20 Eylül 2006

Can Sıkıntısı


Ne kadar zamandır yazamamışım tek satır bile.
Bu da bendeki kusur, habire devrik cümle yapıyorum, sebebi neyse bulamadım, herhalde diyorum, patronla italyanca bazen ingilizce konuşuyoruz, beynim o lisanların cümle yapısı şeklinde çalışıyor, türkçeye çevirince çuvallıyor, hoş görün işte, farkettikçe düzeltiyorum.

En son yazdığım kısa seyahatten sonra ortalık güllük gülistanlık gidiyorduk, ne oldu herşey tersine döndü anlamadım. Önce havalar soğudu, sonra yaz bitti sendrumu başladı, halbuki şimdi çok güzel gidiyor havalar, tam eylül havası, gündüz rahatsız etmeyen bir sıcak, güneşli gökyüzü, akşamları serince, rutubet yok, ara sıra hafif yağmur iyi bile geliyor, hırkalar, montlar giyiyoruz, akşamları dşarıdaysak şallara falan sarınıyoruz, öyle birşeyler işte. Sonra ofisde işler sapa sarmaya başladı, durduk yerde benim huzurumu bozmaya çalışıyorlar, hem de desteği dayanağı olmayan hikayelerle, hem de profesyonelce bakıyoruz havalarında gayet amatörce çabalar, beni işimden veya posizyonumdan ayırmaya çalışmalar, geleceğini garanti altına almaya çalışıyoruz ayaklarında ama kovulursun tehditleri ile. Neyse inşallah yoluna girecek, benim son derece sabırlı, sakin ve kendime güvenli olmam lazim. Sinirlerim tel tel oluyor ama sıkı dur diyorum.
Şu iş dünyası çok acımasız, çok haksız, çok yıpratıcı.
Keşke şartlar el verse de gönlümden geçenleri yapabilsem ve resmi çalışma ortamlarına veda edip kalbimin git dediği yola gidebilsem. Bize de bir gün kader güler, güler inşallah.....

Torunum kumru büyüdü, çirkin tüyleri, suratı düzeldi, uçmayı öğrendi, ama bir kat yukarı balkona kadar uçuyor, daha öyle gökyüzünde serbestçe dolaşamıyor, annesi de yanında geziyor, pencerenin kenarına koyduğum bulgur ve arpa şehriyelerini bitiriyorlar, su kabını aşağı düşürdüler, başka bir kap bulamadım, su ihtiyaçlarını karşılayamıyorum. Ama pencere kenarı pisliklerinden çok fena oldu, bu haftaki temizlikte oralardan artık taşınmalarını isteyeceğim. Kuluçka, doğum, büyüme, gelişme diye sabır ettik, yardım ettik ama pencere pencerelikten çıktı. (Resimlerini bir dahaki sefere koyabileceğim, evde unutmuşum)

Bazen hiç dikkatinizi çekmeyen bir çiçek bir anda önünüze çıkıyor ve meğer ne kadar güzelmiş diyorsunuz. Bu günlerde Topağacından Ihlamura doğru inen yollarda kaldırım çalışmaları yapılıyor (yine birileri zengin oluyor) bu sefer daha estetik, daha şık kaldırımlar yapıyorlar, üzerlerindeki ağaçların köklerinin etrafını da çerceveler içine alıp, ağaç diplerine mevsim çiçekleri ekiyorlar, pek güzel oluyor.
Onlardan birinde rastladığım akşam sefalarının bu rengine bayıldım. Yeşil ile bu koyu pembenin yanyana bu kadar güzel durması, aslında kıyafet olarak düşünsem katiyen yanyana gelmeyecek iki rengin bu kadar uyumu çok hoşuma gidiyor. Gündüz olunca büzüşüp kapanan, akşam olunca açılan ne enteresan bir çiçek dimi şu akşam sefaları (ismi bile şiir gibi).

7 Eylül 2006

KUMRU TORUN




Daha önce bahsettiğim penceremin önünde kuluçkaya yatan kumrudan bir tane torun geldi, aslinda 2 yumurta vardı, döne döne onların üzerine yatıyordu ama ne oldu da bir tane çıktı, diğerine ne oldu hiç bilemedim, eğer diğerini kaptılarsa veya hastalandi öldü ise pek üzülürüm.
Bu da ne çirkin şey dimi, inşallah büyüdükçe yüzüne bakılır olur. Çok enteresan birşey bunları pencerenin önünde yaşamak. Allah analı, babalı büyütsün. (bu kuşlar için denmezdi dimi ??)......

4 Eylül 2006

Küçükkuyu



Homeros'un Ilyada destanında Zeus derki ; Egenin mavisi ile, Ida'nın yeşili arasında öyle bir yer vardır ki, orada keskin kekik kokuları içinde lezzetli zeytin çeşitleri ile yaptığım kahvaltının tadını hiçbir yerde bulamadım. İşte orası Gargara ' dır.
Hep yazarım, burayı yazarım, herkes bıktı ben bıkmadım. Burası ufak bir sahil köyü idi şimdi kasabası olmaya doğru gidiyor. Çanakkale'den aşağıya doğru bırakıyorsunuz kendinizi, önce Ezine, sonra Ayvacık geliyor, sonra Assos'a dönme Edremit'e gider gibi yaparken küçükkuyuya geliyorsun. O dağlardan kıvrıla kıvrıla inerken bir manzara çıkar önüne, yemyeşil çamların, zeytin ağaçlarının üzerinden uçar sahile konarsın sanki, ufak bir limanı, sahili, denizi, ne güzel görünür tepeden.
Burada yılların yıpratamadığı bir küçük motel vardır, ben hep ona giderim, belki 20 senedir aynı yere. Idatur Motel, bahçe içinde 2 katlı evler, bahçe ağaç, çiçek böcek dolu, hemen önünde kumsal ve lacivert, bazen mavi, bazen yeşil deniz, öööleee uzanır gider taaa Midilli'ye kadar.

30 Ağustosun arkasındaki 2 günü de alınca 5 gün tatil oldu, attım kendimi oraya, ilk gün şiir gibi bir deniz, pırıl pırıl güneş, allahım ben neredeyim burası neresi ben kimim oldum. Kitabım, meyvalarım, deniz, güneş ve ben.
Yüzüyorum, yanıyorum, uyuyorum, okuyorum, yiyorum, yüzüyorum, böyle gidiyoruz, ama ertesi gün deniz bulandı, hava bulutlandı, hadi geçer açar dedik hafifledi bitti. Ama ertesi gün bir rüzgar bir kıyamet, deniz altüst, hava bulutlu, ha açtı, ha açacak, kenarda ya sabır yatıyorum, kitaba verdim kendimi, denizden pek hayır yok. Datça ve Bodrumdaki arkadaşlarla konuşuyorum oralarda da pek parlak değil. Meğer Istanbul nasıl soğumuş, yağmurlar inmiş, sanki kiş geldi olmuş. Haaa dedik bunların buraya yansıması böyle işte. Neyse az gün kalacağız yaa dert yaptık işte. Son iki gün açıldı düzeldi, yine şiir gibi oldu deniz, nasılda sıcak, yüz yüz doyamıyorsun.
Bodrumdaki arkadaşlar da geldiler, beraber takıldık, limanda sardalya balıklarımızı yedik (bu sene ilk ve son yedim) yürüyüş yaptık, pazar günü de evlerimize döndük. Böylece seneye kadar deniz mevsimini kapatmış olduk sanırım.

Aslinda esas şimdi herkes ortalıktan çekilince, çoluk çocuk evlerine dönmüş, deniz ve plajlar ayların yorgunluğunu üzerlerinden atmak için öyle sakin, öyle sıcak, öyle dingin olmuşken, oralarda olmak vardı, en tatlı incirleri, üzümleri yemek, enn ısınmış denizlerde yüzmek ve güneşin okşar gibi ısıttığı sahillerde yayılmak vardı. Bence Eylül çok güzel bir ay, hem bunaltmayan ama ısıtan bir güneş, hem nefis durulmuş ılık bir deniz, hem de iyice olgunlaşmış şeftaliler, üzümler, incirler, yeme de yanında yat.....

29 Ağustos 2006

MARTILAR




Ayvalıkda tekne gezileri yapılıyor, bir sürü küçük büyük adalar var, onların etrafında dolaşıyorsun, çok güzel koylarda mola veriyorlar yüzüyorsun, enn büyük ada Cunda'ya uğruyorsun falan filan.
Ama ne tekneler görmeniz lazim, 2 katlı, 3 katlı falan, tıka basa da doluyorlar, yemekli, canlı müzik de var, resmen Tarabya tavernalarının piyanist şantözleri oraya taşınmışlar. Bu teknelerde sabahın 10.30 dan, akşamın 18.00 e kadar dambada dumbada, tıs bam tıs bam çalıyorlar, avaz avaz konuşuyorlar, sözüm ona milleti gaza getirecek, dansa kaldıracak, allah ne verdiyse sonuna kadar bangırdıyorlar. Ayol gazinoya mı geldik, yoksa denizde, tatildemiyiz, ne oluyor yaaa... Yurdum halkı ne meraklı her fırsatta ve her ortamda göbek atmaya, yani maksat şenlik olsun, deniz, tabiat, güneş, etraf falan değil.

Bunlardan olmasın istemem diyorsanız, bir parça düzgünü Bambi adlı tekne, daha küçük, çok adam almıyor, ya fransızca parçalar çalıyor, ya da hafif müzik, öyle bangırdamadan. Sabah çıkıyorsunuz usul usul yol alıyor, nerede bangırdayan tekne var, ondan olabilecek enn uzağa demir atıyor, veya hangi tekne o koydan çıkıyor, bu sonra giriyor falan. Öğlende nefis tava papalina balıkları yapıyorlar (Ayvalıkda çıkan hamsi benzeri, tadı başka lezzetli bir balık), yanında bol salata, hiç bitmiyor, patlayana kadar servis var, sonra karpuz, akşam üstü molasında da çikolatalı ev keki+çay servisi pek hoş oluyor.

Yani denize girmek yüzmek derdimiz, güzel deniz havası almak, etrafı seyretmek, martılarla süzülmek, güneşlenmek, bu arada da balık yiyip karnımızı doyurmak varken, öyle avaz avaz müzikler, eğlence olsun derken kafa şişirmek, hayatında hiç oynamamışcasına, bir daha da hayatında katiyen müzikli bir yer görmeyecekmişcesine, o tipine, vücuduna bakmadan salkım saçak hoppada hoppada ne oluyor sizce. Hele o müzik yaptığını zanneden çalgıcı takımına ne demeli, hele de DJ denilen tiplerin konuşmalarına, çaldıkları müziklere ne demeli, akıllara ziyan valla.

Yemekden sonra tabaklarda kalanları denize atıyorsun, havada martılar kapıyor, nasıl teknenin yanına üşüşüyorlar, birbirlerinden balık kapmaca yapıyorlar, o kadarki yaklaşıp elimizden alıyorlardı, denizin üzerinde de balıklar ekmeklere geliyordu, çok güzel bir manzara vardı....

DENİZ ANALARI




Ayvalıkda deniz çok güzeldi, masmavi, soğukluk sıcaklık bakımından orta karar, yani nefis, yüz yüzebildiğin kadar, açılıyorsun açılıyorsun böyle suyla kucaklaşıyorsun çok güzel bir his, ben bayılıyorum.
Amaaaa, bu sene deniz anaları basmış ortalığı, eskiden bildiğimiz deniz anaları yassı şeffaf beyaz yuvarlak yaratıklardı, herhalde daha korkusuzduk veya çocukluk işte elimize alırdık oynardık, analiz ederdik.
Şimdikiler kafam kadar vücudları olan, kolları bacakları benim yarı kolum kadar uzunlukta, çok güzel lacivert, mavi, beyaz renklerde başka türlü birşeyler. Görünüşleri çok güzel ama gazetede çıkan haberleri de okuyunca insan bayağı irkiliyor, dokunacak, birşey olacak diye, bazı günler de nedense birçokları toplaşıp geliyorlardi sahile kadar neredeyse, yüz yüzebilirsen.
Ama yurdum halkı bir müteşebbislik örneği vererek sahile yakın gelen deniz analarını kucaklıyorlar, kuma getirip çukur açıp içine gömüyorlar, yüzerken çoluk çocuğa değmesin zarar vermesin diye. Halbuki biraz yakınlarından yüzerken zaten onlar kaçıyorlar, sana ne zarar eder, uzaktan yüz veya oralarda yüzme dimi ??
Yok ama kendinden başka canlıya zarar vermeme, hayvanlara da iyi davranma, onların da bir canı olduğu konusunda hiç eğitim almamış halkımız ve bilhassa cahil annelerimiz kendileri böyle yapıyor çocuklarına örnek oluyorlar. O çocukların deniz anasını kuma gömme çabalarını görmeniz lazimdi. Bunlar sarımsaklı plajında oldu, 1-2 defa bu anneleri gırtlaklama noktasına geldim, dilimde tüy bitti anlatmaktan ama kalın kafalara hiçbirşey girmiyor.
Tekne gezisinde yakalayabildiklerimin resmini çekmiştim, hele gözlükle seyretmek ne hoştu...
Söylenenlere göre denizler kirlendikçe bunlar çoğalıyormuş, ne fena yakında girip yüzebileceğimiz deniz kalmayacak.

KUMRU



Bu hafta sonu onbeş gün olacak takipdeyim. Mutfak penceremin dibinde bir kumru çerden çöpten yuva yapmış sonra da yumurtalarının üstüne yatmış bekliyor. Temizlikçi yardımcım son dakka keşfetmiş az daha çarpıp aşağı gönderiyormuştu onları. O günden beri özel ilgi gösteriyorum, ekmek kabuğu koydum yemedi, su koyuyorum içiyor, sonra bulgur, arpa şehriye koy dediler koyuyorum 2 günde yutuyor hepsini, ama yumurtaların üzerindeki pozisyonlarını görmeniz lazim, hergün bir şekil oluyor. Yiyecekleri elimle koyarken nasıl bir koruma içgüdüsü ile kabarıyor, şişiniyor, biraz daha yaklaşacaksam eğer üzerime atılmaya hazır bakıyor, cin gibi gözleri var. Merakla bekliyorum torunlarımı, kaç günde çıkar bunlar acaba ??

24 Ağustos 2006

Beliz Pansiyon



Ayvalikda Beliz pansiyonda (solda) kaldım. Eski Ayvalik bölgesinde sokak arasında eski, Rumlardan kalma 3 katlı bir bina, dedesi Midillili Beliz hanım bu binayı güzelleştirmiş, pansiyon olarak işletiyor, bahçesine de yeni bir bina yaptırmış, 3 oda da oraya eklemiş, internet üzerinden tanışıp evlendiği kocası Hollandalı bey de gelmiş buraya yerleşmiş, beraber şen şakrak götürüyorlar işi. www.chezbeliz.web.tr
Sanki kendi evinizdeymiş gibi rahat ediyorsunuz, terasda sedirler, bahçede ağaçlar altında masalar, sular akıyor, kahvaltıda neler neler, ortalıkda dolaşan kediler(ben çok sevmem) bir de uysal, akıllı bir köpek (çok severim) size deniz kenarına inerken eşlik ediyor, belli bir yere kadar götürüyor sonra geri dönüyor, akşam geldiğinizde karşılıyor, kokluyor, illa size dokunarak, sırtını dayayarak oturuyor, sonra kendi kafasına göre takılıyor.
Arada rum muzikleri, klasik müzikten örnekler veya caz çalıyorlar, akşamüstü denizden dönünce bir yorgunluk kahvesi içiyorsun veya gece dönüşte bir dilim karpuz ikram ediyorlar. Sular bol bol akıyor, sivrisinek yok, etrafda hep eski sıra sıra yanyana evler, daracık, parke taşı döşeli sokaklar, cumbalı, demir parmaklıklı, nefis tahta işçiliği sergilenen kapıları olan evler, taş evler var. Başka bir dünyada yaşıyor gibi oluyorsun.

Benim de anneannemin evi böyleydi, porselenden kapı tokmakları vardı, tahta içten merdivenli, cumbalı, tahta kepenkli pencereleri, üst tarafı vitray altı tahta oymalı kapısı vardı, Ankara'dan yaz tatiline gelince o evde geçerdi günlerimiz. Öğleden sonra kapıdan giren güneş ışıklarının huzmelerini seyretmek oyun gibiydi. Etrafdaki diğer akrabaların evleri de benzer bazıları içten merdivenliydi, gıcır gıcır merdivenler, akşamlari yukarı çıkıp inmek çocuk aklımızla bize ürkütücü gelirdi, ayrıca da annemden gizli birşeyler şeyler yapmamıza izin vermezdi.
Her akşam pansiyonun etrafındaki evlerin önlerine çıkan yaşlı teyzelerle konuştum, kimisi Midilliden, kimisi Giritten gelmişler, veya değişim sonucu seneler önce gelmiş olan atalarından kalan evlerde şimdi yaşıyorlar, gücü yeten restore ettirmiş, içini dışını yenilemiş, kimisi yurt dışından gelenlere satmış, çoğu evleri büyük şehirlerden gelenler alıyor, yeniliyor ya kendi oturuyor ya da yabancılara satıyorlarmış. Nefis taş evler var, bahçeleri var, nasıl zevkli yapmışlar bakmaya, gezmeye doyamadım. Sağdaki resimde tipik bir eski evin yenilenmiş ve zeytin pansiyon olarak kullanıldığını görüyorsunuz. Sahibi ile tanıştım, Bostancıda oturan bir hanım, birkaç sene önce toplamış pılı pırtıyı gelmiş buraya, ne güzel bir yer yapmış pansiyonculuk yapıyor, turistler bayılıyormuş, bir dahaki sefere orada kalacağım. www.zeytinpansiyon.com.tr Devam edeceğim....

AYVADA



Ayy ne çok ara verdim dimi, ne fenayım...
Ayvalık'a tatile gittim, bir çok resimler çektim, buraya gelip döktüreceğim, resimleri koyacağım ama vakit olmuyor, hergün bişey çıktı. Neyse şimdi başlıyorum...

Ayvada resimde gördüğünüz büyüklükte bir midye, yani midyenin babası diyeceğim nerdeyse, istiridye gibi içi açılıyor limon sıkılıp yeniyor, pek güzelmiş, tadamadım, bunları gördüğümde papalinalarımı yemiş küp gibi olmuştum. Ayvalık'ın ismi buradan gelirmiş, bildiğimiz ayva ağacı ile alakası yokmuş. Bu ayvadayı çıkarmayı da herkes bilmiyor, sahilde gezerken rastladığım bey hem çıkardıklarını sergiliyor, satıyordu hemde ben sordukça anlatmaya başladı. Sadece kendisinin bildiği yere dalmaya gidiyor, bunlardan topluyor, anlayana bilene (büyük lokantalara) bunları satıyor, bazilarını kendine ayırıyor afiyetle yiyor, kabuklarını da satıyordu. Denizde ne güzel şeyler var, burada tezgahta hepsini görünce ne kadar hoşuma gitti, bir yandan da yazık mı oluyor hiç ellemesek de denizin dibinde kalsalardi mi diye düşünüyorum işte öyle birşey.....

24 Temmuz 2006

Kanlıca




Cumartesi arabaya atladım, arkadaşlarımı aldım doğru Kanlıca. Yollar kalabalık değil, deniz kenarından kıyı kıyı gidiyorsun, yalılar, bahçeler, çengelköyde salatalıklar, kuleli, anadolu hisarı, ne güzeldi.
Ne zamandır gitmemişiz hepimiz, sahile oturduk, yoğurtlarimiz geldi, pudra şekeri koyduk yedik. (Aman kırk çeşidi çıkmış, ballı, reçelli, pekmezli, v.s.) Sonra simitler aldık, çaylar içildi, bu arada da show tv de oynayan bir dizi çekiliyormuş, film seyreder gibi oturduğumuz yerden onları seyrettik, kameraman, söylenecek lafları bağıra çağıra okuyan bir kız, oyuncuların makyajcısı, ışıkçı, yönetmen ne çok insan vardı ortada, aynı sahneyi beş defa çektiler, kamera her seferinden başka yerden alıyor, sonra ayakta çekim, önce prova sonra konuşmalı çekimler. Çok zevkli iş yaa, ben de sinema manyağı olarak film çekimlerine, yönetmen yardımcısı olma işlerine çok meraklanıyorum ya, öylee seyrettim.
Bu piyasada çalışmak şöylee esaslı bir film çekiminde bulunmayı ne çok isterim.
Kanlıca meydanı pek değişmiş, masalar ortaya doğru çoğalmış, denizin dibine banklar koymuşlar en güzel manzara oradan ama servis yok. Simitçi, mısırcı, ortaköy meydanı gibi incik boncukçu, hint işi elbiseler, şallar satanlar oralarda da tezgahlara serilmişler. Iskele binasını yeniliyorlar, boya yapıyorlardı, bitince çok güzel olacak, lacivert beyaz boyalı bina, vapurlar yanaşıyor, motorlar geliyor. Şu boğazın kıyıları pek güzel, oralarda oturmak çok hoş birşey yaaa.
Ben burada duvarlar arasında bunalıyorummmmmm, havasız kalıyorum sanki.
Pazar günü çok çalıştım, sabahtan kalkar kalmaz kahvaltı, gazeteler derken hafif keyiften sonra çamaşırlar yıkandı, balkondaki çiçekler temizlendi, böceklenmiş olana ev yapımı ilaç püskürtüldü, pembe domateslerime sırıklar diktim fidelerin dallarını sırıklara bağladım, bütün çiçeklerime yıkama sulama işleri (bakınız resimlerdeki sardunyalar arkadaşımın balkonunda, benimkiler niye böyle olmuyor çatlayacağım yaaa) yaptım. Bu arada yeni aldığım kasetleri dinliyorum. Cenk Eren dinlediniz mi acaba, çok güzel Sezen Aksu besteleri var, birkaç defa arka arkaya dinlemek lazim, yazik adam ortalıkda dolaşmıyor, bu şarkılar duyulmuyor, dinleyin seversiniz. Funda Arar'ı hep beğenirdim zaten, şimdiki şarkısı "Benim için üzülme" bayılıyorum.
"Bundan sonra adını 40 yılda bir anarım,
Sende kaybettiğimi, başkasında ararım,
Benim için üzülme..."
Hem sözler, hem müzik çok güzel, diğer şarkıları da dinleniyor. Nil Karaibrahim şarkıları da herzamanki gibi hem dinliyorsun, hem düşünüyorsun, bu lafları nasıl bir araya getirip böyle yazabiliyor bu kız. Bence Türkiyedeki en güzel şarkıcı, gözler, dudaklar, hertarafı harika maşallah.
Sonra buzdolabı temizlendi, meyvalar, sebzeler yıkandı, yemekler hazırlandı, sonra ütü yaptım, sonra duş yaptım ve gecenin bir saati ojelerimi sürüp helak vaziyette yattım. Çok çalıştım çookkk, allahtan bugün patron yok ofisde dinleniyorum. Ne dolu dolu hafta sonuydu yaa.

21 Temmuz 2006

Aya Irini

Geçen akşam Aya Irini de Cecilia Bartoli'yi dinledik. Italyan mezzo soprano hanım kızımız pek havalıydı, uzun kıvırcık bir çook saçları var omuzlarına dökülüyor, şöyle yakası bağrı açık siyah bir tuvalet giymiş, boynuna koluna da taşlı şıkırtılı takılar takmış, spot ışıkları üzerine tutulunca nasıl parlıyorlardı. Sesi pek güzelmiş, seçtiği şarkılar da tam oranın atmosferine uydu, nasıl bir huşu içinde dinledik, en yavaşlarından en heyecanlı olanlara kadar şarkıları çok güzel seçilmişti. Kimsenin çıtı çıkmadı, (arada iki densiz cep tel kapatmayı unutmasaydı, daha iyi olacaktı) bazı şarkılarda adeta nefeslerimizi bile tuttuk. Kendisi de hem tiyatrovari hareketleri, hem sıcakkanlılığı, sempatikliği ile gönlümüzü aldı, hem de sesi ve şarkılarıyla kulaklarımızı, ruhumuzu yıkadı, çok alkışlandı, iki defa bis yaptı, ayy nasıl güzel bir akşam oldu, darısı başınıza....
Geçen hafta sonu da orta okuldan beri arkadaş olduğumuz 3 kız buluştuk. Bir tanesi ile Ankara ilk okuldan arkadaşız, ama üçümüz orta birinci sınıfta buluştuk. Lisede ayrı bölümleri sectik, ilk okuldan tanığım arkadaşım önce Istanbul'a sonra Almanya'ya taşındı, epey bir müddet koptuk. Diğeri ile liseyi bitirince şehir değiştirme yüzünden koptuk, üniversiteden sonra evlendi Amerika'ya gitti. Yıllar sonra izimizi bulduk ve aralıklı da olsa yazıştık, konuştuk. Almanyadaki Istanbul'a döndü, evlenmiş, boşanmış bir oğlu var, Amerikadaki evlenmişti, bir kızı var, bende ikisinden de yok. Almanyadaki burada Demirciköy yakınlarında ev almış arkadaşı ile orada yaşıyor, Amerikadaki kocayı ekmiş kızıyla Yalova'ya yazlığa gelmiş, pazar günü bana geldiler, hep beraber Demirciköye gittik, biz üç genç kızdık, simdi olduk genç kadınlar, boyumuzdan uzun çocuklar, ama hala kendimizi lise yıllarındaki gibi hissediyoruz ve yine nerede kalmıştık diye devam ettik. Saçlarımızda beyazlar (biz boyuyoruz, Amerikadaki onu da yapmıyor, tembel) ama yaşımıza göre ne kadar iyiyiz diye avunup durduk, yiyip içtik, güldük, konuştuk, birbirimize bakakaldık. Heyy gidi günler heyyyy....

Siz hiç pembe domates gördünüzmü, yediniz mi, domates kırmızı olur diyeceksiniz ama pembesi de var. Gazetede sitesini görüp, tesadüfen tanıştığım sevgili Avniye hanımdan aldığım fideleri, resimde gördüğünüz gibi peynir tenekelerine ektim, her sabah kalkinca ilk işim balkonda onlari sevmek, konuşmak, arada bir çapalamak, yapraklarını koklamak ve ne kadar büyüdüler diye bakmak. Inşallah uzayacaklar, sarı çiçekler açaçaklar sonra da önce yeşil, sonra pembeleşen domatesler oluşacak. Valla çook uzun ve zor bir yol gibi görünse de, sonunda başarılı olamasam da, yani domatesleri görüp yiyecek kıvama getiremesem de, şimdi yaptığım çabalar, onlarla konuşmak, merakla beklemek, toprak, teneke, fideleri sarmak için çubuklar aramak, siteye girip diğer üyelerin neler yaptıklarını okumak, yeni bilgiler keşfetmek, yeni dünyalara açılmak okkaddar güzelki, insana kendini iyi hissettiriyor. Bütün bunlar nişantaşında bir apartman dairesinin arka balkonunda oluyor. Hele bir bahçem falan olsaydı artık kim tutardı beni bilemem...

Siteyi tekrar yazıyorum girin okuyun bilgilenin ; www.pembedomates.blogspot.com

Pembe Domates


Siz hiç pembe domates gördünüzmü, yediniz mi, domates kırmızı olur diyeceksiniz ama pembesi de var. Gazetede sitesini görüp, tesadüfen tanıştığım sevgili Avniye hanımdan aldığım fideleri, resimde gördüğünüz gibi peynir tenekelerine ektim, her sabah kalkinca ilk işim balkonda onlari sevmek, konuşmak, arada bir çapalamak, yapraklarını koklamak ve ne kadar büyüdüler diye bakmak. Inşallah uzayacaklar, sarı çiçekler açaçaklar sonra da önce yeşil, sonra pembeleşen domatesler oluşacak. Valla çook uzun ve zor bir yol gibi görünse de, sonunda başarılı olamasam da, yani domatesleri görüp yiyecek kıvama getiremesem de, şimdi yaptığım çabalar, onlarla konuşmak, merakla beklemek, toprak, teneke, fideleri sarmak için çubuklar aramak, siteye girip diğer üyelerin neler yaptıklarını okumak, yeni bilgiler keşfetmek, yeni dünyalara açılmak okkaddar güzelki, insana kendini iyi hissettiriyor. Bütün bunlar nişantaşında bir apartman dairesinin arka balkonunda oluyor. Hele bir bahçem falan olsaydı artık kim tutardı beni bilemem...

Siteyi tekrar yazıyorum girin okuyun bilgilenin ; www.pembedomates.blogspot.com

14 Temmuz 2006





Simena'dan fotolar,

12 Temmuz 2006

KAŞ YAPARKEN GÖZ.....


Ahh blogcuuum seni nasıl özledim, kaç gün oldu iki satır yazamadım. Kaş'a gittim döndüm, anlatmam lazim, resimleri göstermem lazim ama buraları toplamaktan vakit bulamıyorum.
Gitmeden önce yazdıklarıma baktım da, gerçekten çok yüzdüm, buruşuk parmaklarımın resmini çekmeyi unuttum, kitap okudum Inci Aral'dan "Taş ve Ten" çok tavsiye ederim. Nermin Bezmen'den "Sır" hala bitmedi fena değil, biraz masalımsı havada olsa da, şimdi elimde Tuna Kiremitçi'nin " A.Ş.K neyin kisaltması" kitabı var, parça parça yazılar, henüz bitmedi, içlerinden bir tanesini pek beğendim yakında buraya koyacağım. Onun ilk kitabını okuyorum, millet kaç tanesini çoktan devirdi, ben anca yetişiyorum, neyse hiç yoktan iyidir.
Kaş çok değişmiş, kaç sene olmuştu gideli unuttum, bir sürü yeni binalar, oteller, yollar açılmış, meydanlar, dükkanlar, cafeler, lokantalar dolmuş. Turistler çoğunluk alman veya kuzey avrupa ülkeleri veya ingilizler, ama bu sene beklenenden daha az oldukları için esnaf pek mutsuz. Kupa bittikten sonra gelirler inşallah diyorlar. Kaldığım pansiyon, Küçük Çakıl denilen bölgede ufak basit bir yer, sahipleri pek tembel, hiçbir iyileştirici, geliştirici şeyler yapmamışlar, halbuki yer olarak pek avantajlılar, anne,baba, çocukların işlettiği bir mekan. Bütün binalar dağlara doğru dayamışlar sırtlarını, aralardan fışkıran begonviller, zakkumlar, yaseminler, nefis manzaralı, önünden yol geçiyor, sonra kayaların üstünde plajlar.
Burada durun işte çok fena bu sistem, dipdibe şezlonglar, şemsiyeler, çoluk çocuk herkes bir arada, ne kitap okuma, ne kafa dinleme, ne itiş kakış olmadan denize girme mümkün değil.
Ben de iki gün oralara takildiktan sonra Limanağızı denilen yeri keşfettim karşı kıyıda bir ufak koy, (aşağıda en sol res.) çakıl taşlı yine ama sahilden giriyorsun, hergün tekne ile oraya gitmeye başladım, nasıl sakin güzel bir yer, sessiz, ufak bir restoran var, gün boyu yayıl, kitap oku, uyu, denize gir, müzik yok, kalabalık yok, ferah yüz yüzebildiğin kadar, akşam yine tekne almaya geliyor. Bir gün Kekova tekne gezisine katıldım, üç ağızlardan başlıyor, akvaryum koyu, korsan koyu, kekova (en sağ), simena (ortada) ayy nasıl güzel koylar, deniz lacivert veya turkuaz rengi, pırıl pırıl, berrak, nefis, gözlük ve şnorkel aldım, ilk defa deniz altında balıkları seyrettim, bambaşka bir dünya orası, bir de dalsam neler görecektim kimbilir. Simena nefis bir yer, harika taş evler var, ufacık bir köy ama sahildeki ufak restoranlar kırmızı sardunya cenneti, sokaklar daracık ve dik, ama tırmanıp çıkınca, çay bahçesinde manzara eşliğinde bir kahve içmek harikaydı, bu kadar ücra bir köşe, deniz yolundan başka neredeyse hiç yolu olmayan bir yer, oradaki insanlar, çiçekler, deniz, ahh ahhh....

TATİL ANILARI

Bir hafta tatil yaptım, bir ay anlatacağım artık. Ama ne yapayım, hoş şeyleri paylaşmayı seviyorum, biraz da gözlem yapıp aktarmaya meraklıyım. Sonra japon turistler gibi habire resim çektim onları koymalıyım, ben yazmalıyım yani...
Kaş da habire elektrikler kesiliyor, akşamlari alışkanlık haline geldi sanki, 45 dk, 1 saat gidiyor, maçların olduğu akşamlar herkes isyanlardaydı, ama öğrendik ki bütün Türkiyede olmuş. Çay bahçeleri, restoranlar, tüm cafeler plazma tv ekranlari veya neredeyse sinema perdesi büyüklüğünde ekranlarla maçlar anında seyrettirdiler, bu arada yiyecek - içecek servisleri de harika. Akşamları heykelin olduğu meydan açık cafeye dönüşüyor, meydana bakan bütün yerler sandalye ve masaları ortaya doğru genişletiyor, kaldırım ve duvar üstünde oturanlarla birleşiyor, koşturan, top oynayan çocuklar, yürüyenler, oturanlar, içenler, yiyenler, konuşanlar, oradan geçenler, yabancılar Türkler herkes bir bütün oluyor ve kaynaşıyor, gerçekten hoş bir manzaraydı. Ama herhalde turist azlığından diyorum yiyecek fiyatları biraz pahalıydı, çok güzel çipura ve akya balığı, kalamarlar, deniz börülcesi yedim. Bir Kanadalı, 3 İngilizle tanıştım arkadaş olduk, şimdi mailleşeceğiz, onlar Ist. gelecekler, ben de onlara gideceğim, inşallah.....
Valla çok tavsiye ederim, siz de gidin, öyle bodrum, çeşme gibi yerler istemeyenler, benim gibi denizi neredeyse içecek kadar seven özleyen, sakinlik ve tabiat güzelliği arayan, Istanbul'dan bıkan, gerçek denizle kucaklaşmak isteyen, güzel ingiliz veya alman kızlarını seyretmek isteyen (erkeklerde iş yok), koylarda dalıp deniz altına bakmak isteyenler gitsin, sefam olsun.
Kaşda her sabah bir anons duyuluyor, bilmem kim efendinin oğlu falankimin sünnet düğünü filanca yerde yapılacaktır, bütün halkımız davetlidir, ertesi gün bilmem kimlerin kızı ile falancanın oğlu evlenecek, evde düğün yemeği veriliyor, hepiniz buyrun, çok komikti yaa, çok da sicak, şeker, biz gibi dimi ?? Gidemedim ama yazık oldu.....
Bir başka sefere diyorum, sizi resimlerimle baş başa birakıyorum.

30 Haziran 2006

Kaş' a gidiyorum



Bugün cuma, ben inşallah bir aksilik olmaz ise bu akşam otobüse atlayıp Kaş'a gidiyorum.
Kaç senedir ?? kimbilir oraya gitmedim..
Acaba nasıl, beni bekliyormu, özlemiş mi, ben onu özlemiş miyim ??
Pırıl pırıl sulara kendimi atıp, parmaklarım buruşuncaya kadar suda kalacağım veya paletlerimi takıp deli gibi yüzeceğim, kitaplarımı alıp bir ağaç altında okurken içim geçecek kestireceğim, çok az yiyip dönüşte kilo vermiş olacağım, yüzüm ve vücudum bronz, ruhum bembeyaz, gözlerim ışıl ışıl olacak.
İnşallah, aminnnnnnn......

28 Haziran 2006

Saraydan Kız Kaçırma



Geçenlerde Topkapı Saray bahçesinde sahneye koyulan Mozart'ın operasını seyretmeye gittik. Her yıl Istanbul Festivali programında yer alır, orijinal ortamda oynanıyor denir ben bir türlü gidemezdim, merakdan da ölürdüm. İşte gittim gördüm, boyum uzadı... Ortam çok güzel, hava nefis limonata gibi, sarayın Erderun kapısı önünde, ağaçların altında platformlar yapılmış, sandalyeler sıralanmış kademeli olarak oturuyorsun, böyle programlara meraklı güzel insanlar geliyor, gayet şık, kaliteli bir ortam (zaten oldum olası festival zamanı ortaya çıkan insanlar diğer zamanlar nerelerdeler diye merak ederim, çünkü insanın içi açılıyor, düzgün insanları bir arada görünce, görüntü kirliliği !! var heryerde bildiğiniz gibi ??) . Neyse orkestra yerini aldı, her sezon konserlerini izlediğim borusan orkestrasını genç bir şef idare ediyordu pek başarılı bulamadım, sönük kaldılar, Opera başladı, bir roldeki oyuncu Türk gerisi yabancı sanatçılar, bir de koro kızlar + erkekler ve mehter takımı yerli. Kıyafetler harika, ışıklar nefis, Mozart'ın müziği güzel ama sesler hiçbir his veremediler bana, ne kadın sesleri ne de erkek seslerini etkileyici bulamadım. Şöyle ruhumu doyurmadı, çok vasat sesler, çok vasat sanatçılar, (belki de eser de vasat çok gözümde büyütmüşüm) gayet vasat bir 3 perde seyrettik dinledik. Perde araları 20 şer dakika insanın canı sıkılıyor, zaten 21.30 da başladı, bittiğinde 01.00 di yani.

Temsilden önce Sultanahmet köftecisine gitmiştik, ama bence köftelerde de is yoktu, çok fabrikasyon olmus pişmemiş geldi köfteler falan, kırk yılda bir köfte istemişti canım buna da doyamadım. Sadece japon turistler gibi yollarda habire resim çektim, etrafi seyretmek, ışıklandırılmış Sultanahmet meydanı çok hosuma gitti, ne zamandir o taraflara gitmemişim, birden kendimi eski Istanbul'u gezen turist zannettim, camilerden ezan sesleri, tarihi binalar, Ayasofya çok güzeldi.

Yine içinde otururken bu şehri layıkı ile yaşayamadığımızı, güzelliklerini göremediğimizi anladım, güzel Istanbul gez gez bitmez hiç.....


Castiglioncello


Geçtiğimiz hafta sonu tam piyangodan çıkan tatil misali (sevgili eski arkadaş jesti diyelim) 3 günlük bir gezi için, cuma akşamı kendimi Milano'ya giden uçakta buldum. Oradan Pisa'ya geçtim ve arkadaşlarla buluştuk. Sonra ver elini Viareggio denilen sahil kasabasında, hava mis, herkes sokakta, gecenin bir saati olmasina rağmen pizzacılar açık, hemen bir pizza yuttum, domates, peynir ve espresso kokuları iyi geldi, sonra nefis bir başka sahil kasabası Castiglioncello (Livorno şehrinin biraz aşağısı) denilen yere gittik, gecenin bir yarısı olduğu için yıkıldık tabi. Ertesi sabah bilumum kuş sesleri eşliğinde gözümü açtığımda nefis bir manzara beni bekliyodu. Otel eski bir villadan dönüştürme butik tarzında, etrafı harika bir bahçe ile çevrili, çiçekler, ağaçlar, kuşlar, sincaplar, kertenkeleler cirit atıyor. Önünde nefis bir teras var, sonra havuza iniliyor, sonra bayır aşağı ufak bir korudan geçip deniz kenarına iniyorsun. Galiba eskiden kalma volkanik bir bölge üzerindeymişiz, kayalık plaj önümüzde uzanıyordu. Denizin içi de kayalık, kanyonlar arasından geçiyorsun ama nasıl duru temiz bir su, pırıl pırıl, Genova körfezine bakıyoruz. Çook evvelden Etrüsklerin yaşadığı bölgeymiş, etrafda çok güzel bahçe içinde villalar var, villaların bahçeleri de inanılmaz güzel, çiçek, böcek, ağaç, bitki dolu. Hangisine bakacağıma şaşırdım. Burası Floransalı, Pisalı Livornalı hali vakti yerinde olanların sayfiye evlerinin bulunduğu veya yaz tatiline geldikleri bir yer. Akşamüstü Piazza del Torre (Torre meydanına) çıkınca etrafdaki güzellikleri ve güzel insanları !! daha iyi görüyorsun, herkes bir şık, bronz tenli, havalı, arabalar, motosikletler, yayalar, cafeler, restoranlar, dondurmacılar, butikler, velhasılı kelam ortalık kaynıyordu. Çok güzel bahçeler, parklar, doğal gezinti yerleri var. Allahım orada çiçek adeta olması gereken hava su gibi bir şey, her yer, her köşe, her çıkıntı, her girinti, her bank yanı, ev balkonu, kapı önü, duvar üstü, pencere kenarı her yer ama her yer çiçeklendirilmiş, niye biz de yapmıyoruz sanki, bayıldım yaa. O yollardaki yasemin kokuları inanılmaz bir şeydi.
Yemekler malum Toscana bölgesindeyiz yöresel tadlar var, ama arkadaşlar denizci olduğu için deniz ürünleri ağırlıklı yedik, pastalar, balık çorbası, dondurmalar, tatlılar, peynirler ne siz sorun ne ben söyleyim. Sadece öğlenleri meyva yiyerek kendimi dengeledim zannediyorum ?? Deniz, temiz hava, çiçek böcek, italyanlar, yemekler ve ben. Yine damarlarımda italyan kanı dolaştığına, buradan birşeylerin kanımı çektiğine, 1,5 sene ara vermeye zor dayandığıma, senede en az bir kere bu topraklara ayak basmamın şart olduğuna tekrar karar verdim. Dönüş yolunda Pisa'ya uğrayıp kulenin fotolarını çekmek vardı ama yolda feci bir kazaya rastlayıp bir saat otobanda bekleyince uçağı kaçırmamak için vazgeçtim, sonra uçaktan havalanınca tepeden gördüm Pisa kulesini. Marinada yatan tekneleri anlatmam için ayrıca bir gün lazim. Sadece kaptan arkadaşımın şu anda çalıştığı teknenin resmini koyayım da bayılalım....
Cumartesi, pazar, pazartesi, üç günlük bir şey işte..... darısı başınıza.......