince hiç tenis dersi almadığıma, tenis oynamasını bilmediğime esef ediyorum, niye bizim memleketimizde tenis pahalı bir spor çok kızıyorum. Ne kadar zevkli ve zarif bir oyun, ne kadar da heyecanlı. Darısı başımıza, inşallah bir gün bizden de buralarda oynayacak bir tenisçi çıkar, benim de ömrüm yeter seyrederim. 

31 Mayıs 2011

Balkon Güzelleri, Pencere sefası

 
Bu sene hava bir türlü ne yapacağına karar veremediği için benim de balkondakileri arz etmem bu zamana kadar uzadı. Halbuki çoktan begonyalar, hercai menekşeler, çuha çiçekleri boy boy ekmiştim, sonra onları sardunyalarla veya başka mevsimliklerle değiştirme vakti gelmişti. Ama öyle olmadı sadece pencere önünde uzun zaman güzelim çuhaları seyrettim. Balkondaki eski sardunyalar açmadı, hele iki tane ithal sardunya geçen sene nefis pembe renklerde açmış sonra çiçekler bitip sadece çalı gibi yeşil yapraklara dönüşmüştü. Bu artık bu sene çiçek açmaz bare yeşillik olarak bahçede dursun deyip, kapıcıya onu bahçeye ektirmiştim. Meğer yeteri kadar güneş göremediği için açmamıştı veya bilmiyorum zamanı anca geldi, bahçede yine o güzelim pembeleri açmış görünce ehh dedim biraz daha sabretseydim keşke. Şimdi geri alıp tekrar saksıya koy balkona getir olmaz. Ben de güneş ve suyu görünce çoşan geçen seneden kalma kırmızı sakız sardunyalarımın yanına somon rengi yenilerini ve yine başka çeşit kırmızıları aldım. Yine geçen sene çok güzel açan ortancam kurudu, belki su verirsem belki güneş görürse canlanır diye bekledim ama olmayınca onunla da vedalaşıp yeni bir saksı ortancayı da alıp sardunyalara komşu getirdim. Acaba ne renk açacak satıcı da bilmiyor, süpriz bekleyeceğim. Pencere önüne de kadifeleri ektim, yine balkonum ve pencerem şenlendi. Bu renkler beni mest ediyor. Köşede de sadece yeşil sarmaşık gibi yapraklar açıp habire uzayan saksıdaki yaprakların ucunda şimdi beyaz çiçekler açmaya başladı. Şu güneş de artık bu sis, pus, buluttan kurtulsa çok şahane olacak ortalık. Balkona kahve içmeye beklerim, çay veya içki de var. Eh yiyecek birşeyler de buluruz artık. 

Sergi

Ekim 2010 da başlayan Ebru kursumuz bu ay sonu itibariyle bitti. Geçen seneden sonra epey yeni şeyler öğrendim. Bazen evde de kendi başıma çalışıyorum zaten. Ayrıca bu işte usta bir arkadaşımın atölyesine  ara sıra gidip görüşler paylaşıyordum, yeni bilgiler ediniyordum. Bana ne kadar çok zevk verdiğini, beni nasıl mest ettiğini, başka dünyalara sürüklediğini burada hep paylaşmıştım. En son numaram sümbül yapmak, yanda görüldüğü üzere tam olarak kusursuz değilse de fena değil hani. Bir de nihayet düzgün bir karanfil yapmak kısmet oldu. Sağ alttaki de neftli bir çalışma. Sonunda bugün yıl sonu sergimiz açıldı, Belediye Başkanı ve Kaymakam beyin teşrifleri ile yöremizin ileri gelenleri, parti temsilcileri, bilumum falan kişiler katıldılar, konuşma yaptılar, kurdele kesildi, alkışlandılar. Benim de midye kabuğu dediğim taraklı bir çalışmam yer aldı sergide (altta duran kırmızılı). Bakalım seneye kim öle kim kala, tekrar gidermiyim göreceğiz. Ama sümbül yapmak çok zevkli, bunun üzerinde çalışmalıyım.

Benim vefakar makinam

1980 senesi Mayıs veya Haziran ayında almış olduğum Arçelik 1600 otomatik çamaşır makinam 31 yıl sonra yeter artık dedi. O yıllarda makina alanlar belki bir defa belki de iki defa daha yenisini almış eskiyi atmışlardır. Benim bu zayıf ince uzun çamaşır makinam üstten açılır kapağı ile diğerleri gibi 5 kg çamaşırı bugünlere kadar pek güzel yıkadı. Adaşı diğer geniş modellere kıyasla her evimdeki banyoya kolaylıkla sığdı, hatta başka şeylere de yer bıraktı. Yürümesi, sallanması olmayan sadece son zamanlarda fazla gürültü yapmaya başlayan makinamla vedalaşmaya hiç hazır değildim. Önce perdelerimi uyduruktan sıktı sıkmadı, neler oluyor perde programı herhalde onun için böyle yapıyor dedim. Sonra normal renkli çamaşırlarımı yıkarken dermanı kesildi, vınlayıp durdu bir türlü yıkamaya geçemedi, sıkmayı hiç yapamadı, su almayı ve boşaltmayı hala iyi yapıyordu ama ne fayda. Çamaşırlar hem kirli, hem ıslak kaldı içinde. Elle sıktım, çıkarttım öyle deterjanlı ve tam yıkanmamış şekilde kuruttum onları, tekrar yıkanacaklar ama ne zaman, çürümesinler. Bunun nesi var diye servis çağırdım ama servis elemanı bile makinanın yaşından küçük, hiç görmemiş bu modeli sadece duymuş veya resimlerini görmüş. Evirdi, çevirdi, açtı baktı, motor kalkmıyor dedi. Yani motoru yandı diye anladım. Tamiri mümkün ama garantisi yok artık, belki 3 ay daha gider belki 6 ay daha, motor sarılacak, kömürler değişecek, belki amortisörlere birşeyler oldu onlarla beraber astarı yüzünden pahalıya gelecek, siz bununla vedalaşın artık dediler. İyi dedim. Apar topar yeni makina bakmaya gittim. Hayatımda ilk defa herkeste olan önden kapaklı, çamaşır yıkanırken seyredilen, normal geniş modellerden bir italyan markası makinayı keseme en uygun fiyatla ve de taksitle aldım, bir günde eve geldi, arkasından servis geldi, bağlandı, yarıda kalan çamaşırlar tekrar yıkandı. Banyom pek şık oldu. Gelen servis elemanından birisi bekarmış, bu makinayı yaptırıp kullanırmış, hadi abla hediye et şunu bana deyince al hayrını gör diye anında 31 yıllık makinamı gönderdim. İnşallah onun da işini görür. Aslında Arçelik Fb sına yazacaktım, resmini gönderecektim, belki müzeleri varsa oraya koymak isterlerdi diye düşünmüştüm.

24 Mayıs 2011

FENERBAHÇE ŞAMPİYON


Doğduğumdan beri ailece tuttuğumuz takım, renkleri güzel, semti güzel, başkanımız güzel, oyuncularımız değişiyor ama hepsi güzel insanlar. Bizlere bu mutluluğu yaşattıkları zaman uçup çoşuyoruz. Bir türlü Bağdat Caddesi kutlamalarında bulunamıyorum, denk gelmiyor ama tv den seyrederken gözlerim doluyor bazen. Hele son kutlamalarda Başkanın bile gözleri yaşardı, sesi kısıldı ya daha ne diyeyim, böyle takım, böyle taraftar, böyle yöneticiler. Aykut hocanın gülmeyen yüzü sonunda güldü ya, oyuncularla bir kaynaşması bir havaya atılması vardı ya hepsi seyre değerdi. Memlekette ne olursa olsun, insanlar nelerle uğraşırsa uğraşsın, herşeye rağmen iki saat da olsa tüm dünyadan kopuyoruz, kendimizi bir çoşkuya bırakıyoruz ya işte sonunda herşeye değer. Bu arada son maçın son 1,5 dakikasında da tansiyonum bir çıktı bir indi. Kutlu olsun, inşallah devamlı ve giderek artan başarıları paylaşırız yine.

18 Mayıs 2011

19 Mayıs 1972 Gençlik ve Spor Bayramı

Ankara'da 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramında okulumuzu temsilen gençler olarak stadyumda bu kıyafetlerle geçit töreninde bulunduktan sonra bütün okullar alana yayılıp gösterilerimizi yapmıştık. Sonra da tribünlere çıkıp bizden sonrakileri seyretmiştik. Daha sonra yine bu kıyafetlerle evimize dönmüştük.
Bayramımız kutlu olsun.

Bahar gelmiş neyleyim...

Valla Nisan başlarındaki güzelim havalarla bahar geldi zannetmiştik açılıp saçılmıştık. Sonra bir mide sancısı, arkasından bel tutulması ile bütün Nisanı evde geçirdim. Havalar da kışı aratmadı, güneş çıktı mı baharlar açtı mı, yok yine soğuk, kalorifer yakalım diye diye Nisan bitti Mayısı yarıladık, neyseki bir hafta güneşi, gördük, balkon açıldı, sardunyalarım saçıldı, artık kışlıkları kaldırıp yazlıkları çıkardım ve sabahları yürüyüş yaparken parkta gördüğüm çiçek böcek içimi açıyor. Şimdi sıra balkondaki sardunyalara yeni arkadaşlar almak. Ama yine soğudu hava, yine yağmur varmış. Yeterrrr diye bağıracağım. Neyse geçen yazı hatırlayarak teselli buluyorum, ne fena kavrulduk, bu sene öyle olmayacağız kabul edelim. Güneşi görünce açılıp saçılalım, olmayınca da yine de buna da şükür diyelim. Benim parkdaki lalelerin rengini nasıl anlatsam acaba yeşil çimenlerin arasında, yeşil yaprakların arasından dimdik yükselen mor mu, morumsu pembe mi, koyu leylak rengimi, bordoya mı çalıyor diye tarifler uyduracağım bu güzelim renkteki laleler beni mest etti. Yeşil ile yanyana bu kadar mı güzel durur. Diğerleri de yakındaki seradaki bahçıvan amcadan öğrendiğim kadarıyla japon elmasının bahar çiçekleriymiş. Ne kadar güzeller katmerli gül gibi açıyorlar ve yeşil yapraklar arasında bebek pembesi renginde. Leylakları, erguvanları, mor salkımları da sevgiyle saygıyla selamlıyorum. Tabiat bu ayda bu kadar mı güzel ve renkli olur, boğazda, yollarda, bahçelerde, trenle geçerken nereye bakacağımı şaşırıyorum. Bu güzellikler için teşekkürler.

28 Nisan 2011

AÇILDI ÇOK ŞÜKÜR

Nihayet açıldı, yasak kalktı, ben de girebiliyorum, görüyorum ve yazıyorum. Birçok kişi DNS ayarlarını değiştirerek çoktan girdi ama benim gibi teknik özürlü birisi için bunu yapayım derken diğerini bozma korkusu yüzünden ha bugün ha yarın yaparım diyene kadar düzeldi işte. Bundan sonra biriktirediklerimi dökerim kelimelere artık. Hoşgeldim.

Cirque Du Soleil

Bu yazıyı bloguma giremeden göremeden yazıyorum. Aylardır yasaklandı, yasak kalktı ha şimdi açılacak ha yarın diyerek bekleyip içimde kalan yazıları döktürmek üzere yola çıktım. Çünkü blogger.com da kumanda paneline girip yeni kayıt için pencere açılıyor ama eskileri göremiyorum, blogu görüntülemek isteyince yasak diyor. Ne cinslikse bakalım bu da düzelir inşallah.    Aylar oldu bu gösteriyi izleyip hayran kalmıştım ve hemen yazmak istemiştim, tam da yasaklamaya denk geldi. Fotodan da göreceğiniz üzere en çok direklerle yaptıkları ve trapez gösterilerine bayılmıştım. Daha önceki gösterilerini DVD den seyretmiş biri olarak tiplerin yaş ve boy olarak ne kadar küçük oldukları dikkatimi çekti. Ama o hareketleri yapmak için de öyle olmak icabediyor valla. Ne hareketler, oyunlar, kıyafetler, renkler, ne kadar neşeli ve ustalık isteyen şeyler. Hayran oldum, ayran ayran seyrettim. Keşke her sene yeni bir gösteri ile gelseler. Fiyatlar biraz daha ucuz olsa ve çoluk çocuk herkes seyretse.

28 Ocak 2011

Müzik ve Sinema

Bu sıralar Aşkın Nur Yengi şarkıları dinlemek bana çok iyi geliyor, ne güzel besteler ve ne güzel bir ses. Pek özlemişiz, ne kadar çok olmuş onu dinlemeyeli. Yine hepsi güzel şarkılar, sadece 1-2 şarkıyı dinleyip kenara koyacağınız değil, her zaman severek dinleyeceğiniz ve çabucak eskimeyecek, dinledikçe güzelleşecek parçalar var. Benim favorim "Öpeyim Geçsin" ve "Ayrı Gayrı". Çok tavsiye ediyorum, alın evde, arabada dinleyin. İçiniz bir güzel olsun, ısınsın, aşık olun.

İki güzel insan bir araya gelip film çevirmişler. Çok beklentiyle gitmişim biraz şaşırdım ama sonradan düşününce epey etkileyici bir film olduğuna karar verdim. İnsanın aşık olunca nasıl değiştiği, kararlarının, davranışlarının, düşüncelerinin ve yaptıklarının ne kadar farklılaştığını anlatan, ilk bakışta hoş ve boş gibi duran ama ince ince bakarsan pek etkileyici sahnelerin olduğu bir film. Anne Hathaway ile Jake Gyllenhaal'ın oynuyorlar. Bence bu filmde çok şekerler, ikisinin de geleceğin parlak, olgunlaştıkça daha da güzelleşecek ve iyi oyuncular olacaklar. İkisini de pek beğenirdim zaten. Bence görün bu filmi.

Frida Kahlo Sergisi

Yeni senenin ilk sanat olayı benim çok sevdiğim bir sanatçının sergisine gitmek oldu. Pera Müzesinde "Frida Kahlo"sergisi var. Çok seneler önce hayatını okuduğum sonra sinema filmini gördüğüm ve kişiliğine, duruşuna, azmine, hırsına, sevmesine ve onca acıya rağmen hayatı bir yerde boşvererek yaşamasına hayran olduğum Kahlo'nun tabloları, kendi portre fotografları, kocası Diego Rivera'nın eserleri sergileniyor. Daha fazla olacağını hayal etmiştim, 40 yapıt gelmiş, bence görülmeli. Ama o müzede beni asıl şaşırtan "Çarlık Rusya'sından Sahneler" sergisi oldu. Bu sergiden haberim yoktu gitmişken onu da gezdik. Resimden çok anlamam, hele Rus ressamlarını hiç bilmem ama gördüğüm en etkileyici tablolar oradaydı. "Yaroşenko" "Repin" "Şişkin" "Makovsky" isimli Rus ressamların eserleri birer harika. Hele Yaroşenko'nun eserleri  biraz daha fazla bakarsanız adeta canlanıp konuşacaklar. Benim ilk okuduğum romanlar Rus romanlarıydı ve çok etkilenirdim, hem anlatılan atmosfer, soğuk ve kar, hem de aşk, sefillik veya Çarlık bir arada anlatılırdı ve hayalimde canlandırırken adeta orada olurdum. Bu tablolarda da gördüğüm sahneler aynı etkiyi yaptı, sanki resme girip orada oluyorsunuz. Ne kadar güzel ince detaylar, tiplerin her birinin farklı yüzleri, giysileri, ortam, tabiat ve portreler harikaydılar. Bu iki sergi de muhakkak görülmeli, Marta kadar devam edecek, haberiniz ola. Bu da en beğendiğim Frida Kahlo portre fotografı.

18 Ocak 2011

Temple Grandin

Pazar akşamı NTV de bu film oynadı ve daha sonra Otizm ile ilgili konuşmalar, destek programı falan devam etti. Otizmi ilk "Yağmur Adam" filmi ile öğrenmiştim. Dustin Hoffman ile Tom Cruise oynamışlardı. Otistik insanların zeka düzeyleri, bakış açıları, görüş tarzları ve düşünce yapıları bizlerden çok farklıymış, algılamaları çok değişikmiş falan filan bir sürü şey konuşulmuştu ve Türkiye ilk defa galiba otizm nedir öğrenmişti. Hatta bu filmden sonra çocuklarını anormal sayan anne babalar, teşhisi bir türlü konmamış tuhaf şeyler yapan çocuklarını artık adı konmuş bu durum ile başa çıkma yollarını öğrenip tedavi yolunda büyük adımlar atmışlardı. O günden beri bazen dergi sayfalarında, bazen reklamlarda bu konuda destek beklediklerini belirten derneklerin ilanlarını görürdüm ama açıkcası pek ilgilenmemiştim. Sonradan Mine Narin hanımın kurucu başkanı olduğu Tohum Otizm Vakfının bu konudaki çalışmalarını yurt çapında ilerletip çok faydalı işler yaptığını öğrenmiştim. Pazar akşamı bu seyrettiğim film, gerçek hayattan alınmaydı. Hem aslında otistik olduğu halde hayatta başardığı şeyler açısından gerçek bayan Grandin'e, hem de bu rolü başarıyla oynayan aktrist Claire Danes'e hayran oldum. Bu ne azim, bu ne gayret, bu ne başarı, bu ne zeka, kafa çalışması, beceriklilik ve daha bir sürü şey. Ama ufacık bir şefkat, sarılma, sıcaklık, sevgi sözcüğü olmayan, bunları yapamayan bir hayat yaşamak, çok enteresandı.  NTV getirmişti ekranlara bu filmi, tekrar oynatsalar bir kere daha seyredilir herkese seyretmelerini öneririm. Her an etrafımızda otistik bir çocuk ile karşılaşabiliriz, duyarlı olalım onlara yardım edelim, minimum ne yapabiliriz öğrenelim. Bir gün bir yakınımızın da otistik bir bebeği olabilir, eğitilebiliyorlar, dünyanın sonu değil.

11 Ocak 2011

Takı Atölyem

Benim mutfak çok bereketli bir yer, bütün hayatım orada geçiyor sanki. Bir başka atölye çalışmam da takı yapmak. Bundan 5-6 sene önce ilk yapmaya başlamıştım, o zamanlar bana yakın oturan bir arkadaşım yol göstermişti, nasıl yapılır, ne yapılır öğretmişti. Nereden incik boncuk alınır, hangi tür ipler kullanılır ve ne gibi tasarımlar yapılır o benim ufkumu açtı, sonra nerelerden ucuza alınır öğrendim ve kendime bir kaç tane, bazı arkadaşlara hediye diye birkaç tane birşeyler yapmıştım. Çalışırken insan kıyafetlerine daha bir özen gösteriyor ve her türlü takı, aksesuar kullanıyor. Sonra herhalde bıktım veya kaç tane daha yapacaksın ne zaman takacaksın hisleri ile bu işe ara verdim. Taşınma, ortam değişiklikleri falan filan derken evin bir köşesine tıkıştırdığım alet edevat ve boncuklarımı yeni yıla girmeden on gün önce tekrar gün ışığına çıkardım. Birdenbire bende el emeği göz nuru hisleri kabardı. Ayy pek özlemişim tekrar bir hevesle sarıldım onlara. Bir anda inanılmaz parçalar çıktı ve kendi kendime pek beğendim. Sonra bir anda onları gören arkadaşım iş yerindekilere göstermek üzere götürdü. Yeni yıl üstü belki hediye olarak alırlar diye düşündüm. Ve oldu da hepsi satıldı, bunlar o kadar spontane olduki şimdi düşününce kendime inanamıyorum ve o verdiğim 7-8 parçanın resimlerini çekmediğime esef ediyorum. Çünkü aç kalmış da bunları yaparak doyacakmışım gibi bir telaşla ve gayretle o kadar çabucak yaptımki ve elden çıkartmam, arkadaşımın iş yerinde göstermesi karşılığında 3-5 kuruş gelmesi mücize gibi oldu. Şimdi yine büyük bir hevesle yapmaya devam ediyorum, elimdeki malzeme tükeniyor alışverişe çıkmam lazım. Bu iş de yine bana terapi gibi geliyor, boncukları, ara süsleri, şekilleri tasarlamak, neyle ne yanyana olursa güzel durur gibi bakmalar, koymalar, değiştirmeler, dizmeler saatlerce sürüyor ve beni benden alıyor. İçim rahatlıyor, kafam daha çok çalışıyor, gözüm açılıyor, ortaya çıkan şekle bakınca da böyle bir hoşluk bir mutluluk geliyor. İnşallah bunu da kazanca dönüştürebilsem bana ne iyi gelecek. Aslında o kadar çok bu işi yapan varki, dağlar taşlar takı doldu, takıcı doldu ama olsun insanın eli çalışmalı, yaratıcılığını bir yere aktarmalı. Güzel bir his bu, verdiği doyum hissi hoş.

Evdeki Atölye Çalışmalarım

Geçen seneden beri ebru yapmaya çalışıyorum, bu sene de ayrı bir kursa gidiyorum. Geçtiğimiz yaz kurs bitince bu işe doyamamış gerekli alet edevatları almıştım evde de yapmak istiyordum. Yaz sıcak geçti teknemi açmadım, tatiller sonra bayramlar geldi geçti, kış başladı derken yıl bitiyor ben daha evde siftah yapamadım. Bu yılın ilk günlerinde artık bir açılış yapayım çalışayım dedim. Ev zaten kocaman değil, bu iş epey döküntüsü olan bir iş, en uygun yer mutfak, her yere gazete kağıtları döşeme, etrafa sıçramasın diye duvarlara, dolaplara kadar örtmeler, yaş olan ebrularu kurusun diye radyatörlere yakın alanlara gazete yaymalar, bir sürü boya kavanozları hazırlamak derken epey bir hazırlık gerektiriyor ne o 2-3 saat ebru çalışacağım diye. Sonra da bir saat toplaması sürüyor, elinde kalan en temiz iş en fazla 2-3 adet. Daha önce bu işi yapan arkadaşlar söylüyordu evde bu iş zor diye, illa bir atölye lazım diye çok haklılar, ben çok istiyorum çok özeniyorum içimde acaip yapma arzusu var, ennn yaratıcılık hisleri dalga dalga geliyor ama gerçekten hazırlaması, kurması, yapması, bitirip temizlemesi derken bütün bir gün buna ayrılmasına rağmen yetmiyor, kesmiyor. Ayrı bir oda olsa, orayı öylece bıraksan ve sonra tekrar devam etsen veya her an hazır bir ortam olsa ve senin içinden geldiği anda huşu içinde bir meditasyon gibi o masanın başına otursan ve içinden gelenleri aktarsan ne güzel olur. Çünkü yaparken gerçekten kendinden geçiyor insan, o şekiller, renkler, boyanın kıvamı, suyun durumu, sana cevap vermesi, boyalarla konuşmak, suyun üzerinde görünen ile kağıda çıkanlar, hepsi bambaşka bir dünya, başka bir haller durumlar. Orada bir hal oluyorsun, sanki sen değilsin başka bir an, başka bir sen, başka bir durum, böyle  ortam değiştiriyorsun falan. Çok mu abartıyorum bilmiyorum ama bana böyle şeyler oluyor işte. Yine de çok şükür bunları yapabiliyorum, istediğim zaman evde çalışabiliyorum, kursada da bilgimi arttırıyorum. İnşallah bir gün sergi açma arzum da gerçekleşecek.