İlk okuldan beri kitap okumayi çok seven, gittikçe edebiyata gönül veren, sonra da yazmayı keşfeden, böylece hem içini rahatca döken, hemde bir gün bir gazete ekinde köşe yazma hayali ile yaşayan bendenizin, zamana, duruma, olaylara, iç halime göre döktürdükleri.
21 Temmuz 2006
Aya Irini
Geçen hafta sonu da orta okuldan beri arkadaş olduğumuz 3 kız buluştuk. Bir tanesi ile Ankara ilk okuldan arkadaşız, ama üçümüz orta birinci sınıfta buluştuk. Lisede ayrı bölümleri sectik, ilk okuldan tanığım arkadaşım önce Istanbul'a sonra Almanya'ya taşındı, epey bir müddet koptuk. Diğeri ile liseyi bitirince şehir değiştirme yüzünden koptuk, üniversiteden sonra evlendi Amerika'ya gitti. Yıllar sonra izimizi bulduk ve aralıklı da olsa yazıştık, konuştuk. Almanyadaki Istanbul'a döndü, evlenmiş, boşanmış bir oğlu var, Amerikadaki evlenmişti, bir kızı var, bende ikisinden de yok. Almanyadaki burada Demirciköy yakınlarında ev almış arkadaşı ile orada yaşıyor, Amerikadaki kocayı ekmiş kızıyla Yalova'ya yazlığa gelmiş, pazar günü bana geldiler, hep beraber Demirciköye gittik, biz üç genç kızdık, simdi olduk genç kadınlar, boyumuzdan uzun çocuklar, ama hala kendimizi lise yıllarındaki gibi hissediyoruz ve yine nerede kalmıştık diye devam ettik. Saçlarımızda beyazlar (biz boyuyoruz, Amerikadaki onu da yapmıyor, tembel) ama yaşımıza göre ne kadar iyiyiz diye avunup durduk, yiyip içtik, güldük, konuştuk, birbirimize bakakaldık. Heyy gidi günler heyyyy....

Siz hiç pembe domates gördünüzmü, yediniz mi, domates kırmızı olur diyeceksiniz ama pembesi de var. Gazetede sitesini görüp, tesadüfen tanıştığım sevgili Avniye hanımdan aldığım fideleri, resimde gördüğünüz gibi peynir tenekelerine ektim, her sabah kalkinca ilk işim balkonda onlari sevmek, konuşmak, arada bir çapalamak, yapraklarını koklamak ve ne kadar büyüdüler diye bakmak. Inşallah uzayacaklar, sarı çiçekler açaçaklar sonra da önce yeşil, sonra pembeleşen domatesler oluşacak. Valla çook uzun ve zor bir yol gibi görünse de, sonunda başarılı olamasam da, yani domatesleri görüp yiyecek kıvama getiremesem de, şimdi yaptığım çabalar, onlarla konuşmak, merakla beklemek, toprak, teneke, fideleri sarmak için çubuklar aramak, siteye girip diğer üyelerin neler yaptıklarını okumak, yeni bilgiler keşfetmek, yeni dünyalara açılmak okkaddar güzelki, insana kendini iyi hissettiriyor. Bütün bunlar nişantaşında bir apartman dairesinin arka balkonunda oluyor. Hele bir bahçem falan olsaydı artık kim tutardı beni bilemem...
Siteyi tekrar yazıyorum girin okuyun bilgilenin ; www.pembedomates.blogspot.com
Pembe Domates

Siz hiç pembe domates gördünüzmü, yediniz mi, domates kırmızı olur diyeceksiniz ama pembesi de var. Gazetede sitesini görüp, tesadüfen tanıştığım sevgili Avniye hanımdan aldığım fideleri, resimde gördüğünüz gibi peynir tenekelerine ektim, her sabah kalkinca ilk işim balkonda onlari sevmek, konuşmak, arada bir çapalamak, yapraklarını koklamak ve ne kadar büyüdüler diye bakmak. Inşallah uzayacaklar, sarı çiçekler açaçaklar sonra da önce yeşil, sonra pembeleşen domatesler oluşacak. Valla çook uzun ve zor bir yol gibi görünse de, sonunda başarılı olamasam da, yani domatesleri görüp yiyecek kıvama getiremesem de, şimdi yaptığım çabalar, onlarla konuşmak, merakla beklemek, toprak, teneke, fideleri sarmak için çubuklar aramak, siteye girip diğer üyelerin neler yaptıklarını okumak, yeni bilgiler keşfetmek, yeni dünyalara açılmak okkaddar güzelki, insana kendini iyi hissettiriyor. Bütün bunlar nişantaşında bir apartman dairesinin arka balkonunda oluyor. Hele bir bahçem falan olsaydı artık kim tutardı beni bilemem...
Siteyi tekrar yazıyorum girin okuyun bilgilenin ; www.pembedomates.blogspot.com
14 Temmuz 2006
12 Temmuz 2006
KAŞ YAPARKEN GÖZ.....

Ahh blogcuuum seni nasıl özledim, kaç gün oldu iki satır yazamadım. Kaş'a gittim döndüm, anlatmam lazim, resimleri göstermem lazim ama buraları toplamaktan vakit bulamıyorum.
Gitmeden önce yazdıklarıma baktım da, gerçekten çok yüzdüm, buruşuk parmaklarımın resmini çekmeyi unuttum, kitap okudum Inci Aral'dan "Taş ve Ten" çok tavsiye ederim. Nermin Bezmen'den "Sır" hala bitmedi fena değil, biraz masalımsı havada olsa da, şimdi elimde Tuna Kiremitçi'nin " A.Ş.K neyin kisaltması" kitabı var, parça parça yazılar, henüz bitmedi, içlerinden bir tanesini pek beğendim yakında buraya koyacağım. Onun ilk kitabını okuyorum, millet kaç tanesini çoktan devirdi, ben anca yetişiyorum, neyse hiç yoktan iyidir.
Kaş çok değişmiş, kaç sene olmuştu gideli unuttum, bir sürü yeni binalar, oteller, yollar açılmış, meydanlar, dükkanlar, cafeler, lokantalar dolmuş. Turistler çoğunluk alman veya kuzey avrupa ülkeleri veya ingilizler, ama bu sene beklenenden daha az oldukları için esnaf pek mutsuz. Kupa bittikten sonra gelirler inşallah diyorlar. Kaldığım pansiyon, Küçük Çakıl denilen bölgede ufak basit bir yer, sahipleri pek tembel, hiçbir iyileştirici, geliştirici şeyler yapmamışlar, halbuki yer olarak pek avantajlılar, anne,baba, çocukların işlettiği bir mekan. Bütün binalar dağlara doğru dayamışlar sırtlarını, aralardan fışkıran begonviller, zakkumlar, yaseminler, nefis manzaralı, önünden yol geçiyor, sonra kayaların üstünde plajlar.
Burada durun işte çok fena bu sistem, dipdibe şezlonglar, şemsiyeler, çoluk çocuk herkes bir arada, ne kitap okuma, ne kafa dinleme, ne itiş kakış olmadan denize girme mümkün değil.

Ben de iki gün oralara takildiktan sonra Limanağızı denilen yeri keşfettim karşı kıyıda bir ufak koy, (aşağıda en sol res.) çakıl taşlı yine ama sahilden giriyorsun, hergün tekne ile oraya gitmeye başladım, nasıl sakin güzel bir yer, sessiz, ufak bir restoran var, gün boyu yayıl, kitap oku, uyu, denize gir, müzik yok, kalabalık yok, ferah yüz yüzebildiğin kadar, akşam yine tekne almaya geliyor. Bir gün Kekova tekne gezisine katıldım, üç ağızlardan başlıyor, akvaryum koyu, korsan koyu, kekova (en sağ), simena (ortada) ayy nasıl güzel koylar, deniz lacivert veya turkuaz rengi, pırıl pırıl, berrak, nefis, gözlük ve şnorkel aldım, ilk defa deniz altında balıkları seyrettim, bambaşka bir dünya orası, bir de dalsam neler görecektim kimbilir. Simena nefis bir yer, harika taş evler var, ufacık bir köy ama sahildeki ufak restoranlar kırmızı sardunya cenneti, sokaklar daracık ve dik, ama tırmanıp çıkınca, çay bahçesinde manzara eşliğinde bir kahve içmek harikaydı, bu kadar ücra bir köşe, deniz yolundan başka neredeyse hiç yolu olmayan bir yer, oradaki insanlar, çiçekler, deniz, ahh ahhh....TATİL ANILARI
Kaş da habire elektrikler kesiliyor, akşamlari alışkanlık haline geldi sanki, 45 dk, 1 saat gidiyor, maçların olduğu akşamlar herkes isyanlardaydı, ama öğrendik ki bütün Türkiyede olmuş. Çay bahçeleri, restoranlar, tüm cafeler plazma tv ekranlari veya neredeyse sinema perdesi büyüklüğünde ekranlarla maçlar anında seyrettirdiler, bu arada yiyecek - içecek servisleri de harika. Akşamları heykelin olduğu meydan açık cafeye dönüşüyor, meydana bakan bütün yerler sandalye ve masaları ortaya doğru genişletiyor, kaldırım ve duvar üstünde oturanlarla birleşiyor, koşturan, top oynayan çocuklar, yürüyenler, oturanlar, içenler, yiyenler, konuşanlar, oradan geçenler, yabancılar Türkler herkes bir bütün oluyor ve kaynaşıyor, gerçekten hoş bir manzaraydı. Ama herhalde turist azlığından diyorum yiyecek fiyatları biraz pahalıydı, çok güzel çipura ve akya balığı, kalamarlar, deniz börülcesi yedim. Bir Kanadalı, 3 İngilizle tanıştım arkadaş olduk, şimdi mailleşeceğiz, onlar Ist. gelecekler, ben de onlara gideceğim, inşallah.....
Valla çok tavsiye ederim, siz de gidin, öyle bodrum, çeşme gibi yerler istemeyenler, benim gibi denizi neredeyse içecek kadar seven özleyen, sakinlik ve tabiat güzelliği arayan, Istanbul'dan bıkan, gerçek denizle kucaklaşmak isteyen, güzel ingiliz veya alman kızlarını seyretmek isteyen (erkeklerde iş yok), koylarda dalıp deniz altına bakmak isteyenler gitsin, sefam olsun.
Kaşda her sabah bir anons duyuluyor, bilmem kim efendinin oğlu falankimin sünnet düğünü filanca yerde yapılacaktır, bütün halkımız davetlidir, ertesi gün bilmem kimlerin kızı ile falancanın oğlu evlenecek, evde düğün yemeği veriliyor, hepiniz buyrun, çok komikti yaa, çok da sicak, şeker, biz gibi dimi ?? Gidemedim ama yazık oldu.....
Bir başka sefere diyorum, sizi resimlerimle baş başa birakıyorum.
30 Haziran 2006
Kaş' a gidiyorum

Bugün cuma, ben inşallah bir aksilik olmaz ise bu akşam otobüse atlayıp Kaş'a gidiyorum.
Kaç senedir ?? kimbilir oraya gitmedim..
Acaba nasıl, beni bekliyormu, özlemiş mi, ben onu özlemiş miyim ??
Pırıl pırıl sulara kendimi atıp, parmaklarım buruşuncaya kadar suda kalacağım veya paletlerimi takıp deli gibi yüzeceğim, kitaplarımı alıp bir ağaç altında okurken içim geçecek kestireceğim, çok az yiyip dönüşte kilo vermiş olacağım, yüzüm ve vücudum bronz, ruhum bembeyaz, gözlerim ışıl ışıl olacak.
İnşallah, aminnnnnnn......
28 Haziran 2006
Saraydan Kız Kaçırma


Geçenlerde Topkapı Saray bahçesinde sahneye koyulan Mozart'ın operasını seyretmeye gittik. Her yıl Istanbul Festivali programında yer alır, orijinal ortamda oynanıyor denir ben bir türlü gidemezdim, merakdan da ölürdüm. İşte gittim gördüm, boyum uzadı... Ortam çok güzel, hava nefis limonata gibi, sarayın Erderun kapısı önünde, ağaçların altında platformlar yapılmış, sandalyeler sıralanmış kademeli olarak oturuyorsun, böyle programlara meraklı güzel insanlar geliyor, gayet şık, kaliteli bir ortam (zaten oldum olası festival zamanı ortaya çıkan insanlar diğer zamanlar nerelerdeler diye merak ederim, çünkü insanın içi açılıyor, düzgün insanları bir arada görünce, görüntü kirliliği !! var heryerde bildiğiniz gibi ??) . Neyse orkestra yerini aldı, her sezon konserlerini izlediğim borusan orkestrasını genç bir şef idare ediyordu pek başarılı bulamadım, sönük kaldılar, Opera başladı, bir roldeki oyuncu Türk gerisi yabancı sanatçılar, bir de koro kızlar + erkekler ve mehter takımı yerli. Kıyafetler harika, ışıklar nefis, Mozart'ın müziği güzel ama sesler hiçbir his veremediler bana, ne kadın sesleri ne de erkek seslerini etkileyici bulamadım. Şöyle ruhumu doyurmadı, çok vasat sesler, çok vasat sanatçılar, (belki de eser de vasat çok gözümde büyütmüşüm) gayet vasat bir 3 perde seyrettik dinledik. Perde araları 20 şer dakika insanın canı sıkılıyor, zaten 21.30 da başladı, bittiğinde 01.00 di yani.
Temsilden önce Sultanahmet köftecisine gitmiştik, ama bence köftelerde de is yoktu, çok fabrikasyon olmus pişmemiş geldi köfteler falan, kırk yılda bir köfte istemişti canım buna da doyamadım. Sadece japon turistler gibi yollarda habire resim çektim, etrafi seyretmek, ışıklandırılmış Sultanahmet meydanı çok hosuma gitti, ne zamandir o taraflara gitmemişim, birden kendimi eski Istanbul'u gezen turist zannettim, camilerden ezan sesleri, tarihi binalar, Ayasofya çok güzeldi.
Yine içinde otururken bu şehri layıkı ile yaşayamadığımızı, güzelliklerini göremediğimizi anladım, güzel Istanbul gez gez bitmez hiç.....
Castiglioncello

Geçtiğimiz hafta sonu tam piyangodan çıkan tatil misali (sevgili
eski arkadaş jesti diyelim) 3 günlük bir gezi için, cuma akşamı kendimi Milano'ya giden uçakta buldum. Oradan Pisa'ya geçtim ve arkadaşlarla buluştuk. Sonra ver elini Viareggio denilen sahil kasabasında, hava mis, herkes sokakta, gecenin bir saati olmasina rağmen pizzacılar açık, hemen bir pizza yuttum, domates, peynir ve espresso kokuları iyi geldi, sonra nefis bir başka sahil kasabası Castiglioncello (Livorno şehrinin biraz aşağısı) denilen yere gittik, gecenin bir yarısı olduğu için yıkıldık tabi. Ertesi sabah bilumum kuş sesleri eşliğinde gözümü açtığımda nefis bir manzara beni bekliyodu. Otel eski bir villadan dönüştürme butik tarzında, etrafı harika bir bahçe ile çevrili, çiçekler, ağaçlar, kuşlar, sincaplar, kertenkeleler cirit atıyor. Önünde nefis bir teras var, sonra havuza iniliyor, sonra bayır aşağı ufak bir korudan geçip deniz kenarına iniyorsun. Galiba eskiden kalma volkanik bir bölge üzerindeymişiz, kayalık plaj önümüzde uzanıyordu. Denizin içi de kayalık, kanyonlar arasından geçiyorsun ama nasıl duru temiz bir su, pırıl pırıl, Genova körfezine bakıyoruz. Çook evvelden Etrüsklerin yaşadığı bölgeymiş, etrafda çok güzel bahçe içinde villalar var, villaların bahçeleri de inanılmaz güzel, çiçek, böcek, ağaç, bitki dolu. Hangisine bakacağıma şaşırdım.
Burası Floransalı, Pisalı Livornalı hali vakti yerinde olanların sayfiye evlerinin bulunduğu veya yaz tatiline geldikleri bir yer. Akşamüstü Piazza del Torre (Torre meydanına) çıkınca etrafdaki güzellikleri ve güzel insanları !! daha iyi görüyorsun, herkes bir şık, bronz tenli, havalı, arabalar, motosikletler, yayalar, cafeler, restoranlar, dondurmacılar, butikler, velhasılı kelam ortalık kaynıyordu. Çok güzel bahçeler, parklar, doğal gezinti yerleri var. Allahım orada çiçek adeta olması gereken hava su gibi bir şey, her yer, her köşe, her çıkıntı, her girinti, her bank yanı, ev balkonu, kapı önü, duvar üstü, pencere kenarı her yer ama her yer çiçeklendirilmiş, niye biz de yapmıyoruz sanki, bayıldım yaa. O yollardaki yasemin kokuları inanılmaz bir şeydi.

Yemekler malum Toscana bölgesindeyiz yöresel tadlar var, ama arkadaşlar denizci olduğu için deniz ürünleri ağırlıklı yedik, pastalar, balık çorbası, dondurmalar, tatlılar, peynirler ne siz sorun ne ben söyleyim. Sadece öğlenleri meyva yiyerek kendimi dengeledim zannediyorum ?? Deniz, temiz hava, çiçek böcek, italyanlar, yemekler ve ben. Yine damarlarımda italyan kanı dolaştığına, buradan birşeylerin kanımı çektiğine, 1,5 sene ara vermeye zor dayandığıma, senede en az bir kere bu topraklara ayak basmamın şart olduğuna tekrar karar verdim. Dönüş yolunda Pisa'ya uğrayıp kulenin fotolarını çekmek vardı ama yolda feci bir kazaya rastlayıp bir saat otobanda bekleyince uçağı kaçırmamak için vazgeçtim, sonra uçaktan havalanınca tepeden gördüm Pisa kulesini. Marinada yatan tekneleri anlatmam için ayrıca bir gün lazim. Sadece kaptan arkadaşımın şu anda çalıştığı teknenin resmini koyayım da bayılalım....Cumartesi, pazar, pazartesi, üç günlük bir şey işte..... darısı başınıza.......
20 Haziran 2006
Haberler
Şu bebek ölümlerine ne kadar üzüldüm, bu nasıl bir memleket böyle patır patır öldü gittiler, kimsenin kılı kıpırdamıyor, bir bakteriymiş sebep deyip geçtiler, düşünebiliyormusunuz 9 ay bekleyen anneler babalar bebekleri oluyor, sevinç, heyecan, rahatlama v.s. bir sürü şey hissediliyor ama, sonra bir anda bebeğin ölüp gidiyor, aklım havsalam almıyor, bu nasıl iştir. Şimdi diyecekler kuş gribi gibi birşey bu, bebek gribi !! öldüler ne yapalım....
Dünya kupası maçları seyrediyormusunuz, ne sıkı maçlar oluyor, ben hep Afrika takımlarına şans tanıyorum, nasıl oralara çıktılar bare 2. tura çıksın bazıları. Gana takımını gördünüz mü ne hırslı oynuyorlar. Ben bütün takımların giydikleri şortlara takılıyorum, dizlerine kadar upuzun, bol, ne gıcık şeyler, tesettürlülerin mayoları gibi, ama sanırım Angola takımı vardı siyah kırmızı formalar, ama şortları eski bildiğimiz gibi kısa, dar, eskiden futbolcularin giydiği şekilde şort gibi şort. Acaba spor malzemeleri yapan firmalar da gittikçe muhafazakar mı oluyorlar ??
Avustralya takımında çok yakışıklı oyuncular var, Brezilyalıları seyretmek çok zevkli, Almanlar buldozer gibiler, bakalım 2. yarıda neler olacak.


Cumartesi günü ofisden bir arkadaşın kır evine davetliydik, Ömerli taraflarında yarısı ahşap yarısı taş 2 katlı nefis bir ev bahçede nefis güller, kiraz ağaçları, hamak, şezlonglar. Mangal yaptık, 3 aylık bebeğini sevdik, sohbetler, çimenlerin üzerine oturmalar, gırgır şamata derken hoş bir gün geçti, negativiteyi attık, oksijen aldık, güzel şeyler yedik.
Akşama da Ajda Pekkan konserine gittim. Ben evvel ezelden beri ona hayranım, ne yapsa beğenirim, toz kondurmam, nasıl Sezen Aksu manyağı isem, bu da o çeşit. Ama el insaf edin yani, kim onun gibi 60 yaşını devirmiş olsun da, onun gibi sahnede 30 yaşında gibi dursun. Saçları, kıyafetleri, vücudu (nasıl zayıf, nasıl düzgün) sesi, havası hala herkese on basar valla. Pek hayran oldum, eğlendik, bir kere daha takdir ettim, herzaman önünde saygıyla eğilirim.
Pazar günü son dakka ertelenen sabah kahvaltısı programına kızmaktan kendimi alıkoyabilmek için araba ile boğaz yolunda ilerlerken kendimi bebekde buldum, yaz festivali varmış, parka herkes yayılmış, yiyecek, giyecek, kitap, dergi, çanta ne ararsan satıyorlar (2. el) çoluk çocuk ortalıkta, müzik bir yandan bangır bangır. Ben de daha ileride deniz kenarında bir kahveye oturdum, kahvemi içip gazetelerimi okudum, denizdeki tekneler, sandallar ne kalabalıktı, ne yazık ki deniz kenarı da pek kirliydi, buna rağmen köpeği ile yürüyüşe çıkmış herkes dikkat ettim hayvanları bir denize batırıp çıkardılar serinlesinler diye, zavallı hayvanların telaşını göreceksiniz, hele bir de silkinince ortalığa saçtıkları sular....
Sonra eve dönüş yolunda bir fidanlığın önünden geçerken buldum kendimi. Hemen park edip daldım içeri. Kırk çeşit çiçekler, bitkiler, saksılar, aletler, edavatlar derya gibi uzanıyorlar önümde. Hemen sardunyalar ve begonyalar ile toprak aldım ve o boğucu sıcaktan ve trafik karmaşasından kurtulup eve zor attım kendimi. Evdeki bütün boş saksılarıma bir güzel ellerimle hepsini diktim, suladım, balkonuma yerleştirdim. Çiçekle toprakla uğraşmak ne kadar güzel birşey biliyormusunuz, Çin atasözündeki gibi bir ömür mutlu olmak istiyorsan çiçek yetiştir. Kırmızı sardunyalarımın üzerinde tomurcuklar var hergün onları takip ediyorum nasıl açıyorlar diye. Niye daha önce yapmadım acaba, bir türlü fidanlık önünden geçememiştim demekki... Bir de bahçem olsa orada şöyle domatesler, maydanozlar, başka çiçekler falan eksem uyku tutmaz beni herhalde hergün onları gözlemekten. Bu arada evin içindeki yeşil bitkilerim de nazar değmesin çoştular, pek güzel büyüyorlar, kışın biraz cansızdılar, ışık yetmiyor falan diye
yaprak dökmüşlerdi, pek üzülmüştüm.
Bu hafta tembellik yaptım yemek pişirmedim, biraz da yemeyim de zayıflayım diye çaba gösteriyorum, akşamları salata, meyva, cacık falan takılıyorum, spora gidiyorum ama gram veremiyorum, imdaaaattttt....
Ayıptır söylemesi yeni bir fotograf makinası aldım, gördüğünüz resimleri de onunla çektim, bu sıralar resim çekme merakındayım...
Bir de şu resimleri blogda istediğim gibi yerleştirebilmeyi öğrensem artık gam yemiyeceğim. Please help....
13 Haziran 2006
Domates

Siz de benim gibi çocukluğunuzda yediğiniz kıpkırmızı, kesilince içi de kırmızı çıkan, çekirdekleri olan, sulu, tatlı, tuz dökünce muhteşem olan, beyaz peynir yanına enn şahane uyan, şişkoca, sert, o güzelim meyva&sebze arası domatesi özlüyor, arıyor ve bulamıyormusunuz ??
Kulübe hoşgeldiniz ! Her sene dört gözle bekleyip, ne olur artık şu içi beyaz çıkan, kabuğu soyulamıyan, hiç kokusu ve tadı olmayan, hormondan şekli şemali değişmiş domates diye sattıkları şeyin, hiç olmazsa haziran gelince sahicisini, katıksız olanını bulalım da yiyelim diye aranırım ama çok az yerde, çok kısa sürede yakalarım, sonra yine kaybolurlar.
İlla her hafta Çanakkale tarafına mı gitmeliyim, oralardaki tarlalardan temmuz, ağustos aylarında kasalarla yüklenip getirerek mi gerçek domates yemeliyim. Yapamam ki ama...
Geçen gün bu siteyi keşfettim, inşallah ben de bu ağa katılacağım, kendi çapımda 3 tane de olsa enn hasından domates yetiştireceğim ve yiyeceğim, siz de bir göz atın, bilgilenin....
http://pembedomates.blogspot.com
Mutena bir semtin, mutena sokaklarından birinde oturuyorum ama ne yazıkki evim çok güneş almıyor, bu yüzden bir kırmızı sardunya bile yetiştiremiyorum diye esef etmiş, bir sayfa yazı yazmıştım. İçime ukte olan şeylerden biridir, her sene derdim azar, sonra yine geçer....
Ankarada otururken çocukluğumun yaz tatillerinde gelinen anneanne evindeki yağ tenekelerine dikilen kırmızı sardunyaların görüntüsünün ve kokusunun hala hafızamdan gitmediğini, bugünlerde de inat edercesine nereye gitsem karşıma, balkonlarında, pencere kenarlarında salkım saçak sardunyaların çıktığını, ve de kıskançlıktan çatladığımı yazmıştım ama o yazım ne oldu, ne bitti anlamadım kayıp oldu gitti, burada yanında da bir resimle yayımlanmadı.
Şimdi yine deniyorum.
Kırmızı sardunya ve kırmızı domates hasreti çeken bendeniz, bir gün balkonunda bunlarla kucaklaşırken çekilmiş resimler göndereceğim sizlere inşallah....
12 Haziran 2006
PAZAR
Akşam TV karşısındaki yerimi alıp gerinirken sızmışım.
Pazar sabahı geç kalktım, nefis hazırlanmış kahvaltımı (brunch desek daha doğru), gazeteleri okuyarak yaptım, sonra iki arkadaşımla uzun uzun telefon konuşması yaptım, sonra balkonda bacaklarımı güneşe uzattım, bir elimde kahvem bir elimde gazeteler keyfe devam ettim, hatta bir ara güneşte sızmışım.
B u sıralar evin iki ayrı yönüne bakan bölgelerde iki ayrı apartman inşaatı sürüyor, bir tanesi tümden yıkıldı temeli atıldı, şimdi katlar yükseliyor, tak tuk sesleri, demir kesme takma işleri, amelelerin sohbetleri veya şarkıları öyle böyle değil, diğeri, cumartesinden beri buldozerle yıkılıyor, ortalığı kaplayan toz duman anlatılır gibi değil, bir de benim evin 1. katına kadar ulaşan yükseklikte kamyonlar gelip yıkıntıları taşıyorlar, sokaktaki gürültü ve trafik de çekilir gibi değil.
Bütün bunlara rağmen, pazar günü yurdum insanının yollara dökülmesi ile oluşan kalabalık ve trafikden kaçıp evde oturdum, balkonda kendimi eğlendirdim, okumaya garkoldum. Öğleden sonra bir gaza geldim ve yemek yapmaya koyuldum. Böyle birkaç çeşit yapınca hafta arası işden veya spordan gelince ufak tefek ilavelerle hazır yemek bulmak pek hoş oluyor. Önce semizotu pişirdim, neekkadar nefis oldu, sonra barbunya fasulyesi (pek leziz) , enginar (lokum gibi) ve zeytinyağlı sebze karışımı (isteyene tarifi verilir) , ve de ezilmiş kayısılardan çabucak uyduruktan bir reçel yaptım. Buzluktaki dondurulmuş şeyler elden geçti, dolap biraz düzeltildi, meyvalar yıkandı ayıklandı, buzdolabı çiçek gibi yapıldı.
Bütün bu işler yapılırken tv de kral, power veya dream kanallarını seyredip, türk pop müziğimizin en son çıkan parçalarını dinleyip kliplerini seyrettim, kültürüm arttı. Amanııınn... neler varmış meğerse, ne kadar güzel şarkılar, şarkıcılar varsa, o kadar da abuklar dolu. Hele bazıları, şarkı diye veya şarkıcıyım diye çıkıyorlar ya valla ayıptır, yazıktır, bize hakarettir bunlar, mesela Ismail YK diye biri var, ne idüğü belirsiz şarkı sözleri ve dansları ile delirtti beni. Bir de "Allah Belanı versin" diye bir şarkı var yaaa... kafayı yersin valla.
Hep sevdiğim ve çok başarılı bulduğum Nil Karaibrahimgil'in "pırlanta" şarkısı ve klibi çok güzel, solisti ile tanışıp konuşmak istediğim Duman grubu'nun "Aman aman" şarkısı ve klibi çok güzel. Bu grubu bilirmisiniz Sezen Aksu'nun "Beni yak, kendini yak" şarkısını söylemişlerdi, orada görünce bu çocuk ya uyuyarak şarkı söylüyor, ya da biraz içici galiba demiştim. Şimdi burada da öyle çok alem birisi, tipi tam çekiciler gibi, ama müzikleri çok güzel, gitar bölümler harika bu parçada, dinleyiniz efendim.
Arada yine reklamlar giriyor, enn son taktığım reklam "Berkalp.. kapattım...konuş gnctrkcl....
Çok şekerler ikisi de dimi ??
İşte böyle huzur içinde bir hafta sonunu devretmiş bulunuyorum, yine hafta başladı, yine geldik, kuş gibi uçuyor günler.
M
utluluğun Resmidir ;
9 Haziran 2006

Biliyormusunuz, dün gece tekrar tekrar Allahıma şükrettim, şu andaki durumum, sağlığım, halim, işim herşey için. Ne ne yapalım yani diyeceksiniz ??.
Kim Kanal D deki 32. Gün programını seyretti ise beni daha iyi anlar.
Eğer o programı sonuna kadar seyredip de şükretmeyen varsa zaten çarpılır. Suna Kıraç'ın ALS hastası olduğunu anlatan, geçmişte ne işler yaptığını, şimdi ne halde olduğunu, gücünün ve azminin onu ayakta ?!! tuttuğunu, buna rağmen bir kitap yazdığını ve (kitabın adı ne hoş
" Ömrümden uzun hayallerim var" ) bir gün bu hastalığa çare bulunacağını, ve kendisinin tekrar aramıza döneceğini anlatan belgesel niteliğinde bir programdı. Bir zamanlar Koç Holding'in bir şirketi ile ortak bir Italyan şirketinde çalıştığım için ve onlarla yakından alakalı olduğumuz ve kendisinin iktidarda olduğu günleri yaşadığım için daha bir ilgi ile seyrettim.
Çok etkilendim, bir kadının iş hayatında nerelerden nereye geldiğini, eşinin sevgi ve şefkatinin nelere rağmen her geçen gün arttığını, kızının çocukluğundan beri annesi için hissettikleri, aile bireylerinin onun hakkındaki düşünceleri, şimdiki tedavisi, bakımı, ailenin bütün olanakları ile, maddi, manevi, insani, teknik, sosyal her bakımdan neler yapıldığını ve ne yazıkki bayağı acıklı olan son halinin görüntülerini verdiler. Ben ağlamaktan bir hal oldum.
Sanki bir yakınım, akrabam, bu kadar mı üzülebilir insan. Düşünebiliyormusunuz sadece gözlerini oynatabiliyor, yanında hemşireler ordusu, kağıda harfleri yazıyorlar, gözlerini kırparak işaret veriyor, harfleri yanyana koyarak kelimeler oluşuyor ve cümle kuruluyor ve ne demek istediğini anlatıyor, inanılmaz bir süreç, inanılmaz bir durum ve inanılmaz bir mücadele, allah iyilik versin.
Herşey boş, üzülmek, sinirlenmek, istemek, almak, vermek, stress, öyle mi, böyle mi ??
Ne boş işlerle uğraşıyoruz, neler için enn kıymetli anlarımızı heba ediyoruz, yazık ediyoruz.....
Bir müddet hep bunu hatirlayacağım.... Ve sonra ne yazık ki yine unutacağım ve yine stress, yine dünyevi işler için canımı sıkacağım, ama yanlış yapacağım, zaman hızla geçecek.....
8 Haziran 2006
Reklam Dünyası
Şimdi bir de şu siteye girip bakın, bayılacaklsınız, valla bunları seyrederken gözlerim yaşarıyor bir tuhaf oluyorum, bana nee oluyorsa.....
http://video.google.com/videoplay?docid=-6619348680894852835&q=coca+cola
Acaba bu reklam dünyasında mı çalışsaydım, ne kadar kendi yaratıcılığımı kullanırdım, daha da ilerleymiydi, yoksa hiç yokmuydu? Yazmayı seviyorum, orada ne kadar ve ne yazardım acaba falan filan yani. Insan bazen şöyle durup düşünüyor şimdi olduğum gibi olmasaydım, şimdi yaptığım işi yapmasaydım, şimdi burada oturmasaydım ne olurdu ???? Ahh, tühh, keşke gibi şeyler hissetmek istemiyorum, böyle pişmanlıklar yaşayacak vakit geçti artık ama ya böyle değil de öyle olsaydı ne olurdu acaba diyorsun ara sıra.
Bir de daha cesaretli olsaymışım, değiştirmekden, denemekten korkmasaymışım diyorum, insan eenn içini dinlemeli, enn derinde yatanı duyabilmeli, hangi tip işler seni açar, hangi tip çalışma seni daha başarılı kılar, hangi hayatı istiyorsun, dene, korkma, ilerle. Sağlamcı olmak yüzünden bazen pasif kalıyorsun, pasif davranıyorsun, işte bir gün geliyor yaa keşke diyorsun...
Ama bir yandan da kader kısmet diye birşey var, buna da çok inanıyorum, Allah senin karşına senin o anda neye ihtiyacın varsa, neyle ilgili öğrenmen gereken birşey varsa, veya testler varsa, onu veya o kişileri çıkartıyor, onlarla karşılaştırıyor diye düşünüyorum.
İş hayatım nerede başladı nerelere geldi, çok şükür para kazandım, hayatımı kurdum, birçok istediğim şeyleri kendi imkanlarımla, kendi başıma gerçekleştrdim, hala da devam ettiriyorum ama bütün hepsini gözden geçirir de bir muhasebe yapmam gerekirse ; cesaretle atılmak, gözünü kapayıp bazı şeyler için risk alma katsayım düşük kalıyor.
Onun için benden size tavsiye, gençken, daha herşeyi ince ince düşünemezken, ayaklarınız daha toprağa değil de havaya yakın yaşarken, cesaret edin, gözü kara olun, değişiklik yapmaktan korkmayın, deneyin, gidin, içinizin götürdüğü yere kadar gidin.
Ayy nasıl geldik buralara, neler diyorum.
Havalar "normale" oldu da nefes alıyoruz biraz dimi, bugün bana cuma gibi geliyor nedense, öğlenleri önümüzdeki parkın içindeki cafelere gidip çimlerin üzerinde oturmak, birşeyler yerken gazete okumak ne iyi oluyor bilseniz.
Bir kere bütün negativite toprağa geçiyor (ayakların çimlere basacak), başında ağaçların hışırtısı, serinliği, kuşların cıvıldamaları, tabiatın içindesin hissi böyle seni ofis gerginliğinden, şehir gürültüsünden uzaklaştırıyor, pek iyi geliyor, bulduğunuz ilk fırsatta ve parkda deneyin.
N
e demiş şair ;
5 Haziran 2006
Hafta Sonu, Hafta Başı
Şu sıralar bütün gazete ve dergilerin sayfalarını boydan boya kaplayan Zeki Mayo'nun kızını görüyormusunuz ?? Yarabbi ne güzel bir kız bu böyle, nekkaddar genç, vücud, boy, pos, saçlar, gözler, o duruş, o endam, allah!! yani. Şöölee bir beş sene sonra yine görmek isterim, ne afeti devran olacaktır daha...
Cumartesi şööölee tuzlaya uzandık, köfte yemece, çimler üzerinde oturma, deniz havası içine çekme, kız arkadaş ile laflamak, valla çenemiz düştü, bi iyi geldi ki ... Oradan dönüşte (trafik, köprüyü geç, eve gel üst baş değiş, arabayı bırak, taksiye atla Taksim'e koş) gibi detayları yaşayıp Litera'ya gittik başka bir arkadaş grubu ile. Bilirmisiniz acaba, Galatasarayda Alman Gothe Enst. en üst katı teras, manzara harika, mis gibi hava, herkes gayet hoş, bir grup var canlı müzik yapıyorlar. Rezervasyon yaptırıp gittiğimiz halde yerimiz yok dediler, rez. yazmayı unutmuşlar, benden önce giden arkadaşlar itiraz edip hır çıkarırız deyince lütfen bir yere oturtmuşlar, alel acele yemekler söylendi, yemek mi yiyoruz dayak mı belli değil, nasıl yüksek volümlü müzik var birbirimizle konuşmak mümkün değil, daha saat 21.00 falan, hani geç olsa club havasına döndü diyeceğim ama, 21.45 yemeklerimiz bitti, burada mı kalalım başka yere mi gidelim diye düsünürken, yetkili çocuk (gerçekten 25 yaşlarında bir çocuk, işletmecisiymiş) bu masanın esas sahipleri geldi sizi şuraya (mutfağın yanındaki 2 kişilik masaya 4 kişi tktıştıracak) alalım demezmi ! Elimizden zor kurtuldu, uymayalım bunlara kaçalım buradan dedik. Yine beyoğlunda bir başka teras katında tatlılarımızı kahvelerimizi yedik, sohbet ettik, güzel bir akşamı bitirdik.
Sinir oluyorum bu şekilde çalışan yerlere, canının sıkılmasını, akşamının bozulmasını göze alacaksın uğraşacaksın bu salaklarla, insanı ne yerine koyuyorlar, yer tutma nedir, yemek müziği nedir, servis nedir anlatacaksın. Bir ne koysan yer durumudur gidiyor, gelen kitle gördüğüme göre pek genç, gürültücü, öyle ayırım yapmıyor ise herkesi aynı sanıyorlar, bir daha tövbe gitmeyiz. Halbuki nefis bir manzarası var, yaz aylarında çok da tercih edilecek bir yer ama yazık tabi. Bir de hani, özür dileme, yanlışlık oldu, telafi edelim falan yok öyle birşey, beğenmezsen yolun açık olsun durumları, gezeryazar olarak eksi aldılar, sıfır bile değil.


Bir arkadaşım tesadüfen mail ekinde iki resim gönderdi, çok beğenip kim olduğunu araştırmaya başladım, sitesine girdim, önüme neler çıktı. Ayy ben bu adamın yaptıklarına bayıldım, bir opera posterleri var harika, takvimleri 15.000 $ dan satılıyor, çocuk kitap kapakları, resimleri çok hoş, henüz aramadım ama varsa resimlerinden (poster olarak) almak isterim, Polonyalıymış, acaba yurt dışına giden birine mi ısmarlasam, tabi Amerikada yaşamakta, çalışmakta kendileri. Ama bir göz atın beğenirsiniz sanırım. Rafal Olbinski www.poster.com.pl
29 Mayıs 2006
Dut Ağacı

Bu güzelim hafta sonunu bayağı bir tembellikle geçirdim. Cumartesi yardimci ile evi kazima işleri, pazar günü yarim gün kahvaltı, gazete, yarım gün arkadaş konserine derken pazartesi sabahı yine kendimi ofisde buldum.
Bu günler nasıl böyle hızla geçiyor, oluyor, bitiyorlar, tekrar tekrar aynı şeyler yapıyoruz hiç anlamıyorum, derin derin düşünürsem kafayı yiyeceğim geliyor, unutmaya sığınıyorum.
Bir de seni dürtükleyip, hadi kaldır kendini, gidelim şunu yapalım, bunu edelim diye birisi de çekiştirmez ise hepten seriliyorum havanın rehavetine, evde öylece kalakalıyorum. Her hafta sonu için de bir daha böyle yapmıyacağım, en azindan arabaya atlayıp sahil boyunca gideceğim bir yerde park edip yürüyeceğim diyorum ama hep aynı hikaye, yine olmuyor, ben evde kalıyorum. Neyse, haftaya inşallah, bu havalar mı beni böyle yapıyor acaba ???
Allahtan sinemalardan geri kalmıyorum, bu hafta "Raydan Cıkanlar" filmine gittim. Clive Owen abimiz başrolde, doya doya seyretmelik, hani o "İçeriden" filmindeki gibi filmin üçte ikisi maskeli dolaşıp da yüzüne hasret kaldığımız gibi değil. Bayağı hoş adam dimi, son zamanlardaki favorim, yanında Jenifer Aniston ablam, meğer ne hoş kızmış bu, pek ender filmlerini görmüşüm, bayağı da afilli, seksi roldeydi, ikisi pek hoş olmuşlardı. Hep zaten Brad Pitt'in bu kızı niye bıraktığını anlamak isterdim, bence ne güzel yakışıyorlardı birbirlerine, şimdiki Angelina Jolie'den daha iyi gidiyordu bizim Brad' e !! ( Bu arada, Brad ile Jolie'nin kizları olmus, bebegin en çok dudaklarını merak ediyorum, hem anneden hem babadan alınca ne cıkacak acaba ?).
Neyse film bayağı sıkı bir film, konu nereden nereye gidiyor bir anda, bayağı güzel çekimler, ışık, renk, aksiyon durumları, heyecandan tırnaklarını yiyorsun, kardeşim bu kadar da olmaz ama diyorsun, bir aile, bir hayat neler oluyor derken, hooop güm. Vincent Cassal çok müthiş bir adam, pek sevdiğim söylenemez, hele bu rolden sonra !!! sadece karısının Monica Belusci olduğunu hatırlayınca vay be diyorum.
Gidin filmi görün, sonuna kadar dikkatle seyredin, pişman olmazsınız bence tabi...
Gidemeyenlere inşallah DVD si sizin oralara gelir de alırsınız diye dua ediyorum.
Bugün pazartesi, yeni bir hafta başladı ama bir ay daha bitiyor, yaz geldi iyice, karadut gördüm ama beyaz dut çıktı mı?? Çok severimde....
26 Mayıs 2006
Yorum
Bu Istanbul'un havasının çalışanlara eziyetidir zaten hep. Hafta arası pırıl pırıl, sıcak, hafta sonu kapatır, utanmasa yağmur yağar filan...
Yazılarıma yorumlar gelmesi beni çok sevindiriyor, hele hiç tanımadıklarımdan gelen iki satır beni nasıl heveslendiriyor bilseniz....
Şimdi çıkıp bir sinema yapacağım, bakalım yeni neler var.
Bu arada "Da Vinci'nin Şifresi" filmini gördüm, beğendim, kitabını okuyamamıştım, okuyanların beğenmediğini, eleştirmenlerin olumsuz şeyler yazdıklarını okumuştum, niye acaba ? Ne güzel, sürükleyici, heyecanlı iyi bir film, tavsiye ederim.
Haftaya yeni yorumlarda buluşalım.

Ne demiş şair,
24 Mayıs 2006
Gittim, gördüm,geldim

Üç günlük birşey diye bir şarkı vardı, aynen onun gibi işte. Perşembe akşamı yollara düştük, bütün garajlar, yollar ana baba günü ( bu laf da ne demekse), herkes bir yere gidiyor, otobüsler 10 dk da bir araba kaldırıyorlar. Neyse kazasız belasız gittik, sabah bir indik ki, hava hafif puslu ama o ne dinginlik, o ne sessizlik, her yer yeşil, zaten yol boyunca da seyrettik, bütün ağaçlar, çiçekler, böcekler, kuşlar, kelebekler hepsi birden yola çıkmış.
Arkadaşlarımın evine gitmiştim, ev halkı yaşlısı genci biraz kalabalıktı, bayağı canlı geçti.
Ama benim için mühim olan çevre olduğu için evin bahçesinden başladım, nar çiçeği renginde tabak kadar güller açmış, yapraklari yere dökülmüş halı gibi. Etrafdaki iğde ağaçlarının kokusundan bayılırsın, üstlerinde çiçekleri, dallar yerlere doğru sarkıyor, nasıl güzel bir görüntü, nasıl güzel kokuyor. Etrafdaki evlerin bahçelerinde çalışmalar, herkes çiçek ekiyor, toprağı havalandırıyor, kimisi domates, biber fideleri ekiyor, bir ay sonra domatesler yeşerecek, sonrada kizaracak.
Yerlerde herbir tarafdan fışkırmış mor renkli çiçekler, gelincikler, papatyalar, otlar, her gördüğüm çiçeğin resmini çektim ama makinada iş yok, renk ayarı fena, pek üzüldüm.


Deniz, ah ah görmeniz lazim, sakin, pürüssüz, ufacık bir dalga yok, balık sürülerinin geçtiğini denizin üzerinde olan kıpırtıdan takip ediyorsun, veya arada bir martılar pike yapıyor. Resimdeki gibi de bir an deniz ve gökyüzü aynı renk oluyor, hani durdu zaman durdu dünya, aynen öyle. Tam o sırada pat pat balıkçı motoru geçiyor, melodi gibi. Benim gibi apartmanlar arasında oturup, yeşile, denize hasret birisi için gerçekten büyülü birşey, belki size abartı gibi gelir ama o anı yaşamak lazım. 
(resimdeki gölge de suyun içindeki ben...)
Sonra o denizin berraklığı, sessiz, sakin, pırıl pırıl, içerideki taşları sayıyorsun, suya ayaklarını sokuyorsun önce buz gibi, sonra alışıyorsun, biraz taşlık biraz kumluk, etrafda kimsecikler yok bütün deniz senin oluyor, hele cesaret edip şöyle yüzmeye kalksan, yer gök birleşmiş ufuk çizgisine kadar salla gitsin kendini. Sen, su, martı, gökyüzü, başka birşey yok, meditasyon gibi.
Yakınlarda Kaz Dağları milli parkı varmış, gezmeye gittik, dağlardan sular akıyor, şelale olmuş, ufak çağlayanlar yapmış, etrafında yurdum halkı piknik mangal yapıyor, kokudan geçilmiyor, şöyle doğa, ağaç, çiçek koklayacağına mangal ve bilumum et çeşitleri kokluyorsun, dumanlar da bonus. Neyse yine de gördük bilgimiz arttı.
Ben habire çiçek resmi çekiyorum ya, ne hikmetse buraya aktarınca hepsinin rengi ruhu soldu. Kendime iyi bir digital makina almalıyım. Bu çiçekler fidanlıkta çekildi, aman allah ne güzel bir görüntü ve renk çümbüşü. Begonviller, nektar ağacı, turuncu minik meyvalar reçellik mandalina ağacıymış, hepsi tenekelerde toprağa ekilmeyi bekliyor.
Yollardaki gelincikleri çekemedim, ama taşların üzerinden, yol kenarlarından, yeşilliklerin arasından nasıl kıpkırmızı canlı, kanlı duruyorlar, narin yaprakları uçuşuyor çok hoştu.
Cuma günü semt pazarına gittik, fiyatlar akıl alır gibi değil, en basit örnek enginarların tanesi 500, nişantaşında 1,5. Semizotu en halisinden ve kökleri çamursuz, demeti 500, fasulye, kabak, bezelye enn yeşilinden en tazesinden sıralanıyorlar. Artık pazarda foto çekmeye utandım. Tabi hemen iç baklalı enginar yapıldı, dereotlu, yanında sarımsaklı yoğurt yeme de yanında yat. Akşam akya balığı şiş, kocaman bir salata, kırmızı şaraplar eşliğinde yutuldu. Sabah kahvaltılarını, sonra kahveleri, sonra 5 çaylarını ve daha neler neler...
Limanda oturuldu, adaçayı içildi, balıkçılar, ağlar seyredildi, dondurma yenildi,
Üç günlük birşey geldi, geçti işte. Burası Küçükkuyu, Edremit-Akçay yolunda Altınoluk' tan sonra gelen küçük sahil kasabası ve benim 2. memleketim. Yazın kalabalık oluyor, ama bu mevsimde ve eylülde çok güzel oluyor, yine giderim yine yazarım.

18 Mayıs 2006
Çiçek, Böcek, Kuşlar, Deniz


Ayy üç günden sonra nihayet bu sabah baş ağrısı olmadan kalktım, duş yaptım, saçlarımı havalandırabildim (başım tutunca kıpırdamak mümkün değil çünkü) yeşillerimi giydim (ki beni çok açıyorlar), çoraplarımı attım (ilk defa) , ılık ballı, limonlu suyumu içtim, elmalarımı soyup yanıma aldım, kuşların şarkıları eşliğinde yürüyüp ofise geldim (mutlu mesut ben !) .
Insan yeniden doğmuş gibi oluyor, ne fena şey şu ağrılar yaa bıktım valla, bir daha olmasın, önümüzdeki 3 ay inşallah tutmaz, hava da lodos mu poyraz mı karar verip bir istikrar tuttursun artık, insanların tansiyonları fena oynuyor zivanadan çıkıyorlar olacak iş değil.
Ayy 3 günlük birşey yaşayacağız ne güzel, yani tatile çıkıyorum, deniz kenarında bir arkadaşımın evine gidiyorum kismetse.
Denizin dibinde ev, küçük bir sahil kasabasında, havası latif, insanları çok kapalı veya geri kafalı değil, sabahları erkenden köye yürüyorsun, deniz kenarında balıkçılar ya avdan dönmüş balıkları boşaltıyorlar, yahutta kenarda oturup balık ağı örüyorlar. Sende oradaki çay bahçelerine oturup limonlu adaçayi içiyorsun, taze taze balık, yosun, deniz, adaçayı kokuları birbirine karışıyor. Deniz boyle pırıl pırıl, kıpırtısız, nasıl temiz, net, sahildeki taşları sayıyorsun.
Bilumum balıkçı tekneleri sahilde sallanıyorlar akisleri denize vuruyor, uzaktan suluboya tablo gibi manzara teşkil ediyorlar.
Işte ben bunları içime çekmeye gidiyorum, dönüşte neler yaptım, yine paylaşırım.







