24 Mayıs 2011

FENERBAHÇE ŞAMPİYON


Doğduğumdan beri ailece tuttuğumuz takım, renkleri güzel, semti güzel, başkanımız güzel, oyuncularımız değişiyor ama hepsi güzel insanlar. Bizlere bu mutluluğu yaşattıkları zaman uçup çoşuyoruz. Bir türlü Bağdat Caddesi kutlamalarında bulunamıyorum, denk gelmiyor ama tv den seyrederken gözlerim doluyor bazen. Hele son kutlamalarda Başkanın bile gözleri yaşardı, sesi kısıldı ya daha ne diyeyim, böyle takım, böyle taraftar, böyle yöneticiler. Aykut hocanın gülmeyen yüzü sonunda güldü ya, oyuncularla bir kaynaşması bir havaya atılması vardı ya hepsi seyre değerdi. Memlekette ne olursa olsun, insanlar nelerle uğraşırsa uğraşsın, herşeye rağmen iki saat da olsa tüm dünyadan kopuyoruz, kendimizi bir çoşkuya bırakıyoruz ya işte sonunda herşeye değer. Bu arada son maçın son 1,5 dakikasında da tansiyonum bir çıktı bir indi. Kutlu olsun, inşallah devamlı ve giderek artan başarıları paylaşırız yine.

18 Mayıs 2011

19 Mayıs 1972 Gençlik ve Spor Bayramı

Ankara'da 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramında okulumuzu temsilen gençler olarak stadyumda bu kıyafetlerle geçit töreninde bulunduktan sonra bütün okullar alana yayılıp gösterilerimizi yapmıştık. Sonra da tribünlere çıkıp bizden sonrakileri seyretmiştik. Daha sonra yine bu kıyafetlerle evimize dönmüştük.
Bayramımız kutlu olsun.

Bahar gelmiş neyleyim...

Valla Nisan başlarındaki güzelim havalarla bahar geldi zannetmiştik açılıp saçılmıştık. Sonra bir mide sancısı, arkasından bel tutulması ile bütün Nisanı evde geçirdim. Havalar da kışı aratmadı, güneş çıktı mı baharlar açtı mı, yok yine soğuk, kalorifer yakalım diye diye Nisan bitti Mayısı yarıladık, neyseki bir hafta güneşi, gördük, balkon açıldı, sardunyalarım saçıldı, artık kışlıkları kaldırıp yazlıkları çıkardım ve sabahları yürüyüş yaparken parkta gördüğüm çiçek böcek içimi açıyor. Şimdi sıra balkondaki sardunyalara yeni arkadaşlar almak. Ama yine soğudu hava, yine yağmur varmış. Yeterrrr diye bağıracağım. Neyse geçen yazı hatırlayarak teselli buluyorum, ne fena kavrulduk, bu sene öyle olmayacağız kabul edelim. Güneşi görünce açılıp saçılalım, olmayınca da yine de buna da şükür diyelim. Benim parkdaki lalelerin rengini nasıl anlatsam acaba yeşil çimenlerin arasında, yeşil yaprakların arasından dimdik yükselen mor mu, morumsu pembe mi, koyu leylak rengimi, bordoya mı çalıyor diye tarifler uyduracağım bu güzelim renkteki laleler beni mest etti. Yeşil ile yanyana bu kadar mı güzel durur. Diğerleri de yakındaki seradaki bahçıvan amcadan öğrendiğim kadarıyla japon elmasının bahar çiçekleriymiş. Ne kadar güzeller katmerli gül gibi açıyorlar ve yeşil yapraklar arasında bebek pembesi renginde. Leylakları, erguvanları, mor salkımları da sevgiyle saygıyla selamlıyorum. Tabiat bu ayda bu kadar mı güzel ve renkli olur, boğazda, yollarda, bahçelerde, trenle geçerken nereye bakacağımı şaşırıyorum. Bu güzellikler için teşekkürler.

28 Nisan 2011

AÇILDI ÇOK ŞÜKÜR

Nihayet açıldı, yasak kalktı, ben de girebiliyorum, görüyorum ve yazıyorum. Birçok kişi DNS ayarlarını değiştirerek çoktan girdi ama benim gibi teknik özürlü birisi için bunu yapayım derken diğerini bozma korkusu yüzünden ha bugün ha yarın yaparım diyene kadar düzeldi işte. Bundan sonra biriktirediklerimi dökerim kelimelere artık. Hoşgeldim.

Cirque Du Soleil

Bu yazıyı bloguma giremeden göremeden yazıyorum. Aylardır yasaklandı, yasak kalktı ha şimdi açılacak ha yarın diyerek bekleyip içimde kalan yazıları döktürmek üzere yola çıktım. Çünkü blogger.com da kumanda paneline girip yeni kayıt için pencere açılıyor ama eskileri göremiyorum, blogu görüntülemek isteyince yasak diyor. Ne cinslikse bakalım bu da düzelir inşallah.    Aylar oldu bu gösteriyi izleyip hayran kalmıştım ve hemen yazmak istemiştim, tam da yasaklamaya denk geldi. Fotodan da göreceğiniz üzere en çok direklerle yaptıkları ve trapez gösterilerine bayılmıştım. Daha önceki gösterilerini DVD den seyretmiş biri olarak tiplerin yaş ve boy olarak ne kadar küçük oldukları dikkatimi çekti. Ama o hareketleri yapmak için de öyle olmak icabediyor valla. Ne hareketler, oyunlar, kıyafetler, renkler, ne kadar neşeli ve ustalık isteyen şeyler. Hayran oldum, ayran ayran seyrettim. Keşke her sene yeni bir gösteri ile gelseler. Fiyatlar biraz daha ucuz olsa ve çoluk çocuk herkes seyretse.

28 Ocak 2011

Müzik ve Sinema

Bu sıralar Aşkın Nur Yengi şarkıları dinlemek bana çok iyi geliyor, ne güzel besteler ve ne güzel bir ses. Pek özlemişiz, ne kadar çok olmuş onu dinlemeyeli. Yine hepsi güzel şarkılar, sadece 1-2 şarkıyı dinleyip kenara koyacağınız değil, her zaman severek dinleyeceğiniz ve çabucak eskimeyecek, dinledikçe güzelleşecek parçalar var. Benim favorim "Öpeyim Geçsin" ve "Ayrı Gayrı". Çok tavsiye ediyorum, alın evde, arabada dinleyin. İçiniz bir güzel olsun, ısınsın, aşık olun.

İki güzel insan bir araya gelip film çevirmişler. Çok beklentiyle gitmişim biraz şaşırdım ama sonradan düşününce epey etkileyici bir film olduğuna karar verdim. İnsanın aşık olunca nasıl değiştiği, kararlarının, davranışlarının, düşüncelerinin ve yaptıklarının ne kadar farklılaştığını anlatan, ilk bakışta hoş ve boş gibi duran ama ince ince bakarsan pek etkileyici sahnelerin olduğu bir film. Anne Hathaway ile Jake Gyllenhaal'ın oynuyorlar. Bence bu filmde çok şekerler, ikisinin de geleceğin parlak, olgunlaştıkça daha da güzelleşecek ve iyi oyuncular olacaklar. İkisini de pek beğenirdim zaten. Bence görün bu filmi.

Frida Kahlo Sergisi

Yeni senenin ilk sanat olayı benim çok sevdiğim bir sanatçının sergisine gitmek oldu. Pera Müzesinde "Frida Kahlo"sergisi var. Çok seneler önce hayatını okuduğum sonra sinema filmini gördüğüm ve kişiliğine, duruşuna, azmine, hırsına, sevmesine ve onca acıya rağmen hayatı bir yerde boşvererek yaşamasına hayran olduğum Kahlo'nun tabloları, kendi portre fotografları, kocası Diego Rivera'nın eserleri sergileniyor. Daha fazla olacağını hayal etmiştim, 40 yapıt gelmiş, bence görülmeli. Ama o müzede beni asıl şaşırtan "Çarlık Rusya'sından Sahneler" sergisi oldu. Bu sergiden haberim yoktu gitmişken onu da gezdik. Resimden çok anlamam, hele Rus ressamlarını hiç bilmem ama gördüğüm en etkileyici tablolar oradaydı. "Yaroşenko" "Repin" "Şişkin" "Makovsky" isimli Rus ressamların eserleri birer harika. Hele Yaroşenko'nun eserleri  biraz daha fazla bakarsanız adeta canlanıp konuşacaklar. Benim ilk okuduğum romanlar Rus romanlarıydı ve çok etkilenirdim, hem anlatılan atmosfer, soğuk ve kar, hem de aşk, sefillik veya Çarlık bir arada anlatılırdı ve hayalimde canlandırırken adeta orada olurdum. Bu tablolarda da gördüğüm sahneler aynı etkiyi yaptı, sanki resme girip orada oluyorsunuz. Ne kadar güzel ince detaylar, tiplerin her birinin farklı yüzleri, giysileri, ortam, tabiat ve portreler harikaydılar. Bu iki sergi de muhakkak görülmeli, Marta kadar devam edecek, haberiniz ola. Bu da en beğendiğim Frida Kahlo portre fotografı.

18 Ocak 2011

Temple Grandin

Pazar akşamı NTV de bu film oynadı ve daha sonra Otizm ile ilgili konuşmalar, destek programı falan devam etti. Otizmi ilk "Yağmur Adam" filmi ile öğrenmiştim. Dustin Hoffman ile Tom Cruise oynamışlardı. Otistik insanların zeka düzeyleri, bakış açıları, görüş tarzları ve düşünce yapıları bizlerden çok farklıymış, algılamaları çok değişikmiş falan filan bir sürü şey konuşulmuştu ve Türkiye ilk defa galiba otizm nedir öğrenmişti. Hatta bu filmden sonra çocuklarını anormal sayan anne babalar, teşhisi bir türlü konmamış tuhaf şeyler yapan çocuklarını artık adı konmuş bu durum ile başa çıkma yollarını öğrenip tedavi yolunda büyük adımlar atmışlardı. O günden beri bazen dergi sayfalarında, bazen reklamlarda bu konuda destek beklediklerini belirten derneklerin ilanlarını görürdüm ama açıkcası pek ilgilenmemiştim. Sonradan Mine Narin hanımın kurucu başkanı olduğu Tohum Otizm Vakfının bu konudaki çalışmalarını yurt çapında ilerletip çok faydalı işler yaptığını öğrenmiştim. Pazar akşamı bu seyrettiğim film, gerçek hayattan alınmaydı. Hem aslında otistik olduğu halde hayatta başardığı şeyler açısından gerçek bayan Grandin'e, hem de bu rolü başarıyla oynayan aktrist Claire Danes'e hayran oldum. Bu ne azim, bu ne gayret, bu ne başarı, bu ne zeka, kafa çalışması, beceriklilik ve daha bir sürü şey. Ama ufacık bir şefkat, sarılma, sıcaklık, sevgi sözcüğü olmayan, bunları yapamayan bir hayat yaşamak, çok enteresandı.  NTV getirmişti ekranlara bu filmi, tekrar oynatsalar bir kere daha seyredilir herkese seyretmelerini öneririm. Her an etrafımızda otistik bir çocuk ile karşılaşabiliriz, duyarlı olalım onlara yardım edelim, minimum ne yapabiliriz öğrenelim. Bir gün bir yakınımızın da otistik bir bebeği olabilir, eğitilebiliyorlar, dünyanın sonu değil.

11 Ocak 2011

Takı Atölyem

Benim mutfak çok bereketli bir yer, bütün hayatım orada geçiyor sanki. Bir başka atölye çalışmam da takı yapmak. Bundan 5-6 sene önce ilk yapmaya başlamıştım, o zamanlar bana yakın oturan bir arkadaşım yol göstermişti, nasıl yapılır, ne yapılır öğretmişti. Nereden incik boncuk alınır, hangi tür ipler kullanılır ve ne gibi tasarımlar yapılır o benim ufkumu açtı, sonra nerelerden ucuza alınır öğrendim ve kendime bir kaç tane, bazı arkadaşlara hediye diye birkaç tane birşeyler yapmıştım. Çalışırken insan kıyafetlerine daha bir özen gösteriyor ve her türlü takı, aksesuar kullanıyor. Sonra herhalde bıktım veya kaç tane daha yapacaksın ne zaman takacaksın hisleri ile bu işe ara verdim. Taşınma, ortam değişiklikleri falan filan derken evin bir köşesine tıkıştırdığım alet edevat ve boncuklarımı yeni yıla girmeden on gün önce tekrar gün ışığına çıkardım. Birdenbire bende el emeği göz nuru hisleri kabardı. Ayy pek özlemişim tekrar bir hevesle sarıldım onlara. Bir anda inanılmaz parçalar çıktı ve kendi kendime pek beğendim. Sonra bir anda onları gören arkadaşım iş yerindekilere göstermek üzere götürdü. Yeni yıl üstü belki hediye olarak alırlar diye düşündüm. Ve oldu da hepsi satıldı, bunlar o kadar spontane olduki şimdi düşününce kendime inanamıyorum ve o verdiğim 7-8 parçanın resimlerini çekmediğime esef ediyorum. Çünkü aç kalmış da bunları yaparak doyacakmışım gibi bir telaşla ve gayretle o kadar çabucak yaptımki ve elden çıkartmam, arkadaşımın iş yerinde göstermesi karşılığında 3-5 kuruş gelmesi mücize gibi oldu. Şimdi yine büyük bir hevesle yapmaya devam ediyorum, elimdeki malzeme tükeniyor alışverişe çıkmam lazım. Bu iş de yine bana terapi gibi geliyor, boncukları, ara süsleri, şekilleri tasarlamak, neyle ne yanyana olursa güzel durur gibi bakmalar, koymalar, değiştirmeler, dizmeler saatlerce sürüyor ve beni benden alıyor. İçim rahatlıyor, kafam daha çok çalışıyor, gözüm açılıyor, ortaya çıkan şekle bakınca da böyle bir hoşluk bir mutluluk geliyor. İnşallah bunu da kazanca dönüştürebilsem bana ne iyi gelecek. Aslında o kadar çok bu işi yapan varki, dağlar taşlar takı doldu, takıcı doldu ama olsun insanın eli çalışmalı, yaratıcılığını bir yere aktarmalı. Güzel bir his bu, verdiği doyum hissi hoş.

Evdeki Atölye Çalışmalarım

Geçen seneden beri ebru yapmaya çalışıyorum, bu sene de ayrı bir kursa gidiyorum. Geçtiğimiz yaz kurs bitince bu işe doyamamış gerekli alet edevatları almıştım evde de yapmak istiyordum. Yaz sıcak geçti teknemi açmadım, tatiller sonra bayramlar geldi geçti, kış başladı derken yıl bitiyor ben daha evde siftah yapamadım. Bu yılın ilk günlerinde artık bir açılış yapayım çalışayım dedim. Ev zaten kocaman değil, bu iş epey döküntüsü olan bir iş, en uygun yer mutfak, her yere gazete kağıtları döşeme, etrafa sıçramasın diye duvarlara, dolaplara kadar örtmeler, yaş olan ebrularu kurusun diye radyatörlere yakın alanlara gazete yaymalar, bir sürü boya kavanozları hazırlamak derken epey bir hazırlık gerektiriyor ne o 2-3 saat ebru çalışacağım diye. Sonra da bir saat toplaması sürüyor, elinde kalan en temiz iş en fazla 2-3 adet. Daha önce bu işi yapan arkadaşlar söylüyordu evde bu iş zor diye, illa bir atölye lazım diye çok haklılar, ben çok istiyorum çok özeniyorum içimde acaip yapma arzusu var, ennn yaratıcılık hisleri dalga dalga geliyor ama gerçekten hazırlaması, kurması, yapması, bitirip temizlemesi derken bütün bir gün buna ayrılmasına rağmen yetmiyor, kesmiyor. Ayrı bir oda olsa, orayı öylece bıraksan ve sonra tekrar devam etsen veya her an hazır bir ortam olsa ve senin içinden geldiği anda huşu içinde bir meditasyon gibi o masanın başına otursan ve içinden gelenleri aktarsan ne güzel olur. Çünkü yaparken gerçekten kendinden geçiyor insan, o şekiller, renkler, boyanın kıvamı, suyun durumu, sana cevap vermesi, boyalarla konuşmak, suyun üzerinde görünen ile kağıda çıkanlar, hepsi bambaşka bir dünya, başka bir haller durumlar. Orada bir hal oluyorsun, sanki sen değilsin başka bir an, başka bir sen, başka bir durum, böyle  ortam değiştiriyorsun falan. Çok mu abartıyorum bilmiyorum ama bana böyle şeyler oluyor işte. Yine de çok şükür bunları yapabiliyorum, istediğim zaman evde çalışabiliyorum, kursada da bilgimi arttırıyorum. İnşallah bir gün sergi açma arzum da gerçekleşecek.

1 Ocak 2011

2011

Hoşgeldin yeni yıl.  Umarım güzel şeyler getiriyorsundur. Çünkü her türlü bunalmış, bıkmış, yorulmuş herkes istese de istemese de beklentiler içinde oluyor ve sanki yeni yıl olunca, olumsuz şeyler gidecek hep olumlu şeyler gelecek sanıyor. Hastalıklar, kötülükler, yokluklar, tüm negatif şeyler, kişiler, haller, olaylar geçmişte kalacak, bir gecede herşey pozitife dönüşecek, yoklar var olacak, olmayanlar olacak, hastalar iyileşecek diye umuyor, bekliyor, sanıyor. Oysa bir gecede hiçbirşey değişmiyor, sadece kendimizi koyuveriyoruz, amaaannn yıl bitti hepsi geride kaldı, önümüze bakalım belki bu sefer daha iyi olur diyoruz, umuyoruz, bekliyoruz çok haklı olarak. Çünkü çok yoruluyoruz, maddi manevi yıpranıyoruz, eskiyoruz, bıkıyoruz, bütün bir yıl boyunca her türlü koşturmaktan bitap düşüyoruz. Tekrar şarj olmak lazım, yeniden koşmaya güç bulmak, yeniden umutları yeşertmek, hedefleri yükseltmek, beklentileri beslemek lazım. Yoksa hayat hoş ve boş olurdu. Seveceğiz, üzüleceğiz, bekleyeceğiz, öğreneceğiz, okuyacağız, gideceğiz, döneceğiz. Sabır, dayanıklılık, umut, heyecan, sevinç, şans, sağlık, hastalık, olumlu, olumsuz herşey bizler için, herşey bizim başımıza gelecek. Bunları yaşayacağız, hayatı dolduracağız, kendimizi deneyimleyeceğiz ve bizde kalan tortularından ne çok şey öğreneceğiz, sonra bir yaş daha olgunlaştık diyeceğiz. Ben bir arkadaşımın evinde kalabalık olarak yeni yıla girdim, hep kalabalık olayım diledim. Çok güzel yemekler yedik, güldük, eğlendik, sohbet, müzik, içki ve tombala ile geçti. Evin en küçük misafiri 23 günlük bebekti, pespembe mercimek kadar bir kız bebek. Ona bakmak, yanaklarına değmek, böylesine minicik bir mucize bana iyi geldi. Sonra evime dönüp sabaha karşı uyudum. Bugün ilk gün, bu sabah kapıda nar patlattım, bolluk bereket diye. Saçılan nar taneleri gibi yıl boyunca her tarafa seyahatler yoluyla saçılayım diye. Yeni aldığım taze sütten yoğurt yaptım, beyaz sayfa açtım kendime. Sonra kabak tatlısı pişirdim ağzımız tatlansın diye. İlk günün ilk yemekleri, ilk aksiyonları, haa sabah bir de yürüyüş çektim, sağlıklı sportif olayım diye. Şimdi akşamdan kalan güzelim yemeklerden kendime yaptığım paketlerle ziyafete devam edeceğim. Yarın belki denizaşırı yollara düşerim. Hepimize güzel ve aşk dolu bir yıl olsun.

31 Aralık 2010

31 Aralık 2010

Geçen sene sonu ne yazdığıma baktım ne kadar sakin, beklentisiz, sade ve enn içimdekileri yazmışım. Şimdi şöyle bir gözümün önünden koca bir seneyi geçirsem, birden ne kadar kısalıyor ve ne çabuk günler aylar sıralanıveriyor gözümün önüne geliyorlar. Sanki dün gibiydi derler ya aynen öyle oluyor, ne çabuk oldu bitti, nasıl geçti, neler yaşandı, kim geldi gitti, neydi ne oldu falan filan geçti işte, bitti işte. Ya koca bir sene ya kısa kısa günler deyin, hayat yaşanıyor ve çabucak geçiyor. Çok şükür bana ve aileme zarar ziyan verecek şeyler, kendi adıma veya ailem adına üzüleceğim şeyler olmadı. Sadece çok sevdiğim bir arkadaşımı kaybettim o da bütün kimyamın, bazı fikirlerimin, görüşlerimin değişmesine sebep oldu. Bir arkadaşımın bebeği oldu, tazecik pembe bir bebek sevdik, bir arkadaşım boşandı, yeğenim askere gitti, ben beni benden alan ve halen de devam ettiğim "ebru sanatı" ile tanıştım, yazın güzel tatiller yapıp denize kavuştum, kitaplar okudum, filmler izledim, konserler dinledim, üç arkadaşım kızlarını evlendirdiler. Düşündüm düşündüm halen de düşünüyorum. Kendimle didişmeyi, hayatla çekişmeyi, insanlarla debelenmeyi bıraktım, hayatı dinliyorum kendimi akışa koyuvermeye çalışıyorum. İş bulamadım belki artık bulamıyacağımı kabullenmeye çalışıyorum, az parayla gecinmeyi öğrendim, öğreniyorum, tatmin hissini yaşayıp çula çaputa harcamamayı öğrendim, mala paraya gereğinden fazla anlam yüklersen hepsi senden kaçar olduğunu öğrendim. Arkadaşlık, dostluk, eski tanışıklık veya çok yeni tanışıklık arasındaki farkı, iyi gün - kara gün dostluğunu öğrendim. İç huzurum arttı, sufizm ve tasavvuf konularının tam bana göre, gönlüme göre olduğunu öğrendim, üzerinde daha çok çalışıp, okuyup bin fırın ekmek yemem gerektiğini öğrendim, evim ve arabam olduğu için ne kadar çok insandan daha şanslı olduğumu öğrendim. İyi bir insan olduğumu, kendime güvendiğimi, daha da güzel günlerin geleceğini biliyorum, hiç bir şeyden korkmayarak bu günlerimi aratmaması için hergün dua ettiğimi biliyorum. Daha da iyileri, güzelleri, enn bereket ve bollukları, neşe ve sağlıkları, mutluluk ve şansları hepinize diliyorum.
                     ''Her gün bir yerden göçmek ne iyi
                      Her gün bir yere konmak ne güzel
                      Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş
                      Dünle beraber gitti cancağzım
                      Ne kadar söz varsa düne ait
                      Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.''
                                                                      Mevlana

30 Aralık 2010

Fazıl Say ve Borusan Filarmoni Ork.

Bir sene aradan sonra tekrar Borusan Filarmoni'nin konserine gittim. Eksik olmasın bir arkadaşım seyahati sebebiyle gidemiyeceği konserin biletini bana verdi. Bir zamanlar Lütfi Kırdar salonunda her ay tekrarlanan nefis konserlere aboneydim hiçbirini kaçırmazdım. Hey gidi günler !!  Bu sene 3 günlük Fazıl Say festivali yapılmış gazetelerden takip ediyordum, ben sonuncusuna denk geldim. Önce Gershwin'den "Rhapsody in Blue" yu çaldı Fazıl Say. Eğer Gershwin dinleseydi şapka çıkarırdı, bu güzelim eseri emprovizelerle süsleyerek daha da güzelleştirdi. Çok beğenildi, çok alkışlandı. Zaten orkestra çok kuvvetli kaç senedir orada çalanları yetiştiren Gürer Aykal geçen sezon misyonunu tamamlayıp şefliği Sascha Goetzel'e devretmişti. Şimdi zaman zaman misafir şef olarak programda yerini alıyor. Tüm sazlar her notanın hakkını vererek çalıyorlar ve kusursuzluğa erişiyorlar bence. Müzik bilgim sınırlı, teknik bilgim hiç yok ama yıllardır kulağım gelişti sanırım. İkinci eser F.Say'ın bestesi "İstanbul Senfonisi" idi. Bir eser bu kadar mı ismi ile uyumlu olur. Gerçekten bize notalarla İstanbul'u anlattı, ilk notalarda duyduğumuz deniz dalgaları seslerinden sonra vapur düdüğüne, tren seslerinden şehir karmaşasına, camilerden eğlencesine her köşesini tasvir etmiş sanki.  Ney, kanun, bendir, kudüm sazlarının da orkestraya eşliği ile harika bir senfonik eser dinledik, mest olduk. Nostalji, Tarikat, Sultanahmet Camii, Hoş Giyimli genç kızlar Adalar vapurunda, Haydarpaşa Gar'ından Anadolu'ya gidenler üzerine, Alem gecesi, Final isimli 7 tepeli Istanbul'a 7 bölümlük bir senfoni yazdığını anlatan Fazıl Say konser sonunda belki 15 dakika ayakta alkışlandı. Ben çok etkilendim gözümden yaşlar geldi. Sahnede nerede duracağını, elini nereye koyacağını, bize nasıl teşekkür edeceğini bilemeyen Say, G.Aykal'ın yardımı ile geldi gitti, geldi gitti. 4. bölümü tekrar çaldılar ve bizler bravo sesleri ile ortalığı inlettik. Bir insan ancak onun gibi dahi bir sanatçı olursa, bilgisi ile duyarlılığını, kabiliyeti ile dehasını birleştirerek böyle şeyler yapar. Diğer günlerde de başka bir eseri "Nirvana Yanıyor" çalınmış henüz onu dinlemedim ama bu senfonisi gerçekten bu şehir için yapılmış en iyi, en uygun, en şahane bir eser. Dilerim yeni yılda memleketimizdeki bütün Devlet Senfoni Orkestraları  bu eseri programlarına alırlar ve çalarlar, herkes dinler, haberdar olur ve zevkine varırlar. Senelerdir her konser üzerine giydiği siyah kadife ceketi (sanki başka bir kıyafet alamazmış gibi) piyano çalarken yaptığı tuhaf sayılabilecek hareketler, notaları ağızınla mırıldanarak söylemesi, sivri çıkışları, spastik gibi davranışları ve herşey bir yana Fazıl Say gerçekten büyük bir sanatçı ve saygı duymalı önünde eğilmeliyiz. Ah arkadaşım ne iyi yaptın da biletini bana verdin, tekrar teşekkürler. Bana yeni yıl hediyesi oldu bu konser.

Filmler

Yine epey ara vermişim buraya, halbuki hergün yazacak birşey buluyordum dur toptan yazarım diyordum ve günler geçiyordu. Önce son gördüğüm filmlerden söz etmek isterim. Belki geç kaldım ama olsun içimi dökeyim. "Av Mevsimi" ne kadar güzel, ölçülü, sıkmayan hatta eğlendiren, merak ettiren, çekimleri, planları, konumları, kullanılan yerler, renk, ışık açısından ne güzel bir film. Oyuncular harika döktürüyorlar, herkes yazdı, tiyatro kökenlisi var, zaten film oyuncusu var, bir de aslında pek hazzetmediğim hele gösterisine para verip gitmeyeceğim, daha önceki filmlerinin hiçbirisini izlemediğim, tv de görünce yarım kulak dinleyip yarım göz baktığım Cem Yılmaz var. Ve bu adam filmi götürüyor, her hali, her duruşu ayrı bir hikaye, rol yapmıyor, sanki o anda gerçekten yaşıyor gibiydi. Okuduğum kadarıyla yönetmenden diğer oyuncu arkadaşlarına kadar, film eleştirmenlerinden ben gibi halktan insanlara kadar herkes hayran kalmış ve takdir etmiş. Ben bile bayıldım ona, hele haydee şarkısını söylemeye başladığı sahne, şarkıyı söyleyişi ( bu arada o sahne bence, sahne sahne ödül verme gibi bir uygulama olsa bütün ödülleri toplardı) çok çok hoşuma gitti, epey duygulandırdı. Hala görmeyenler illa gitsin görsün, filmi yaşasın. Film bitince salonda koltukta şöyle bir kala kalsın. Bir de galiba hala oynuyor "Turist" filmi var, A. Jolie ve J.Depp , hani hoş ve boş filmler vardır ya işte onun gibi birşey. Ama A.Jolie'nin güzelliği, kıyafetleri, takıları, Paris ve Venedik manzaraları, J.Depp'in muzır bakışları çok güzel, çok iç açıcı, vaktiniz varsa gidin seyredin, hoş vakit geçirin, film bitince salondan suratınızda gülümseme ile ayrılın.

23 Kasım 2010

YE, DUA ET, SEV

Her zaman önce kitabı okuyup sonra filmine gitmeyi tercih ederim. Filmi önce gördüysem kitabı okuyamam sanki. Mesela  Umberto Eco'nun "Gülün Adı" önce okudum ama sonra film de tatmin etmisti beni, çok boşluk kalmamıştı. Thomas Hardy'den "Tess" roman çok etkilemişti mesela resmen okurken sarsılmıştım, sonra filmde Nastasia Kinski oynamıştı, çok net hatırlamıyorum ama sanki roman kadar sarsmamıştı  beni. Sonra Isabel Allende'nin "Ruhlar Evi" kitabından önce filmini görmüştüm, M.Streep, G.Close, A.Banderas ve J.Irons gibi ustalarla çevrilmiş ve hepsinin döktürdüğü muhteşem bir filmdi bence ama sonra kitabı okuyamadım. Yani herşeyi görünce hayal edemiyorsunuz. Bildiğiniz satırları, dialogları okuyamıyorsun sanki. Şimdi bu kitap için de aynı şey oldu yine önce kitabı okudum, hayal ettim, birçok konularda (İtalya'ya gitme orası ile ilgili hisler ve yorumlar, sonra Hindistan'a gitme ve orası ile ilgili hisler ve yorumlar) benim de başıma geldiği için belki de çok keyifle okudum, yani sular seller gibi okunacak ve sonunda yüzünde hoş bir tebessüm kalacak bir kitapdı, eğlenceli, hafif, oyalayıcı. Ama film hayal kırıklığına uğrattı beni. Acaba DVD den izledim diye mi, bozuk muydu, kesik miydi anlamadım, hiçbir bağlantı yapmadan hoop diye İtalya hoop diye Hindistan, Bali falan hiçbirşey anlamadım. Neyse kitap beni doyurduğu için tatlı J.Roberts ile karizmatik J.Bardem'i izlemek ayrıca bir hoşluktu. Kitapdaki bazı cümlelerin de altını çize çize okudum; 
"Bazen aşk için dengeyi kaybetmek, dengeli bir hayatın bir parçasıdır".
"Bali inancına göre çocuk anne karnındayken, dört kardeşi de orada onunladır; plasentada, su kesesinde, göbek kordonunda ve doğmamış bebeğin cildini koruyan sarı, yapışkan sıvıda bulunurlar. Bu dört kardeş, bir insanın hayatta güvende ve mutlu hissetmesi için gerek duyduğu dört erdemin yerine geçer. Akıl, arkadaşlık, güç ve şiirsellik. Öldüğünüz zaman bu dört kardeş ruhunuzu toplayıp sizi cennete götürür."
"Evlilik iki insanı birbirine bağlayan bir ameliyat, boşanma da iyileşmeleri uzun zaman alan kol ya da bacağın kesilmesi durumudur. Evli olduğun süre ne kadar uzun olursa ya da kesik ne kadar şiddetli hissedilirse, iyileşmek de o kadar zaman alır."
"Kader de bir ilişkidir - ilahi güç ve kişisel çaba arasında bir oyundur. Yarısının kontrolü senin elindeyse, diğer yarısınınki değildir ve hareketlerin bu sonucu dengeler. Hayatlarımızı tıpkı iki bacağını da ayrı ayrı iki atın üzerine atan sirk oyuncuları gibi geçiriyoruz - bir ayak "kader" denilen atın üzerinde, diğer ayak da "özgür irade" denilen atın üzerindedir. Hergün sorman gereken, "Hangi at hangisidir?". Hangi at kontrolümde olmadığı için endişelenmeli ve hangi atı dikkatimi toplayarak kontrol altına almalıyım?."
"Zihnin dinlenme mekanı kalptir. Zihnin bütün gün yaptığı tek şey zilleri çalmak, gürültü çıkarmak ve tartışmalara neden olmaktır ve onun tek arzuladığı sukunettir. Zihnin huzuru bulacağı tek yer ise kalbin sessizliğidir. Senin gitmen gereken yer işte tam orası kalbin."
İşte kitap okumanın ayrıcalığı, böyle ince ince noktalar, satırlar, cümleler bir yerlerine dokunuyor etkiliyor, aklında kalıyor insanın.

Deniz Kabuklarından Pano

Pendik Marina

                                                                                                      Marinturk Istanbul Cityport adıyla hizmete başlayan Pendik'deki Marina pek güzel bir yer olmuş. Darty, Mudo gibi mağazalar, Çiçek Izgara'dan tut, Mado'ya kadar bir çok restoran, kafe ve Migros var. Epey geniş bir alanda konuşlanmış, çok güzel yatlar, tekneler var. Zemin katta teknelerle ilgili birçok dükkanlar yer alıyor, iç dekorasyondan dış malzemelere kadar binbir türlü şey satılıyor. Ama içlerinden bir tanesi çok zevkli şeyler koymuş. Dekomarin isimli mağazadaki eşyalara bayıldım. http://www.dekomarin.com/ sitesinden girip bakabilirsiniz. Yukarıda görülen dünyanın çeşitli denizlerinden toplanan kabuklardan (renkleri orjinalmiş, boya değil) yapılmış pano 90 TL idi. Bir orta boy + bir küçük tepsi takımı (plastik) 120 TL idi. Fiyatlar hayli tuzlu geldi bana ama milyonluk tekne alanlar için sorun olmaz sanırım. Masa örtüleri, peçeteler, havlu, çarşaf takımlar falan hepsi çok şıktılar.
Bu marina benim için harika bir yer, bazı sabahlar gazetelerimi alıp gidip orada bir kafede oturmak ve orta şekerli kahvem eşliğinde gazeteleri okuyup denizi seyretmek çok keyifli, size de tavsiye ederim.

Vatoz balıkları, Öpüşen Balıklar ve Penguen

Penguenler çok küçüklerdi ve o ortamda nasıl duruyorlardı çok şaştım. Benim bildiğim onlar soğuk ister, buz ister, özel bir bölüm lazım sanki. Ama o ılık havada pek de soğuk olmayan bir su kenarında duruyorlardı, badi badi yürüyüşleri çok şeker. Vatozlar çok alem hayvanlar yelpaze gibi kuma yakın dalgalanıyorlar, benekli sırtları da pek şık. Başka birçok çeşit balıklar da görülmeye değerdi.


Mandarin Ördekleri

Akvaryum güzeldi, vatoz balıkları, öpüşen balıklar, köpek balığı çok enteresandı. Ama bütün bahçedeki hayvanlar içinde en hoşuma gideni, en güzel görüneni, en keyifle seyredileni ve renklerinin bu kadar güzel oluşu insana bibloymuş hissi veren Mandarin ördekleriydi. Kalemle çizilmiş gibi renkler şekiller sanki elle yapılmış gibi, renklerin uyumu güzelliği ilk defa gördüm ve çok sevdim. Ufak tefek tombiş ördekler bildiğimiz ördeklerden çok farklı. Bu ismi daha önce İtalya'da  harika ama çok pahalı çantaların "Mandarina Duck" markası olarak duymuştum. Nerden nereye meğerse böyle gerçekten bu isimli ördekler varmış.