29 Ağustos 2006

KUMRU



Bu hafta sonu onbeş gün olacak takipdeyim. Mutfak penceremin dibinde bir kumru çerden çöpten yuva yapmış sonra da yumurtalarının üstüne yatmış bekliyor. Temizlikçi yardımcım son dakka keşfetmiş az daha çarpıp aşağı gönderiyormuştu onları. O günden beri özel ilgi gösteriyorum, ekmek kabuğu koydum yemedi, su koyuyorum içiyor, sonra bulgur, arpa şehriye koy dediler koyuyorum 2 günde yutuyor hepsini, ama yumurtaların üzerindeki pozisyonlarını görmeniz lazim, hergün bir şekil oluyor. Yiyecekleri elimle koyarken nasıl bir koruma içgüdüsü ile kabarıyor, şişiniyor, biraz daha yaklaşacaksam eğer üzerime atılmaya hazır bakıyor, cin gibi gözleri var. Merakla bekliyorum torunlarımı, kaç günde çıkar bunlar acaba ??

24 Ağustos 2006

Beliz Pansiyon



Ayvalikda Beliz pansiyonda (solda) kaldım. Eski Ayvalik bölgesinde sokak arasında eski, Rumlardan kalma 3 katlı bir bina, dedesi Midillili Beliz hanım bu binayı güzelleştirmiş, pansiyon olarak işletiyor, bahçesine de yeni bir bina yaptırmış, 3 oda da oraya eklemiş, internet üzerinden tanışıp evlendiği kocası Hollandalı bey de gelmiş buraya yerleşmiş, beraber şen şakrak götürüyorlar işi. www.chezbeliz.web.tr
Sanki kendi evinizdeymiş gibi rahat ediyorsunuz, terasda sedirler, bahçede ağaçlar altında masalar, sular akıyor, kahvaltıda neler neler, ortalıkda dolaşan kediler(ben çok sevmem) bir de uysal, akıllı bir köpek (çok severim) size deniz kenarına inerken eşlik ediyor, belli bir yere kadar götürüyor sonra geri dönüyor, akşam geldiğinizde karşılıyor, kokluyor, illa size dokunarak, sırtını dayayarak oturuyor, sonra kendi kafasına göre takılıyor.
Arada rum muzikleri, klasik müzikten örnekler veya caz çalıyorlar, akşamüstü denizden dönünce bir yorgunluk kahvesi içiyorsun veya gece dönüşte bir dilim karpuz ikram ediyorlar. Sular bol bol akıyor, sivrisinek yok, etrafda hep eski sıra sıra yanyana evler, daracık, parke taşı döşeli sokaklar, cumbalı, demir parmaklıklı, nefis tahta işçiliği sergilenen kapıları olan evler, taş evler var. Başka bir dünyada yaşıyor gibi oluyorsun.

Benim de anneannemin evi böyleydi, porselenden kapı tokmakları vardı, tahta içten merdivenli, cumbalı, tahta kepenkli pencereleri, üst tarafı vitray altı tahta oymalı kapısı vardı, Ankara'dan yaz tatiline gelince o evde geçerdi günlerimiz. Öğleden sonra kapıdan giren güneş ışıklarının huzmelerini seyretmek oyun gibiydi. Etrafdaki diğer akrabaların evleri de benzer bazıları içten merdivenliydi, gıcır gıcır merdivenler, akşamlari yukarı çıkıp inmek çocuk aklımızla bize ürkütücü gelirdi, ayrıca da annemden gizli birşeyler şeyler yapmamıza izin vermezdi.
Her akşam pansiyonun etrafındaki evlerin önlerine çıkan yaşlı teyzelerle konuştum, kimisi Midilliden, kimisi Giritten gelmişler, veya değişim sonucu seneler önce gelmiş olan atalarından kalan evlerde şimdi yaşıyorlar, gücü yeten restore ettirmiş, içini dışını yenilemiş, kimisi yurt dışından gelenlere satmış, çoğu evleri büyük şehirlerden gelenler alıyor, yeniliyor ya kendi oturuyor ya da yabancılara satıyorlarmış. Nefis taş evler var, bahçeleri var, nasıl zevkli yapmışlar bakmaya, gezmeye doyamadım. Sağdaki resimde tipik bir eski evin yenilenmiş ve zeytin pansiyon olarak kullanıldığını görüyorsunuz. Sahibi ile tanıştım, Bostancıda oturan bir hanım, birkaç sene önce toplamış pılı pırtıyı gelmiş buraya, ne güzel bir yer yapmış pansiyonculuk yapıyor, turistler bayılıyormuş, bir dahaki sefere orada kalacağım. www.zeytinpansiyon.com.tr Devam edeceğim....

AYVADA



Ayy ne çok ara verdim dimi, ne fenayım...
Ayvalık'a tatile gittim, bir çok resimler çektim, buraya gelip döktüreceğim, resimleri koyacağım ama vakit olmuyor, hergün bişey çıktı. Neyse şimdi başlıyorum...

Ayvada resimde gördüğünüz büyüklükte bir midye, yani midyenin babası diyeceğim nerdeyse, istiridye gibi içi açılıyor limon sıkılıp yeniyor, pek güzelmiş, tadamadım, bunları gördüğümde papalinalarımı yemiş küp gibi olmuştum. Ayvalık'ın ismi buradan gelirmiş, bildiğimiz ayva ağacı ile alakası yokmuş. Bu ayvadayı çıkarmayı da herkes bilmiyor, sahilde gezerken rastladığım bey hem çıkardıklarını sergiliyor, satıyordu hemde ben sordukça anlatmaya başladı. Sadece kendisinin bildiği yere dalmaya gidiyor, bunlardan topluyor, anlayana bilene (büyük lokantalara) bunları satıyor, bazilarını kendine ayırıyor afiyetle yiyor, kabuklarını da satıyordu. Denizde ne güzel şeyler var, burada tezgahta hepsini görünce ne kadar hoşuma gitti, bir yandan da yazık mı oluyor hiç ellemesek de denizin dibinde kalsalardi mi diye düşünüyorum işte öyle birşey.....

24 Temmuz 2006

Kanlıca




Cumartesi arabaya atladım, arkadaşlarımı aldım doğru Kanlıca. Yollar kalabalık değil, deniz kenarından kıyı kıyı gidiyorsun, yalılar, bahçeler, çengelköyde salatalıklar, kuleli, anadolu hisarı, ne güzeldi.
Ne zamandır gitmemişiz hepimiz, sahile oturduk, yoğurtlarimiz geldi, pudra şekeri koyduk yedik. (Aman kırk çeşidi çıkmış, ballı, reçelli, pekmezli, v.s.) Sonra simitler aldık, çaylar içildi, bu arada da show tv de oynayan bir dizi çekiliyormuş, film seyreder gibi oturduğumuz yerden onları seyrettik, kameraman, söylenecek lafları bağıra çağıra okuyan bir kız, oyuncuların makyajcısı, ışıkçı, yönetmen ne çok insan vardı ortada, aynı sahneyi beş defa çektiler, kamera her seferinden başka yerden alıyor, sonra ayakta çekim, önce prova sonra konuşmalı çekimler. Çok zevkli iş yaa, ben de sinema manyağı olarak film çekimlerine, yönetmen yardımcısı olma işlerine çok meraklanıyorum ya, öylee seyrettim.
Bu piyasada çalışmak şöylee esaslı bir film çekiminde bulunmayı ne çok isterim.
Kanlıca meydanı pek değişmiş, masalar ortaya doğru çoğalmış, denizin dibine banklar koymuşlar en güzel manzara oradan ama servis yok. Simitçi, mısırcı, ortaköy meydanı gibi incik boncukçu, hint işi elbiseler, şallar satanlar oralarda da tezgahlara serilmişler. Iskele binasını yeniliyorlar, boya yapıyorlardı, bitince çok güzel olacak, lacivert beyaz boyalı bina, vapurlar yanaşıyor, motorlar geliyor. Şu boğazın kıyıları pek güzel, oralarda oturmak çok hoş birşey yaaa.
Ben burada duvarlar arasında bunalıyorummmmmm, havasız kalıyorum sanki.
Pazar günü çok çalıştım, sabahtan kalkar kalmaz kahvaltı, gazeteler derken hafif keyiften sonra çamaşırlar yıkandı, balkondaki çiçekler temizlendi, böceklenmiş olana ev yapımı ilaç püskürtüldü, pembe domateslerime sırıklar diktim fidelerin dallarını sırıklara bağladım, bütün çiçeklerime yıkama sulama işleri (bakınız resimlerdeki sardunyalar arkadaşımın balkonunda, benimkiler niye böyle olmuyor çatlayacağım yaaa) yaptım. Bu arada yeni aldığım kasetleri dinliyorum. Cenk Eren dinlediniz mi acaba, çok güzel Sezen Aksu besteleri var, birkaç defa arka arkaya dinlemek lazim, yazik adam ortalıkda dolaşmıyor, bu şarkılar duyulmuyor, dinleyin seversiniz. Funda Arar'ı hep beğenirdim zaten, şimdiki şarkısı "Benim için üzülme" bayılıyorum.
"Bundan sonra adını 40 yılda bir anarım,
Sende kaybettiğimi, başkasında ararım,
Benim için üzülme..."
Hem sözler, hem müzik çok güzel, diğer şarkıları da dinleniyor. Nil Karaibrahim şarkıları da herzamanki gibi hem dinliyorsun, hem düşünüyorsun, bu lafları nasıl bir araya getirip böyle yazabiliyor bu kız. Bence Türkiyedeki en güzel şarkıcı, gözler, dudaklar, hertarafı harika maşallah.
Sonra buzdolabı temizlendi, meyvalar, sebzeler yıkandı, yemekler hazırlandı, sonra ütü yaptım, sonra duş yaptım ve gecenin bir saati ojelerimi sürüp helak vaziyette yattım. Çok çalıştım çookkk, allahtan bugün patron yok ofisde dinleniyorum. Ne dolu dolu hafta sonuydu yaa.

21 Temmuz 2006

Aya Irini

Geçen akşam Aya Irini de Cecilia Bartoli'yi dinledik. Italyan mezzo soprano hanım kızımız pek havalıydı, uzun kıvırcık bir çook saçları var omuzlarına dökülüyor, şöyle yakası bağrı açık siyah bir tuvalet giymiş, boynuna koluna da taşlı şıkırtılı takılar takmış, spot ışıkları üzerine tutulunca nasıl parlıyorlardı. Sesi pek güzelmiş, seçtiği şarkılar da tam oranın atmosferine uydu, nasıl bir huşu içinde dinledik, en yavaşlarından en heyecanlı olanlara kadar şarkıları çok güzel seçilmişti. Kimsenin çıtı çıkmadı, (arada iki densiz cep tel kapatmayı unutmasaydı, daha iyi olacaktı) bazı şarkılarda adeta nefeslerimizi bile tuttuk. Kendisi de hem tiyatrovari hareketleri, hem sıcakkanlılığı, sempatikliği ile gönlümüzü aldı, hem de sesi ve şarkılarıyla kulaklarımızı, ruhumuzu yıkadı, çok alkışlandı, iki defa bis yaptı, ayy nasıl güzel bir akşam oldu, darısı başınıza....
Geçen hafta sonu da orta okuldan beri arkadaş olduğumuz 3 kız buluştuk. Bir tanesi ile Ankara ilk okuldan arkadaşız, ama üçümüz orta birinci sınıfta buluştuk. Lisede ayrı bölümleri sectik, ilk okuldan tanığım arkadaşım önce Istanbul'a sonra Almanya'ya taşındı, epey bir müddet koptuk. Diğeri ile liseyi bitirince şehir değiştirme yüzünden koptuk, üniversiteden sonra evlendi Amerika'ya gitti. Yıllar sonra izimizi bulduk ve aralıklı da olsa yazıştık, konuştuk. Almanyadaki Istanbul'a döndü, evlenmiş, boşanmış bir oğlu var, Amerikadaki evlenmişti, bir kızı var, bende ikisinden de yok. Almanyadaki burada Demirciköy yakınlarında ev almış arkadaşı ile orada yaşıyor, Amerikadaki kocayı ekmiş kızıyla Yalova'ya yazlığa gelmiş, pazar günü bana geldiler, hep beraber Demirciköye gittik, biz üç genç kızdık, simdi olduk genç kadınlar, boyumuzdan uzun çocuklar, ama hala kendimizi lise yıllarındaki gibi hissediyoruz ve yine nerede kalmıştık diye devam ettik. Saçlarımızda beyazlar (biz boyuyoruz, Amerikadaki onu da yapmıyor, tembel) ama yaşımıza göre ne kadar iyiyiz diye avunup durduk, yiyip içtik, güldük, konuştuk, birbirimize bakakaldık. Heyy gidi günler heyyyy....

Siz hiç pembe domates gördünüzmü, yediniz mi, domates kırmızı olur diyeceksiniz ama pembesi de var. Gazetede sitesini görüp, tesadüfen tanıştığım sevgili Avniye hanımdan aldığım fideleri, resimde gördüğünüz gibi peynir tenekelerine ektim, her sabah kalkinca ilk işim balkonda onlari sevmek, konuşmak, arada bir çapalamak, yapraklarını koklamak ve ne kadar büyüdüler diye bakmak. Inşallah uzayacaklar, sarı çiçekler açaçaklar sonra da önce yeşil, sonra pembeleşen domatesler oluşacak. Valla çook uzun ve zor bir yol gibi görünse de, sonunda başarılı olamasam da, yani domatesleri görüp yiyecek kıvama getiremesem de, şimdi yaptığım çabalar, onlarla konuşmak, merakla beklemek, toprak, teneke, fideleri sarmak için çubuklar aramak, siteye girip diğer üyelerin neler yaptıklarını okumak, yeni bilgiler keşfetmek, yeni dünyalara açılmak okkaddar güzelki, insana kendini iyi hissettiriyor. Bütün bunlar nişantaşında bir apartman dairesinin arka balkonunda oluyor. Hele bir bahçem falan olsaydı artık kim tutardı beni bilemem...

Siteyi tekrar yazıyorum girin okuyun bilgilenin ; www.pembedomates.blogspot.com

Pembe Domates


Siz hiç pembe domates gördünüzmü, yediniz mi, domates kırmızı olur diyeceksiniz ama pembesi de var. Gazetede sitesini görüp, tesadüfen tanıştığım sevgili Avniye hanımdan aldığım fideleri, resimde gördüğünüz gibi peynir tenekelerine ektim, her sabah kalkinca ilk işim balkonda onlari sevmek, konuşmak, arada bir çapalamak, yapraklarını koklamak ve ne kadar büyüdüler diye bakmak. Inşallah uzayacaklar, sarı çiçekler açaçaklar sonra da önce yeşil, sonra pembeleşen domatesler oluşacak. Valla çook uzun ve zor bir yol gibi görünse de, sonunda başarılı olamasam da, yani domatesleri görüp yiyecek kıvama getiremesem de, şimdi yaptığım çabalar, onlarla konuşmak, merakla beklemek, toprak, teneke, fideleri sarmak için çubuklar aramak, siteye girip diğer üyelerin neler yaptıklarını okumak, yeni bilgiler keşfetmek, yeni dünyalara açılmak okkaddar güzelki, insana kendini iyi hissettiriyor. Bütün bunlar nişantaşında bir apartman dairesinin arka balkonunda oluyor. Hele bir bahçem falan olsaydı artık kim tutardı beni bilemem...

Siteyi tekrar yazıyorum girin okuyun bilgilenin ; www.pembedomates.blogspot.com

14 Temmuz 2006





Simena'dan fotolar,

12 Temmuz 2006

KAŞ YAPARKEN GÖZ.....


Ahh blogcuuum seni nasıl özledim, kaç gün oldu iki satır yazamadım. Kaş'a gittim döndüm, anlatmam lazim, resimleri göstermem lazim ama buraları toplamaktan vakit bulamıyorum.
Gitmeden önce yazdıklarıma baktım da, gerçekten çok yüzdüm, buruşuk parmaklarımın resmini çekmeyi unuttum, kitap okudum Inci Aral'dan "Taş ve Ten" çok tavsiye ederim. Nermin Bezmen'den "Sır" hala bitmedi fena değil, biraz masalımsı havada olsa da, şimdi elimde Tuna Kiremitçi'nin " A.Ş.K neyin kisaltması" kitabı var, parça parça yazılar, henüz bitmedi, içlerinden bir tanesini pek beğendim yakında buraya koyacağım. Onun ilk kitabını okuyorum, millet kaç tanesini çoktan devirdi, ben anca yetişiyorum, neyse hiç yoktan iyidir.
Kaş çok değişmiş, kaç sene olmuştu gideli unuttum, bir sürü yeni binalar, oteller, yollar açılmış, meydanlar, dükkanlar, cafeler, lokantalar dolmuş. Turistler çoğunluk alman veya kuzey avrupa ülkeleri veya ingilizler, ama bu sene beklenenden daha az oldukları için esnaf pek mutsuz. Kupa bittikten sonra gelirler inşallah diyorlar. Kaldığım pansiyon, Küçük Çakıl denilen bölgede ufak basit bir yer, sahipleri pek tembel, hiçbir iyileştirici, geliştirici şeyler yapmamışlar, halbuki yer olarak pek avantajlılar, anne,baba, çocukların işlettiği bir mekan. Bütün binalar dağlara doğru dayamışlar sırtlarını, aralardan fışkıran begonviller, zakkumlar, yaseminler, nefis manzaralı, önünden yol geçiyor, sonra kayaların üstünde plajlar.
Burada durun işte çok fena bu sistem, dipdibe şezlonglar, şemsiyeler, çoluk çocuk herkes bir arada, ne kitap okuma, ne kafa dinleme, ne itiş kakış olmadan denize girme mümkün değil.
Ben de iki gün oralara takildiktan sonra Limanağızı denilen yeri keşfettim karşı kıyıda bir ufak koy, (aşağıda en sol res.) çakıl taşlı yine ama sahilden giriyorsun, hergün tekne ile oraya gitmeye başladım, nasıl sakin güzel bir yer, sessiz, ufak bir restoran var, gün boyu yayıl, kitap oku, uyu, denize gir, müzik yok, kalabalık yok, ferah yüz yüzebildiğin kadar, akşam yine tekne almaya geliyor. Bir gün Kekova tekne gezisine katıldım, üç ağızlardan başlıyor, akvaryum koyu, korsan koyu, kekova (en sağ), simena (ortada) ayy nasıl güzel koylar, deniz lacivert veya turkuaz rengi, pırıl pırıl, berrak, nefis, gözlük ve şnorkel aldım, ilk defa deniz altında balıkları seyrettim, bambaşka bir dünya orası, bir de dalsam neler görecektim kimbilir. Simena nefis bir yer, harika taş evler var, ufacık bir köy ama sahildeki ufak restoranlar kırmızı sardunya cenneti, sokaklar daracık ve dik, ama tırmanıp çıkınca, çay bahçesinde manzara eşliğinde bir kahve içmek harikaydı, bu kadar ücra bir köşe, deniz yolundan başka neredeyse hiç yolu olmayan bir yer, oradaki insanlar, çiçekler, deniz, ahh ahhh....

TATİL ANILARI

Bir hafta tatil yaptım, bir ay anlatacağım artık. Ama ne yapayım, hoş şeyleri paylaşmayı seviyorum, biraz da gözlem yapıp aktarmaya meraklıyım. Sonra japon turistler gibi habire resim çektim onları koymalıyım, ben yazmalıyım yani...
Kaş da habire elektrikler kesiliyor, akşamlari alışkanlık haline geldi sanki, 45 dk, 1 saat gidiyor, maçların olduğu akşamlar herkes isyanlardaydı, ama öğrendik ki bütün Türkiyede olmuş. Çay bahçeleri, restoranlar, tüm cafeler plazma tv ekranlari veya neredeyse sinema perdesi büyüklüğünde ekranlarla maçlar anında seyrettirdiler, bu arada yiyecek - içecek servisleri de harika. Akşamları heykelin olduğu meydan açık cafeye dönüşüyor, meydana bakan bütün yerler sandalye ve masaları ortaya doğru genişletiyor, kaldırım ve duvar üstünde oturanlarla birleşiyor, koşturan, top oynayan çocuklar, yürüyenler, oturanlar, içenler, yiyenler, konuşanlar, oradan geçenler, yabancılar Türkler herkes bir bütün oluyor ve kaynaşıyor, gerçekten hoş bir manzaraydı. Ama herhalde turist azlığından diyorum yiyecek fiyatları biraz pahalıydı, çok güzel çipura ve akya balığı, kalamarlar, deniz börülcesi yedim. Bir Kanadalı, 3 İngilizle tanıştım arkadaş olduk, şimdi mailleşeceğiz, onlar Ist. gelecekler, ben de onlara gideceğim, inşallah.....
Valla çok tavsiye ederim, siz de gidin, öyle bodrum, çeşme gibi yerler istemeyenler, benim gibi denizi neredeyse içecek kadar seven özleyen, sakinlik ve tabiat güzelliği arayan, Istanbul'dan bıkan, gerçek denizle kucaklaşmak isteyen, güzel ingiliz veya alman kızlarını seyretmek isteyen (erkeklerde iş yok), koylarda dalıp deniz altına bakmak isteyenler gitsin, sefam olsun.
Kaşda her sabah bir anons duyuluyor, bilmem kim efendinin oğlu falankimin sünnet düğünü filanca yerde yapılacaktır, bütün halkımız davetlidir, ertesi gün bilmem kimlerin kızı ile falancanın oğlu evlenecek, evde düğün yemeği veriliyor, hepiniz buyrun, çok komikti yaa, çok da sicak, şeker, biz gibi dimi ?? Gidemedim ama yazık oldu.....
Bir başka sefere diyorum, sizi resimlerimle baş başa birakıyorum.

30 Haziran 2006

Kaş' a gidiyorum



Bugün cuma, ben inşallah bir aksilik olmaz ise bu akşam otobüse atlayıp Kaş'a gidiyorum.
Kaç senedir ?? kimbilir oraya gitmedim..
Acaba nasıl, beni bekliyormu, özlemiş mi, ben onu özlemiş miyim ??
Pırıl pırıl sulara kendimi atıp, parmaklarım buruşuncaya kadar suda kalacağım veya paletlerimi takıp deli gibi yüzeceğim, kitaplarımı alıp bir ağaç altında okurken içim geçecek kestireceğim, çok az yiyip dönüşte kilo vermiş olacağım, yüzüm ve vücudum bronz, ruhum bembeyaz, gözlerim ışıl ışıl olacak.
İnşallah, aminnnnnnn......

28 Haziran 2006

Saraydan Kız Kaçırma



Geçenlerde Topkapı Saray bahçesinde sahneye koyulan Mozart'ın operasını seyretmeye gittik. Her yıl Istanbul Festivali programında yer alır, orijinal ortamda oynanıyor denir ben bir türlü gidemezdim, merakdan da ölürdüm. İşte gittim gördüm, boyum uzadı... Ortam çok güzel, hava nefis limonata gibi, sarayın Erderun kapısı önünde, ağaçların altında platformlar yapılmış, sandalyeler sıralanmış kademeli olarak oturuyorsun, böyle programlara meraklı güzel insanlar geliyor, gayet şık, kaliteli bir ortam (zaten oldum olası festival zamanı ortaya çıkan insanlar diğer zamanlar nerelerdeler diye merak ederim, çünkü insanın içi açılıyor, düzgün insanları bir arada görünce, görüntü kirliliği !! var heryerde bildiğiniz gibi ??) . Neyse orkestra yerini aldı, her sezon konserlerini izlediğim borusan orkestrasını genç bir şef idare ediyordu pek başarılı bulamadım, sönük kaldılar, Opera başladı, bir roldeki oyuncu Türk gerisi yabancı sanatçılar, bir de koro kızlar + erkekler ve mehter takımı yerli. Kıyafetler harika, ışıklar nefis, Mozart'ın müziği güzel ama sesler hiçbir his veremediler bana, ne kadın sesleri ne de erkek seslerini etkileyici bulamadım. Şöyle ruhumu doyurmadı, çok vasat sesler, çok vasat sanatçılar, (belki de eser de vasat çok gözümde büyütmüşüm) gayet vasat bir 3 perde seyrettik dinledik. Perde araları 20 şer dakika insanın canı sıkılıyor, zaten 21.30 da başladı, bittiğinde 01.00 di yani.

Temsilden önce Sultanahmet köftecisine gitmiştik, ama bence köftelerde de is yoktu, çok fabrikasyon olmus pişmemiş geldi köfteler falan, kırk yılda bir köfte istemişti canım buna da doyamadım. Sadece japon turistler gibi yollarda habire resim çektim, etrafi seyretmek, ışıklandırılmış Sultanahmet meydanı çok hosuma gitti, ne zamandir o taraflara gitmemişim, birden kendimi eski Istanbul'u gezen turist zannettim, camilerden ezan sesleri, tarihi binalar, Ayasofya çok güzeldi.

Yine içinde otururken bu şehri layıkı ile yaşayamadığımızı, güzelliklerini göremediğimizi anladım, güzel Istanbul gez gez bitmez hiç.....


Castiglioncello


Geçtiğimiz hafta sonu tam piyangodan çıkan tatil misali (sevgili eski arkadaş jesti diyelim) 3 günlük bir gezi için, cuma akşamı kendimi Milano'ya giden uçakta buldum. Oradan Pisa'ya geçtim ve arkadaşlarla buluştuk. Sonra ver elini Viareggio denilen sahil kasabasında, hava mis, herkes sokakta, gecenin bir saati olmasina rağmen pizzacılar açık, hemen bir pizza yuttum, domates, peynir ve espresso kokuları iyi geldi, sonra nefis bir başka sahil kasabası Castiglioncello (Livorno şehrinin biraz aşağısı) denilen yere gittik, gecenin bir yarısı olduğu için yıkıldık tabi. Ertesi sabah bilumum kuş sesleri eşliğinde gözümü açtığımda nefis bir manzara beni bekliyodu. Otel eski bir villadan dönüştürme butik tarzında, etrafı harika bir bahçe ile çevrili, çiçekler, ağaçlar, kuşlar, sincaplar, kertenkeleler cirit atıyor. Önünde nefis bir teras var, sonra havuza iniliyor, sonra bayır aşağı ufak bir korudan geçip deniz kenarına iniyorsun. Galiba eskiden kalma volkanik bir bölge üzerindeymişiz, kayalık plaj önümüzde uzanıyordu. Denizin içi de kayalık, kanyonlar arasından geçiyorsun ama nasıl duru temiz bir su, pırıl pırıl, Genova körfezine bakıyoruz. Çook evvelden Etrüsklerin yaşadığı bölgeymiş, etrafda çok güzel bahçe içinde villalar var, villaların bahçeleri de inanılmaz güzel, çiçek, böcek, ağaç, bitki dolu. Hangisine bakacağıma şaşırdım. Burası Floransalı, Pisalı Livornalı hali vakti yerinde olanların sayfiye evlerinin bulunduğu veya yaz tatiline geldikleri bir yer. Akşamüstü Piazza del Torre (Torre meydanına) çıkınca etrafdaki güzellikleri ve güzel insanları !! daha iyi görüyorsun, herkes bir şık, bronz tenli, havalı, arabalar, motosikletler, yayalar, cafeler, restoranlar, dondurmacılar, butikler, velhasılı kelam ortalık kaynıyordu. Çok güzel bahçeler, parklar, doğal gezinti yerleri var. Allahım orada çiçek adeta olması gereken hava su gibi bir şey, her yer, her köşe, her çıkıntı, her girinti, her bank yanı, ev balkonu, kapı önü, duvar üstü, pencere kenarı her yer ama her yer çiçeklendirilmiş, niye biz de yapmıyoruz sanki, bayıldım yaa. O yollardaki yasemin kokuları inanılmaz bir şeydi.
Yemekler malum Toscana bölgesindeyiz yöresel tadlar var, ama arkadaşlar denizci olduğu için deniz ürünleri ağırlıklı yedik, pastalar, balık çorbası, dondurmalar, tatlılar, peynirler ne siz sorun ne ben söyleyim. Sadece öğlenleri meyva yiyerek kendimi dengeledim zannediyorum ?? Deniz, temiz hava, çiçek böcek, italyanlar, yemekler ve ben. Yine damarlarımda italyan kanı dolaştığına, buradan birşeylerin kanımı çektiğine, 1,5 sene ara vermeye zor dayandığıma, senede en az bir kere bu topraklara ayak basmamın şart olduğuna tekrar karar verdim. Dönüş yolunda Pisa'ya uğrayıp kulenin fotolarını çekmek vardı ama yolda feci bir kazaya rastlayıp bir saat otobanda bekleyince uçağı kaçırmamak için vazgeçtim, sonra uçaktan havalanınca tepeden gördüm Pisa kulesini. Marinada yatan tekneleri anlatmam için ayrıca bir gün lazim. Sadece kaptan arkadaşımın şu anda çalıştığı teknenin resmini koyayım da bayılalım....
Cumartesi, pazar, pazartesi, üç günlük bir şey işte..... darısı başınıza.......

20 Haziran 2006

Haberler

Uzun zamandır yazamadım aklımda yazmak istediğim çok şey var ama sıraya koyamıyorum gelişi güzel yazacağım. Biraz içimi dökmek, biraz haberlerden duyduklarım, biraz havadan sudan.
Şu bebek ölümlerine ne kadar üzüldüm, bu nasıl bir memleket böyle patır patır öldü gittiler, kimsenin kılı kıpırdamıyor, bir bakteriymiş sebep deyip geçtiler, düşünebiliyormusunuz 9 ay bekleyen anneler babalar bebekleri oluyor, sevinç, heyecan, rahatlama v.s. bir sürü şey hissediliyor ama, sonra bir anda bebeğin ölüp gidiyor, aklım havsalam almıyor, bu nasıl iştir. Şimdi diyecekler kuş gribi gibi birşey bu, bebek gribi !! öldüler ne yapalım....

Dünya kupası maçları seyrediyormusunuz, ne sıkı maçlar oluyor, ben hep Afrika takımlarına şans tanıyorum, nasıl oralara çıktılar bare 2. tura çıksın bazıları. Gana takımını gördünüz mü ne hırslı oynuyorlar. Ben bütün takımların giydikleri şortlara takılıyorum, dizlerine kadar upuzun, bol, ne gıcık şeyler, tesettürlülerin mayoları gibi, ama sanırım Angola takımı vardı siyah kırmızı formalar, ama şortları eski bildiğimiz gibi kısa, dar, eskiden futbolcularin giydiği şekilde şort gibi şort. Acaba spor malzemeleri yapan firmalar da gittikçe muhafazakar mı oluyorlar ??
Avustralya takımında çok yakışıklı oyuncular var, Brezilyalıları seyretmek çok zevkli, Almanlar buldozer gibiler, bakalım 2. yarıda neler olacak.


Cumartesi günü ofisden bir arkadaşın kır evine davetliydik, Ömerli taraflarında yarısı ahşap yarısı taş 2 katlı nefis bir ev bahçede nefis güller, kiraz ağaçları, hamak, şezlonglar. Mangal yaptık, 3 aylık bebeğini sevdik, sohbetler, çimenlerin üzerine oturmalar, gırgır şamata derken hoş bir gün geçti, negativiteyi attık, oksijen aldık, güzel şeyler yedik.

Akşama da Ajda Pekkan konserine gittim. Ben evvel ezelden beri ona hayranım, ne yapsa beğenirim, toz kondurmam, nasıl Sezen Aksu manyağı isem, bu da o çeşit. Ama el insaf edin yani, kim onun gibi 60 yaşını devirmiş olsun da, onun gibi sahnede 30 yaşında gibi dursun. Saçları, kıyafetleri, vücudu (nasıl zayıf, nasıl düzgün) sesi, havası hala herkese on basar valla. Pek hayran oldum, eğlendik, bir kere daha takdir ettim, herzaman önünde saygıyla eğilirim.

Pazar günü son dakka ertelenen sabah kahvaltısı programına kızmaktan kendimi alıkoyabilmek için araba ile boğaz yolunda ilerlerken kendimi bebekde buldum, yaz festivali varmış, parka herkes yayılmış, yiyecek, giyecek, kitap, dergi, çanta ne ararsan satıyorlar (2. el) çoluk çocuk ortalıkta, müzik bir yandan bangır bangır. Ben de daha ileride deniz kenarında bir kahveye oturdum, kahvemi içip gazetelerimi okudum, denizdeki tekneler, sandallar ne kalabalıktı, ne yazık ki deniz kenarı da pek kirliydi, buna rağmen köpeği ile yürüyüşe çıkmış herkes dikkat ettim hayvanları bir denize batırıp çıkardılar serinlesinler diye, zavallı hayvanların telaşını göreceksiniz, hele bir de silkinince ortalığa saçtıkları sular....

Sonra eve dönüş yolunda bir fidanlığın önünden geçerken buldum kendimi. Hemen park edip daldım içeri. Kırk çeşit çiçekler, bitkiler, saksılar, aletler, edavatlar derya gibi uzanıyorlar önümde. Hemen sardunyalar ve begonyalar ile toprak aldım ve o boğucu sıcaktan ve trafik karmaşasından kurtulup eve zor attım kendimi. Evdeki bütün boş saksılarıma bir güzel ellerimle hepsini diktim, suladım, balkonuma yerleştirdim. Çiçekle toprakla uğraşmak ne kadar güzel birşey biliyormusunuz, Çin atasözündeki gibi bir ömür mutlu olmak istiyorsan çiçek yetiştir. Kırmızı sardunyalarımın üzerinde tomurcuklar var hergün onları takip ediyorum nasıl açıyorlar diye. Niye daha önce yapmadım acaba, bir türlü fidanlık önünden geçememiştim demekki... Bir de bahçem olsa orada şöyle domatesler, maydanozlar, başka çiçekler falan eksem uyku tutmaz beni herhalde hergün onları gözlemekten. Bu arada evin içindeki yeşil bitkilerim de nazar değmesin çoştular, pek güzel büyüyorlar, kışın biraz cansızdılar, ışık yetmiyor falan diye
yaprak dökmüşlerdi, pek üzülmüştüm.
Bu hafta tembellik yaptım yemek pişirmedim, biraz da yemeyim de zayıflayım diye çaba gösteriyorum, akşamları salata, meyva, cacık falan takılıyorum, spora gidiyorum ama gram veremiyorum, imdaaaattttt....


Ayıptır söylemesi yeni bir fotograf makinası aldım, gördüğünüz resimleri de onunla çektim, bu sıralar resim çekme merakındayım...
Bir de şu resimleri blogda istediğim gibi yerleştirebilmeyi öğrensem artık gam yemiyeceğim. Please help....

13 Haziran 2006

Domates


Siz de benim gibi çocukluğunuzda yediğiniz kıpkırmızı, kesilince içi de kırmızı çıkan, çekirdekleri olan, sulu, tatlı, tuz dökünce muhteşem olan, beyaz peynir yanına enn şahane uyan, şişkoca, sert, o güzelim meyva&sebze arası domatesi özlüyor, arıyor ve bulamıyormusunuz ??
Kulübe hoşgeldiniz ! Her sene dört gözle bekleyip, ne olur artık şu içi beyaz çıkan, kabuğu soyulamıyan, hiç kokusu ve tadı olmayan, hormondan şekli şemali değişmiş domates diye sattıkları şeyin, hiç olmazsa haziran gelince sahicisini, katıksız olanını bulalım da yiyelim diye aranırım ama çok az yerde, çok kısa sürede yakalarım, sonra yine kaybolurlar.
İlla her hafta Çanakkale tarafına mı gitmeliyim, oralardaki tarlalardan temmuz, ağustos aylarında kasalarla yüklenip getirerek mi gerçek domates yemeliyim. Yapamam ki ama...
Geçen gün bu siteyi keşfettim, inşallah ben de bu ağa katılacağım, kendi çapımda 3 tane de olsa enn hasından domates yetiştireceğim ve yiyeceğim, siz de bir göz atın, bilgilenin....

http://pembedomates.blogspot.com

Mutena bir semtin, mutena sokaklarından birinde oturuyorum ama ne yazıkki evim çok güneş almıyor, bu yüzden bir kırmızı sardunya bile yetiştiremiyorum diye esef etmiş, bir sayfa yazı yazmıştım. İçime ukte olan şeylerden biridir, her sene derdim azar, sonra yine geçer....
Ankarada otururken çocukluğumun yaz tatillerinde gelinen anneanne evindeki yağ tenekelerine dikilen kırmızı sardunyaların görüntüsünün ve kokusunun hala hafızamdan gitmediğini, bugünlerde de inat edercesine nereye gitsem karşıma, balkonlarında, pencere kenarlarında salkım saçak sardunyaların çıktığını, ve de kıskançlıktan çatladığımı yazmıştım ama o yazım ne oldu, ne bitti anlamadım kayıp oldu gitti, burada yanında da bir resimle yayımlanmadı.
Şimdi yine deniyorum.
Kırmızı sardunya ve kırmızı domates hasreti çeken bendeniz, bir gün balkonunda bunlarla kucaklaşırken çekilmiş resimler göndereceğim sizlere inşallah....


12 Haziran 2006

PAZAR

Hafta sonum bir gezmece bir dinlenmece geçti. Cumartesi günü sabahtan spor, migros işlerini bitirip sonra da bir arkadaşımı arabaya atıp Emirgandaki Çınaraltı çay bahcesine uzadık, yollarda tamir falan var ama erken davrandık, gidip güzelce oturduk, çaylar, kahveler, dondurmalar, sohbetler, deniz kenarında yürüyüşler, deniz kokusunu içime çekmeler, manzaralar, suya atlayanlar, balık tutanlar, yürüyüş yapanlar, yol boyunca sıralanmış villalar, köşkler, restore edilen caanım evler derken akşam oldu evlerimize döndük. Ben hemen bir sinema yapıp " Düş Yakamızdan" filmine gittim. Şu "Sex&City" dizisindeki kız Sarah J.Parker oynuyor, bu kızın neresini beğenirler, seksi bulurlar hiç anlamam, yine beğenmedim, film de zaten vasat masat, isteyen kız veya erkekler kendilerine ders çıkarabilirler (işler ciddiye binerken nasıl kaçılır, veya nasıl ava giderken avlanılır) ama hoş ve de boş filmlerden.
Akşam TV karşısındaki yerimi alıp gerinirken sızmışım.
Pazar sabahı geç kalktım, nefis hazırlanmış kahvaltımı (brunch desek daha doğru), gazeteleri okuyarak yaptım, sonra iki arkadaşımla uzun uzun telefon konuşması yaptım, sonra balkonda bacaklarımı güneşe uzattım, bir elimde kahvem bir elimde gazeteler keyfe devam ettim, hatta bir ara güneşte sızmışım.
B u sıralar evin iki ayrı yönüne bakan bölgelerde iki ayrı apartman inşaatı sürüyor, bir tanesi tümden yıkıldı temeli atıldı, şimdi katlar yükseliyor, tak tuk sesleri, demir kesme takma işleri, amelelerin sohbetleri veya şarkıları öyle böyle değil, diğeri, cumartesinden beri buldozerle yıkılıyor, ortalığı kaplayan toz duman anlatılır gibi değil, bir de benim evin 1. katına kadar ulaşan yükseklikte kamyonlar gelip yıkıntıları taşıyorlar, sokaktaki gürültü ve trafik de çekilir gibi değil.
Bütün bunlara rağmen, pazar günü yurdum insanının yollara dökülmesi ile oluşan kalabalık ve trafikden kaçıp evde oturdum, balkonda kendimi eğlendirdim, okumaya garkoldum. Öğleden sonra bir gaza geldim ve yemek yapmaya koyuldum. Böyle birkaç çeşit yapınca hafta arası işden veya spordan gelince ufak tefek ilavelerle hazır yemek bulmak pek hoş oluyor. Önce semizotu pişirdim, neekkadar nefis oldu, sonra barbunya fasulyesi (pek leziz) , enginar (lokum gibi) ve zeytinyağlı sebze karışımı (isteyene tarifi verilir) , ve de ezilmiş kayısılardan çabucak uyduruktan bir reçel yaptım. Buzluktaki dondurulmuş şeyler elden geçti, dolap biraz düzeltildi, meyvalar yıkandı ayıklandı, buzdolabı çiçek gibi yapıldı.
Bütün bu işler yapılırken tv de kral, power veya dream kanallarını seyredip, türk pop müziğimizin en son çıkan parçalarını dinleyip kliplerini seyrettim, kültürüm arttı. Amanııınn... neler varmış meğerse, ne kadar güzel şarkılar, şarkıcılar varsa, o kadar da abuklar dolu. Hele bazıları, şarkı diye veya şarkıcıyım diye çıkıyorlar ya valla ayıptır, yazıktır, bize hakarettir bunlar, mesela Ismail YK diye biri var, ne idüğü belirsiz şarkı sözleri ve dansları ile delirtti beni. Bir de "Allah Belanı versin" diye bir şarkı var yaaa... kafayı yersin valla.
Hep sevdiğim ve çok başarılı bulduğum Nil Karaibrahimgil'in "pırlanta" şarkısı ve klibi çok güzel, solisti ile tanışıp konuşmak istediğim Duman grubu'nun "Aman aman" şarkısı ve klibi çok güzel. Bu grubu bilirmisiniz Sezen Aksu'nun "Beni yak, kendini yak" şarkısını söylemişlerdi, orada görünce bu çocuk ya uyuyarak şarkı söylüyor, ya da biraz içici galiba demiştim. Şimdi burada da öyle çok alem birisi, tipi tam çekiciler gibi, ama müzikleri çok güzel, gitar bölümler harika bu parçada, dinleyiniz efendim.
Arada yine reklamlar giriyor, enn son taktığım reklam "Berkalp.. kapattım...konuş gnctrkcl....
Çok şekerler ikisi de dimi ??
İşte böyle huzur içinde bir hafta sonunu devretmiş bulunuyorum, yine hafta başladı, yine geldik, kuş gibi uçuyor günler.

Mutluluğun Resmidir ;

9 Haziran 2006



Biliyormusunuz, dün gece tekrar tekrar Allahıma şükrettim, şu andaki durumum, sağlığım, halim, işim herşey için. Ne ne yapalım yani diyeceksiniz ??.
Kim Kanal D deki 32. Gün programını seyretti ise beni daha iyi anlar.
Eğer o programı sonuna kadar seyredip de şükretmeyen varsa zaten çarpılır. Suna Kıraç'ın ALS hastası olduğunu anlatan, geçmişte ne işler yaptığını, şimdi ne halde olduğunu, gücünün ve azminin onu ayakta ?!! tuttuğunu, buna rağmen bir kitap yazdığını ve (kitabın adı ne hoş
" Ömrümden uzun hayallerim var" ) bir gün bu hastalığa çare bulunacağını, ve kendisinin tekrar aramıza döneceğini anlatan belgesel niteliğinde bir programdı. Bir zamanlar Koç Holding'in bir şirketi ile ortak bir Italyan şirketinde çalıştığım için ve onlarla yakından alakalı olduğumuz ve kendisinin iktidarda olduğu günleri yaşadığım için daha bir ilgi ile seyrettim.
Çok etkilendim, bir kadının iş hayatında nerelerden nereye geldiğini, eşinin sevgi ve şefkatinin nelere rağmen her geçen gün arttığını, kızının çocukluğundan beri annesi için hissettikleri, aile bireylerinin onun hakkındaki düşünceleri, şimdiki tedavisi, bakımı, ailenin bütün olanakları ile, maddi, manevi, insani, teknik, sosyal her bakımdan neler yapıldığını ve ne yazıkki bayağı acıklı olan son halinin görüntülerini verdiler. Ben ağlamaktan bir hal oldum.
Sanki bir yakınım, akrabam, bu kadar mı üzülebilir insan. Düşünebiliyormusunuz sadece gözlerini oynatabiliyor, yanında hemşireler ordusu, kağıda harfleri yazıyorlar, gözlerini kırparak işaret veriyor, harfleri yanyana koyarak kelimeler oluşuyor ve cümle kuruluyor ve ne demek istediğini anlatıyor, inanılmaz bir süreç, inanılmaz bir durum ve inanılmaz bir mücadele, allah iyilik versin.
Herşey boş, üzülmek, sinirlenmek, istemek, almak, vermek, stress, öyle mi, böyle mi ??
Ne boş işlerle uğraşıyoruz, neler için enn kıymetli anlarımızı heba ediyoruz, yazık ediyoruz.....
Bir müddet hep bunu hatirlayacağım.... Ve sonra ne yazık ki yine unutacağım ve yine stress, yine dünyevi işler için canımı sıkacağım, ama yanlış yapacağım, zaman hızla geçecek.....

8 Haziran 2006

Reklam Dünyası

Bugünlerde reklamlara taktim, Coca Cola'nin en son reklamina dikkatle bakıyormusunuz, nekkaddar detay var, ne şekiller, ne renkler, nasıl bir hayal dünyası bunu kurdu, yazdı, çizdi çekti. Sonra eenn son çıkan Akbank reklamı, o ne yaratıcılık, o ne şekille anlatmak, o kadar insanı kurgulamak, çekmek, renkler, valla çok hoşuma gitti. Hangi ajans yapmış daha keşfedemedim ama bizzat kutlamak isterim.
Şimdi bir de şu siteye girip bakın, bayılacaklsınız, valla bunları seyrederken gözlerim yaşarıyor bir tuhaf oluyorum, bana nee oluyorsa.....

http://video.google.com/videoplay?docid=-6619348680894852835&q=coca+cola

Acaba bu reklam dünyasında mı çalışsaydım, ne kadar kendi yaratıcılığımı kullanırdım, daha da ilerleymiydi, yoksa hiç yokmuydu? Yazmayı seviyorum, orada ne kadar ve ne yazardım acaba falan filan yani. Insan bazen şöyle durup düşünüyor şimdi olduğum gibi olmasaydım, şimdi yaptığım işi yapmasaydım, şimdi burada oturmasaydım ne olurdu ???? Ahh, tühh, keşke gibi şeyler hissetmek istemiyorum, böyle pişmanlıklar yaşayacak vakit geçti artık ama ya böyle değil de öyle olsaydı ne olurdu acaba diyorsun ara sıra.
Bir de daha cesaretli olsaymışım, değiştirmekden, denemekten korkmasaymışım diyorum, insan eenn içini dinlemeli, enn derinde yatanı duyabilmeli, hangi tip işler seni açar, hangi tip çalışma seni daha başarılı kılar, hangi hayatı istiyorsun, dene, korkma, ilerle. Sağlamcı olmak yüzünden bazen pasif kalıyorsun, pasif davranıyorsun, işte bir gün geliyor yaa keşke diyorsun...
Ama bir yandan da kader kısmet diye birşey var, buna da çok inanıyorum, Allah senin karşına senin o anda neye ihtiyacın varsa, neyle ilgili öğrenmen gereken birşey varsa, veya testler varsa, onu veya o kişileri çıkartıyor, onlarla karşılaştırıyor diye düşünüyorum.
İş hayatım nerede başladı nerelere geldi, çok şükür para kazandım, hayatımı kurdum, birçok istediğim şeyleri kendi imkanlarımla, kendi başıma gerçekleştrdim, hala da devam ettiriyorum ama bütün hepsini gözden geçirir de bir muhasebe yapmam gerekirse ; cesaretle atılmak, gözünü kapayıp bazı şeyler için risk alma katsayım düşük kalıyor.
Onun için benden size tavsiye, gençken, daha herşeyi ince ince düşünemezken, ayaklarınız daha toprağa değil de havaya yakın yaşarken, cesaret edin, gözü kara olun, değişiklik yapmaktan korkmayın, deneyin, gidin, içinizin götürdüğü yere kadar gidin.
Ayy nasıl geldik buralara, neler diyorum.
Havalar "normale" oldu da nefes alıyoruz biraz dimi, bugün bana cuma gibi geliyor nedense, öğlenleri önümüzdeki parkın içindeki cafelere gidip çimlerin üzerinde oturmak, birşeyler yerken gazete okumak ne iyi oluyor bilseniz.
Bir kere bütün negativite toprağa geçiyor (ayakların çimlere basacak), başında ağaçların hışırtısı, serinliği, kuşların cıvıldamaları, tabiatın içindesin hissi böyle seni ofis gerginliğinden, şehir gürültüsünden uzaklaştırıyor, pek iyi geliyor, bulduğunuz ilk fırsatta ve parkda deneyin.

Ne demiş şair ;

5 Haziran 2006

Hafta Sonu, Hafta Başı

Dutlarima kavuştum, aldim yedim, hala da yiyorum doyamiyorum, ne güzel bir meyva dimi ?? Ahh onların hepsi bana popo ve göbek olarak geri dönüyor ama ne yapayim iki gün sonra bitecekler. Bir yandan da kiraz sapı kaynatıp içiyorum, dengeleniyordur inşallah. Yarabbi 2-3 kilo vermek uğruna neler yapıyorum bir bilseniz.
Şu sıralar bütün gazete ve dergilerin sayfalarını boydan boya kaplayan Zeki Mayo'nun kızını görüyormusunuz ?? Yarabbi ne güzel bir kız bu böyle, nekkaddar genç, vücud, boy, pos, saçlar, gözler, o duruş, o endam, allah!! yani. Şöölee bir beş sene sonra yine görmek isterim, ne afeti devran olacaktır daha...
Cumartesi şööölee tuzlaya uzandık, köfte yemece, çimler üzerinde oturma, deniz havası içine çekme, kız arkadaş ile laflamak, valla çenemiz düştü, bi iyi geldi ki ... Oradan dönüşte (trafik, köprüyü geç, eve gel üst baş değiş, arabayı bırak, taksiye atla Taksim'e koş) gibi detayları yaşayıp Litera'ya gittik başka bir arkadaş grubu ile. Bilirmisiniz acaba, Galatasarayda Alman Gothe Enst. en üst katı teras, manzara harika, mis gibi hava, herkes gayet hoş, bir grup var canlı müzik yapıyorlar. Rezervasyon yaptırıp gittiğimiz halde yerimiz yok dediler, rez. yazmayı unutmuşlar, benden önce giden arkadaşlar itiraz edip hır çıkarırız deyince lütfen bir yere oturtmuşlar, alel acele yemekler söylendi, yemek mi yiyoruz dayak mı belli değil, nasıl yüksek volümlü müzik var birbirimizle konuşmak mümkün değil, daha saat 21.00 falan, hani geç olsa club havasına döndü diyeceğim ama, 21.45 yemeklerimiz bitti, burada mı kalalım başka yere mi gidelim diye düsünürken, yetkili çocuk (gerçekten 25 yaşlarında bir çocuk, işletmecisiymiş) bu masanın esas sahipleri geldi sizi şuraya (mutfağın yanındaki 2 kişilik masaya 4 kişi tktıştıracak) alalım demezmi ! Elimizden zor kurtuldu, uymayalım bunlara kaçalım buradan dedik. Yine beyoğlunda bir başka teras katında tatlılarımızı kahvelerimizi yedik, sohbet ettik, güzel bir akşamı bitirdik.
Sinir oluyorum bu şekilde çalışan yerlere, canının sıkılmasını, akşamının bozulmasını göze alacaksın uğraşacaksın bu salaklarla, insanı ne yerine koyuyorlar, yer tutma nedir, yemek müziği nedir, servis nedir anlatacaksın. Bir ne koysan yer durumudur gidiyor, gelen kitle gördüğüme göre pek genç, gürültücü, öyle ayırım yapmıyor ise herkesi aynı sanıyorlar, bir daha tövbe gitmeyiz. Halbuki nefis bir manzarası var, yaz aylarında çok da tercih edilecek bir yer ama yazık tabi. Bir de hani, özür dileme, yanlışlık oldu, telafi edelim falan yok öyle birşey, beğenmezsen yolun açık olsun durumları, gezeryazar olarak eksi aldılar, sıfır bile değil.
Bir arkadaşım tesadüfen mail ekinde iki resim gönderdi, çok beğenip kim olduğunu araştırmaya başladım, sitesine girdim, önüme neler çıktı. Ayy ben bu adamın yaptıklarına bayıldım, bir opera posterleri var harika, takvimleri 15.000 $ dan satılıyor, çocuk kitap kapakları, resimleri çok hoş, henüz aramadım ama varsa resimlerinden (poster olarak) almak isterim, Polonyalıymış, acaba yurt dışına giden birine mi ısmarlasam, tabi Amerikada yaşamakta, çalışmakta kendileri. Ama bir göz atın beğenirsiniz sanırım. Rafal Olbinski www.poster.com.pl