

Homeros'un Ilyada destanında Zeus derki ; Egenin mavisi ile, Ida'nın yeşili arasında öyle bir yer vardır ki, orada keskin kekik kokuları içinde lezzetli zeytin çeşitleri ile yaptığım kahvaltının tadını hiçbir yerde bulamadım. İşte orası Gargara ' dır.
Hep yazarım, burayı yazarım, herkes bıktı ben bıkmadım. Burası ufak bir sahil köyü idi şimdi kasabası olmaya doğru gidiyor. Çanakkale'den aşağıya doğru bırakıyorsunuz kendinizi, önce Ezine, sonra Ayvacık geliyor, sonra Assos'a dönme Edremit'e gider gibi yaparken küçükkuyuya geliyorsun. O dağlardan kıvrıla kıvrıla inerken bir manzara çıkar önüne, yemyeşil çamların, zeytin ağaçlarının üzerinden uçar sahile konarsın sanki, ufak bir limanı, sahili, denizi, ne güzel görünür tepeden.
Burada yılların yıpratamadığı bir küçük motel vardır, ben hep ona giderim, belki 20 senedir aynı yere. Idatur Motel, bahçe içinde 2 katlı evler, bahçe ağaç, çiçek böcek dolu, hemen önünde k
umsal ve lacivert, bazen mavi, bazen yeşil deniz, öööleee uzanır gider taaa Midilli'ye kadar.30 Ağustosun arkasındaki 2 günü de alınca 5 gün tatil oldu, attım kendimi oraya, ilk gün şiir gibi bir deniz, pırıl pırıl güneş, allahım ben neredeyim burası neresi ben kimim oldum. Kitabım, meyvalarım, deniz, güneş ve ben.

Yüzüyorum, yanıyorum, uyuyorum, okuyorum, yiyorum, yüzüyorum, böyle gidiyoruz, ama ertesi gün deniz bulandı, hava bulutlandı, hadi geçer açar dedik hafifledi bitti. Ama ertesi gün bir rüzgar bir kıyamet, deniz altüst, hava bulutlu, ha açtı, ha açacak, kenarda ya sabır yatıyorum, kitaba verdim kendimi, denizden pek hayır yok. Datça ve Bodrumdaki arkadaşlarla konuşuyorum oralarda da pek parlak değil. Meğer Istanbul nasıl soğumuş, yağmurlar inmiş, sanki kiş geldi olmuş. Haaa dedik bunların buraya yansıması böyle işte. Neyse az gün kalacağız yaa dert yaptık işte. Son iki gün açıldı düzeldi, yine şiir gibi oldu deniz, nasılda sıcak, yüz yüz doyamıyorsun.
Bodrumdaki arkadaşlar da geldiler, beraber takıldık, limanda sardalya balıklarımızı yedik (bu sene ilk ve son yedim) yürüyüş yaptık, pazar günü de evlerimize döndük. Böylece seneye kadar deniz mevsimini kapatmış olduk sanırım.

Aslinda esas şimdi herkes ortalıktan çekilince, çoluk çocuk evlerine dönmüş, deniz ve plajlar ayların yorgunluğunu üzerlerinden atmak için öyle sakin, öyle sıcak, öyle dingin olmuşken, oralarda olmak vardı, en tatlı incirleri, üzümleri yemek, enn ısınmış denizlerde yüzmek ve güneşin okşar gibi ısıttığı sahillerde yayılmak vardı. Bence Eylül çok güzel bir ay, hem bunaltmayan ama ısıtan bir güneş, hem nefis durulmuş ılık bir deniz, hem de iyice olgunlaşmış şeftaliler, üzümler, incirler, yeme de yanında yat.....























Ben de iki gün oralara takildiktan sonra Limanağızı denilen yeri keşfettim karşı kıyıda bir ufak koy, (aşağıda en sol res.) çakıl taşlı yine ama sahilden giriyorsun, hergün tekne ile oraya gitmeye başladım, nasıl sakin güzel bir yer, sessiz, ufak bir restoran var, gün boyu yayıl, kitap oku, uyu, denize gir, müzik yok, kalabalık yok, ferah yüz yüzebildiğin kadar, akşam yine tekne almaya geliyor. Bir gün Kekova tekne gezisine katıldım, üç ağızlardan başlıyor, akvaryum koyu, korsan koyu, kekova (en sağ), simena (ortada) ayy nasıl güzel koylar, deniz lacivert veya turkuaz rengi, pırıl pırıl, berrak, nefis, gözlük ve şnorkel aldım, ilk defa deniz altında balıkları seyrettim, bambaşka bir dünya orası, bir de dalsam neler görecektim kimbilir. Simena nefis bir yer, harika taş evler var, ufacık bir köy ama sahildeki ufak restoranlar kırmızı sardunya cenneti, sokaklar daracık ve dik, ama tırmanıp çıkınca, çay bahçesinde manzara eşliğinde bir kahve içmek harikaydı, bu kadar ücra bir köşe, deniz yolundan başka neredeyse hiç yolu olmayan bir yer, oradaki insanlar, çiçekler, deniz, ahh ahhh....















Yemekler malum Toscana bölgesindeyiz yöresel tadlar var, ama arkadaşlar denizci olduğu için deniz ürünleri ağırlıklı yedik, pastalar, balık çorbası, dondurmalar, tatlılar, peynirler ne siz sorun ne ben söyleyim. Sadece öğlenleri meyva yiyerek kendimi dengeledim zannediyorum ?? Deniz, temiz hava, çiçek böcek, italyanlar, yemekler ve ben. Yine damarlarımda italyan kanı dolaştığına, buradan birşeylerin kanımı çektiğine, 1,5 sene ara vermeye zor dayandığıma, senede en az bir kere bu topraklara ayak basmamın şart olduğuna tekrar karar verdim. Dönüş yolunda Pisa'ya uğrayıp kulenin fotolarını çekmek vardı ama yolda feci bir kazaya rastlayıp bir saat otobanda bekleyince uçağı kaçırmamak için vazgeçtim, sonra uçaktan havalanınca tepeden gördüm Pisa kulesini. Marinada yatan tekneleri anlatmam için ayrıca bir gün lazim. Sadece kaptan arkadaşımın şu anda çalıştığı teknenin resmini koyayım da bayılalım....
