23 Aralık 2007

MANZARA



Şöyle sabah geç kalkıp, mahmurluğu üzerinden atıp, çayını veya kahveni alıp gazeteyi önüne çekip gözlükleri taktınmı pencerenin kenarına ilişmek ne güzeldir. Hele dışarıda güneş varsa, kuşlar dallara, çatılara konup kalkıyorsa, hava çok serin ama temiz net bir hava, bayağı ayaz ama olsun camı açıp havalandıralım. Benim enn keyifli saatlerim sabah kahvaltı eşliğinde veya sonrasında gazeteye gömülmek. Şimdi evim parka bakıyorya, pencereden balkondan görünen manzaralar bunlar işte.

Karşı evlerin çatılarına martılar konuyor, konuşuyorlar, yiyecek arıyorlar, sonra hepsi birden havalanıyorlar, arada kargalar geliyor, havada birbirlerine rastlıyorlar, ağaçların dallarına konup öyle bekliyorlar, düşünüyorlar, sonra bir ses oluyor jet gibi havalanıp kaçıyorlar. Ağaçlar yapraklarını döktü iyice çıplak kaldı, şimdi arkalarında ne var ne yok meydana çıktı, gece ışıklı daha bir güzel oluyorlar, gündüz sanki hüzünlü, çıplak dallar, kurumuş yapraklar tek tük. İlk geldiğimde yemyeşillerdi, ne kadar çoktu arkası gözükmüyordu, fotograflarını çekemedim, sonra sarardılar, kızardılar, yine çekemedim, şimdi hepsi yerlerde, hatta onlar bile bitti, çöpçüler süpürdü gitti. Bu başlangıç olsun, kış ile başladık, bakalım dört mevsim görecekmiyim burada. Hava kapalıyken pek kasvetli, ama güneş olunca ışıl ışıl seyretmesi güzel.

BAYRAM


Bu bayram günleri hüzünlü günler bence. Şimdi aile büyükleri, anne baba varsa ve yakında oturuyorlarsa iyi, uzakta iseler, gitmek mi zor, kalmak mı zor, tatile gidip kafa mı dinlesen aile ziyaretleri mi yapsan ikilemi içinde buluyorsun kendini. Ayrıca artık eskisi gibi ev gezmeleri, büyükleri ziyaretleri de kimsenin merakı değil niyese. Eğer rahmetli olmuşlarsa daha da zor, özlemek, eski günleri aramak, kaç yaşına gelirsen gel, hala çocuk gibi hissetmek ve ellerini öpmek istemek ne kadar zor oluyor, hele mezarlarında ziyaret edip erken gittin diye konuşmak ne hüzün, ne acı veriyor. Hele ailede büyük kalmamışsa veya kalanlar da uzakta ise, hele sen buralarda yalnız birbaşınaysan eğer...
Diğer yandan o kurban kesme hikayesi, ne lüzumsuz ne iç burkucu ne zalimlik bence. Hele bir kaç gün önceden alıp bakıp, besleyip sonra da kesmek, ele güne dağıtmak ne adettir bu bilemem bir türlü. Kuzucuklar, koyunlar, büyük başlar ne varsa artık bıraksak da kırda bayırda otlasalar. Ben bayramları sevmiyorum, sadece tatil olduğu ve evde oturup ertelenen bir sürü şeyi yaptığım için ohh ne güzel deyip, tüm yukarıda saydığım duygularımı görmezden bilmezden geliyorum, kendimi tutuyorum, yok sayıyorum, yoksa dayanmak zor, çok zor geliyor.

Eskidendi onlar, çoook eskiden.....

9 Aralık 2007

Evim Evim Güzel Evim


Yeni evimin misafirleri gelmeye basladi. Ben de tekrar evde arkadaşlarımı ağırlamayı yaşamanın hoşluğuna kavuştum. Cuma akşamından beri gelenlerden güzel temenniler ve beğeni dolu yorumlar aldıkça kendimi daha iyi hissedip, ohh bee dedim. Taşınma, yerleşme, sığma, sığamama, kullanılmayanları verme, yer bulamadıklarımı ayırma gibi bir sürü detayla uğraştıktan sonra artık herşey yerine oturmaya başladı. Ne kadar zormuş, bir de şimdiye kadar kıyamadığım şeyleri vermek, bana gerçekden lazım olmayan şeyleri başkalarının kullanabilmesini sağlamak adına elden çıkarmak gayet hoş bir duyguymuş. Hafifliyorsun, ferahlıyorsun, rahatlıyorsun, herkese tavsiye ederim. Şimdi yeni davetlerin planını yapıyorum. Balkonumdaki çiçeklerin fotoğraflarını çekeceğim. Çok güzel hercai menekşelerim vardı, iyi hallerini kaçırdım, şimdi onların yerine bu mevsimin çiçeklerinden ekmem lazım. Ayrıca sakız sardunyalarım hala iyi gidiyorlar, hava biraz daha güneşli olsa yeni açılacak tomurcuklar var, bir tane de açelyam var, pembe pembe açıyor hala. Bakalım yine görüşeceğiz.
Bu yandakiler de yeni evimin uğurları........


26 Kasım 2007

Kasım

Havalar soğudu, artık son yaz günleri de bitti, ben de evime alışmaya çalışıyorum. Hatta bazen çok alışmış ve sevmiş de oluyorum. Salon ve mutfak aydınlık ya içim açılıyor, arka taraflar da pek karanlık ama boşver ne yapalım. Benim evin içindeki boyalar kurudu, kokusu bitti gitti derken şimdi apartmanın içi boyanıyor. Epeydir de boyanmamış, bitince pek temiz olacak, borular falan değişti, kapı baca daha güzel görünecek. Bu seneye yetişmedi, yaza da inşallah dış cephe yenilenecek, apartman dıştan içe yenilenmiş, güzelleşmiş olacak.
Üst katta çok şeker bir karı koca oturuyor, ara sıra parti yapıp şarkılar söylüyorlar, piyano çalıyor birisi kim acaba, dinlemesi pek hoş. Herkes çalışıyor, sabah akşam karşılaşıp selamlaşıp hatır soruyoruz, yine arabayı park etme mücadelesi veriyorum, kapının önünde boş yer bulacağım diye. Neyse bunlar da oluyor bir şekilde işte.
Bir arkadaşım hercai menekşeler almış bana, mutfak penceremin ve balkonun kenarlarına dizdim, sarı ve morlar pek güzel duruyorlar. Salona yeni perde yaptırdım, bayağı mücadeleli ve masraflı oldu ama pek romantik duruyorlar. Bir hafta sonu resimler çekeceğim ve buraya koyacağım inşallah. Mutfak perdeleri de takıldı nihayet.
Allah acıdı bana, soğuk hiç sevmem ya, bu ev de iyi ısınıyor, inşallah masrafları da çok olmaz. Parasızlık tak dedi yani, böyle ucu ucuna geçinmek ne zor, ne zor, nekkaddar zor bilemezsiniz.
Moralimin bozukluğu yüzüme yansımış, etrafdaki bazı arkadaşlar ne suratsızsın, biraz yüzün gülsün, aslında gülmek çok yakışıyor sana dediler. Hiç farkında değilim valla, dünya yıkıldı altında kaldım gibi gidip geliyordum, birden uyandım sanki, kendime geldim.
Herşeyin bir sebebi vardır, böyük imtahanlardan geçiyoruz, bu günler de geçecek tabi ki, iş ben benden geçmeyim. Sabir testindeyim, dayanıklılık testindeyim. Çok güvendiğim dağlara kar yağdı, yani bazı arkadaşların sadece iyi gün dostu olduklarını bir kere daha öğrenmiş oldum.
Yine yeniden tek başına hadi bakalım Dilek, ha gayret, dayan....

19 Ekim 2007

Yeni Ev

Sonunda oldu işte, yeni bir ev buldum ve taşındım. Semt değiştirdim. Hani birkaç ay evvel, Vişnezade mahallesinin ne güzel olduğunu yazıyordum ya, camii, imamı, ilk okulu, parkı falan anlatıyordum ya, işte ne içten dilemişim o mahallenin muhtarlığına bağlı bir yere yani Valideçeşme'ye taşındım. Yine 1. kattayım ama eskisinden daha yüksek, önümde de başka bir park var, ağaçlara, yeşilliğe bakıyorum, salon ve mutfak aydınlık ferah. Ama yine güneş görmüyor evim. Yıllarca güneş gören ev istedim bir türlü denk gelmiyor yaa, nedir benim bu çektiğim. Artık eylül de bitiyor, eski ev başıma yıkılacak diye panik içinde ve eski eve de artık kira vermeyim diye burayı bulunca, eh artık dedim, şimdiye kadar gezdiklerimin en hallicesi deyip tuttum işte. Ama gel de bana sor alışmak ne zor geliyor, 20 sene Nişantaşında oturduktan sonra oradan ayrılmak bana ne çok koydu bilemezsiniz. Ne kadar alışmışım, ne çok sevmişim, ne kadar güvende ve rahatmışım, gece gitmek, gelmek, gündüz ayrı bir sefa, bütün dükkanlar elimin altında, cıvıl cıvıl insanlar, belki biraz gürültülüydü ve trafik sorunu, park sorunu vardı ama nerede yok ki artık.

Burası daha sessiz, sakin bir yer, hepsi topu 6 daire zaten, balkonum var, kenarına hemen çiçekler dizdim, sardunya, açelya falan. Belki balkonda oturup bir kahve de içerim, hele şu içerilerin yerleşmesi bir bitse. Ne zor birşey taşınmak. Bütün herşey alt üst oldu, kimisi sığmadı, kimisi atıldı, bazıları hala kutuda duruyor. Perdeler bazıları uydu, bazıları uymadı, yani kafam dönüyor hala ne nerede diye bakınmaktan, bazen elli defa aynı yere gidip geliyorum.

İçimin ısınması da ayrı bir hikaye, yani ısınamaması, yani ısınacak da, daha zaman gerekir.

Ya ısınamazsam ne olacak ?.....

Kiralık Ev

Ne kadar zor bir süreç bu kiralık ev arama süreci. Emlak komisyoncuları ayrı dert, ev sahipleri başka bir cins. Bu ev sana büyük, tek başına nasıl oturacaksın diyen mi istersin, (Sana ne at koşturacağım) bodrumdaki evi bahçe katı diye gösteren mi istersin, kot farkından önden giriş altı olup, arkadan 2.kat olan evlere ne demeli. Çerceveleri, kapıları dökülen evi bir boya badana ile mis gibi olur diyen mi, badana yaptırıp, camları da pimapen yaptırdığı için ederinin bir katı kira isteyen mi. Kombili olunca kirasının yükseldiği, merkezi sistemle ısınınca da ne çıkarsa bahtına durumları. Kapıcısı olan var, olmayan var, kapının önünde ayakkabıları çıkaran var, hiç kimsenin birbirini tanımadığı kim kime dum duma evler var.

Ben bu süreçlerden nasıl geçeceğim ve bir ev bulacağım diye dertlenirken nihayet karara vardım.

30 Ağustos - 8 Eylül

En son tatil anılarımı yazmışım, ne kadar keyifli geliyormuş yazı sesim. Aradan günler geçti ben buraya bakamadım bile. Şimdi yavaş yavaş yakın geçmişe dönerek neler oldu bitti döküleceğim.

Temmuz, Ağustos, Eylül ev aramakla geçti. Bu arada eylül başında yine bir hafta tatil yaptım, evde koli yapma bunalımlardan kurtulmak üzere, hava değişikliği ve enerji yüklemesi yapmak için. Yine küçükkuyu'ya gittim. Bu sene parasızlıktan ve zamanın kısıtlı olmasından dolayı böyle takılıyoruz. 30 Ağustos tatilini birleştirip eylül ilk haftası oralarda olmak ne güzeldi. Deniz dümdüz, sanki pürüzsüz öyle dingin durgun, güneş acıtmıyor, bunaltmıyor, akşamları hafif serinleme, incirler, üzümler bir yanda. Yürüyüş yaptım, adaçayı içtim, kitap okudum, uyudum, pazara gittim, meyvaların, sebzelerin hepsini almak istedim. Pembe domateslerimden buldum, tadını çıkartarak yedim, çekirdeklerini ayırdım.

İşe dönünce yine aynı tas aynı hamam dedim. Ev arama krizi ikiye katlandı. Artık evi yıkacaklar çıkmam lazım. Karşı komşum ev bulmuş gidiyor, pek mahzun oldum. Üst kattakiler zaten gidiyordu. Ben ne yapacağımmmmmm......

8 Ağustos 2007

Idatur Temmuz 2007












Son 15-20 senedir yaz tatilimde hep aynı yere bir kere gider oldum. Tatilin bir haftası illa burada, ya baharda, yaz başında ya da sona doğru. Bu sene, baharı, yazin ilk ayını kaçırdım, ilk izin haftamda temmuz ortasında geldim. Dediğim gibi her sene gelince insan adeta evine gelmiş gibi oluyor, resmen özlüyorum. Çünkü çok rahat ediyorum, odam denize on adim, kocaman, yayıl yayılabildiğin kadar. Bu sene klima koymuşlar, pek ihtiyaç olmuyordu ama bu anormal sıcaklar mecbur kılmış, gece uyurken iyi oldu. Bahçeyi daha da güzelleştirmişler, çeşit çeşit çiçekler, zakkumlar, incir, zeytin, mandalina, nar, iğde ağaçları, yemyeşil çimler, hurma, palmiye ağaçları altında hamaklar, ister deniz kenarında tahta şezlonglar üzerinde ister çimlerde koltuklar, yataklar üzerinde serilmece. Yemekler enn nefasetinden bol kepçe, akşamüstleri çay yanında poğaça, veya hamur ikramları, sabah kahvaltı açık büfe, meyvalar, zeytinler, peynirler, köy yumurtaları, reçeller, domatesler yeme de yanında yat cinsinden. Habire yiyecek sayıyorum ama burada bulamadığım şeyler değil belki ama lezzetleri bir başka işte, ya da orada bana öyle geliyor.


Sadece gittiğimden son 3 gün kalana kadar deniz çok dalgalıydı, poyraz esmesi dinmedi bir türlü, bilhassa 11.00 de baslayıp akşam üstü 17.00 ye kadar ne çok esiyordu, deniz alt üst oluyor, senin de deniz kenarında oturman zorlaşıyordu. Böyle zamanlarda ya odaya çekilip kitap okumaca, sonra kestirmece, ya da komşu evdeki tanıdıklara gidip kahve içmece yaptım. Geri kalan zamanlarda da çok yüzdüm. Hele son üç gün var ya, durdu zaman durdu dünya. Deniz oldu bir çarşaf, az gün kaldı diye ben 20.30 a kadar denizde. Güneş batıyor, gökyüzü kızılımsı, portakalımsı oluyor, sonra pembemsi, deniz oluyor eflatun renginde, kimsecikler yok, kıpırtısız, kımıltısız bir eflatun deniz ve pembe gökyüzü, ben yüzüyorum, ahh ne saadetti valla. Sonracıma,

* Geceleri kumsalda sırt üstü yatıp yıldızları seyrettim,
* Yeni ay (hilal) gördüm, incecik pırıl pırıl, ilk gece tam önüne de yıldız gelmişti,
* Sabah erkenden kalkıp denizin serin kokusunu içime çektim, yürüyüşe gittim, taa limana kadar gidip adaçayı içtim, sonra gelip denize girdim, sonra kahvaltıya gittim,
* Balıkçıların ağ toplayışını seyrettim, suyun yüzüne çıkarken balıkların gümüşi parıltısını ve oynaşlarını gördüm,
* Martıları seyrettim, oranın martıları buradaki gibi tavuk kadar değil, bayağı Richard Bach'ın romanının kapağındaki resimdekiler gibi kocaman kanatları olan küçük bembeyaz martılar, balıkçıların tepesinde dönüp durdular,
* Köy pazarına gidip, neredeyse bütün tezgahlara elledim, birşeyler tattım, aldım, taze sebzeleri, meyvaları seyrettim, 1/2 kg almak istediğim şeyleri neredeyse 1 kg yakın doldurmalarını, domatesin kilosunun 500 kr oluşunu gördüm, (migrosda 1,5 YTL) dağ çileği aldım yedim, hormonsuz şekilsiz, ufak tefek kokulu mis gibi.
* Nihal Yeğinobalı'nın "Gazel" kitabını bitirdim, Zülfü Livaneli'nin " Leyla'nın Evi" ni yarıladım.
* Meditasyon yaptım, yukarıyla konuştum, düşüncesiz kalmaya çalıştım, üzüldüm, sevindim, düşündüm düşündüm, ne olacak benim halim dedim.
* Bronzlaştım, daha çevik oldum, hafifledim, şişlerim indi, ödemlerim gitti, zayıflayamadım ama dinç oldum.
* Oranın havası çok temiz ve çok hafif ve çok pozitif yaaaa, buraya gelince ağırlaşıyorum ben.
İşte bir küçükkuyu sevdam böyle geçti, darısı 2. tatilime (yapabilecekmiyim acaba???) .





Imeceevi


Düştük yollara gittik buralara. Imeceevi ' ne vardım, Ismail bey karşıladı beni, önce bir nefeslendim, sonra çevreyi gezdik, sonra da beni kulübeme yerleştirdi. Etrafda tavuklar, keçiler, kuzular, kazlar, hindi bile var, civcivler, horozlar var. Kuzuların sabahları meee lemeleri horozları bastırıyor. Misir, domates, patates, biber, bal kabağı, nane, patlıcan, kavun, roka, maydanoz, semizotu tarlaları var. Tarla dediysek öyle kocaman değil ama ufak çitlerle çevrilmiş alanlar. Yeni ekim, daha sonra büyüyecekler, gelişip çoğalacaklar. Şimdilik böyle, doğal tohum, doğal tarım, doğal gübre ile yetişip doğal ürünler olarak soframıza geliyorlar.
Sabah kahvaltılarındaki rokalar, semizotları ne körpeydi. Köy ekmeği, diğer bahçeden zeytinler, baharatlı zeytinyağına ekmek banmalar, ezine peyniri, domates, tatlı kırmızı karpuzlar ne lezzetliydi. Öyle bir yiyorsun ki, öğleni atlıyabiliyorsun, yok istersen öğlende de ayrı nefasetler. Ben sağa sola kaçıyordum yemeyim diye. Akşama ya balık, ya patlıcan oturtma, ya mercimekli köfte, salata zaten aile boyu, mangalda köfteler, karpuz herzaman...
Deterjandan tut, elektriğe, sabundan zeytinyağına herşeyi tabi yollardan, kimyasal katkıları (minimumda) tutarak kendileri yapmaya çalışıyorlar, yemekler orada kalmaya gelenlerle el birliği ile yapılıyor. Hep beraber yeniliyor, hep beraber kaldırıp konduruluyor, tam imece usulü.

Tohum depoları var, özenle çiçek ve sebze tohumlarını saklıyorlar, tohum bankası oluşuyor sanırım. Elektrik demiştim, bisikletten yapma bir elektrik üretimi aleti var, isteyen üzerine çıkıp hem spor olsun diye bisiklet çeviriyor, bu şekilde elektrik üretiliyor, bunu da bahçeyi aydınlatmada kullanıyorlar, çok gır bir o kadar da üretime katkı mevzuu.
Ben kısa bir süre kaldığım için bu seferlik gözlemleme, tanışma şeklinde oldu. Benim onlara katkım, masayı toplamak, bahçeyi sulamak, hayvanlarla konuşmak, orta alandaki tahta sedirler üzerinde yayılmak, kitap okumak şeklinde oldu, bir dahaki sefere daha çok inşallah.
Sadece temizlik konusunda biraz titizlendiğim için, bu işlere bakacak eleman azlığı var, onlara tavsiyem daha fazla kalıcı eleman bulmaları, bu tip sabit görevler için misafirlerden veya gönüllülerden medet ummak değil de bunu daha profesyonelce yapmalarıydı.
Çıkan çöpler ayrı ayrı kaplara konuluyor, herbirşey hayvanlara yem, bitkilere gübre olarak falan tekrar kullanılıyordu. Bir de su daha fazla olmalı, heryer daha fazla sulanmalı ve bazı yerlere çim alanlar yapılmalı ki toz kalkmasın, ortalık daha canlı, sıhhatli gözüksün.
Kulubeler kontraplak denilen maddeden yapıldığı için gündüzleri pek sıcak oluyor, odaların içindeki halılar atılıp yer döşemeleri tahta yapılabilir bence. Sinek sorunu için de her pencereye tel şart. Tuvalet ve duşlar oda dışında olduğu için yine benim gibi cinsler burada biraz zorluk çekebilirler. Gecenin bir yarisi veya sabahın körü çişin gelince odadan çıkıp ilerideki tuvalete gidiyorsun tıpış tıpış. Ortalıkdaki incir ve zeytin ağaçları çok güzel, incir kokuları harikaydi.
Deniz, o kıyılarda zaten çok güzel, belki biraz taşlık olması mahsurlu ama deniz ayakkabılarınızı unutmayın iyi olur. Sahildeki şemsiyeler, şezlonglar tam yayılmaca.
Seramik fırını var, seramik yapma değirmeni var, hani ayakla çevirir, elle şekil verirsin, ben oradayken yeni üzeri sıvanıyordu, seramik çamuru yapamadık.
Sonra bol sohbet var, gece karanlıkta sedirlere serilip yıldız seyretmece var, deniz, hayvan gübresi, bahçedeki domates kokuları var. En tazesinden adaçayı, kekik, sarı kantaron otu, lavanta var, ufak bez keseler içinde satıyorlar. Halis zeytinyağı, zeytin, ev yapımı reçeller var, köyün dağlarından bal var. Yani geçerken bir uğrayın, bakın, bir çay için, size de uyacak birşey vardır muhakkak. Küçükkuyu'dan Assos'a giderken 5. km de.


13 Temmuz 2007

TATİL




Gidiyorum bütün aşklar yüreğimde.....


Pardon bütün tatil özlemim yüreğimde, denize, yüzmeye, uyumaya, dinlenmeye, tabiata, toprağa, çiçeğe, böceğe gidiyorum inşallah. Yine köyüme, son 25 senedir gittiğim yere, yine yeniden. Kaz dağları etekleri, önce 3-4 gün bir doğal hayat çiftliğinde kalacağım, arınmaya, organik beslenmeye, elele neler yapılırmış görmeye, herşeyin doğalını yaşamaya, yeni şeylerle karşılaşmaya, yeni dostlar tanımaya. http://www.imeceevi.com/

Sonra Küçükkuyu Idatur Motel de yan gelip yatma, birikmiş kitapları okuma, sabah erkenden yürüme, yüzme, denizi saatlerce seyretme, az yemek, çok uyku, kafayı boşaltma, sessizlik, birkaç kilo verip dönebilmek. İşte tek hedefimiz dağlar, denizler, yolumuz açık olsun.




Jazz

Yine yeniden bir kere daha Ist. Caz Festivalini yaşıyoruz. Bu sene zaten son birkaç yıldır olduğu gibi Istanbul konserden ve festivalden geçilmiyor, her sene yeni açılan yerlerle beraber bir konserler dizisidir gidiyor. Eskiden sadece tv de seyrettiğimiz veya sadece CD lerde, kasetlerde dinlediğimiz gruplar, şarkıcılar peş peşe geliyorlar ve Istanbul'u sallıyorlar. (Bu kelime de çok hoşuma gider, yeri geldiğinde çok güzel ifade eder duygularımı). Mesela "Shakira Istanbul'u salladı" diye yazdı gazeteler. Nasıl uydu dimi, gerçekden muhteşem olmuş konser ben gidemedim. Neyse benim gittiklerimden iki tanesi aşağıdaki gibiydi. Harbiye Açık Hava Tiyatrosunda iki konser dinledim, seyrettim.
Robin Gibb, seneler önce (yani '80 li yıllarda) abisi Barry Gibb'in yakışıklılığından gözümüzün döndüğü Bee Gees grubunun üyesi olarak şarkı söylerken, sonradan (kardeşler arası anlaşmazlık diyelim) ayrı başına bir orkestra ve bir tanesi çukulata fıstık olan 3 kişilik vokal eşliğinde sahneye geldi. Kendisine 2 beden büyük gelen takım elbisesi ve mavi-mor karışımı gözlükleri ile pek mütevazi, pek halim selim duruyordu. Ahmet Ertegün ve Arif Mardin'e olan şükranlarını, müziklerine yaptıkları katkıları anlatıp saygı ile andıktan sonra grupça söyledikleri şarkıları döktürdü. Bence bizden de o kadar ilgi beklemiyordu, hem şaşırdığı için hem de memnuniyetinin ifadesi habire başparmak havada bize çok iyi işareti yapıp durdu. Bizi seneler öncesine götürdü, odamızın duvarlarına resimlerini astığımız günlerin anıları eşliğinde şarkıları hep bir ağızdan söyledik. "Stayin alive, Words, Night fever, How deep is your love, gibi...
Ne güzeldi, orta yaşa merdiven dayamışlar da biraz geç de olsa açıldılar, sonuna doğru ayakta danslarla şarkılara eşlik ettiler, bis yapmaya geldiklerinde iki parçayı tekrar yorumlayıp bizi hatıralarla başbaşa bıraktılar.

Geçen akşam da Wynton Marsalis, Lincoln Ork. eşliğinde çıktı sahneye. Aman pek cool takıldı, hiç kendini öne çıkarmadan ben değil, biz anlayışı ile çaldılar. Sadece şarkı anonslarında konuştu ve bir defa öne gelip solo yaptı, halbuki ben şöyle Miles Davis vari birkaç solo attırır diye bekliyordum, doymadım. Orkestra üyelerinin hepsi de teker teker döktürdüler. Elemanlardan Ted Nash'in bestesi "Dali - Matisse - Picasso" isimli üç parça pek güzeldi, ilk başta da John Coltrane besteleri ve bestecisini anlamadığım "Peace" isimli bir parça çaldılar, çok güzeldi bayağı hoşuma gitti.
Böyle ılık bir yaz akşamında açık havada gayet hoş, (hadi magazin diliyle söyliyelim) elit bir topluluk ile bu konseri dinlemek o atmosferde bulunmak pek çok hoş oldu.
Zaten belli ki davetiye var diye gelenler ve de tahminime göre bu müzikden anlamayanlar yahut hoşlanmayanlar ilk yarım saatten sonra çıktılar, belki Reina'ya veya Sortie'ye koşmak daha cazip gelmiştir, ama kalan sağlar iyi dinleyiciydiler. Yeni konserlerin Istanbul'u sallamasına kadar şimdilik böyle....

9 Temmuz 2007

TV Dünyası

  • Lost dizisini seyredip salı akşamları (kaçırdıysam pazar akşamları) sinir küpü içinde kalakalmam ne zaman sona erecek. Niye ben de gelecek bölümleri internetten indirip topunu birden seyredip rahatlayamıyorum.
  • Bu dizi ne şekil alacak nerelere gidecek de biz de kafayı yiyeceğiz.
  • Yahutta niye geçmiş bölümlerin DVD leri çıktığı gibi gelecek bölümlerin de çıkmıyor. Nasıl daha bizde vizyona girmemiş filmler geliyorsa bunları da getirseler dimi ama ???
  • Dizi deyince "Six Feet Under" dizisini seyreden varmıydı, son 2-3 bölüm nasıl da yerlerimize yapışıp seyrettik ve iki gözü iki çeşme olduk. Nathan nasıl öldü yaaa, olacak şeymiydi. Ama bu kadar güzel dialoglar yazılan, bu kadar güzel senaryosu olan ve müziği, çekimi, tipleri, konuları ile 1. sınıf olan bir diziyi yine aynı şahanelikle bitirdiler, gözüm kaldı doyamadım. Keşke yenibaştan bir daha verseler.
  • Aynı şekilde yerli dizilerden "Hatırla Sevgili" de de gözüm kaldı Acaba ne olacak ???
  • Şimdilerde Okan Bayulgen'in " Bu size lazım" sohbet programlarını seyrediyormusunuz, her akşam geç saatte olmasına rağmen merakla izliyorum. Ne değişik kişileri, seçime katılacak bağımsız adayları çıkarıp konuşturuyor.
  • NTV de de yine seçimle ilgili Kürşat Başar ve Çiğdem Anat'ın bir programı var ama gayet ciddi, güzel konuşmanın ortasında Anat'ın azarlar gibi müdahaleleri veya Başar'ın işi sulandirması ortalığı bozuyor. Yoksa bana mı öyle geliyor.
  • Seçimle yatar seçimle kalkar olduk, gecenin geç saatlerine kadar bunları takip edeceğim diye helak oluyorum. Bilgilenme adına, bizi temsil edecekleri tanıma adına.....

Vişnezade 2


Vişnezade parkının yeni resimlerini de çekmiştim ama ne kadar uzun oldu yine buraya koyamadım, hem de iki satır yazamadım. Şu bunalım sıcaklar olmasa hergün gideceğim bu parka ama klimalı ofisden çıkmamak işime geliyor. Neyse o feci haftayı atlattık ama ofisde bir gün klima arızası yüzünden buharlaşıp yok olmamıza az kalmıştı. Resmen ekşi ekşi koktuk hepimiz, ben de 18.00 bekleyemeden kaçmıştım. Şimdi elektrikler kesilecek diye ödüm kopuyor.
Bu park çok güzel, bayağı büyükçe, sanki birbirinden ayrı bölümler var gibi kıvrılan yollarla ayrılıyor, öğlen güneşin durumuna göre başka başka bölümlerde oturabiliyorsun veya bir taraf daha serin olabiliyor. Ben yemeğimi ve gazetelerimi oraya götürüp bir yandan yiyip içerken bir yandan da gazete okumaya bayılıyorum. Benim gibi başka hanımları da görüyorum kitaplarını alıp gelmişler, sessiz sakin okuyorlar bazı beyler kahveye gideceğimize buraya gelelim diyorlar herhalde, bankın üzerinde bir sohbettir gidiyor. Şimdi okullar da kapandı ya iyice sakin oldu ortalık. Seyrek olarak da torunu ile gelen anneanne veya babaannelere rastlıyorum. Buraya iyi bakalım, her zaman lazım olacak bize.































31 Mayıs 2007

Vişnezade 1


Bilirmisiniz Maçkada Vişnezade diye bir mahalle var. Swiss Otelin arkalarında, Vişnezade sokak, Vişnezade parkı, Vişnezade Cami ve Vişnezade muhtarlığı var. Ayy ne kadar şirin bir yer, ne kadar asude bir semt, ne kadar şahane evler var orada, hepsinin balkonunda, penceresinde kıpkırmızı sardunyalar var, daracık bir sokak ama iki adımda Akaretlere çıkıyorsunuz veya dört adımda Teşvikiye'ye uzarsınız. Mütevazi ufak bir cami var, ağaçlar arasında saklı gibi, Müezzin Efendinin sesi pek güzel, avaz avaz haykırmadan söylüyor ezanları. Yanında bir ilkokul var, bahçesi derya deniz manzaralı, çocuklar böyle denize nazır bir ilk okulda okuyup, tenefüslerde bahçede koşup oynarken denize, boğaza bakıp geçen gemileri görüyorlarmı acaba ? Onun da yanında park var, bir cephesi de Akaretlere bakan aslında kocaman bir park. Ben Vişnezade sokak ucundaki kapıdan giriyorum, ne güzel ağaçlar var, içinde heykeller var, bir bölüm "Şairler Sofrası" diye anılıyor, Necati Cumalı'dan, C.Sıtkı Tarancı'ya kadar 5-6 şairin heykelleri dikilmiş. Hepsi böyle bahçede sanki bir masa başında gibi, resimlerini çekip tekrar yazacağım orası ayrı bir hikaye. Ama benim taraf okula yakın taraf, bazı öğlenler yemeğimi, gazetelerimi alıp gidiyorum orada oturuyorum, ister güneş gören bir bankın üzerinde, ister gölgede kal. Etrafdaki erguvan ağaçları yerlere dökülmüş eflatun bir örtü serilmiş gibi, hemen yanında yemyeşil ağaçlar, dallar, çiçekler. Orada oturmak etrafı seyretmek nasıl güzel anlatamam, yaşamak lazım.
Böyle yeni yerler keşfetmek ve hele oralarda yaşamak çok hoşuma gidiyor, çok güzel oluyor. Buradaki evler belli ki eski apartmanlar, hiç modern görünüşlü değil, veya çok şık değiller ama böyle ağır ve görmüş geçirmiş havaları var, balkon pencere yapıları, apartman girişleri, eminim içinde yaşayanlar falan eski aileler, belki yıllardır orada yaşıyorlar, hiç bir şımarıklığa, sonradan görmüşlüğe, abartı veya özenti olmadan, vakur, soylu ama çok da mütevazi. Manzaranın, komşuluğun, sokağın, yerin özelliğini ve güzelliğini bilen, tadını çıkaran ve hazmetmiş kişiler.
Ben de burada yaşamak istiyorum, ne olur orada bir kiralık daire veya sıkışmış acilen satılık diye bir ilan göreyim. Önüm yeşil bahçe, sonra lacivert deniz, balkonumda kırmızı sardunyalar, ben vişnezadede otururken diye anlatayım çookk sonraları.... Keşke, inşallah.......
Bu çiçeklerin (ağaç gibi) adını bilen varmı acaba ? Mayısın başında açtılar, yol boyunca sıralanmısşlardı, ne güzel kokuyorlardı, böyle harika sarı sarı açtı çiçekler, şimdi artık tohuma kaçtılar. Ama bir türlü adlarını öğrenemedim. G-Mall 'dan Nişantaşına çıkarken yol boyunca hep vardı. Bilen bana da söylesin lütfeeennn....













28 Mayıs 2007

Domatesler



Bu sene yine yeniden heveslendik, bizler PDA üyeleri (www.pembedomates.blogspot.com) siteden de göreceğiniz üzere, yine tohumları paylaştık, yine onları çimlendirdik (ben beceremedim, benimkiler çok cılızdı durmadılar). Tohumları fide yapabilenler birbirine verdi, bahçede tarlada yapanlar hele, çok çok fideler dağıttılar. Onları saksılara diktik, şimdi bekliyoruz tutsunlar, gövdeleri kuvvetlensin, dalları boyun bükmesin ve canlasınlar çiçek vermeye çalışsınlar, sonra da pembe domateslerimiz gözüksün.
Bu ne kadar heyecanlı bir süreç biliyormusunuz? Geçen sene de ne merakla yapmıştım, tabi daha çok acemiydim ama yine de 3 peynir tenekesinde onları bütün bir yaz ve sonbahar boyunca bakmıştım, hatta kasımda bir tanesi erik kadar domates vermişti, sonra güneş yeterli olmadığı için büyüyemedi, iyice pembeleşemedi, dalda ağır geldi boynunu bükmüştü. Ama o yaprakları koklamak, onun geliştiğini izlemek uzun bir serüven ve aynen çocuk bakar gibi birşey. Bu sene yine yeniden diyerek yola koyulduk.
Bu işin kurucusu sevgili dostumun bana verdiği fidelerden bir arkadaşıma daha verdim ve Sapanca yollarına düştü. Bakalım kaç fideden kaç tanesini domatese dönüştürebileceğiz, pembe pembe sevineceğiz sonra.

Sinema, Spor, Politika, v.s.


Sinema,
Cannes Film Festivalini seyrettinizmi ? Yıllara meydan okuyan Jane Fonda, Carole Bouqet, Charlotte Rampling, hele sunucu muhteşem kadın Diana Kruger nefisdiler. Ya benim gençliğimin, şimdinin ve geleceğimin tek aşkı Alain Delon’u gördünüzmü ? Şu acımasız yıllar onu bile bu kadar yaşlandırdıysa biz ne yapalım artık. O güzelim adamın saçları seyrelmis, yüzü kırışmış, gözlerinin rengi solmuş, ama duruşu, kilosu hala yerinde çakı gibiydi. Onu tv de görünce pek bi üzüldüm, pek bi dertlendim. Ama eski unutulmaz aşkı Romy Schneider için saygı duruşu istedi ya, (29 Mayıs 1982 ölmüştü) bravo dedim, bu vefa örneği anca bu adama yakışırdı. Gençliğimde nasıl takip ederdim bunları, bu kadar birbirine yakışan bir çift daha yoktu. Her gece ne olur Alain Delon rüyama girsin diye dua ederdim. Bazen TV5 de sohbet programlarında rastlıyorum, her ne kadar fransızcadan çok anlamasam da italyancaya benzetip takip etmeye çalışıyorum, zaten maksadım adamı seyretmek. Ahh Alain Delon ahhhh!!!.
En iyi senaryo ödülünü kazanan Fatih Akın nasıldı, valla iftahar ediyorum o çocukla, ne güzel şeyler yapıyor ve memleketini hiç unutmuyor, aynen Ferzan Özpetek gibi. Nurgül Yeşilçay da ne alımlı ne güzeldi, aferim onlara pek yakıştılar oralara. Ahh bir sinema ile ilgili bir işe sap olamadım ya nasıl yanarım....
Politika,
Yıllardır niye diye sorar dururdum, dört gözle beklerdim, enn karizma, enn bilgili, en boylu poslu, geleceğin Başbakanı bile olabilir dediğim İlhan Kesici, niye seçimlere girmez, niye milletvekili olmaz da bilgisini, birikimini aktarsın, bu meclisde işe yarasın diye. Neyse giriyor işte, hem de CHP den, inşallah Baykal onu yemez ve yedirmez, bence az kalmış kıymetli adamlardan birisi o.
Spor,
Fenerbahçem nasıldı ama, böyle 100. yıla, böyle şampiyonluk, böyle kutlama, ancak Fener’e yakışır işte. O stadda olmayı nasıl isterdim, o ışık, havai fişek, ses, balon gösterisi ne muhteşemdi dimi. Aslanım Fenerbahçem sen çok yaşa.
Sağlık,
Sıcak hava başağrısı yapıyormuş, işte ben hep söylüyorum da ters ters bakıp, senin de başın zaten hep ağırır diyorlardı. Şimdi gazete yazdı, sıcaklık damarları genişletip baş ağrısına sebep oluyormuş, valla bana çok oluyor, onun için biraz açık havada gezeyim, sıcakdan off diyeyim, eve başağrısı ile dönüp hemen yatmak istiyorum, aynen cmt günü olduğu üzere.
Bu yaz yandık desenize, su da yok ne yapacağız acep ???

29 Nisan 2007

ÇAĞLAYAN


Yine yürüdük, hep beraber yanyana, yaşlı, genç, baş örtülü veya beli çıplaklar, 60-70 yaşındalar, 5-6 yaşındalar , hatta annesinin babasının omuzunda gelenler ve pusette oturanlar. Biz arkadaşlar Şişlide buluşup oraya 13.00 civarı vardık, herkes sabahtan çıkmış gelmiş bile. Yollardaki insan seli, her yönden oraya doğru gelenler harikaydı. Bu kadar çok bayrağı ne 19 mayıs, ne 29 Ekim törenlerinde görmedim. Hepimiz ne kadar çoşkuluyduk, bayrama gider gibi, gayet düzgün, gayet disiplinli, birbirine saygılı bir düzen içinde. Milletimiz bilirsiniz bir konsere girerken, otobüse binerken, sinemadan çıkarken bile itişip kakışır, bunu görürüz hep dimi. Burada yok böyle birşey, en çok buna şaştım kaldım. Şans eseri diyeceğim, en arkada olmamıza rağmen adım adım önlere kadar geçebildik, meydana yakın bir yerde konuşlandık, en azından sahneyi görmesek de konuşulanları duyalım istedik. İlk çıkanları kaçırmışız, Bulutsuzluk Özlemi'ni duyamamıştık, Rutkay Aziz Nazım'ın şiirini okuyordu, tv de gördüm ne çoşkuluymuş meğerse. Türkan hn, Necla hanım ne güzel konuştular, Nur hn ne kadar heyecanlı ifadelerle çoşturdu bizi, en son Tuncay Özkan iyice ateşlendirdi hepimizi. Her sözünde topluca tepkilerimizi, ya bahsettiği kişi veya konulara göre yuhhh diyerek veya eveeet diyerek dile getirdik, Çankaya'ya çıkartmıyacağız diye söz verdik. Laiklik, demokrasi, cumhuriyet üzerine bağlılığımızı tekrarladık, sol partilere birleşin diye bağırdık. Yazılı pankartlar memleketim insanının ne yaratıcı olduğunu gösteriyordu, bunları ara sıra sözlü olarak da tekrarladık.
Beni enn çok vuran şarkılar oldu. O dalgalanan, o kadar çok sallanan bayraklar arasında Ayten Alpman ile "Memleketim" şarkısını söylemek, Edip Akbayram ile "Aldırma Gönül" ve "Eşkiya bu dünyaya hükümdar olmaz" şarkılarını söylemek tüylerimi tiken tiken etti valla.Gerçekten bu memleketi seven, şeriata karşı çıkan, demokrasiden başka bir idare şekli bilmeyen ve hepimizi birden kucaklayacak bir cumhurbaşkanı isteyen, samimiyetle kardeşce yaşamak isteyen bu güzel topluluk gözlerimi yaşarttı, içimi ferahlattı, çok etkilendim.Sonra program bitince yine olduğumuz yerde geriye dönerek, yine sloganlarla, şarkılarla, her birini defalarca söylediğimiz "Dağ başını duman almış" ve "10.yıl" marşları ile dönüş yoluna geçtik. Çağlayan, Mecidiyeköy, Şişli, Osmanbey derken ben ayrıldım, grup Taksim'e devam etmiş. Ama dönüş yolunda geçtiğimiz her yoldaki evlerden sarkan bayraklar, ellerinde sallayan insanlar, pencereden balkondan bize el sallayan veya marşlara eşlik eden insanlar, bir de, balkonda gördüğümüz elinde bayrak olan yaşlı bir amca veya teyzeyi bizim durup alkışlarla ona eşlik edip sonra tekrar yürümemiz görülecek şeylerdi. Insan içindeyken anlamıyormuş, orada olduğum halde akşam tv den seyrederken tekrar gözlerim yaşardı.

Tayyip saysana, kaç kişiyiz baksana..... Bin dirilmiş kıtalar.....




Canım sıkılıyor 28.04.2007

Gecenin bir saatinde bunlari yazmama sebep bu son günlerde olan bitenler cok canimi sıkıyor benim. Bugünlerde birbirimize gönderdiğimiz maillerde de gördüğümüz gibi,dörtbir yandan düşmanlıklarla sarılmış memleketimiz, bir yandan bölünme planlari doğrultusunda masaya yatırılıyor, bir yandan da üç tane kuklanin elinde oyuncak olup gidiyor.
Böyle traji-komik bir seçim yapmaya çalışma çabalarını da yüzlerine gözlerine bulaştırdılar esef ediyorum. Hiçbir uyarıdan uyanmadıkları gibi, onca yürüyüş, onca konuşmalardan da ders çıkarmayıp burunlarinin doğrusuna gidiyorlar, canim sıkılıyor. Derken dün gece gelen muhtıra, arkasindan Çiçek'in veciz cevapları, yorumlamalari, pes yani dedim.
Üç yaşımdan beri her on yilda bir darbe görmüs bir vatandas olarak, 12 Eylülden 1980 den sonra artik iyice tüylerim diken diken olur. Nitekim'in bir yerleri sızlıyormu diye düşünürüm ama hic orali bile değil pişkin, hala da laf etmeye yetkili buluyor kendini. Hoş ona mikrofon uzatıp yorum soranlarda kabahat ama neyse. Bu kadar darbenin memleketi nerelere götürdüğünü ve bugün nerede olduğumuzu görünce daha çok canım sıkılıyor
Ama bu sefer sanki Büyükkanıt birşey yapsın diye duaci olacağız neredeyse gibime geliyor.
Tek tesellim 14 Nisanda Ankarada yaşananlari gördük duyduk, şimdi de yarin 29 Nisanda Istanbulda benim gibi düşünenler var, beraber olacağız diye seviniyorum.
Yoksa geleceğe ait ümidim gittikce azaliyor, kırılıyor, gittikçe daha cok endişeleniyorum ve azınlıkta kalıyoruz diye üzülüyorum.
Bazı TV ve gazetelerin bu kadar abes bir şekilde iki yüzlülüğü, bu kadar tek ses borazanliği yapmalari, abuk sabuk programlarla insanlari oyalamalari, hatta dalga gecmeleri, bazi köşe yazarlarinin veya TV programcilarinin insanlara bambaşka şeyler anlatmalari ne komik hem de ne üzücü.
Muhalefet(demeye bin şahit ister)partilerinin yüz karası dansözlükleri, hepsini toplayip bir araya getirsen yine bir halta yaramıyacaklarını görünce hepten ümidimi yitiriyorum, canım sıkılıyor.
Hergün gazeteleri okusan bir dert okumasan bir dert, TV de açık oturumlari takip etmekden gözlerim kanlandı artık.
Bu gece önce habertürk kanalında, sonra da skytürk de konuşmaya çıkan Ercan Çitlioğlu'nu (Bahçeşehir Univ.Stratejik Araş.Bl.Bşk.) insallah dinlemişsinizdir. Olayları çok daha güzel bir üslupla inceleyerek anlatti, nerden başladı, nasıl gelişiyor, neyin altında ne yatıyor, niye gecenin bir yarisi o bildiri cikti, konularını yorumladı.
Bilmem ki sizler de benim kadar bunları kafaya takıp canınız sıkılıyormu? Burada öylesine bir paylaşmak istedim.
Hadi yarın Şişlide buluşuyormuyuz, bayraklar elimizde yürüyormuyuz?İnsallah herşey daha iyiye gider, hakkımızdaki en hayırlı şey, aklın yolu birdir diye hepimiz sallanip kendimize geliriz.

Baharda Uzunya 22.04.2007

Havalar ısınmaya başladı ya, bizim de kanımız kaynamaya başladı. Yağmur da yağmıyor, bu yaz hem kurak hem çok sıcak geçecek, doğru dürüst kış göremedik ama soğuklardan da bıktık artık. Hadi bir kahvaltı yapalım, hemde çoluk çocuk şöyle bir kırlara yayılalım, piknik yapalım dedik.En son gittiğimde, yollarında arabamla telef olduğum Uzunya'ya niyetlendik yine.

Birkaç araba olunca ben hemen bir arkadaşın arabasına monte oldum, ne olur ne olmaz, benimkisi sabıkalı o yolda.Deniz çarşaf gibi, hava biraz estiriyor ama güneş ısıtıyor ılık ılık, iyiki erken davranmışız, sonradan çok kalabalık oldu. Masaya bir yayıldık, bal kaymakdan menemene, domates salatalıktan çay kahveye allah ne verdiyse götürdük. Ne güzel oluyor böyle arkadaş grubu hem sohbet hem yemek, hem açık hava, güneş deniz kenarı, bir pazar sabahı için daha ne istersin.Sonra çocuklu olanlar yanlarında getirdikleri uçurtmaları uçuracağız diye bayağı bir debelendiler, bu arada çocukken uçurtmaları olmamış veya doyamamış büyükleri izlemek daha eğlenceliydi, çocuklara gösteriyor ayaklarda kendileri mest oldu. Çimlere yattık, kedi gibi gerindik, kemiklerimiz ısındı, deniz kıyısında taşları seyrettik. Sonra tepelere doğru yürüyüşe çıktık, bayağı bir rüzgar yedik ama manzara harikaydı.
Biz tabiat toprak olduk, havayı içimize çektik, su olduk, güneş olduk, rüzgar olduk. Tüm haftanın yorgunluğunu, negatif enerjiyi, bütün sıkıntılarımızı, problemlerimizi orada bıraktık, bir rehavet içinde 16.00 gibi evimize döndük, bahar çarpması yaşayanlar kendilerini yatağa atmışlar, birkaç saat uyumuşlar.Bende bir enerji bir dinamik hissetme, okuyamadığım gazeteleri devirdikten sonra ütüye başladım. Merhaba yeni hafta....

9 Nisan 2007

Apartman

Şimdiki evimde tam 12 (yazıyla oniki) senedir oturuyorum. 20 TL ye kiralamıştım. (valla yirmi TL). Buraya taşındığımdan beri 3 iş değiştirmişim, biri bel fıtığı biri sinüzit olmak üzere 2 ameliyat geçirmişim. Kimbilir kaç tane yemek daveti verdim, ramazanlarda iftar sofraları yaptım, kaç kişi geçerken uğradı kahve içtik, kaç defa çay+pastaya arkadaşlarım geldi, yatıya kalanlar oldu. Evin perdeleri 2 defa baştan aşağı değişti, yeni yatak odası yaptırdım, koltuklarımın yüzü, şekli değişti, yeni yemek masası, büfe, sandalyeler aldım. Eski mutfağı kırdırıp yeni baştan mutfak yaptırdım, banyoyu 2 defa yeniden dekore ettim, bu eve göre yeni kilimler aldım, 2 defa boya badana yapıldı ve acaba kaç defa baştan aşağı silindi, ovuldu, yıkandı, temizlenecek diye debelendim.
Ben çok sevmiştim bu dairemi, tam bana göre, 2+1, salon parke, odalar tahta döşemeli, hepsi sistre yapılıp cilananınca ne gıcır olmuştu. Çok güneş almıyordu biraz şikayetçiydim ama olsun ben idare ediyordum. Arka odanın balkonunda pazar sabahları kahvaltı + gazete keyfi yapıyor, yazın güneşleniyordum bile. Her yere yakın, emniyetli, bana benzer komşular etrafımda, gak desem bakkal, guk desem tamirci, hop desek sinemalar, hadi desek bütün dükkanlar benim çevremde.
Şimdi bize çıkın, bu evi yıkacağız diyorlar. Çok eskidi, yerine yenisini, daha yükseğini, daha modern olanını, daha pahalısını, daha çok dairelisini, daha güzelini ama daha ruhsuzunu yapacağız diyorlar (bkz. Keten İnşaat-Selahattin Keten) .
Burası belki 100 senelik bir bina, yüksek tavanlar, banyo ve mutfakda mozaik taşlar, pencereler değişik, iç kapılar camlı, ince uzun, bayağı kallavi bir bina. Buranın dokusuna uygun, eski oturaklı bir hali vardı, çok şık değildi ama birkaç dokunuşla yenilenebilir, şık bir bina olurdu. İçeride zaten bir sürü yenileştirmeler yapıyorduk hepimiz.
İnsan ne fena oluyor, sanki çocuğundan ayrılacak veya memleketinden sürüyorlar seni, nasıl ayrılacağım ben şimdi evimden, komşularımdan, mahallemden, alıştıklarımdan, her ne kadar şikayet etsem de güneş görmeyen evimde çiçek yetiştireceğim diye paralanmaktan nasıl vazgeçeceğim. Balkonda domates bile yetiştirdim (bkz. wwww.pembedomates.blogspot.com).
Bir yanımda ilkokul, her sabah kuş cıvıltısı gibi çocukların çığlıkları, ilk günler yerimden fırlatıyordu beni, birbirlerini boğazlıyorlar sanıyordum, sonra zor alıştım, bir tarafda hastane devamlı ambulans sesleri, yüreğin ağızına geliyor habire, ona da alıştım. Bu yılbaşında hırsız bile girdi salonun balkonuna tırmanıp pencereyi açmış imansız, sadece cep telefonum gitti, fırsatı kalmamış başka birşey almaya, allah acıdı yine bana. Zaten ondan sonra iyice sıtkım sıyrılmıştı bu evden ama işte böyle ciddiye binince işler bir fena oluyorsun yine de. Çünkü her metrekaresine çok emek verdim, çok sevdim, uğraştım, benimsedim, güzel yaşadım, rahat ettim, huzurla oturmuştum. Çok şey paylaştık biz evimle çoook şey, bir de kapının önünde arabaya park yeri buldummu değmeyin keyfimize.
Şimdi hadi çıkın diyorlar, sizi mağdur ! etmeyeceğiz diyorlar ?? Hazirana kadar toz olursanız biz de bu binayı toz edeceğiz diyorlar, kış gelmeden hemen yapalım, en üst katı çatı dubleks yapıp 750.000 $ a satalım diye ilan bile verdik diyorlar. Ne yapacağım ben şimdi....

Ne olur bana yine buralarda ev bulalım, iş yerime yürüyerek gidip geliyordum, zaman kaybı ve araba masrafım olmuyordu. Birkaç tane yer gezdim, kiralar uçmuş, ev sahipleri kafayı yemiş veya hiç matematik okumamışlar. Emlakcılar daha da üşütük. Ne olacak benim halim. Bir gün ağlıyorum, bir gün tamam bulucaz dertlenme diyorum, bir gün panik içindeyim, diğer bir gün bunlar da geçeeerrr diyorum. Şu kafa sağlığım yerindeyken inşallah bir kapıya kulp olurum. Niye bana sayısal lotto tam bu hafta, hemen bu cumartesi çıkmıyor sanki, Keten İnşaat'tan 3 daire birden alırım evi olmayan arkadaşlarımı da alır komşu komşu otururuz dimi?
Tam bu hafta ama, bu cumartesi illa, nolurrr.